Apiş Canberk

Aynayı Kırmak, Ateşi Harlamak

 Mevcut durumun hiç de iç açıcı olmadığını, toplumsal bünyemizi saran derin bir hastalığın varlığını, işlerin yolunda gitmediğini ve bir yerlerde devasa bir yanlışın çarklarımızı kilitlediğini aslında herkes adı gibi biliyor. Sabah uyandığımızda yüzümüze çarpan o görünmez huzursuzluktan gece yastığa başımızı koyduğumuzda zihnimizi kemiren o tanımsız boşluğa kadar her anımızda hissettiğimiz, kaçıp kurtulamadığımız kolektif bir çöküşün tam ortasında durduğumuzun herkes farkında; lakin kime sorsak suçlu daima bir başkası, fail hep o öteki, sorumlu sürekli dışarıdaki o belirsiz gölge. Hiç kimse aynadaki suretine bakıp da bu enkazda benim payım nedir diye sormaya cesaret edemiyor, hiç kimse kendi parmak izlerini o suç mahallinde aramıyor çünkü kendini masumiyetin o konforlu zırhına büründürmek, sorumluluğun o ağır yükünü omuzlamaktan çok daha kolay ve cazip geliyor. Toplumsal bir refleks haline getirdiğimiz bu inkar mekanizması sayesinde eleştiriyi bir gelişim fırsatı ya da bir yüzleşme imkânı olarak değil, doğrudan varlığımıza yöneltilmiş bir düşmanlık, bir ihanet ve bir saldırı olarak kodluyoruz. Ne zaman birisi çıkıp da "kral çıplak" demeye yeltense, ne zaman birisi o paslanmış çarkların artık dönmediğini haykırsa, hemen "kurumlarımız ne büyük emeklerle kuruldu, bu binaların harcında atalarımızın alın teri var" gibi kutsallaştırılmış savunma mekanizmalarını devreye sokarak, eleştiri sahibini nankörlükle, yıkıcılıkla, hatta gizli bir ajandaya hizmet eden sinsi bir düşman olmakla itham ediyoruz. Geçmişin emeğini bugünün yetersizliğini örtmek için bir kalkan gibi kullanıyor, kurumları birer tabuya dönüştürerek dokunulmazlık ilan ediyor ve böylece bugünün acımasız eleştirisinden, hakikatin o keskin kılıcından sıyrılmaya çalışıyoruz; oysa bu kaçış, bu öteleyiş, bu inkar yarına dair hiçbir şeyi değiştirmediği gibi çürümeyi daha da derinleştiriyor, kangreni bütün vücuda yayıyor ve bizi geleceksiz bir şimdiki zamana hapsediyor.

Neden değişmiyor, neden bir adım ileri gidemiyor, neden aynı kısır döngünün içinde debelenip duruyoruz sorusunun cevabı ise aslında o kadar yakınımızda ve o kadar can yakıcı ki görmemek için gözlerimizi sımsıkı kapatıyoruz. Değişmiyor çünkü eleştiren de, o eleştiri oklarının hedefi olan da, eleştiriyi dile getireni bir öcüye, bir haini, bir canavara dönüştüren de, o canavarı taşlayan da, taşlanırken mağduriyet devşiren de aslında hepsi biziz; aynı bedenin farklı uzuvları, aynı zihnin çatışan lobları, aynı hikâyenin hem kurbanı hem celladıyız. Bu trajik sarmalın içinde, herkesin haklı ama sonucun topyekûn hüsran olduğu bu garip denklemde asıl mesele, bütün bu parçalanmışlığa, bütün bu iç içe geçmişliğe ve bütün bu aynılığa rağmen bizim hala o arzulanan, o hayal edilen, o kudretli "biz" olamamışlığımızda yatmaktadır. Reyhanlı’nın o genzi yakan kurak tozu ile Uzunyayla’nın kemiklere işleyen sert rüzgârı arasında sıkışıp kalmış, Düzce’nin o ağır neminden İstanbul’un insanı yutan metalik uğultusuna kadar savrulmuş bir varoluşun haritasını önümüze serdiğimizde karşılaştığımız tablo sadece coğrafi bir dağılmışlık değil aynı zamanda zihinsel bir parçalanmışlığın, ruhsal bir yarılmanın ve tamamlanamamış bir kimliğin resmidir.

