#APiSCANBERK

Canberk Apiş'in Kişisel Günlüğü

Siyasigrafi: Oradan-buraya Canberk Apiş!

Bizim orada evvela insanlar, bizim için ikiye ayrılırdı o zamanlar. Çerkesler-Araplar olarak. Hiçbir çocuğun bu ikisinden birini seçme hakkı yoktu malum, bende Çerkesler nüfusuna geldim ve milliyetçiliğimiz, öz (devlet eli görmemiş) olarak orada bizzihati hayatın kendisi tarafından hayatımıza aşılandı. Şimdi anlatmaya kalksam, içinizi acıtacak çok vakalar yaşadık bu konuyla ilgili. Bugün (suriye savaşının etkisiyle belki daha geri plana itilse bile) bu milliyetçilik halinin orada doğan bütün çocuklarda da olduğuna inanıyorum.
Daha sonra, henüz ağzımız süt kokarken biz devlet eliyle oluşturulan başka milliyetçilik kamplarına (her biriniz gibi) gönderildik. Önce tek tek ayağa kalktık, adımızı-soyadımızı, annemizin-babamızın isimlerinive velilerimizin nerede çalıştıklarını söyledik. Bu kamplarda hiç unutamayacağım, ilk hatıram buradan türedi. Bana okumayı-yazmayı öğreten sevgili Lütfi Çiğ, birinci sınıfın, ilk gününde bizim sınıfımızda böyle bir başlangıç programı oluşturmuştu. Tesadüf ya, Çerkes olduğumu biliyor, arapları sevmiyordum ama Annemin-Babamın bile adını bilmiyordum. Ayağa kalkınca annemin-babamın adını söyleyemedim. Neyse.. biz araplar ile çerkesler, bariz düşmandık. İlkokuldan önce bile. Ama bize bu kamplarda birbirimizi sevmeyi de açıkçası öğretmediler. Çok kavga ettik. Çok feci insanlık suçu denebilecek şeylere tanık olduk. Bize hiç kimse onları da sevin demedi. A’yı B’yi C’yi öğrettiler, hepimiz insanız demediler. 1’i 2’yi 3’ü toplattılar, hepimiz toplamız demediler. Biz doğal bölücülerdik, reyhanlıyı bölmüştük, okulu bölmüştük, arkadaşları bölmüştük.. bize insanları bölmeyin demediler. Daha 6 yaşındaydık. Araplardan ilk nasıl nefret ettiğimi hatırlayamıyorum.. ama ben bir kertenkele’nin yumurtasından çıktıktan sonra sinek avlamayı bildiği gibi bir canlı değilim. Bana sevmekte, nefret etmekte sonradan öğretilen bir şey. Birileri öğretti veya bir toplum öğretti. Açıkçası, ben, gençliğim, reyhanlı ve arap-çerkes çatışmasına değindiğim bir yazım oldu. Daha fazlası için o yazıya https://apiscanberk.blogspot.com.tr/... buradan ulaşabilirsiniz. Benim kısaca demek istediğim şey; biz milliyetçiliği, henüz adımızı bile söyleyemediğimiz bir zamanlarda bir şekilde öğrendik, yaşadık. Bu eğitimsiz, çokta okunarak kazanılmış bir milliyetçilik değildi. Kalkıp bana pek tabi “bu gerçek milliyetçilik” değil diyebilirsiniz. Anlayışla karşılarım. ama yine yukarıda bahsettiğim, 6ncı yaşımda; eğitimli bir milliyetçilik (devlet milliyetçiliği) serüvenim başladı. İçinizde bir çoğunuzun vatanseverlik temelini, benimde geçtiğim o yoldan aldığını bildiğim için söylüyorum; bu konudaki ilk eğitimlerimiz birbiriyle eşit. Ha belki yaşı benden daha büyük olanlar bu eğitimi kızılcık sopasıyla daha bir benimsemişte olabilir, fakat bizde daha farklı benimsetme metodları yok değildi. 9 yaşımda Antakya’ya taşındık ailece. Orada Beyhan Gencay kampında 4ncü sınıf milliyetçilik+devlet tarihi+matematik fen ve coğrafya eğitimi aldık. 