Coğrafyalar değişse de kaderin, kederin ve başa çıkma stratejilerinin birbirine bu denli benzediği bir düzlemde, bizler yıllardır hayatta kalabilmek, var olabilmek, silinmemek adına sessizliği en güvenli liman, suskunluğu en büyük erdem zannetmiş bir topluluğun fertleri olarak artık bu limanın bizi fırtınadan korumadığını, aksine çürümeye terk ettiğini, sesimizi yuttuğunu ve bizi tarihin dışına ittiğini idrak etmek zorundayız. Nesiller boyunca fısıltıyla konuşmanın, etliye sütlüye karışmamanın, devletle ya da otoriteyle göz göze gelmemenin, göze batmamanın bir hayatta kalma sanatı sayıldığı o tedirginlik hali, dedelerimiz için sürgünün travmasıyla, yok oluşun korkusuyla baş etmenin bir yoluydu belki; lakin bugün bu suskunluk hali, bu içe kapanış, bu ürkeklik bizi koruyan bir zırh değil, sesimizi boğan, hareket kabiliyetimizi kısıtlayan, potansiyelimizi körleştiren ve bizi tarih sahnesinden silinmeye doğru sürükleyen paslı, dar ve boğucu bir kafese dönüşmüştür. İçimizde biriken o tanımsız öfke, adını koyamadığımız o derin huzursuzluk ve sürekli bir yerlere geç kalmışlık hissi, aslında bastırılmış, yönünü bulamamış, mecraını kaybetmiş bir toplumsal enerjinin patlamaya hazır dışavurumudur ve biz bu enerjiyi doğru kanallara, yani politik, entelektüel ve dönüştürücü bir üretime yönlendiremediğimiz sürece o enerji içimizde patlamaya hazır sönük, tehlikeli ve bizi içeriden kemiren bir kıvılcım olarak kalmaya mahkumdur.

Yıllarca bize uzatılan ve üzerinde toplumsal uyum, sadakat, asalet, zarafet gibi yaldızlı kelimelerin yazılı olduğu o aynaya bakıp kendimizi kusursuz, sorunsuz, mükemmel birer biblo gibi görmekten, o aynadaki yalanla yaşamaktan vazgeçmemiz gerekmektedir çünkü o ayna bizim hakikatimizi, çelişkilerimizi, yaralarımızı değil, egemen kültürün bizi görmek istediği ehlileştirilmiş, uysallaştırılmış, zararsızlaştırılmış formu yansıtmaktadır. Bize biçilen roller bellidir; düğünlerde güzel dans eden, yemekleri lezzetli, misafirperver, kavga çıkarmayan, sistemle uyumlu, biraz egzotik ama kesinlikle politik bir talebi olmayan o folklorik figür olmak. Bu rolü kabul etmek, bu rolün sınırları içinde oynamak, kendi hikâyemizi başkasının kalemine, başkasının insafına teslim etmek demektir ki bir halkın başına gelebilecek en büyük felaket, kendi tarihinin öznesi olmaktan çıkıp başkalarının yazdığı, yönettiği ve izlediği bir senaryonun dekoru, figüranı, dolgu malzemesi haline gelmektir. Vitrinlerde sergilenen, turistlerin alkışladığı, protokoler ziyaretlerde sahneye sürülen o renkli kıyafetlerin, o kalpakların, o pelerinlerin ardında atan kalbin ne hissettiğini, ne düşündüğünü, hangi politik talepleri olduğunu sormayan, sorsa da cevabını duymak istemeyen, duymazdan gelen bir düzene karşı sadece var olarak, sadece görünerek değil, talep ederek, itiraz ederek, konuşarak ve dönüştürerek cevap vermeliyiz.

Geçmişin o ağır, o yoğun, o kederli gölgesini, sürgünün ve soykırımın acısını sürekli bir mağduriyet edebiyatına, bir ağlama duvarına dönüştürerek değil, bu travmayı aşarak, onunla yüzleşerek, onu bugünün dünyasında hak temelli, onur odaklı bir mücadelenin yakıtı haline getirerek yol almalıyız. Atalarımızın suskunluğunu yargılamadan, o günün şartlarında hayatta kalmak için seçtikleri yolu, o stratejik geri çekilmeyi anlayarak, fakat o yolun bugün bizi bir çıkmaza, bir kör noktaya sürüklediğini de cesaretle, korkmadan itiraf ederek yeni bir rota, yeni bir dil, yeni bir duruş çizmeliyiz. Sessizliğin bir erdem değil, bir yok oluş biçimi, bir intihar olduğunu kavradığımız noktada, toplumsal örgütlenme mekanlarımız olan, "bizim kalemiz" dediğimiz dernekleri, vakıfları ve kurumları da radikal, sarsıcı ve samimi bir eleştiri süzgecinden geçirmemiz kaçınılmazdır, ertelenemezdir. Yıllardır o rutubetli binaların loş ışıkları altında, ağır sigara dumanları ve bitmek bilmeyen çay servisleri eşliğinde yapılan, dünyayı kurtaran ama mahalleyi değiştiremeyen o kısır sohbetlerin, toplumu bir adım ileriye taşımaktan ziyade mevcut statükoyu korumaya, iktidar alanlarını muhafaza etmeye, geçmişin hayaletleriyle bugünü oyalamaya yaradığını görmek, kabul etmek ve haykırmak zorundayız.

O ağır deri koltuklarda oturan, hiyerarşinin en tepesindeki "büyüklerimizin", o sarsılmaz otoritelerin, gençlerin ve kadınların enerjisini nasıl sönümlediğini, yenilikçi her fikri "adetlerimize uymaz, geleneğimize terstir" diyerek nasıl boğduğunu, kurumsal yapıların birer hizmet aracı olmaktan çıkıp kişisel tatmin alanlarına, küçük iktidar simülasyonlarına dönüştüğünü fark etmeliyiz. Kurumları "ne emeklerle kuruldu" diyerek eleştiriden muaf tutmak, aslında o kurumları çürümeye terk etmektir; çünkü eleştirinin girmediği yerden hakikat kaçar, hakikatin olmadığı yerde ise sadece riya, gösteriş ve çöküş kalır. Kültür dediğimiz o canlı, akışkan, dinamik ve nefes alan olguyu dört duvar arasına hapsedip, sadece belirli gün ve haftalarda sahnelenen, alkışlanan ve sonra unutulan bir müsamereye indirgemek, kültürü yaşatmak değil, onu dondurmak, onu mumyalamak, onu hayattan koparmaktır. Oysa kültür, hayatın her alanında, sokakta, iş yerinde, üniversitede, siyasette, sanatta ve ilişkilerde yeniden üretilen, çağın ruhuyla harmanlanan, değişen, dönüşen ve sürekli akan bir hayatiyet belirtisidir.