10-11-12 yaşımda cumhuriyet kampında, 13-14-15 yaşımda vali ürgen kampında, 17 yaşımda Antakya kampında, 16-17 yaşımda konyaaltı kampında (antalya) hep aynı şeyi öğrettiler milliyetçilikle ilgili. “Vatanını seven, vergisini öder” “Ne mutlu Türküm diyene” “Aziz Türk milleti” “Türküm, doğruyum, çalışkanım” “korkma sönmez bu şafak” sloganlarıyla. Fakat burada şöyle bir ayrıntı var; 15 yaşımda sağolsun Lütfi Çiğ’in ilk adımını atarak 6 yaşımda temel kazandırdığı okuma beceresi, 15 yaşımda artık kendi başıma okuyacağım bir seviyedeydi ve ben hayatı yalnızca ilkokul, ortaokul ve lise de değil, sokakta, kütüphanede, sahafta da yaşıyordum. Alternatif tarih denilen, başka şeyler de okuyordum. Şöyle bir özet geçeyim. 6 yaşımdam - 9 yaşıma kadar dünyayı reyhanlıdan ibaret sanıyordum. 9 yaşımdan - 14 yaşıma kadar ise dünyam antakya büyüklüğünde genişlemişti. Yeni halklar, yeni diller, yeni inançlar, yeni fikirler gördüm duydum. Dünyada yalnızca Araplar ve Çerkesler yoktu, dünyada Süryaniler, İbraniler, Aleviler, Türkler, Kürtler, Afganlar da vardı. Dünyada yalnızca okulda kitaplar yoktu, kitaplar evlerdeydi... kitaplar sahaflarda, kitaplar derneklerdeydi.. bende kitapların peşinden, önce sol-sosyalist bazı derneklere kadar girdim. Yeni insanlar tanıdım. Yeni şeyler duydum. Sosyal demokratlar ile enternasyonal sosyalistler karma olarak takılıyordu oralarda, aralarında ideolojik tartışmalar oluyordu. Dinledim. daha fazla okudum, daha fazla, daha fazla derken; Komünist’te oldum. En sonunda anarşist kuramdan etkilendim, anarşistte oldum. İlk önceleri; milliyetçilik, sosyalistlik, komünistlik, anarşistlikte ayrı ayrı kamplar gibiydi. Yani milliyetçiliği burada tenzih ederim; nasıl olduğumu, nasıl sürdürdüğümü hiç kimse bilmiyor (ben dahi bilmiyorum) ama sosyalistken insanlar “ya sosyalistti, ya da barbardı” komünistken insanlar “ ya yoldaştı, ya işbirlikçiydi” anarşistken insanlar “ya bizdendi, ya da değildi” geldik yine ilk paragraftaki yere. Bir paragraf daha açayım...
Siz isteseniz de istemeseniz de; ben sizdenim. Siz de bendensiniz. Aynı şeyi düşünmek, aynı kavgayı vermek, aynı mücadeleyi örgütlemek zorunda değiliz, ancak aynı dünyayı yaşamak zorundayız.
Bana içinizde hep okumayı öğütleyenleriniz oldu, size minnet borçluyum. Siz söyledikçe ben okumaya gayret ettim, okuduğum bir konuyu farklı kaynaklardan tekrar tekrar okudum. Tek yanlı bakış açısının insana aşıladığı önyargıyı ayırt ettim. Sizin hiçbir “oku” öğüdünüz boşa gitmedi. Hepsini değerlendirdim. Bana her “oku” öğüdünüz, geleceğime bir parantez açtı. Şimdi bende, kendisine Anarşist diyen bütün küçük dostlarıma okumayı öğütlüyorum. Zira önyargı insanın en büyük hastalığıdır ve kavganın amacı ne olursa olsun, o kavgaya bir kutupta diğer insanları bölüştürerek tutunmak, davaya ihanettir.
Aynı dünya’da yaşadığımızı söylüyorum. Doğru... dünya kimileri için çok büyük bir yer, kimileri için değil... kimileri için cennet, kimileri için değil... kimileri için kaynak, kimileri için değil...
evimde, 4 metre kare odamın içinde, küçücük bir bilgisayarla yazdığım bu yazı, bir anda bütün dünyada ulaşılabilir bir hale geliyor. Siz de şahitsiniz. Emin olun dünya, iletişim kurmak için işte bu kadar küçük bir yer. Dünyayı büyüten; ayrılıklarımız. Dünyayı büyüten silahlarımız, dünyayı büyüten tel örgülerimiz. Dünya; İstanbul’dan yola çıkan bir otobüsün 2 gün sonra Kabardey sınırına ulaşabileceği kadar küçük, ama dünya bu otobüsü o sınırdan içeri almayacak kadar büyük. Dünya Adnan Khuade’nin yaşadıklarını bir tıkla anlayacak kadar küçük, ancak o bir tıkı çok görecek kadar büyük. Dünyayı büyüten de, küçülten de biziz.
Antalya’nın kent sınırındaki varoş mahallelerdeki açlık ve hastalık var. Bir kaç mahalle içeriye girdikçe, açlık kalıyor, hastalık gidiyor. Bir kaç mahalle daha derken ne açlık ne de hastalık kalmıyor; yokluk başlıyor. Birileri tüm bu çemberin dışında, ne açlık, ne yokluk, ne hastalık yaşıyorlar. Dünya az çalışanın çok kazandığı bir cennet iken, çok çalışanın az kazandığı bir cehenneme gözlerimizin önünde dönüşüyor. Bizi savaşa sürükleyenler, bizi devasal şirketleriyle, televizyon kanallarıyla, radyo kanallarıyla, gazeteleriyle galyana getirip savaşa en önde sürükleyenler, düşman içeri girdiğinde en önde kaçıyorlar..
Onlara bakıyorum; kimisi müslüman, kimisi hristiyan, kimisi muhafazakar, kimisi sosyal demokrat, kimisi liberal, kimisi feminist, kimisi gelenekçi... gizli gizli birlikte çalışıyorlar. Bir tek biz ayrılıyoruz.
Babama soruyorum mesela; Koreye neden Adnan Menderes gitmedi diye? Niye onun çevresini çocukları gitmedi diye, halk niye gitti? Bu ülkenin koreyle ne düşmanlığı vardı diye? Hiçbir cevabı yok... bizi askere vatan görevi diye alıp, koreye amaçsızca ölmeye/öldürmeye göndermelerini düşünüyorum. Düşünüyor musunuz?
Şimdi eskiden arkadaşım diye yanıma gelen, bugün bana garip bir düşmanlık hissi taşıyan insanlar; “anarşistliğime” laf atmaya kalkıyorlar. Beni sevmeyebilirsiniz, anlayışla karşılarım. Ama ne olur beni sevmediğiniz için aklınızı ziyan etmeyin.
Ben tek tek hiçbirinizin düşmanı değilim, dostu olmak zorunda da değilim. Dost olmamız için hepinizin Anarşist olmasına da gerek yok. Bir şeyi tartışmak için birbirimize hakaret etmemize gerek yok. Bir düşünce de ortak değiliz diye, birbirimizin düşmanı değiliz.
Evet HDK’lıyım ve HDP’de siyaset yapan örgütlü bir yapıda Çerkeslerin de içindeyim.
ve aynı zamanda Anarşist ideolojiye inanıyorum, birbirine zıt gelse bile, mevcut şartlar içinde durumu en iyiye taşıyacağına inandığım bir yanlışı yapmaktan da, kendi adıma ancak onur duyarım. Bu kadar insan ölürken, yarın devrim yapamayacağıma göre ilk vazifem; ilk önce insanların üzerindeki ölüm riskini ortadan kaldırmak olarak görüyorum. Ben masum insanların yaşama hakkının, anarşizmden daha önce geldiğine; anarşist olmadan önce bir insan olduğum gerçekliğiyle canı gönülden inanıyorum.
Beni eleştirebilirsiniz, bu konuda eleştirilecek bir çelişki sergilediğimin de farkındayım. Ancak beni eleştirenlerin, benim çelişkilerimden daha tutarlı olmasını da ancak ümit ederim.
Zira benim anarşist ideolojime rağmen bir savaşa karşı tutarlı ve istikrarlı HDK’lı kimliğimin geleceğe yönelik mutlaka bir etkisi olacak. Buna inandığım için buradayım. Peki sizin “ne şiş yansın, ne kebap” mantalitesi, insanın yaşama hakkı üzerine bilerek ve isteyerek ortaya konulan bu çelişkiyi “en ağır devrimci üslup” ile eleştirerek, kendi üslubunuz altında ezilen hayatınızın özeleştirisini ne zaman göreceğim.
Bana yapılan eleştirilerinize tamamen katılıyorum ve bana yaptığınız eleştirinizdeki devrimci üslubunuz altında ezilmiş, laftan başka hiçbir şey üretemeyen hayatlarınıza ise ancak acıyorum.





Hiç yorum yok :

Yorum Gönder