Hafızayı tozlu raflarda duran, sadece özel günlerde hatırlanan bir müze envanteri olmaktan çıkarıp, bugünün sorunlarına çözüm üreten, geleceğe dair stratejiler geliştiren, yön veren canlı bir sinir ağına, bir navigasyon sistemine dönüştürmek zorundayız. Kendimizi sürekli olarak geçmişin o şanlı asalet masallarıyla, kahramanlık destanlarıyla avutmak, dedelerimizin apoletleri, madalyaları veya ninelerimizin saray hikayeleri üzerinden bugünkü yetersizliklerimizi, bugünkü acizliğimizi örtmeye çalışmak, kolektif bir narsisizmden, tehlikeli bir uyuşukluktan başka bir şey değildir. "Biz asil bir halkız" cümlesinin, o büyülü ve uyuşturucu tekerlemenin arkasına sığınarak bugünün acımasız dünyasında rekabet edememenin, bilgi üretememenin, teknoloji yaratamamanın, ekonomik ve siyasi güç oluşturamamanın üzerini örtemeyiz, örtmemeliyiz. Sembolik sermayelerle, yani soyadlarıyla, köy kökenleriyle, hangi sülaleden gelindiğiyle veya dans yetenekleriyle övünmek yerine, gerçek, somut, ölçülebilir ve dönüştürücü bir entelektüel ve ekonomik kapasite inşa etmeliyiz. Kimliği korumak demek, onu bir cam fanusta, steril bir ortamda saklamak değil, onu hayatın tozuna, kirine, zorluğuna maruz bırakarak güçlendirmek, onu tartışmaya açmak, eleştirmek, gerekiyorsa bazı yanlarını budamak, bazı yanlarını aşılamak ve yeni filizler vermesine olanak sağlamaktır.

Xabze gibi insanlık tarihinin en rafine, en incelikli toplumsal sözleşmelerinden birini, sadece kimin nerede oturacağı, kimin önce konuşacağı, kimin bardağı nasıl tutacağı veya düğünde nasıl durulacağı gibi şekilsel, kabuksal ritüellere indirgemek, o felsefenin özündeki saygı, adalet, diğerkâmlık ve insaniyet ruhuna yapılan en büyük ihanet, en büyük haksızlıktır. Kabuğu kutsayıp, o kabuğa tapınıp içindeki meyveyi çürütmek yerine, o kabuğu kırıp özdeki ruhu modern dünyanın kavramlarıyla, demokrasiyle, insan haklarıyla, birey özgürlüğüyle, kadın-erkek eşitliğiyle yeniden yorumlamalı, yeniden inşa etmeliyiz. Anavatanla kurduğumuz ilişkiyi de duygusal, ağlak ve nostaljik bir romantizmin ötesine taşıyarak rasyonel, gerçekçi ve stratejik bir zemine oturtmalıyız. Sadece yaz aylarında gidilen, fotoğraflar çekilip sosyal medyada paylaşılan, uzaktan sevilen, idealleştirilen bir coğrafya parçası olmaktan çıkarıp, karşılıklı bilgi, teknoloji ve sanat alışverişinin yapıldığı, her iki tarafın da birbirini dönüştürdüğü, beslediği bir etkileşim alanı yaratmalıyız. Kafdağı'nın ardındaki o masal ülkesi imgesinden, o ütopik hayalden sıyrılıp, gerçek politik sorunları, ekonomik sıkıntıları, sosyal çalkantıları ve jeopolitik riskleri olan bir ülke gerçeğiyle yüzleşmeli, coğrafyadan, topraktan değil düşünceden, projeden ve ortak gelecek tahayyülünden beslenen sağlam bir köprü kurmalıyız.

Geleceğin kendiliğinden, bir lütuf gibi gelip bizi kurtaracağını sanmak, beyaz atlı bir prensin, karizmatik bir liderin ya da doğaüstü bir gücün çıkıp tüm sorunlarımızı çözeceğini, bizi bu sıkışmışlıktan kurtaracağını beklemek, siyasal erginliğe, toplumsal olgunluğa ulaşamamış, çocuksu kalmış toplumların en belirgin hastalığıdır. Kurtarıcı bekleme alışkanlığını, o mesiyanik beklentiyi bir kenara bırakıp, her bireyin kendi bulunduğu alanda, kendi çevresinde birer özneye dönüştüğü, inisiyatif aldığı, risk aldığı ve sorumluluk üstlendiği yatay, demokratik ve katılımcı bir örgütlenme modelini hayata geçirmeliyiz. Gençleri sadece derneklerin getir götür işlerini yapan, sandalyeleri taşıyan, dans ekiplerinde figüran olarak kullanılan, fikirleri sorulmayan, "sen sus küçüksün" denilen nesneler olarak görmek, toplumun geleceğini, umudunu ve enerjisini ipotek altına almak, kendi bindiği dalı kesmektir. Onları dekor olmaktan, arka plan süsü olmaktan çıkarıp, karar mekanizmalarının tam merkezine, masanın başına, yönetimin kalbine oturtmalı, onların dijital çağın diliyle, yeni dünyanın kodlarıyla kurdukları o farklı evrene kulak vermeli, onlardan öğrenmeliyiz.

Aynı şekilde kadınları mutfağa, kermeslere, hamur işlerine veya sadece "annelik" ve "eşlik" rollerine hapseden, onları vitrin süsü gibi gören o örtük, o sinsi cinsiyetçiliği yıkarak, toplumsal mücadelenin en ön saflarında, fikir, politika ve strateji üreten özneler olarak konumlandırmalıyız. Dayanışmayı sadece tabelalarda yazan süslü bir slogan veya düğünlerde takılan altınlar, cenazelerde verilen başsağlığı mesajları seviyesinden çıkarıp, zihinsel bir ortaklığa, ekonomik işbirliklerine, siyasi kader birliğine ve entelektüel bir yoldaşlığa dönüştürmeliyiz. Biz bir halk olarak sadece başkalarından, devletten veya dünyadan hak talep eden, sürekli mağduriyetini anlatan, acılarını yarıştıran edilgen bir yapıdan sıyrılıp, hakikati üreten, kendi kavramlarını yaratan, dünyaya söyleyecek yeni, özgün ve güçlü bir sözü olan bir kolektif akıl geliştirmeliyiz. Hikâyemizi sürekli tamir etmeye çalışmak, yamalı bir bohça gibi orasını burasını dikmek, dökülen yerleri kapatmak yerine, gerektiğinde o bohçayı bir kenara bırakıp, kendi kelimelerimizle, kendi kavramlarımızla, kendi irademizle ve cesaretimizle hikâyemizi en baştan, bembeyaz bir sayfaya yazmayı göze almalıyız. Eski aynayı, o sırları dökülmüş, bizi olduğumuzdan farklı gösteren, bizi yanıltan aynayı taşımak yerine, yeni bir yüzeyi birlikte dövmeli, o yüzeyde kendi gerçekliğimizi, kusurlarımızı ve güzelliklerimizi tüm çıplaklığıyla görmekten korkmamalıyız.

Şimdi soruyu kendimize en acımasız, en çıplak ve en dürüst haliyle sormalıyız; içimizde biriken bu potansiyeli, bu öfkeyi, bu yeteneği eski kalıpların, köhne alışkanlıkların ve bitmek bilmeyen suçlamaların içinde boğup söndürecek miyiz, yoksa bu kıvılcımdan, bu rahatsızlıktan, bu "olmamışlık" halinden tüm dünyayı aydınlatacak yeni bir yol, yeni bir varoluş biçimi mi yapacağız? Sönmeyi bekleyen, küllenen, rüzgarın insafına kalmış bir ateş değiliz artık; kendi nefesiyle harlanan, yanmayı ve yakmayı, dönüştürmeyi ve inşa etmeyi öğrenmesi gereken, beklemekten yorulmuş ama neyi beklediğini de unutmuş bir halkız. Belki de en doğru, en sahici, en devrimci ve en zor başlangıç şudur; suçluyu dışarıda aramaktan vazgeçip, eleştirenin de eleştirilenin de, o kurumları kutsallaştıranın da yıpmratmaya çalışanın da aslında "biz" olduğunu, bu kördüğümü ancak o "biz"in içindeki şizofreniyi tedavi ederek çözebileceğimizi kabul etmeli, ne beklediğimizi, kimden ne umduğumuzu kendimize dürüstçe sormalı, cevabın "yine kendimiz" olduğunu anladığımız o aydınlanma anında da beklemekten, suçlamaktan ve kaçmaktan vazgeçip harekete geçmeliyiz.

ALINTI #APİSCANBERK 20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST
ALINTI#APİSCANBERK20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST