#APiSCANBERK

Adımız Onurumuzdur!


Tarihsel bir yok oluş ve kültürel travma süreci, yaygın kitle algısının aksine her zaman kılıç darbeleriyle, cayır cayır yakılan kadim köylerle veya kitlesel sürgünlerin o sağır edici, dehumanize edici gürültüsüyle nihayete ermez; asıl ve en geri döndürülemez yıkım, bir halkın kendini Asil bir biçimde tanımladığı ve varoluşsal sınırlarını çizdiği kelimelerin içinin sinsi, sistemli ve bürokratik bir sessizlikle boşaltılmasıyla başlar. Kafkasya’nın o puslu, hırçın ve fırtınalı dağlarından yankılanan kadim sessizlik, bugün bizlere süslü, steril ve entelektüel cilalarla kaplanmış diplomatik metinlerin bilinçli bir stratejiyle örtbas etmeye çalıştığı çok daha ağır, kasvetli ve yüzleşilmesi zor bir hakikati fısıldamaktadır. Bir varoluş biçiminin, binlerce yıllık kesintisiz bir aidiyet ve direnç hattının etrafına itina ile örülmüş o koruyucu, zihinsel ve sosyolojik duvarlar aşındığında, geriye kalan o devasa, karanlık boşluğa koca bir tarih, mitoloji ve kolektif hafıza sessizce, kimsenin ruhu duymadan gömülür. Bugün karşı karşıya kalınan en rafine, en tehlikeli ve en karmaşık asimilasyonist tehdit, kalabalık kitleleri gücendirmemek, konforlu alanları sarsmamak adına herkesin üzerine bir lütuf gibi Örtülen, sınırları kasıtlı ve muğlak olarak silikleştirilmiş o genişletilmiş kimlik kurgularıdır. Birleştirici ve kapsayıcı bir vizyon, sıcak ve kuşatıcı bir kucaklaşma Ambalajıyla pazarlanan bu şemsiye kavramlar dizisi, özünde toplumsal hafızayı felç eden sosyolojik ve ideolojik bir illüzyondan ibarettir. Sınırları olmayan, her önüne geleni içine alıp bünyesinde eritmeye çalışırken hiç kimseye kendi özgün rengini ve tarihsel haysiyetini bırakmayan bu yapay kucaklaşma, zamanla asıl sahibini yutan, onu kendi öz evinde görünmez kılan, tarihsel iddialarından arındıran sinsi bir tuzağa dönüşmektedir. Çerkes halkının trajedisi yalnızca anavatanından koparılıp ölümcül deniz yollarıyla yeryüzüne savrulmasıyla nihayete ermemiş, o sürgün patikalarında her türlü yok oluşa direnerek koruduğu kutsal isminin bugün her gelene giydirilmeye çalışılan, kimseye tam oturmayan, tarihsel derinlikten yoksun yamalı bir hırkaya dönüştürülmek istenmesiyle çok daha tehlikeli bir safhaya taşınmıştır. İsimler, basit birer dilbilgisi unsuru, sıradan semboller veya konjonktürel olarak değiştirilebilir pragmatist etiketler değildir; isimler bizzat varlığın, ruhun ve tarihsel mevcudiyetin somutlaşmış halidir. Bir halk ancak kendi öz adıyla çağrıldığında ve tanımlandığında, o bin yıllık kolektif hafızasıyla kopmaz bir bağ kurabilir, atalarının kanıyla sulanmış topraklar üzerindeki ayak izlerini takip edebilir ve geleceğe dair sarsılmaz bir irade koyabilir; adını ve tarihsel tanımını kaybeden bir topluluğun ise yeryüzünde savunabileceği hiçbir meşru toprağı, hiçbir ideali ve hiçbir varoluşsal gayesi kalamaz.


Sürgün yollarının o tarifsiz, katran karası karanlığı ve Karadeniz'in acımasız, yutucu suları, Kafkasya coğrafyasından kopup gelen farklı halkları aynı trajik acıda kavurmuş, onları birbirlerine kader ortağı kılarak şüphesiz sarsılmaz bir biçimde kenetlemiştir. Sömürgeciliğe karşı yürütülen destansı direnişin yarattığı bu tarihsel kardeşlik son derece yüce, asil, hürmete layık ve silinmez bir duygudur; ancak acıda ve felakette ortaklaşmak, varlıkta tekleşmeyi, sosyolojik olarak homojenleşmeyi yahut aynı kimliksel potada eriyip gitmeyi asla dayatamaz ve meşrulaştıramaz. Çeçenin, Osetin, Abazanın veya Dağıstan topluluklarının her birinin kendine özgü görkemli, derin, karmaşık ve tamamen bağımsız birer tarihsel yürüyüşü vardır ve bu halkların her biri, kendi özgün adıyla, diliyle, gelenekleriyle ve toplumsal hafızasıyla ayrı ayrı sonsuz bir saygıya ve özerkliğe layıktır. Sırf omuz omuza aynı tarihsel felaketi yaşadılar veya aynı sürgün gemilerine dolduruldular diye bütün bu farklı, onurlu ve özgün hakikatleri belirsiz bir kavram altında eritmeye kalkışmak, hakiki anlamda savunulabilecek bir kardeşlik hukukunu dahi kökünden tahrip eder. Bu duruma akademik, politik veya sosyolojik bir meşruiyet katmak amacıyla laboratuvar ortamlarında icat edilen üst kimlik dayatmaları, aslında bu halkların hiçbirini tam olarak tanımamanın, onların tarihsel ağırlıklarını silikleştirerek devletsizliğin ve vatansızlığın o karanlık boşluğunda asimile etmenin en entelektüel, en rafine kılıfıdır. Bu yalın, acımasız, son derece net ve tavizsiz gerçeği cesaretle dile getirenleri mikro milliyetçilikle, dar kafalılıkla veya bölücülükle suçlamak, varoluşsal bir çığlığı bir tür ayrışma vesilesi gibi sunmak, asimilasyonist zihniyetin merkeze yerleşmiş en kibar, en sinsi ve en tehlikeli halidir. Bir toplum, ötekiler gücenmesin, müesses nizam rahatsız olmasın, yapay ittifaklar bozulmasın diye kendi kimliğini sürekli bir bulanıklık, muğlaklık ve belirsizlik içinde tutmaya zorlanırsa, o toplum neyi koruduğunu, hangi değer için direndiğini ve yarına hangi mirası taşıyacağını bilemez hale gelerek tarih sahnesinden çekilir. Herkesin her şey olduğu ama aslında hiç kimsenin kendi olamadığı o mecburi birleşme alanları, asimilasyonist politikaların en konforlu, en uyuşturucu bekleme odalarıdır. Gerçek, sahih ve kalıcı bir dayanışma, kimliklerin sınırlarını silerek, aidiyetleri flulaştırarak veya tarihi yeniden kurgulayarak değil; aksine, her kimliğin kendi öz varlık sahasında özgürce, korkusuzca kök salmasına alan açarak kurulur. Oset Oset olarak, Çeçen Çeçen olarak, Abaza Abaza olarak, Çerkes de Çerkes olarak var olduğunda, herkes kendi adıyla ve haysiyetiyle bilindiğinde ancak birbirimizin gözünün içine bakıp, senin davan benim davamdır diyebiliriz; aksi takdirde, birileri evimize gelip adımızı herkese dağıtmaya, evimizin tapusunu silikleştirmeye kalkıştığında ve biz buna var gücümüzle itiraz ettiğimizde dar görüşlülükle suçlanıyorsak, orada kardeşlikten değil, yeni nesil, rafine bir kültürel soykırımdan ve yok oluştan söz ediyoruz demektir.


Meseleyi salt kurumlar, dernekler, konfederasyonlar veya sivil toplum yapılanmaları üzerinden okuyan mekanik, teknokratik ve ruhsuz yaklaşım da aynı yüzeyselliğin ve zihinsel sığlığın bir başka trajik yansımasıdır. Bir kurumun tabelasında veya tüzüğünde hangi adın yazdığının önemsiz olduğunu, asıl olanın işlevsellik, fon bulmak ve pragmatik projeler üretmek olduğunu savunmak, ruhu bedenden tamamen ayırıp bir et yığınını suni teneffüsle ve bürokratik hamlelerle hayatta tutmaya çalışmaktan farksızdır; oysa ruhu çalınmış, tarihsel iddiası tasfiye edilmiş kurumlar, ne kadar pahalı elbiseler giydirilirse giydirilsin, ne kadar modern binalarda oturtulursa oturtulsun, asla ayağa kalkıp o halkı geleceğe taşıyamazlar. Profesyonel kadrolarla yönetilen devasa konfederasyonlar kurabilir, masaları uluslararası finansmanlı bilimsel projelerle doldurabilirsiniz; fakat o masanın etrafında oturanlar, "biz kimiz ve neyi savunuyoruz" sorusuna net, tavizsiz, dolambaçsız ve cesur bir cevap veremiyorlarsa, o projelerin hiçbiri can çekişen bir dilin yok oluşunu, eriyip giden bir kültürün trajedisini durdurmaya yetmez. Siyasetin, sosyal mühendisliğin ve sivil toplum elitlerinin o soğuk, hesapçı, araçsal diliyle toplumsal gerçeklerin istenildiği gibi şekillendirilebileceğini sananlar, halkların tarihsel hafızasının bürokratik raporlardan son derece derin ve dirençli olduğunu unutmaktadırlar. O tarihsel derinlikte ucuz pazarlıklara, konjonktürel tavizlere veya isim hakkından vazgeçmeye asla ve asla yer yoktur. Kapsayıcılık ve bütünleştiricilik maskesi altında herkesi aynı renksiz Örtünün altına sokup, o örtünün asıl sahiplerini kendi öz adları içinde görünmez kılmaya çalışmak, vatanı için toprağa düşmüş, sürgün yollarında isimsiz mezarlara gömülmüş ataların ödediği ağır bedellere ve tarihsel hakikate yapılmış devasa bir saygısızlıktır. Bugün eğer bazı büyük kurumlar ve dernekler derin bir işlevsizlik krizi yaşıyorsa, toplumun kılcal damarlarına ulaşamıyor ve yeni neslin dinamizmini kucaklayamıyorsa, bunun yegane sebebi o yapıların kendi tarihsel varlık nedenlerine yabancılaşması, insanlara ne olduklarını unutturacak kadar geniş, belirsiz, kaygan ve ruhsuz bir kimlik siyasetine hapsolmuş olmalarıdır. Bir insan neyin parçası olduğunu, hangi şerefli ve acılı mirasın taşıyıcısı olduğunu bilincinde ve ruhunda hissetmediğinde, o yapı için bedel ödemez, zamanını harcamaz ve elini taşın altına koymaz; çünkü insan toplulukları, dernek tüzüklerinin Kuru maddeleri veya bulanık kavramların etrafında değil, yalnızca adını net olarak bildiği, bedeli kanla ve gözyaşıyla ödenmiş somut bir gerçeğin etrafında kenetlenirler.

Tarihsel ve ontolojik kimlik, günlük konjonktürel rüzgarlara, siyasi konfor alanlarına veya mikro stratejik hesaplara feda edilebilecek esnek bir hamur değildir. Bir ismi tavizsizce savunmak, onu şovenist bir silah gibi kullanıp başkalarına saldırmak veya ötekileştirmek asla değildir; kendi öz kimliğini her türlü baskıya karşı savunmak, o ismin bedelini kefensiz bedenleriyle ödeyen mezarsız ölülerin anısına ve mirasına sadık kalmanın en temel ahlaki, varoluşsal gerekliliğidir. Evrensel demokratik değerleri ve insan haklarını tutkuyla savunan, Kürtlerin, Lazların, Ermenilerin veya yeryüzündeki herhangi bir ezilen halkın kendi adıyla, diliyle ve kültürüyle özgürce yaşama hakkını amasız, fakatsız kabul eden her onurlu birey, kendi halkının varlığının ve adının da aynı saygıyı, aynı meşruiyeti görmesini beklemek zorundadır. Başkalarının varoluş hakkını savunurken gösterilen o cesur, entelektüel ve ilkesel duruşun, konu Çerkes kimliği ve hakları olduğunda yerini utangaç, ürkek ve kompleksli bir bulanıklığa bırakması, asla kabul edilemeyecek bir çifte standart ve ahlaki tutarsızlıktır. Eğer bugün toplumun zihnini bulandıran, kurumları kilitleyen derin bir varoluş krizi varsa, bu düğüm ancak her şeyin adını dosdoğru koyarak, tarihi gerçeklerle korkusuzca yüzleşerek ve kimlikleri asli sahiplerine eksiksiz iade ederek çözülebilir. Popülist kaygılar, ucuz alkışlar uğruna, o birkaç on yıllık sığ dernekçilik pratikleriyle değil, binlerce yıllık kesintisiz, çetin bir yürüyüşün sonunda çelikleşmiş olan bu toplumsal omurgayı bükmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Rüzgar hangi yönden, ne kadar sert ve yıkıcı eserse essin, mantıksal ve tarihsel döngü bizi eninde sonunda hep aynı sarsılmaz gerçeğe döndürür: Adını, tanımını ve hakikatini koruyamayanlar, yeryüzündeki varlıklarını da koruyamazlar; bu yüzden bizler, asimilasyonist tuzakların, siyasi illüzyonların ve kavram karmaşasının karşısında, o sarsılmaz hakikatin tam merkezinde dimdik durmaya, sözümüzü adımızla, onurumuzla ve kimliğimizle söylemeye sonuna kadar devam edeceğiz.


Bugün demokratik değerlerin, insan haklarının ve özgürlüklerin savunuculuğunu tekelinde tutanların, söz konusu kendi tarihsel aidiyetleri ve kökleri olduğunda düştükleri o utangaç, kompleksli suskunluk, yalnızca bireysel bir karakter zafiyeti değil, aynı zamanda derin, kuşatıcı bir sosyolojik ve zihinsel trajedidir. Dünyanın her köşesindeki ezilen, baskı gören veya yok edilmek istenen bir halkın, örneğin Kürtlerin, Lazların veya Ermenilerin kendi özgün adlarıyla, dilleriyle ve özgün kültürleriyle var olma hakkını amasız, fakatsız ve büyük bir heyecanla savunan o entelektüel cesaret, ne hikmetse konu Çerkes kimliğine ve tarihsel haklarına geldiğinde yerini aniden ürkek, hesapçı ve bulanık bir sessizliğe bırakmaktadır. Başkalarının varoluşsal mücadelesi için meydan okuyan elitlerin, kendi evlerinin tapusunu ve kimliğini savunmaya gelince meseleyi "toplumsal barış", "kapsayıcılık" veya "bütünleştiricilik" gibi soyut, içi boşaltılmış kılıfların ardına gizlemesi, kelimenin tam anlamıyla tiksindirici bir çifte standarttır. İnsanlığa evrensel bir adalet veya demokrasi vizyonu sunma iddiasında bulunan bir toplumun, daha kendi öz adını yüksek sesle telaffuz etmekten korkması, aidiyetini ancak fısıltıyla söyleyebilmesi kadar büyük, çelişkili ve trajik bir durum olabilir mi? Kendi tarihsel gerçeğine yabancılaşmış, kendi adının getirdiği sorumluluğu ve ağırlığı taşımaktan imtina eden kitlelerin, başkalarının acılarına derman olması yahut geleceğe dönük onurlu bir hakikat inşa etmesi imkansızdır.

Dayanışma kavramı, bugün ne yazık ki kimliksel sınırları yok etmenin, kitleleri tamamen kimliksizleştirmenin ve onları egemenlerin mecburi salonlarında tek tipleştirmenin son derece zarif, uyuşturucu bir maskesi olarak araçsallaştırılmaktadır. Oysa gerçek, kalıcı, samimi ve onurlu bir dayanışma, evlerin mülkiyet duvarlarını tamamen yıkarak insanları zoraki bir kimsesizlikte ve köksüzlükte buluşturmakla asla sağlanamaz. Hakiki dayanışma, ancak sınırları net olarak çizilmiş, kimin kim olduğunu gizlemediği ve herkesin birbirinin varlık sahasına amasız bir saygı duyduğu bağımsız evler arasında kurulabilir. Herkesin her şey olabildiği ama aslında hiç kimsenin kendisi olarak kalamadığı o yapay, sınırları kasıtlı olarak silikleştirilmiş toplanma alanları, asimilasyonun ve yok oluşun en konforlu bekleme odalarından başka bir şey değildir. Zengin farklılıkları sözde birleştirmek adına o insanları tarihsel olarak köksüzleştirmek ve anlamsızlaştırmak, bir "bütünleşme" değil, usulca, hissettirmeden yok edilmedir. Kardeşlik dediğimiz o son derece yüce ve kutsal bağ, ancak "benim acım senin acındır" diyebilen bağımsız iradelerin, kendi isimlerinden ve özgünlüklerinden milim taviz vermeden yan yana gelmesiyle gerçek bir anlam kazanır; yoksa birinin diğerini yuttuğu, isimlerin birbirine karıştığı ve asıl sahibinin belirsizleştiği bir hegemonya düzeni, kardeşlik değil, örtülü ve sinsi bir inkardır.

Kurumlarımızı ve sivil toplum yapılarımızı bugün içinden çıkılmaz bir atalete, nitelik kaybına ve derin bir krize sürükleyen ana etken, sıklıkla iddia edildiği gibi salt bir vizyon eksikliği, maddi imkansızlıklar veya yönetimsel beceriksizlikler değildir; asıl ve köklü mesele, bu yapıların o geniş, belirsiz, renksiz ve ruhsuz kimlik siyasetinin ezici ağırlığı altında felç olmasıdır. İnsanlara ne olduklarını, nereden geldiklerini ve hangi bedelleri ödediklerini unutturacak kadar flulaştırılmış bir zihinsel zemin, hiçbir toplumsal enerjiyi harekete geçiremez ve tutku yaratamaz. Hakiki aidiyet duygusu yuvarlak, steril kelimelerden, kimseyi gücendirmeme ürkekliğinden veya bilinçli kafa karışıklıklarından doğmaz; aksine netlikten, keskinlikten, tarihsel dürüstlükten ve tavizsiz bir duruştan doğar. Genç nesillerin bu devasa binalara, profesyonelce yönetilen soğuk yapılanmalara sırtını dönmesinin ve yabancılaşmasının arkasındaki gerçek sebep tam olarak budur. Çünkü bir insan, hangi onurlu, trajik ve acılı mirasın taşıyıcısı olduğunu damarlarında hissetmediğinde, o yapı için bedel ödemez, zamanını adamaz ve elini taşın altına koymaz. Kuru dernek tüzüklerinin ruhsuz maddeleri etrafında değil, yalnızca bedeli kanla, gözyaşıyla ve sürgünle ödenmiş somut bir gerçeğin, net bir ismin etrafında kenetlenilebilir; salon siyasetçilerinin o soğuk, hesapçı, bürokratik ve ruhsuz diliyle toplumun derinliklerine inilebileceğini sanmak tam anlamıyla sosyolojik bir iflastır.

Bizim sarsılmaz toplumsal omurgamız, birkaç on yıllık sığ sivil toplum pratiklerinin dar ve karanlık koridorlarında değil, Kafkasya'nın sarp dağlarında başlayan, asırlık şerefli direnişlerle çelikleşen ve o acımasız sürgünün karanlık patikalarında bile kırılmayan binlerce yıllık kesintisiz bir varoluş yürüyüşünün sonunda biçimlenmiştir. Bu muazzam omurgayı, konjonktürel siyasi rüzgarlara, ucuz pragmatik hesaplara veya popülist kaygılara feda etmeye hiçbir yapının ve hiçbir bireyin hakkı yoktur. Gasp edilen kavramları geri almak, kelimeleri tarihsel anlamlarına ve asli sahiplerine redevretmek, bugün vereceğimiz varoluş mücadelesinin en kritik, en hayati cephesidir. Vatanımızı bir kez kaybetmiş, sürgün yollarında acının her türlüsünü tatmış ve trajedinin en büyüğünü yaşamış olabiliriz; ancak hafızamızı, onurumuzu, kimliğimizi ve adımızı o yollarda bırakmadık, bugün de pragmatist projelere ve küresel kurgulara teslim etmeyeceğiz. Bizim derdimiz kimseye üstünlük taslamak, birilerini dışlamak veya fildişi kulelere çekilmek değildir; tek ve değişmez gayemiz, kelime oyunlarıyla silinmek istenen o kadim hafızayı tüm berraklığıyla geleceğe taşımaktır; rüzgar hangi yönden, ne kadar sert ve yıkıcı eserse essin, o hakikat asla yön değiştirmeyecektir.

Bugün, Çerkesin Çerkes, Abhazın Abhaz olduğunu sakınmadan savunan o en temel varoluşsal ve doğal refleksi "mikro milliyetçilik" yaftasıyla mahkûm etmeye kalkanların sergilediği tutum, masum bir kavramsal kafa karışıklığından ziyade son derece bilinçli, kurnazca kurgulanmış ve sinsi bir siyasi tahakküm stratejisidir. Kendini "makro" olanın, yani evrenselin, birleştiricinin, çağdaşın ve medeninin yegâne meşru temsilcisi olarak kodlayan bu hegemonik zihniyet, asimilasyonun o soğuk, buyurgan ve yok edici dilini akademik bir terminolojinin, sözde ilerici ve kapsayıcı bir retoriğin ardına gizlemektedir. Bir halkın kendi adını taşıma iradesini, tarihsel hafızasını yaşatma çabasını bir hastalıkmış gibi, bir tür "küçük", "dar", "ilkel" ve "bölücü" saplantıymış gibi sunmak, entelektüel kibrin ulaşabileceği en tehlikeli ve en ahlaksız safhadır. Mikro milliyetçilik suçlaması, toplumsal bir gerçeği tarafsızca tahlil eden sosyolojik bir teşhis değil; aksine, özgün aidiyetleri buharlaştırmak isteyenlerin elinde tuttuğu son derece kullanışlı, ideolojik bir baskı aracıdır. Bu ideolojik sopayı hoyratça sallayanların asıl içsel rahatsızlığı, bizim bölünmemiz veya küçülmemiz değil, onların dizayn ettiği o dikensiz, isimsiz, tepkisiz ve itaatkâr kalabalığın içinde erimeyi, sıradanlaşmayı ve yok olmayı kararlılıkla reddetmemizdir.


Bir insanın veya bir toplumun "Ben Abhazım" yahut "Ben Çerkesim" demesi, başkalarının yaşam alanı üzerinde bir tahakküm kurma, onları yok sayma veya aşağılama iddiası taşımadığı sürece nasıl bir milliyetçilik olarak etiketlenebilir? Bu durum, dev dalgalarla boğuşan ve boğulmamak için çırpınan birinin nefes alma çabasına "mikro solunum" diyerek onu bencil olmakla suçlamak kadar absürt, vicdansızca, mantıktan ve insaftan yoksundur. Milliyetçilik, hele ki o dışlayıcı, saldırgan, ırkçı ve yutucu formuyla milliyetçilik, bir başkasının varlık alanını işgal etmekle, kendi kimliğini ve doğrularını diğerlerine zorla dayatmakla başlar; oysa burada sahnelenen varoluşsal durum tam tersidir. Kendi öz evinin tapusunu savunan, sadece atalarından devraldığı kutsal ismi eksiksiz, sansürsüz ve bozmadan geleceğe aktarmak isteyen bir topluluğa yöneltilen bu ağır itham, aslında asıl saldırgan milliyetçiliğin kimin tarafından yapıldığını net olarak ele veren bir ayna işlevi görür. Bizi mikro milliyetçilikle, dar kafalılıkla suçlayanlar; bütün farklılıkları tek bir "üst" potada eritmeyi, herkesi kendilerine benzetmeyi veya yarattıkları o yapay şemsiyenin altında mecburi bir sessizliğe mahkûm etmeyi savunan makro asimilasyonculardır. Onların kapsayıcılıktan ve birleştiricilikten anladığı şey, farklı renklerin kendi özgünlükleriyle yan yana durduğu muazzam bir mozaik değil, bütün renklerin birbirine karıştırılarak o bulanık griye, her şeyin siyaha boyandığı zifiri bir karanlığa dönüştürülmesidir.


Bu suçlamayı büyük bir özgüven ve üstenci bir dille yöneltenlerin gözden kaçırdığı –ya da kasıtlı olarak kenara ittiği– en temel tarihsel gerçek, Kafkasya halklarının tarihsel süreçte yekpare bir bütünden kopup parçalanmış olmadıklarıdır. Ortada sonradan bölünen, ufalanan veya yapay olarak icat edilen hiçbir şey yoktur; tam aksine, en başından beri kendi özgün coğrafi ve kültürel sınırları, kendi derin dilleri ve sarsılmaz toplumsal sözleşmeleriyle var olan onurlu ve bağımsız halklar gerçeği vardır. Bu halkların her birinin kendi tarihsel sınırlarını koruma, kendi isimlerini yaşatma refleksini "ayrılıkçılık" olarak pazarlamak, tarihi geriye doğru ve işlerine geldiği gibi kurgulamaya kalkışmaktır. Eğer bu topraklarda veya diasporanın herhangi bir yerinde bir arada durulacaksa, bu ancak var olan tarihsel hakikatlerin amasız, fakatsız bir biçimde karşılıklı tasdikiyle mümkündür. Kimliklerin altını çizenleri, adını doğru koymak isteyenleri toplumsal barışı bozmakla itham etmek, barışı sadece herkesin kendi kimliğinden vazgeçtiği, "biz kimiz" sorusunu sormaktan korktuğu bir teslimiyet hali olarak tanımlamaktır. Teslimiyetin olduğu, isimlerin unutulduğu ve tarihin silindiği yerde barıştan söz edilemez; orada yalnızca efendilerin ve kölelerin o boğucu, utanç verici sessizliği vardır. Bizden alttan alta beklenen şey, sözde "kardeşlik" uğruna kendi cenazemizi kendi ellerimizle kaldırmamız, varoluşumuzu folklorik bir anı defterine hapsedip, o meşhur "birlik" masalının isimsiz, uysal figüranları olmayı kabul etmemizdir; ancak bu beklenti içi boş bir hayalden ibarettir.


Bu entelektüel görünümlü zorbalık ve ideolojik baskı, yalnızca Çerkes veya Abhaz kimliğini politik arenada hedef almakla kalmaz; aynı zamanda yeni yetişen genç nesillerin kendi köklerine duyduğu o derin, doğal ve ahlaki bağlılığı bir tür felç edici suçluluk duygusuna dönüştürmeye çalışır. İstiyorlar ki, gençlerimiz her "Çerkesim" veya "Abhazım" dediklerinde, cümlenin sonına mutlaka bir "ama" eklemek, evrensel değerlere bağlı olduklarını hegemonlara ispatlamak için adeta özür dilemek zorunda kalsınlar. Çağdaş, ilerici, aydın ve açık fikirli olmanın yegâne ön koşulu olarak kimliksizleşmeyi, aidiyetsizliği ve köksüzlüğü dayatan bu utandırma politikası, zihinleri içten içe ele geçirmenin en sinsi ve en tehlikeli yoludur. Bir halk, kendi varlığını telaffuz ederken, kendi adını söylerken "acaba birilerini incitir miyim, fazla mı dar bir alanda kalıyorum" diye şüpheye düşüp suçluluk hissetmeye başladığı an, o halkın zihinsel işgali tamamlanmış, direniş hattı tamamen çökmüş demektir. İşte mikro milliyetçilik yaftası, tam da bu zihinsel işgalin o parlak, aydınlanmacı ambalajlara sarılmış zehirli mermileridir. Bizler, kendi varlık nedenimizi savunurken, adımızı dağlara ve denizlere kazımışken, hiç kimseden onay, icazet veya aferin almak zorunda değiliz; ne başkalarının kurguladığı o yapay birlik senaryolarının tutarlılığı için kendimizi feda etmeye, ne de evrensel ve aydın görünme kaygısıyla köklerimizden, acılarımızdan ve atalarımızın şerefli direnişinden utanmaya niyetimiz vardır. Birilerine şirin görünmek, o steril entelektüel salonlarda alkışlanmak veya "ne kadar da medeni, ne kadar da kapsayıcılar" dedirtmek uğruna, atalarımızın kanıyla ve eşsiz bir dirençle yazılmış tarihi sansürleyemeyiz.


Gerçek şu ki, kimliğini ve varlığını korumak için gösterilen bu son derece doğal, soylu ve haklı direnişi mikro milliyetçilik olarak etiketleyenler, aslında kendilerini o toplumsal alanın yegâne kural koyucusu, tek meşru otoritesi olarak gören görünmez hegemonlardır. Onlar, Kafkasya’nın o karmaşık, çok sesli, derin ve bağımsız gerçeğinden gizliden gizliye büyük bir korku duymaktadırlar. Çünkü bilirler ki bağımsız kimlikler kolay boyun eğmezler; kendi adını, tarihini ve ödediği bedeli bilenler, başkalarının lütfedip açtığı şemsiyelerin altına sığıntı gibi girmezler. Bu yüzden, adını net koyanları bölücülükle, ufuksuzlukla ve gericilikle suçlayarak aslında kendi yönetim krizlerini, kitleleri istedikleri gibi yönlendirememenin verdiği o derin öfkeyi ve kendi kurgularının sosyolojik iflasını örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Ancak bu kurnaz ve kibirli strateji çökmeye mahkûmdur; tarih, hiçbir onurlu halkın kendi gerçeğini bir başkasının siyasi konforu veya entelektüel tatmini için sonsuza dek feda etmediğini defalarca kanıtlamıştır. Çerkes Çerkestir, Abhaz Abhazdır; bu bir siyasi iddia, tartışmaya açık bir tez, bir ideolojik saplantı veya birilerine yöneltilmiş bir düşmanlık beyanı değil, güneşin doğudan doğması kadar yalın, net, mutlak ve dokunulmaz bir hakikattir. Bu hakikati savunmak bir suç veya gericilik değil; insan olmanın, var olmanın, tarihe ve kefensiz yatan atalara duyulan saygının en temel ahlaki koşuludur; bu varoluşsal ve ahlaki duruşu küçümsemeye kalkanlar, o ucuz yaftaları yapıştıranlar, eninde sonunda kendi yarattıkları o kimliksizlik ve köksüzlük cehenneminde kendi anlamsızlıklarıyla baş başa kalacaklardır.


Bugün, tarihsel ve ontolojik bir eşikte duran Çerkes gençliğine ve bu kimliğin onurunu sırtlanmaya talip olan aktivistlere düşen yegâne tarihsel görev, miras devraldıkları bu büyük sürgün ve direniş enkazının içinden sarsılmaz bir irade ve zihinsel devrim çıkarmaktır. Kimliğimize, adımıza, o yeşil zemin üzerinde parlayan on iki yıldıza ve üç oka, sürgünün amansız yollarında düşe kalka ama asla baş eğmeden kurduğumuz o diasporadaki her bir çakıl taşına sonuna kadar sahip çıkmak, basit bir aidiyet refleksi değil, kaçınılmaz bir tarihsel mecburiyettir. Anavatan Kafkasya’nın o puslu dağlarından koparılıp dünyanın dört bir yanına savrulurken atalarımızın kanıyla, gözyaşıyla ve eşsiz bir dirençle var ettiği bu kutsal mirası, bugünün konforlu sivil toplum salonlarında veya kafa karıştırıcı akademik masalarında ucuza pazarlık konusu yapamayız. Vatan dediğimiz o kutsal toprak parçası, sadece nostaljik bir masalın mekanı değil; siyasal ufkumuzun, varlık iddiamızın ve geleceğe dair kurduğumuz o büyük cümlenin tam merkezidir. Diasporada, anlımızın teriyle, tırnaklarımızla kazıyarak inşa ettiğimiz kurumlar, yarattığımız o mikro dünyalar, asimilasyonun o devasa, sessiz ve yıkıcı dalgalarına karşı örülmüş birer stratejik dalgakırandır. Bu dalgakıranları savunmak, onları işlevsizleştirmeye çalışan her türlü flulaştırma operasyonuna karşı amansız bir zihinsel barikat kurmayı gerektirir; sizin göreviniz, bu barikatın ardında sinip saklanmak değil; o barikatın üzerine çıkarak, Çerkes adını, tarihin o sağır edici gürültüsü içinde en berrak, en gür ve en tavizsiz haliyle haykırmaktır.

Bu haykırış, etrafına kalın duvarlar ören, dünyadan tamamen yalıtılmış, hastalıklı ve dışlayıcı bir kibrin sesi asla değildir; tam aksine, dünyayla ve insanlıkla onurlu bir biçimde yüzleşebilmenin ve diyalog kurabilmenin tek meşru yoludur. Bizim kendi gerçeğimize bu denli sıkı ve tutkuyla sarılmamız, başkalarının gerçeğini inkar ettiğimiz veya onları küçümsediğimiz anlamına gelemez. Abhaz, Çeçen, Oset; bu halkların her biri o görkemli dağların soylu çocukları, aynı trajedinin ortakları, sürgün yollarında omuz omuza verdiğimiz, ekmeğimizi ve acımızı böldüğümüz yoldaşlarımız, kardeşlerimizdir. Ancak bu kardeşlik, birimizin diğerinin içinde kaybolduğu, hepimizin yüzsüz, isimsiz bir kalabalığa dönüşüp asıl sahibini unuttuğu bir erime potası olamaz. Bizim kardeşlik tasavvurumuz, birbirinin gözünün içine bakarak, birbirinin özgünlüğüne, bağımsız tarihine ve ismine sonsuz bir saygı duyarak yan yana yürümeyi emreder. Abhaz'ın Abhaz, Çeçen'in Çeçen, Oset'in Oset olarak tam bir özgüvenle var olduğu, kendi evinin efendisi olduğu bir zeminde, Çerkes de kendi bütünlüğü, kendi adı ve kendi onuruyla var olacaktır. Aynı coğrafyanın çocukları olmak, tek bir bedende erimeyi değil, farklı ve onurlu renklerin muazzam bir ahenk içinde aynı gökyüzünü paylaşmasını gerektirir; bu yüzdendir ki, kimliğimizin sınırlarını net çizmek, kardeşlerimize sırtımızı dönmek değil, aksine onlarla kurulacak sahici, kalıcı ve eşit bir ittifakın en sağlam temelini atmaktır. Kendi ayağı yere basmayan, kendi adını koruyamayan birinin bir başkasına verebileceği destek veya kurabileceği sağlıklı bir ilişki söz konusu dahi olamaz.

Bizim adalet ve özgürlük arayışımız, Kafkasya’nın sarp doruklarında başlayıp orada biten, dünyanın geri kalanına kör ve sağır, bencil bir anlayışın eseri değildir. Demokratik değerlere sarsılmaz bağlılığımız, yeryüzündeki tüm mazlum halkların, tüm onurlu direnişlerin acısını kendi acımız bilmemizi sağlar. Bu topraklarda ve dünyanın dört bir yanında birlikte yaşadığımız Türk, Kürt, Arap veya yeryüzünün herhangi bir yerinden gelen her birey, her halk, insanlık ailesinin eşit ve onurlu birer ferdi olarak bizim kardeşimizdir. Kendi kimliğinin inkarından acı çekmiş, asimilasyonun o soğuk ve yutucu nefesini ensesinde hissetmiş bir halkın çocukları olarak bizler; nerede bir dil yasaklanıyorsa, nerede bir kültür boğulmaya çalışılıyorsa, nerede bir isim silinmek isteniyorsa, tereddütsüz bir biçimde haklının, ezilenin ve doğrunun yanında saf tutmak zorundayız. Çünkü adalet, ancak herkesin kendi gerçeğiyle var olabildiği, kimsenin bir diğerine sayısal veya kültürel üstünlük taslamadığı bir dünyada tecelli edebilir. Fakat bu evrensel dayanışma ve kardeşlik duygusu, kendi evimizi terk edip başkalarının siyasi projelerinde veya entelektüel kurgularında sığıntı olmak anlamına asla gelmemelidir. İnsanlık davasına, demokrasi mücadelesine veya evrensel barışa sunacağımız o büyük katkıyı, başkalarının bize biçtiği sınırlar içinde, emanet kimliklerle veya "kimsesiz", köksüz bir aydınlanmacı maskeyle yapmayacağız; biz bu büyük ve soylu yürüyüşe, başkalarının kalabalığına karışıp görünmez olmak için değil, kendi irademizle, kendi bayrağımızla ve kendi ahlakımızla katılacağız.

İşte bu yüzden, sadece Kafkasya halklarıyla değil, yeryüzünün bütün halklarıyla kuracağımız o eşit, adil ve onurlu birlikteliğin değişmez, tartışılamaz tek bir şartı vardır: Tüm bunları kendi adımızla, yani yalnızca Çerkes adıyla yapmak. Biz, birilerinin "büyük, kapsayıcı ve makro" kurguları hatırına ismimizi parantez içine almayacak, kimliğimizi akademik dipnotlara sürgün etmeyeceğiz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi soranlara, dolambaçlı cümlelerle, ne idüğü belirsiz şemsiye kavramlarla değil, binlerce yıllık o berrak, keskin ve ağır kelimeyle cevap vereceğiz. Eğer yeryüzünde eşitlik ve adalet üzerine kurulacak evrensel bir sofra varsa, Çerkes halkı o sofraya yamak veya isimsiz bir figüran olarak değil, kendi tabağı, kendi dili ve kendi tarihsel haysiyetiyle oturacaktır. Başkalarının varoluş mücadelelerine büyük bir cesaretle alkış tutarken, söz konusu kendi kimliği olduğunda bunu fısıltıyla bile söylemekten korkan, utangaç ve kompleksli bir siyaset anlayışının, bu halkın aydınlık geleceğinde zerre kadar yeri yoktur. Siyasetin, diplomasinin ve bir arada yaşama kültürünün gerektirdiği o nezaket, kendi varlık nedenini silikleştirmekle, kendini inkar etmekle inşa edilmez; o varlık nedenini karşı tarafa en saygın, en dik biçimde kabul ettirmekle kurulur. Çerkes gençliği, üzerine örtülen bu anlamsız utangaçlığı bir kenara fırlatıp atmalı; adını telaffuz etmekten çekinmeyen, bayrağını dalgalandırmaktan imtina etmeyen, vatanına ve kültürüne sahip çıkmayı bir "mikro" saplantı değil, tam aksine evrensel ve ahlaki bir hak mücadelesi olarak gören o yeni, cesur ve yıkılmaz aklı inşa etmelidir.

Tarihin acımasız sayfaları, sessizleri, silikleri ve kendini başkalarının lütfettiği kavramlarla tanımlayanları asla hafızasında tutmaz; tarih, yalnızca kendi adını taşa, suya, ateşe ve zamana kazıma cesareti gösterenleri yazar. Bizim bugün diaspora koşullarında yürüttüğümüz bu entelektüel ve siyasal varoluş kavgası, sadece kaybedilmiş bir geçmişin yasını tutmak, ağıt yakmak değildir; bu kavga, geleceğin adil dünyasında bağımsız, saygın ve onurlu bir yer ayırtma iradesidir. Asimilasyonun o görünmez, konforlu ve "kapsayıcı" tuzaklarını parçalamak, kalabalıklar içinde yalnızlaşmayı ve sessizce yitmeyi reddetmek, yalnızca Çerkes halkına değil, bütün insanlığa karşı taşıdığımız en büyük ahlaki sorumluluktur. Herkesin her şey olduğu, aidiyetlerin birbirine karıştırılıp yok edildiği o yapay bulanıklığa inat, biz "Çerkes" olarak kalacağız. Ve bir gün, Kafkasya’nın o kadim, hırçın rüzgarı dünyanın bütün kıtalarına estiğinde; beraberinde yalnızca bizim adımızı, bizim onurumuzu ve bizim adalet anlayışımızı taşıyacak. Çünkü biz o rüzgara, eğilip bükülen yalanları değil, sadece kendi ismimizin o sarsılmaz hakikatini fısıldadık.





Kafkas Şemsiyesinin Altında Kaybolan Çerkes

Çerkes diasporasının güncel örgütsel ve tüzüksel krizleri etrafında yürütülen polemikler, meselenin özünden kopuk, yüzeysel birer oyalanmadan ibarettir. Bu kriz, aslında on yıllardır halı altına süpürülen yapısal çürümenin, zihinsel erozyonun ve politik basiretsizliğin kaçınılmaz bir tezahürüdür. En büyük çatı federasyonlarının isimleri, logoları, başkanlık seçimlerindeki usuller veya hiyerarşik şemaları üzerinden yürütülen o meşhur tartışmalar, gerçekte bu toplumun kimlik inşasındaki iflasını ve siyasal bir özne olma iddiasının çoktan buharlaştığını gösteren birer turnusol kâğıdı işlevi görmektedir. Bu tartışmalar, gemi batarken güvertedeki sandalyelerin yerini değiştirmekten başka bir anlama gelmemektedir. Toplumun sosyolojik dokusunun dönüştüğünü; yeni nesil akademisyenlerin, veriye dayalı çalışan araştırmacıların ve dijital çağın imkanlarını kullanan bağımsız aktivistlerin, geleneksel derneklerin o küf kokulu, hantal duvarlarının çok ötesinde yatay, dinamik ve esnek ağlar kurduğunu tespit etmek oldukça doğrudur. Fakat siyasal irade, sadece teşhis koymakla ölçülmez; asıl olan, o teşhisin gerektirdiği radikal, dönüştürücü ve bazen de yıkıcı hamleleri cesaretle, taviz vermeden hayata geçirmektir. Otuz yılı aşkın süredir devam eden kurumsal ataleti, tüzük maddelerine hapsedilmiş bürokratik hiyerarşiyi; "geniş katılımlı istişareler", "toplum konseyleri", "strateji çalıştayları" veya "vizyon belgeleri" gibi süslü ama içi boş teknokratik makyajlarla kurtarmaya çalışmak, bir reform değil, statükonun ömrünü yapay yollarla uzatma illüzyonudur. Temeli sarsılmış, kolonları çürümüş bir yapının enkazı üzerine istişare masası kurmak, vakit kaybetmekten öte, yanılsamayı beslemektir; zira o masa, karşılaştığı ilk ciddi siyasal rüzgârda kendi iç çelişkilerinin ağırlığı altında un ufak olmaya mahkûmdur.


Uzun yıllardır bir sığınak gibi kullanılan "Kafkas" veya "Kuzey Kafkasya" üst kimliği şemsiyesi, artık Çerkes halkının özgün siyasal iradesini ve tarihsel haklarını görünmez kılan, onları hareketsizliğe iten konforlu bir paraliz alanına dönüşmüştür. Bu mefhum, kapsayıcılık kisvesi altında o kadar belirsizleştirilmiş, o kadar içi boşaltılmıştır ki, herkesi içerdiği iddiasıyla aslında hiçbir topluluğun kendi özgün, acılı ve politik gerçekliğiyle var olamadığı, sentetik ve ruhsuz bir temsil yapısı üretmiştir. Yaşanan tarihsel felaketin adını, "Çerkes Sorunu" olarak net bir biçimde koymaktan korkanların, meseleyi tüm Kafkasya halklarının genel ve belirsiz bir "temsiliyet krizi"ne havale etmeleri, tarihsel hakikatle örtüşmeyen, cesaretsiz bir çelişkidir. Sahadaki somut gerçekliği, politik ağırlığı çoktan tükenmiş olan bu bürokratik söylem, diğer Kafkas topluluklarının çoktan kendi bağımsız örgütlenme hatlarını çektiği, kendi özgün geleceklerini kurguladığı bir vasatta, diasporada yalnızca bir illüzyon üretmektedir. Tıkanıklığı aşmak adına, "Kuzey Kafkasya Konfederasyonu" gibi daha hantal, bürokrasiye boğulmuş ve işlevsiz kademeli yapılar önermek, mevcut krizin niteliğini ve derinliğini kavrayamamaktır. Asıl sorun, kurumsal kademelerin niceliği veya temsil edilen grupların sayısı değil; o yapıları harekete geçirecek, hedeflerini netleştirecek, tarihsel sorumluluk bilinciyle donanmış basiretli bir siyasal aklın yokluğudur. Siyasal netlikten, çatışmadan ve zor kararlar almaktan kaçan bürokrasi, tüzük maddelerine ve marka değerlerine sığınarak, içi boşalmış kabukların sahte itibarıyla övünmeyi tercih etmektedir; bu, bir varoluş mücadelesi değil, bir varlık gösterisi yapma çabasıdır.


2000'li yılların başında kurgulanan, "birlik ve beraberlik" mitolojisiyle kutsallaştırılan kuruluş prensipleri, diasporayı ortak bir stratejik hedef etrafında kenetlemek yerine, tam tersine en düşük ortak paydada sabitleyerek eylemsizliğe ve statükoya mahkûm etmiştir. Birlikte hareket etme söylemi, ne tarafa yürüneceği, hangi somut politik kazanımların elde edileceği ve hangi tarihsel hesapların sorulacağı belirlenmediği sürece, kitleleri uyutmaya yarayan anlamsız bir retorikten başka bir şey değildir. Çerkes varoluşunu, yalnızca yaşanılan ülkelerin iç demokratikleşme süreçlerine verilecek, edilgen ve kimliksiz bir "katkı" seviyesine indirgemek, diasporanın özgür, bağımsız ve özgün bir politik gündem oluşturma hakkını gaspetmektir. Çerkes siyaseti, egemen yapıların yedeğinde yürütülen bir sivil toplumculuk veya hemşerilik oyunu değil; kendi anayurduna, gasp edilen tarihsel haklarına, sürgünle bölünmüş geleceğine odaklanmış tavizsiz bir iradedir. Kimliği folklorik bir renge, Xabze'yi ise yalnızca törensel bir nezaket kuralına veya bir "adabımuaşeret" listesine sıkıştıran yaklaşım, bu kadim felsefenin özündeki adalet, direnç ve siyasal ahlak ilkelerini yok etmektedir. Xabze, ehlileştirilmiş, sistemle uyumlu bir "yaşam rehberi" değil; her türlü tahakküme karşı dik duruşun, zihinsel bağımsızlığın ve tarihsel hafızanın sarsılmaz omurgasıdır.


"Demokratik birlik" ve "ortak irade" gibi kavramların diaspora pratiğinde nasıl bir "sessizlik mutabakatına" dönüştürüldüğünü çözümlemek bir zorunluluktur. Bir toplumun kendi içinde farklı siyasal eğilimler barındırması, fikir ayrılıklarına sahip olması son derece doğal, hatta sağlıklı bir süreçtir. Ancak bu renkliliği gerekçe göstererek; kimseyi rahatsız etmeyecek, renksiz, kokusuz ve "kültürel korumacılık" maskesi ardına saklanan bir çizgide birleşmeyi zorunlu kılmak, demokrasinin değil, sinmişliğin örgütlenmesidir. Statükoyu korumayı yegâne misyon edinenler, her özgün, aykırı ve ezber bozan siyasal çıkışı, "toplumu bölmek", "kurumları yıpratmak" veya "dengeyi bozmak" gibi ithamlarla baskılamaktadır. Oysa kurumların yaşadığı bu derin felaket, sanıldığı gibi toplumun fazla politikleşmesinden değil; aksine dünya siyasetinden, tarihsel hakikatlerden ve anayurttaki somut, kanlı gerçeklikten sistematik olarak koparılmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Sahne gösterilerinin, folklorik etkinliklerin ve protokol konuşmalarının gölgesinde eritilen cılız talepler, diasporanın varoluşsal sancısını dindirmeye yetmez. Sürgün psikolojisinin ürünü olan bu uyuşukluk, bu politik atalet dağıtılmadığı takdirde, politik bir hesaba dönüştürülmeyen tarih, eninde sonunda asimilasyonun meşruiyet zeminine dönüşecektir.


Bugün vizyon belgeleri ve süslü tüzük taslaklarıyla sunulan çözüm reçetelerinin hiçbirinde; 1864 Soykırımı ve Sürgünü, Rusya Federasyonu'nun Kafkasya'da aralıksız sürdürdüğü demografik mühendislik operasyonları ve anayurt merkezli bir dönüş ufku hak ettiği yeri alamamaktadır. 1864, yılda bir kez sembolik törenlerle anılıp kapatılacak nostaljik bir anı değildir; aksine bugün de etkilerini, asimilasyon politikalarıyla ve baskı mekanizmalarıyla sürdüren, diasporanın varlığını doğrudan şekillendiren ve uluslararası hukuk nezdinde, insan hakları zemininde takibi gereken canlı bir süreçtir. Anadili ve kültürel hakları öne çıkarırken, "Çerkesya" mefkuresini ve anayurttaki halkın maruz kaldığı baskıları "riskli", "aşırı" veya "tarihsel" bularak paranteze almak, zihinsel bir teslimiyetin, özgüven kaybının en somut göstergesidir. Geleneksel kurumların toplumsal karşılığı hızla tükenmekte, siyasetin gerçek merkezi, dernek binalarından, anayurtla dolaysız, filtresiz ve bağımsız bağlar kuran bağımsız zihinlere kaymaktadır. Diaspora, başkalarının çizdiği sınırların, belirlediği "kırmızı çizgilerin" içinde bir nesne olmaktan çıkıp, kendi geleceğini tayin eden, tarihsel bir özneye dönüşmek zorundadır. Bu dönüşüm, ambalaj değişiklikleriyle, tüzük revizyonlarıyla değil; ancak adını koymaktan çekinmediğimiz, bedel ödemeye hazır, radikal bir siyasal iradeyle mümkündür.


Kurumsal yapının idari ve tüzüksel tartışmalara sıkışmasının arka planında, toplumsal hafızanın bürokratikleştirilmesi, yani "hafızanın evcilleştirilmesi" yatmaktadır. Diasporadaki hâkim örgütlenme modeli, varoluşsal bir travmayı, bir hak arayışına, bir politik mücadeleye dönüştürmek yerine, onu kontrol edilebilir, tehlikesiz ve rutin anma törenlerine, yıl dönümü etkinliklerine hapsetmek üzere kurgulanmıştır. Yöneticilerin "dengeleri koruma" adı altında ürettikleri söylemler, gerçekte eylemsizliği, sorumluluktan kaçışı ve konfor alanlarını koruma içgüdüsünü gizleyen birer perdedir. Anavatan topraklarındaki asimilasyon çarklarına, kimliksizleştirme politikalarına ve demografik operasyonlara karşı yükseltilmesi gereken kararlı ses, diplomatik çekinceler, "yerel kanunlar" veya "toplumsal huzur" bahanesiyle susturulmaktadır. Siyasi temsil iddiasındaki yapılar, halkının tarihsel haklarını uluslararası platformlarda, küresel kamuoyunda savunmak yerine, kriz dönemlerinde sönük, bürokratik ve etkisiz duyurular yayınlayan idari birer birime dönüşmüştür. Bu tutum, rasyonel bir siyasi aklın değil, özgüvenini yitirmiş, tarihsel hafızası zayıflamış edilgen bir anlayışın trajik yansımasıdır.


Söz konusu edilgenliğin en belirgin sonucu, diasporanın kendisine biçtiği "sorunsuz, uyumlu ve entegre topluluk" rolüdür. Yaşanılan ülkenin müsaade ettiği sınırlar dâhilinde var olmayı bir "başarı kriteri" sayan bu zihniyet, asimilasyon sürecini hızlandırmaktan, Çerkes kimliğini eritmekten başka bir işe yaramamaktadır. Geleneksel yapılar, Çerkes toplumunun itiraz, sorgulama ve direnç kültürünü zayıflatarak onu pasif, itaatkâr bir çizgiye çekmiştir. "Entegrasyon" ile "kimlik kaybı" arasındaki o ince sınır silinmiş; kültür, yalnızca festival ve törenlerde sergilenen dekoratif, turistik bir unsura indirgenmiştir. Oysa siyasi hedeflerden, anayurt perspektifinden ve tarihsel bir iddiadan yoksun hiçbir kültürel koruma çabası kalıcı olamaz. Dili yalnızca geçmişten kalan bir mirastan ibaret gören, kültürü ise anavatanın geleceğinden koparan bu sığ yaklaşım, kendi elleriyle bir etnoğrafya müzesi inşa etmektedir; oysa tarih, yalnızca geçmişi yad etmek için değil, geleceği inşa etmek için, kavgayı büyütmek için kavranmalıdır.


Tabana yayılma iddiasıyla sürdürülen mevcut dernekçilik pratikleri, yerel bir ufuksuzluk üretmenin, insanları küçük gruplara hapsetmenin ötesine geçememiştir. Dar ölçekli lokal alanlara hapsolan yapılar, ulus-ötesi, sınırları aşan bir diaspora bilincinin gelişmesini engellemektedir. Bir yanda dünyayı, küresel hukuku, dijital mecraları etkin kullanan, bilgiyi ve gücü farklı kanallarda arayan dinamik bir nesil var iken; diğer yanda ufkunu fiziki mekânların, tabelaların sınırlarıyla çizmiş, hantal bir bürokrasi yer almaktadır. Gençleri karar mekanizmalarına dahil etme vaatleri, mevcut hiyerarşik yapıyı değiştirmemekte, aksine yeni potansiyelleri eski, miadı dolmuş kalıplar içerisinde eritmektedir. Yeni nesil, eski yapılarda kendisine yer açılmasını değil; çağdaş, dinamik, net bir ulusal bilincin inşa edilmesini talep etmektedir. Gençlerin dijital alanda kurduğu iletişim, bilgi paylaşımı ve etkileşim ağı, fiziki kurumların dar, tozlu kalıplarını çoktan aşmış ve sürgünün zihinsel sınırlarını, o aşılmaz zannedilen duvarlarını zorlamaya başlamıştır.


Diasporik varoluş, sadece coğrafi bir kopuş değil, aynı zamanda tarihsel ve zihinsel bir kırılmadır. Kurumsal akıl, estetik ve duygusal boyutta zamanı 19. yüzyılda, sürgünün ilk yıllarında dondurmuşken; pratik siyasette ise tamamen günün konjonktürel, değişken dengelerine teslim olmuştur. Bu çelişkili durum, toplumun kendi gerçekliğine yabancılaşmasına, kendi hafızasından kopmasına yol açmaktadır. Anayurdu soyut, ulaşılamaz bir kavrama, geri dönüş fikrini ise yalnızca duygusal, nostaljik bir temenniye dönüştüren bu yapı, diasporayı kalıcı bir sürgünlüğe, tarihsizliğe alıştırmaktadır. Bir toplum, anayurdunu politik bir entite olarak tahayyül etme, oradaki mücadeleyi kendi mücadelesi olarak görme iradesini kaybettiğinde, bulunduğu topraklarda yalnızca pasif, kimliksiz bir topluluk olarak varlığını sürdürür ve tarihsel özne olma niteliğini yitirir. Kurumların bu durumu gizlemek, üzerini örtmek için kullandıkları yüzeysel söylemler, yaşanan stratejik tıkanıklığı, o derin boşluğu kapatmaya yetmemektedir.


Meseleyi yüzeysel bir uzlaşı arayışına, "birlik masaları" kurmaya indirgemek, tarihsel ve siyasal sorumluluktan kaçmaktır. Uzlaşma, ancak net, sarsılmaz ve ortak bir hedefin varlığında anlam kazanır. Çerkesya iddialarını gerekçesiz bir çekinceyle karşılayan, 1864'ün politik takibini yapmaktan, Rusya'nın Kafkasya politikalarını eleştirmekten kaçınan bir anlayışla hangi ilkesel zeminde buluşulabilir? Gerçek bir stratejik duruş, herkesi memnun eden, pürüzsüz ve tarafsız söylemlerle değil; hakikatin, ne kadar acı olursa olsun, net ve tavizsiz bir şekilde savunulmasıyla inşa edilir. Kurumsal yenilenme, ancak bu edilgen tutumun terk edilmesi ve anayurtla kurulan bağın yüzeysel, nostaljik bir ilişkinin ötesine geçerek, hak temelli, hukuk odaklı bir politik mücadeleye dönüştürülmesiyle mümkündür. Gerçek irade, başkalarının belirlediği sınırlara uyum sağlamak değil; o sınırları, o engelleri aşacak tarihsel bilince ve politik cesarete sahip olmaktır. 


Dostlara Cevaplar

https://jinepsgazetesi.com/2026/08/okur-paylasimi-3/ sayfasındaki tartışmanın devamı olarak:


Diaspora siyasetinin kendi iç krizlerini, tıkanmışlıklarını ve tarihsel yenilgilerini tartışma biçimi, çoğu zaman o yenilgilerin bizzat kendisinden çok daha öğretici bir sosyolojik ve politik vesika sunar. Bir toplum, tarihsel bir yok oluşun tam eşiğinde durduğunun farkında olup da o uçuruma nasıl sürüklendiğini konuşurken bile eski alışkanlıklarının, ideolojik konfor alanlarının ve duygusal savunma mekanizmalarının dışına çıkamıyorsa, ortada devrimci bir yüzleşmeden ziyade rafine edilmiş, entelektüel bir kelime oyunuyla süslenmiş bir kaçış psikolojisi var demektir. Bu kaçış psikolojisi, tesadüfi bir savrulma değil; nesiller boyu yerleşik kurumlarda, konforlu dernek koltuklarında ve statüko ikliminde birikmiş konfor alanlarının doğal bir türevidir. Diaspora sosyolojisi, doğası gereği travmayla beslenirken, aynı travmayı çözümsüz kılacak bir konfor üreterek varlığını sürdürür. Jıneps gazetesinin “üzüm yemek” gibi masum ve birleştirici bir gayeyle açtığı, benim kendi siyasi geçmişime ve içinde bulunduğum yapılara dönük özeleştirilerimle başlayan ve ardından diasporanın değerli isimlerinin katılımıyla genişleyen bu tartışma dizisi, niyetlerin ne kadar samimi olduğundan bağımsız olarak, maalesef bu kaçış psikolojisinin yeni ve son derece zarif bir tezahürüne dönüşme tehlikesi taşımaktadır. Toplumsal dönüşümün önünü açacak olan sert ve sarsıcı hakikatler, "birlik ve beraberlik" kisvesi altında ehlileştirilmekte, diasporanın tarihsel kısırlığı zihinsel bir konforla aklanmaktadır. Öncelikle şunu en berrak haliyle, tarihe bir not düşercesine ifade etmek zorundayım: Benim kaleme aldığım bu satırlar, geçmişin hesaplarını görmek için siper arkasından açılmış bir düşman ateşi, bir tasfiye girişimi ya da bir kuşağı toptan mahkûm etme hevesi asla değildir; bilakis bu metinler, aynı geminin su aldığını gören, aynı tarihsel kaygıyla uykuları kaçan, Çerkes halkının varoluş mücadelesine ömrünü vermiş insanlara duyduğu derin saygıyı onların hatalarını gizleyerek değil, o hataları acımasızca teşhir ederek gösteren bir yoldaşın, bir kardeşin sarsıcı ama zorunlu dost sözleridir. Bizler, birbirimizin geçmişini aklamak, dönemin zorluklarını bahane ederek birbirimizin omuzlarında ağlamak yerine, o devasa enkazın altından geleceği nasıl kuracağımızı konuşacaksak, şefkatli bir sessizlikten ve diplomatik övgülerden ziyade, kanatıcı, tavizsiz ve bedel ödeten bir dürüstlüğe mecburuz. Zira bir halkın sessizce tarih sahnesinden silinişini izlemenin vereceği o nihai acının yanında, birkaç aydının, birkaç siyasi figürün veya bir kuşağı toptan mahkûm etmenin ya da egosunu zedelemenin tarihin terazisinde hiçbir hükmü yoktur.

Bu tavizsiz dürüstlük, her şeyden önce meselenin etrafından dolanmamayı, politik zekâyı gerçekleri örtbas etmek için değil, onları çırılçıplak ortaya sermek için kullanmayı gerektirir. Tartışmanın fitilini ateşleyen sürece biraz yakından ve soğukkanlılıkla dönüp baktığımızda, ortada çok sarih, çok incelikli bir siyasal manevra, daha doğrusu kurumsal bir "ıskalama" durmaktadır. Ben bu süreçte birbirinden içerik ve muhatap olarak tamamen ayrışan iki farklı metin kaleme aldım. Biri, "Çerkes Aktivizminin Tükenmeyen Kibri" başlığını taşıyan; Çerkes siyasal aklının genel kibrine, ideolojik sekterliğine, tabandan kopukluğuna ve kendi örgütsel başarısızlığının faturasını sürekli sokağa, halkın kendisine kesen o hastalıklı, tepeden bakmacı aydın tutumuna yönelik geniş ve genel bir teşhisti. Diğer yazım ise, doğrudan Prof. Dr. Ümit Dinçer’in katıldığı bir televizyon programındaki ufuk açıcı söylemlerine istinaden kaleme alınmış; onun şahsında KAFFED geleneğinin 2015 sürecindeki siyasal cılızlığını, "halklar bahçesi" idealini savunurken pratikte diğer ezilen halklarla neden organik ve cüretkâr bir mücadele hattı kurulamadığını, devletin o ceberut yüzünü görmekten duyulan o kadim, genetik diaspora ürkekliğinin eylemlerimizi nasıl felç ettiğini sorgulayan, adresi, zamanı ve kurumsal muhatabı son derece net olan politik bir yüzleştirme metniydi. Ancak ne tuhaftır ki, Ümit Dinçer, kendi kurumsal pratiklerini, liderlik ettiği dönemin siyasal tercihlerini ve tarihsel bir eşikte gösterilemeyen o cüreti doğrudan merceğe alan o spesifik yazıya tek bir kelime dahi cevap vermemiştir. Bunun yerine, "Çerkes Aktivizminin Tükenmeyen Kibri" isimli, isim zikredilmeyen ve genel bir siyasi iklimi eleştiren yazıma sosyal medyadan kısacık bir yanıt vererek, “benzemezlerin yumruklarını gevşetmesi gerektiği” yönündeki tespitime katıldığını belirtmekle yetinmiştir. Dinçer’in bu tutumu, ilk bakışta sivil siyasetin ihtiyaç duyduğu o asil demokratik tahammülün, farklı fikirlere gösterilen hoşgörünün bir nişanesi olarak alkışlanabilir ki nitekim Can Nart da tam bu noktadan hareketle onu haklı olarak takdir etmiştir. Ancak siyasette gösterilen bireysel nezaket, hiçbir zaman tarihsel bir yüzleşmenin bedelini ödemez. Bazen en zarif kabullenmeler, en derin ve en köklü kaçışların örtüsüdür. Kurumsal hesaplaşmanın faturasını bireysel hoşgörü diliyle savuşturmak, siyasal sorumluluktan sıyrılmanın en rafine yöntemidir. "Hepimiz birbirimizi anlamalıyız, farklılıklarımızla bir arada durmalıyız" gibi son derece genel geçer, ahlaken yüce ve itiraz edilmesi imkânsız bir doğru üzerinden uzlaşmak işin en kolay kısmıdır; asıl zor, asıl kanatıcı ve siyaseten kurucu olan eylem, apartman cayır cayır yanarken neden sadece kendi odamızın dumanını tahliye etmekle yetindiğimizi, neden o yangını gövdesiyle söndürmeye çalışan diğer komşularla omuz omuza su taşımaktan kurumsal olarak imtina ettiğimizi, devletin hışmından korkarak nasıl kendi sessizliğimize gömüldüğümüzü açıklamaktır. Ümit Dinçer’in, kendisine yöneltilen o doğrudan, tarihsel ve can yakıcı kurumsal eleştiriyi büyük bir ustalıkla teğet geçip, herkesin rahatlıkla altına imza atabileceği soyut bir "birlik" temennisi üzerinden yeni bir uzlaşı zemini inşa etmesi; aslında diaspora siyasetinin o çok iyi bildiğimiz, çatışmadan ölesiye kaçan, meseleleri derinlemesine yarmaktansa üzerini örten, salon diplomasisini andıran yapısal savunma refleksinin ta kendisidir. Bu tutum, halkın somut taleplerini soyut bir hoşgörü siyasetiyle eriten ve nihayetinde eylemsizliği kural haline getiren bürokratik akıldır. Bizim artık entelektüel seviyesi yüksek soyut temennilere değil, eylemsizliğimizin köklerine inen somut, sarsıcı ve gerekirse kurumsal yapıları yerle yeksan edecek tarihsel yüzleşmelere ihtiyacımız vardır.
Bu tartışmanın Jıneps sayfalarında aldığı hal, sadece Dinçer'in zarif kaçışıyla sınırlı kalmamış, Can Nart ve Mefewud Nartan’ın kıymetli yazılarında çok daha sistematik bir "tarihsel mazeretçilik" eğilimi olarak kendini dışa vurmuştur. 78 kuşağının başarısızlığını, Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi gibi iddialı yapıların sönümlenmesini ve hareketin giderek geniş halk kitlelerinden koparak bir avuç entelektüelin kendi arasındaki teorik egzersizine dönüşmesini açıklarken sürekli dışsal faktörlere sığınmak, ne yazık ki kendi zihinsel ve örgütsel kısırlığımızı örtmenin en konforlu ve en tehlikeli yoludur. Can Nart, bu siyasi felç halini ve zihniyet kırılmasını küresel ölçekte neoliberalizmin yükselişine, popülist Yeni Sağ hegemonyanın dünyayı kuşatmasına ve 1980 faşist darbesinin Türkiye toplumunda yarattığı o büyük siyasal tahribata bağlarken; Mefewud Nartan, 2015 sonrası HDP çizgisiyle kurulan o umut verici "halklar sofrasının" dağılmasını Suruç’ta, Ankara Garı’nda ve Diyarbakır’da patlayan bombalara, yani egemenlerin muhalefetin üzerine indirdiği ağır devlet balyozlarına bağlamaktadır. Bu değerli dostların yazdıklarının hiçbirine "bunlar tarihsel olarak yalandır veya yanlıştır" denemez; zira devletin kanlı şiddeti de, küresel sistemin asimilasyoncu çarkları da, 12 Eylül'ün toplumsal hafızada açtığı yaralar da son derece gerçektir. Ancak bir siyasal hareketin, kendisini halkının öncüsü olarak gören bir devrimci kadronun varlık sebebi zaten güneşli günlerde yelken şişirmek değil, bu cehennemi şartlar altında, bu ağır devlet baskısının ve küresel kuşatmanın tam ortasında bir çatlak bulmak, bir yol açmak ve sarsılmaz bir irade inşa etmek değil midir? Bombalar patladığında, kan aktığında ve devlet terörü sokakları teslim aldığında, örgütsüz kitlelerin korkuya kapılıp evlerine çekilmesi anlaşılabilir, beklenen bir sosyolojik reflekstir; fakat onlara yol gösterme iddiasındaki siyasal aklın, öncü kadroların bu geri çekilmeyi kalıcı bir felce dönüştürmesi, kendi kabuğuna çekilmesi ve ardından yaşanan hezimetin faturasını "zamanın ruhuna, devletin gaddarlığına veya küresel konjonktüre" kesmesi tarihsel bir iflastır. Rüzgâr sert esti diye devrilen bir ağaç, sadece fırtınanın yıkıcı gücünden değil, toprağa tutunamayan köklerinin sığlığından da şikayet etmelidir. Bizim siyasal hareketimiz, Kayseri'nin Uzunyayla'sındaki esnafın, Samsun'daki çiftçinin, Düzce'deki işçinin gündelik dertleriyle, onların inanç dünyasıyla ve kadim Xabze refleksleriyle organik, sahici ve yerli bir bağ kuramadığı; bunun yerine dışarıdan ithal edilen sol veya sağ jargonların, dar fraksiyon tartışmalarının ve çeviri metinlerin içine hapsolduğu için o dışsal rüzgârlara bu kadar kolay, bu kadar çabuk teslim olmıştır. Yenilgimizi sürekli olarak "biz aslında teorik olarak çok doğru işler yapıyorduk, niyetimiz çok halisti ama devlet çok gaddardı, konjonktür çok tersti" diyerek dışsallaştırmak, bu halkın kendi kaderini kendi ellerine alma inisiyatifini, o özne olma halini elinden alıp onu sonsuz, pasif ve şikayetçi bir mağduriyet döngüsüne mahkûm etmektir. Mağduriyet, pasifleştirici bir sığınak haline geldiğinde tarihsel öznellik (agency) fikri yok olur. Bir halk, kendisini yalnızca egemen güçlerin eylemlerinin nesnesi veya maruz kalanı olarak tanımlamaya başladığında, kendi kaderini tayin etme hakkını da kendi elleriyle feda etmiş demektir. Tarihsel öznellik, tam da şartların imkânsız göründüğü, baskının zirveye çıktığı anlarda irade gösterebilme, tarihi edilgen bir şekilde izlemek yerine ona müdahale edebilme yetisidir. Bizler kendimizi sürekli olarak "tarihin mağdurları" ilan ettikçe, eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmekten kaçıyor, kendi öznel gücümüzü felç ediyoruz. Bizim yoldaşlarımız, nesnel koşulların zorluğunu bir mazeret kalkanı olarak kullanmaktan vazgeçip, başarısızlığın yapısal, ideolojik ve kibre dayalı kodlarını kendi içimizde arama, o acı verici aynaya bakma cesaretini artık göstermek zorundadır.
Tüm bu savunma mekanizmalarının ve mazeret üretimlerinin ötesinde, K’areşey Selçuk’un kaleme aldığım argümanlara getirdiği yorumlarda meselenin bambaşka ama bir o kadar da tehlikeli, hatta yapısal olarak en tahrip edici boyutu karşımıza çıkmaktadır: "İdeolojisizleştirilmiş bir varoluş mutabakatı" çağrısı. Selçuk, geçmişi bugünün koşulları ve bilgisiyle yargılamanın yöntemsel yanlışlığına işaret ederek, bugün diasporada ve anavatanda hepimizi birleştirmesi gereken tek ve nihai şeyin "yok oluş kaygısı" olduğunu; dönüşçü, devrimci, liberal veya muhafazakar tüm ideolojik farklılıkları, tüm geçmiş hesaplaşmaları bir kenara bırakarak sadece kimliğin geleceği üzerinden asgari müştereklerde buluşmamız gerektiğini, aksi takdirde enerjimizi iç çatışmalarda tüketeceğimizi savunmaktadır. Okunduğunda kulağa çok masum, çok kucaklayıcı, son derece sağduyulu ve akılcı gelen bu yaklaşım, aslında Çerkes halkının maruz kaldığı asimilasyonun doğasını, devletlerin işleyiş mantığını ve siyasetin ontolojisini tamamen yanlış okumanın trajik bir sonucudur. Çerkes dilinin adım adım yok olması, kültürel aktarımın durması, anadili eğitiminin engellenmesi, köylerin boşaltılması ve isimlerimizin unutturulması; gökten yağan bir yağmur, önüne geçilemez bir deprem veya apolitik, doğal bir felaket değildir ki bizler bu yıkıma karşı hiçbir siyasi ufku olmayan, ideolojisiz, salt bir hayatta kalma ve korunma içgüdüsüyle bir araya gelelim. Asimilasyon; devletlerin, egemen ulus ideolojilerinin, eğitim sistemlerinin ve bürokratik mekanizmaların son derece politik, iliklerine kadar ideolojik, bilinçli ve yüz yıllık bir plan dahilinde işleyen sistematik bir tercihidir. Karşınızda sizi sosyolojik olarak eritmek, dilinizi koparmak ve kimliğinizi folklorik bir anıya dönüştürmek üzere programlanmış, elinde devasa bir bütçe ve yasa yapma gücü bulunduran devasa bir politik akıl varken; siz ona karşı "siyaseti, devleti eleştirmeyi ve ideolojiyi bir kenara bırakalım, sadece derneklerimizde kültürümüzü yaşatma endişesi etrafında toplanalım, ortak kaygımızda birleşelim" diyemezsiniz. Bu bir siyaset üretme biçimi değil, celladına gülümseyerek boyun eğmenin, teslimiyetin şirinleştirilmiş başka bir adıdır. Siyaset dışılık iddiası, egemen siyasetin ve asimilasyonist rejimin mevcut durumunu aynen kabullenmek ve ona örtük bir meşruiyet sağlamaktan başka bir işe yaramaz. Geçmişteki ideolojik sekterliğin, ithal teoriler uğruna kardeşin kardeşi dışladığı o "benim doğrum seninkini döver" kibrinin bizi örgütsel olarak paramparça ettiği ne kadar yadsınamaz bir gerçekse; bu kibrin ve parçalanmışlığın panzehirinin ideolojisiz, silik, renksiz, devlete karşı hiçbir talepkâr cüreti olmayan dişe dokunmaz bir "kimlik romantizmi" ve "varoluş mutabakatı" olduğunu sanmak da o kadar büyük, o kadar ölümcül bir yanılgıdır. Bizim tarihsel olarak ihtiyacımız olan şey ideolojiden, siyasal tutum almaktan ve dünyayı okumaktan kaçmak değildir; bilakis bizim ihtiyacımız, geçmişin o ithal, dogmatik ve halkımıza tamamen yabancı soğuk savaş ideolojilerini terk edip, Çerkesya'nın binlerce yıllık direniş kültüründen, o sürgün gemilerindeki acıdan, diasporanın sessiz direnişinden ve modern demokrasinin en ileri evrensel standartlarından beslenen yepyeni, sarsılmaz, kendi ayakları üzerinde duran ve devlete karşı hakkını söke söke almayı hedefleyen cüretkâr bir Çerkes siyaseti inşa etmektir. Siyasetsiz ve çatışmasız bir kültürel savunma hattı, ancak bir etnografya müzesinde sergilenen cansız bir antikaya birkaç on yıl daha ömür biçebilir; sokakta nefes alan, geleceği kurmak isteyen ve var olma iddiası taşıyan bir millete değil. Dolayısıyla bizler, geçmişin aydın kibrini ve hatalarını yargılarken, o hataların yerine renksiz ve kokusuz bir apolitizmi değil, tam tersine iliklerine kadar politik, yerli ve bu halkın genetik kodlarıyla uyumlu sarsılmaz bir iradeyi koymak zorundayız; zira dostların kalbini kırmaktan korktuğumuz kadar, bu halkın tarihten sessizce silinişini izlemekten de korkmuyorsak, yazdığımız onca yazının, yürüttüğümüz onca tartışmanın zaten hiçbir anlamı kalmamıştır.

ÇERKES AKTİVİZMİNİN TÜKENMEYEN KİBRİ

 İki binli yılların sonlarından itibaren belirginleşen ve 2010’lu yılların ilk yarısında sokaklara, meydanlara, salonlara sığmayan o devasa siyasi ivmenin bugün vardığı nokta, yalnızca bir yenilgi değil, aynı zamanda trajik bir çürümedir. Tarihin nadir sunduğu bir uyanış anının, bizzat o anın "öncüsü" olma iddiasındaki kadrolar tarafından nasıl heba edildiği ortadayken, bugün karşı karşıya bırakıldığımız tablo çok daha ağır ve sinir bozucudur. Dünün ideolojik sekterleri, kendi elleriyle inşa ettikleri ve altında binlerce gencin umudunu ezdikleri o devasa enkazın tam tepesine tırmanmış, hiçbir ahlaki veya siyasi özeleştiri verme gereği duymadan "Çerkes halkını" suçlama cüretini sergilemektedir. Bu, salt bir siyasi başarısızlık öyküsü değil; kendi dar gruplarının, fraksiyonlarının ve dış dünyaya kapalı ideolojik gettolarının sınırlarını aşamamış bir elitin, yenilginin faturasını sıradan insana keserek kendini temize çekme çabasıdır. Aynı amaca yürüdükleri, aynı varoluşsal kaygıları taşıdıkları insanlarla aynı masaya oturmayı bile "siyasi bir taviz", bir "kirlenme" veya "ilkelerden sapma" olarak gören bu sözde öncülerin, ortaya çıkan yıkımın ardında kendi gölgelerini aramamak için sergiledikleri bu tavır, siyasi ikiyüzlülüğün ulaştığı en tehlikeli zirveyi temsil etmektedir. Ortada öylesine büyük bir kibir vardır ki, kendi kısırlıklarını toplumun bütününe teşmil ederek, asırlık bir var olma mücadelesini kendi narsisizmlerinin mezesi haline getirmekten zerre kadar hicap duymazlar.

Geçmişin o puslu aynasına baktıklarında yalnızca kendi uydurdukları "kahramanlık" destanlarını ve ne pahasına olursa olsun korudukları "haklılıklarını" gören o dönemin aktörleri, adeta paralel bir evrende yaşamaya devam etmektedirler. Sokaklarda neden binlerin, on binlerin tek bir yürek olarak toplanamadığı, asimilasyona ve yok oluşa karşı muazzam bir direncin filizlenemediği sorulduğunda, dillerine pelesenk ettikleri ezberler hep aynıdır ve asla değişmez: "Halk bizi anlamadı", "Çerkesler zaten asimile olmayı çoktan seçmişti", "Toplum apolitik, konformist ve korkaktı." Oysa bu, gerçeğin bilinçli ve sistematik bir biçimde katledilmesidir. Hayır, bu toplum ne korkaktı ne de asimile olmaya dünden razıydı; asıl sorun, sizin o devasa kibrinizden bir milim dahi taviz verip, farklılıkları kucaklayan ortak bir çatı kuramayacak kadar bencil, ufuksuz ve vizyonsuz olmanızdı. Gözlerindeki ateşle omuz omuza direnişe geçen, yılların suskunluğunu yırtıp atan gençleri, kendi aranızdaki "kim daha devrimci", "kim daha tavizsiz", "kim daha gerçek ve köklerine bağlı Çerkes" şeklindeki hastalıklı sidik yarışlarına kurban ettiniz. Kendi klanınızın, derneğinizin veya fraksiyonunuzun o mikroskobik iktidar alanını, koca bir halkın makro düzeydeki kurtuluşuna ve siyasi bütünlüğüne hiç düşünmeden tercih ettiniz. Tüm bu yıkımın, tüm bu parçalanmışlığın muhasebesini yapmadan, faturayı sokaktaki insana kesip sosyolojik bir analiz kasıyormuş gibi davranmak, en hafif tabirle siyasi ahlaksızlık, en ağır tabirle ise tarihsel bir ihanettir.

Dün, aynı dertten muzdarip oldukları insanlarla bir araya gelip iki satırlık ortak bir asgari müşterek bildirisi kaleme almayı dahi kendi "ideolojik safkanlıklarına" yönelmiş varoluşsal bir tehdit olarak görenler, bugün sığındıkları fildişi kulelerinden Çerkes halkına parmak sallama hakkını kendilerinde bulabilmektedir. Kayseri'nin Uzunyayla'sındaki bir esnafın, İstanbul'un karmaşasındaki bir üniversite öğrencisinin, Samsun'un köylerindeki bir çiftçinin anadilini, kültürünü ve kimliğini yavaş yavaş kaybetmesini "duyarsızlık" veya "ihanet" olarak yaftalamak, o konforlu kulelerden bakıldığında son derece kolaydır. Asıl zor ve meşakkatli olan; o insanların önüne, şüphe duymadan güvenebilecekleri, kendi içinde birbirini yemeyen, asgari demokratik değerlerde birleşmiş, devlete ve asimilasyon çarklarına karşı tek sesli, vakur ve itibarlı bir siyasi irade koyabilmekti. Siz, toplumun size sunduğu o tertemiz iradeyi kendi bitmek bilmeyen çekişmelerinizle paramparça edip, zayıf ve cılız parçalar halinde devlete altın tepside sunduktan sonra, tabanın umutsuzluğa kapılarak dağılmasını nasıl olur da toplumun suçu olarak görebilirsiniz? Bu aktivist ve aydın tayfasının, hiçbir özeleştiri süzgecinden geçirmeden Çerkesleri toptancı bir yaklaşımla eleştirmesi, aslında kendi derin suçluluk duygularını bastırma ve kendi yetersizliklerini rasyonalize etme yönteminden başka bir şey değildir. Eğer dillerinden düşürmedikleri gibi "halk zaten duyarsız, yozlaşmış ve kurtarılmaya değmez" ise, o zaman kendi beceriksizlikleri, uzlaşmaz kibirleri ve siyaseti bir avuç insanın egosunu tatmin etme aracına indirgeyen örgütsel miyoplukları görünmez olacaktır. Bu, klinik bir siyasi narsisizmdir; kendi hatalarıyla yüzleşecek, "biz nerede yanlış yaptık" diyecek entelektüel ve ahlaki cesareti olmayanlar, suçu her zaman sessiz ve savunmasız olan cahil çoğunluğa atarak kendilerini o hayali kaidelerinin üzerinde tutmaya çalışırlar.

Bu yapıların en büyük yanılgısı, kendi siyasetsizliklerini, uzlaşmazlıklarını ve sekterliklerini ulvi bir "siyaset" sanmalarıdır. Demokrasi ve siyaset; tıpatıp aynı düşünen, aynı kelimelerle konuşan ve aynı sloganları atan dostlarla veya laboratuvarda üretilmiş klonlarla yapılmaz; tam aksine benzemezlerle, farklı dünyagörüşlerine sahip olanlarla, hatta bazen tahammül edilmesi en zor olanlarla ortak, hayati bir hedef uğruna yapılır. Türkiye'deki Çerkes hak savunuculuğunun o dönemki kanaat önderleri, bu en asgari demokratik beceriyi, bu asgari bir arada yaşama ve mücadele etme erdemini gösteremedikleri için tarihi bir yenilgiye imza attılar. Şimdi, yarattıkları bu çölün ortasında kalkıp da "Biz fikirlerimizle, eylemlerimizle çok ileriydik ama Çerkes toplumu bizim bu yüce fikirlerimizi anlayamayacak kadar çok gerideydi" masalını anlatmalarına, bu zehirli kibri bir entelektüel duruş gibi pazarlamalarına müsaade etmek imkansızdır. İleri falan değildiniz; siz sadece kendi yankı odalarınızın sahte konforunda, kendi yazdığınız sloganlara âşık olmuş, dış dünyanın gerçekliğinden ve toplumun sosyolojik dinamiklerinden tamamen kopuk birer hayalperesttiniz. O dönemin aktörleri, inisiyatifleri ve figürleri acilen ve amansızca aynaya bakmak zorundadır. "Biz nerede hata yaptık da on binleri sokağa dökemedik?", "Neden en temel meselelerde bile birbirimizle medenice konuşmayı, yan yana durmayı başaramadık?" sorularını sormaktan aciz olanların, bugün Çerkes toplumuna verecek hiçbir aklı, yöneltecek hiçbir meşru eleştirisi, çizecek hiçbir rotası yoktur. Kendi elleriyle boğdukları, nefessiz bıraktıkları bir uyanışın ardından, o cansız bedene dönüp "Neden nefes almıyorsun, neden ayağa kalkmıyorsun?" diye öfkeyle bağırmak, yalnızca trajikomik bir aymazlık değil, aynı zamanda tarihin affetmeyeceği bir vicdansızlıktır.

Gerçek bir siyasi aklın ve bugün yapması gereken, bu zehirli mirası kökünden reddetmektir. Diaspora gibi varoluşu pamuk ipliğine bağlı, her geçen gün asimilasyonun sessiz ama acımasız çarkları arasında öğütülen bir topluluğun, elitist kaprislere, "benim doğrum seninkini döver" şımarıklığına feda edilecek tek bir saniyesi bile yoktur. Kimliği savunmak, kültürü yaşatmak ve tarihi bir bilinci politik bir talebe dönüştürmek; halka küserek, onu aşağılayarak veya ona yabancılaşarak yapılamaz. Çerkes kalmak bir inat meselesidir ve bu inat, fildişi kulelerden dikte edilen teorilerle değil, doğrudan doğruya tabanın, sokağın, köyün, derneğin nabzını tutarak, oradaki sıradan insanın kaygılarını anlayarak ete kemiğe bürünür. Kendi dar ufuklarını halkın vizyonsuzluğu gibi sunan o eski dönemin sözde aydınları, bugün birer siyasi mevtadan farksızdırlar ve onların bıraktığı enkazı temizlemek, öncelikle onların o hastalıklı, tepeden bakan, toplumu salt bir nesne gibi gören zihniyetini mahkûm etmekten geçer. Çerkes insanı, kendi kaderini tayin etme gücünü, onu sürekli yetersiz hissettiren bu kibirli kurtarıcılardan değil, bizzat kendi tarihsel direncinden, o sessiz ama derin aidiyet duygusundan alacaktır. Zaman, başarısızlıklarının faturasını halka kesen sahte öncülerin devrini kapatıp, halkın kendisiyle barışık, demokratik tahammülü yüksek, asgari müştereklerde buluşmayı şeref sayan yeni, olgun ve sarsılmaz bir siyasi aklın inşa edilme zamanıdır.



Abhazfed’in Temsil Tekeli ve Sivil Siyaset Sınavı

 Tarihin ve sosyolojik gerçeklerin soğuk süzgecinden bakıldığında, toplumların geleceğini tayin eden şey kâğıt üzerindeki unvanlar veya bürokratik konfor alanları değil, eylemin bizzat kendisidir. Türkiye’deki Abhaz diasporasının senelerdir kanayan, insan hakkı boyutunu çoktan aşmış hayati bir yarası olan izolasyon meselesi karşısında sergilenen son tutum, kurumlaşma adı altında ne tür bir vizyonsuzluğun ve bürokratik kibrin inşa edildiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Abhaz Dernekleri Federasyonu’nun "Abhazya İzolasyonuna Son İnisiyatifi" tarafından TBMM çatısı altında gerçekleştirilen hamleye dönük yayımladığı metin, haklı bir diplomatik kaygıdan ziyade, meşruiyetini topluma hizmetten değil mührün kendisinden alan elitist bir refleksi ifşa etmektedir. Mesele halkın anavatanıyla kucaklaşması, pasaportun tanınması veya doğrudan ulaşım hatlarının açılması gibi somut bir kazanım olduğunda felç olan kurumsal akıl, kendi imtiyaz sahasına bir sivil irade dokunduğu anda aniden en sert, en mahkûm edici rezonansa ulaşabilmektedir. Bu tablo, demokratik değerleri ilke edinmiş her mütefekkiri derin bir sorgulamaya sevk etmek zorundadır.

Söz konusu açıklamada kurumsal meşruiyet ve tüzük mantığı neredeyse kutsal bir zırh gibi kuşanılırken, halkın somut felaketleri ve günlük yaşamını felç eden tecrit gerçeği bürokratik prosedürlerin ardına gizlenmektedir. Kendilerine "meşruiyetin tek adresi" payesini biçeçursunlar, sorulması gereken asıl soru şudur: Yıllardır diplomatik koridorlarda, süslü icraat raporlarında ve salon toplantılarında yürütüldüğü iddia edilen o "kurumsal diplomasi" nerededir ve topluma hangi somut neticeyi armağan etmiştir? Bir yapının meşruiyeti sadece genel kurul delegelerinin kaldırıp indirdiği ellerle mi ölçülür, yoksa o yapının temsil ettiğini iddia ettiği halkın en hayati varoluşsal krizlerine getirdiği çözümlerle mi? Kendi ataletini "ciddiyet ve sabır" maskesiyle meşrulaştırmaya çalışan bir kurumsal aklın, halkın mağduriyetini gidermek adına inisiyatif alan insanları basit bir "WhatsApp grubu" parantezine alarak küçümsemesi, trajikomik bir kibir göstergesidir. Dijital çağın getirdiği hızlı örgütlenme imkânlarını ve sivil dinamizmi aşağılayan bu dil, aslında kendi hantallığının ve işlevsizliğinin itirafından başka bir şey değildir.

Görünen o ki, çatı kuruluşu olma iddiasındaki yapı için asli mesele tecridin kırılması veya soydaşların yaşadığı ulaşım çilesinin bitmesi değil; muhataplık tekelinin kendi elinde kalmasıdır. "Biz yapamadık, yapmıyoruz ama bizden başka kimse de adım atamaz" şeklinde özetlenebilecek bu vesayetçi yaklaşım, diasporanın sivil enerjisini emen en büyük dinamittir. İnsani ve politik bir krizi, sırf kendi onay mekanizmalarından geçmediği için bir "yetki gaspı" ve "paralel temsil" iddiasıyla boğmaya çalışmak, kurumsal hırsın toplumsal maslahatın önüne geçtiğinin sarih bir kanıtıdır. Bir parlamenterin ifadelerindeki siyasi terminoloji hatasına sığınarak tüm bir eylemi ve kazanımı mahkûm etme kolaycılığı ise, tam anlamıyla bağcıyı dövme telaşıdır. Şüphesiz ki Abhazya’nın statüsü hassas bir konudur ve doğru tanımlanmalıdır; ancak bu teknik hatayı bir kaldıraç olarak kullanıp, TBMM gibi bir irade beyan alanında konunun gündeme taşınmasını tamamen değersizleştirmek, diplomatik hassasiyetle değil, eylemsizliğin getirdiği suçluluk psikolojisiyle açıklanabilir.

Bir siyasi yapının veya federasyonun varlık sebebi, kendi varlığını korumak değil, varlık sebebi olan halkın yolunu açmaktır. Ancak karşımızdaki bildiri, halkın gerçek ihtiyacı yerine kurumsal itibarın koruma kaygısının merkeze alındığı, katı ve mütehakim bir üslubun vesikasıdır. "Dernekte görev alın, genel kurulda aday olun" tavsiyesi, sivil toplumun dinamizmini bürokratik labirentlerde boğma çağrısından başka bir anlam taşımamaktadır. Yıllardır aidat ödeyen, emek veren insanların hakkından bahsederken, o emeklerin neticesinde ortaya konamayan vizyonun hesabını vermekten kaçınmak son derece iğneleyici bir çelişkidir. Toplum, salon diplomasisinin ve sonu gelmez toplantı tutanaklarının ötesinde, cesur ve sonuç alıcı adımlar beklemektedir. İnisiyatifin kısa sürede elde ettiği kamusal görünürlük ve siyasi muhataplık skalası, federasyonun yıllardır yaratamadığı etkiyi bir anda yaratmışsa, burada sorgulanması gereken şey o inisiyatifin meşruiyeti değil, federasyonun varlık sebebidir.

Gelişmeleri yakından takip eden her tarafsız gözlemci için durum nettir: Karşımızda duran metin, diasporanın geleceğine dair yapıcı bir manifesto değil; mevzi kaybetme korkusuyla yazılmış, paternalist ve engelleyici bir reaksiyondur. Halkın pratik sorunlarına çözüm üretemeyen yapılar, çözüm üreten sivil iradeleri "kurumsal itibar" söylemiyle engellemeye çalıştıkça, aslında en büyük zararı yine o çok savundukları kurumsal itibara vermektedirler. Çerkes ve Abhaz dünyasının ihtiyacı olan şey, yetki belgelerine hapsedilmiş, bürokratik kıskançlıklarla malul, sadece kendi varlığını kutsayan bir yapı değil; demokratik değerlerle donanmış, halkın hakiki dertleriyle hemhal olan ve sonuca odaklanan dinamik bir anlayıştır. Temsil yetkisi, kâğıt üzerindeki tüzük maddeleriyle değil, alanın dönüştürücü gücüyle ve halkın vicdanında karşılık bulan eylemlerle kazanılır.

Yeni bir Çerkeslik vizyonu:

Modern dünyanın, zamana karşı yarışan akışkan, geçirgen ve sürekli bir dönüşüm içerisinde devinen o çok katmanlı yapısı, geleneksel aidiyet bağlarının büyük bir hızla çözülmeye yüz tuttuğu bu kaotik çağda, Çerkes diasporasının karşı karşıya kaldığı belki de en zorlu, en köklü ve en hayati sosyolojik sınavı teşkil etmektedir. Bireyin artık rasyonel sınırları çoktan aşmış, tek bir aidiyet dairesine sığması, dar gelmesi, hatta neredeyse imkansız hale gelmiş bu yeni, parçalı ve oldukça karmaşık varoluş biçimi; ne yazık ki diaspora düşün dünyasının o aşınmaz, statik, değişime kapalı ve içine gömülü duvarlarına çarpmakta ve orada yankısız, karşılıksız, tamamen çaresiz kalmaktadır. Özellikle Türkiye’nin içinden geçtiği fırtınalı siyasi süreçler, derinleşen iktisadi yarılmalar ve sürekli şekil değiştiren sosyo-kültürel fay hatları, bu kopuş makasını her geçen gün çok daha vahim bir şekilde derinleştirmekte; tek tipleştirici resmi kamusal anlatı ile toplumsal hafızanın en ücra, en gizli ve en derinlikli katmanlarında biriken o tarihsel gerçeklik arasındaki gerilimi kronik, iyileşmez bir hale getirmektedir. Metropol hayatının acımasız ritmi, betonlaşan kentlerin ruhsuzluğu, dijitalleşen kamusal alanın parçalayıcı etkisi, Çerkes kimliğini de o köklerinden, o kadim damarından koparıp modern birer akışkanlığa, yani bir tür belirsizliğe, savruluşa teslim etmektedir. Diaspora seçkinleri ise güncel hayatın en ince, en hassas kılcal damarlarına kadar sızan bu radikal devingenliği kavramak, analiz etmek ve ona uygun yeni stratejiler geliştirmek yerine, etnik aidiyeti toplumsal hayatın tamamen dışına itilmiş, steril, havasız bir laboratuvar ortamında korunan bir nesne ya da kimsenin dokunmasına izin verilmeyen kutsal bir emanet gibi saklama refleksinde inatla ısrar etmektedir. Kimliği hayatın gerçekliğinden, sokağın o kontrolsüz dinamizminden, siyasetin karmaşık labirentlerinden ve modernitenin çelişkili doğasından tamamen kopararak sadece belirli anma günlerine, folklorik dans ritüellerine ve nostaljik birer müze objesine indirgeyen bu dar ufuklu yaklaşım, aslında bizzat kendi elleriyle inşa edilmiş, dışarıya kapalı, zihinsel bir hapishanedir. Kültürel mirası geleceğe taşıma iddiasındaki bu ezberci dil, bugünün Türkiye’sinin metropollerinde ekonomik, entelektüel ve varoluşsal bir hayatta kalma mücadelesi veren yeni insan tipinin gerçekliğine hiçbir şekilde dokunamamakta; dokunamadığı, anlayamadığı ve kapsayamadığı ölçüde de onu yalnızlığa, köksüzlüğe, yabancılaşmaya ve kaçınılmaz bir asimilasyon sarmalının o en karanlık derinliklerine terk etmektedir. Folklorun o göz alıcı ama içi boş, sadece bir sahne dekoru kadar geçici olan sessiz kabuğuna sığınarak asırlık bir çınarın kurumaya yüz tutmuş dallarını gizlemeye çalışmak, ne tarihsel bir sorumluluk bilinciyle ne de sosyolojik gerçeklikle bağdaşmaktadır; asıl korkulan, kimliğin moderniteyle temas ettiğinde erimesi değil, belki de bu değişimin getireceği konforlu statükonun sarsılması, o küçük iktidar alanlarının elden gitmesidir.


Bu derin idraksizlik ve günceli, dünyayı, yaşanan dönüşümü ıskalama hali, kaçınılmaz bir netice olarak diaspora kurumlarının ve mevcut sivil toplum yapılarının içsel bir felç yaşamasına, adeta bir hareket kabiliyeti yitimine, kilitlenmişliğine yol açmaktadır. Temelde aynı tarihsel trajediden, aynı sürgün coğrafyasından ve aynı acı veren kültürel kaynaktan beslendiğini, onun varisi olduğunu iddia eden yapıların bir türlü bir araya gelemeyişi, sıradan bir yönetimsel başarısızlık ya da basit bir fikir ayrılığı değil; derin, köklü, kemikleşmiş ve adeta hastalıklı bir çift merkezli anatomik yapının, bir bölünmüşlük halinin tezahürüdür. Bugün Çerkeslik, dağınık kitleleri ortak bir gelecek ülküsünde, ortak bir vizyonda bir arada tutacak kurucu, kapsayıcı, kuşatıcı ve birleştirici bir üst kimlik, yani toplumsal bir çimento vazifesi görmek yerine; ne yazık ki aktörlerin kendi dar alt kimliklerini, ideolojik pozisyonlarını veya kişisel, küçük ikballerini meşrulaştırmak için kullandığı elverişli birer koçbaşına dönüştürülmüştür. Türkiye’nin katı, uzlaşmasız ve keskin fay hatlarıyla bölünmüş mevcut siyasi iklimi, diaspora kurumlarının en kılcal noktalarına kadar sirayet etmiş ve buraları adeta makro siyasetin, partizan kavgaların, bitmek bilmez mikro cepheleri haline getirmiştir. Her grup, kendi ideolojik, siyasi ya da inançsal doğrusunu mutlaklaştırırken, Çerkesliği bu dar doğruların koruyucu kalkanı ya da karşı tarafa fırlatılacak bir meşruiyet oku haline getirmekten geri durmamaktadır. Başkalarının durduğu yeri yozlaşma, hainlik veya kültürel sapma ilan edip, kendi dar patikasını yegane kurtuluş yolu olarak sunan bu refleksif çatışma dinamikleri, aslında sahte bir hegemonya kurma ve cılız bir güç devşirme yarışından başka hiçbir şeye hizmet etmemektedir. Çerkesliği, Türkiye’nin gündelik ve sığ ideolojik kavgalarının kullanışlı bir enstrümanı haline getiren bu tahakküm mücadelesi, toplumsal ortak paydanın içini sinsice boşaltmakta; kendi halkının geleceğini yerel siyasi dengelerin, küçük hesapların ve günlük ikbal beklentilerinin mezesi haline getiren bir akıl, hangi yüksek milliyetçilik tezinden veya demokratik değerden söz edebilir? Bu dağınık, vizyonsuz ve kendi içine kapanmış yapı, niteliksel bir büyüme gerçekleştirmek yerine, tüm entelektüel ve örgütsel enerjisini birbirini tüketmek, zayıflatmak ve mevcut kurumsal mevzileri korumak uğruna feda etmektedir.


Kriz anlarında diasporanın sergilediği en trajikomik ve savunmacı refleks ise kendini modern dünyanın dinamiklerinden, dış dünyanın etkilerinden ve etnik dışı kimliklerden tamamen arındırma, yani naif ve sosyolojik olarak imkansız bir temizlik arayışına girişme yanılgısıdır. Oysa Türkiye’nin bugünkü ağır ekonomik girdapları, kronikleşen güvencesizlik ortamı ve bireyin hayatta kalma mücadelesi, kimliksel kaygıların çok önünde giden rasyonel, sert ve kaçınılmaz zorunluluklar dayatmaktadır. Bir Çerkes gencinin kariyer planlaması, ekonomik varoluş çabası, akademik yetkinlik arayışı veya bireysel özgürlük talebi, kurumların dayattığı dogmatik Çerkesliği yaşatma gayretinin önüne geçtiğinde, bunu bir sadakatsizlik, köksüzlük veya kültürel çürüme olarak damgalamak, sosyolojinin en temel yasalarını ve insan doğasını kibirli, sığ ve anakronik bir şekilde inkar etmektir. Geçim derdiyle boğuşan, yarınından emin olamayan, geleceğini inşa etmeye çalışan bir gence, senede bir kez salonlarda ağıt yakmayı, belli ritüelleri tekrar etmeyi yegane ödev olarak sunmak hangi rasyonel stratejinin ürünüdür, hangi aklın eseridir? Kimliği hayatın acımasız rekabet sahasından, modern dünyanın entelektüel meydan okumalarından kaçırarak sterilize etmeye çalışmak, o kimliği taşıyan bireyleri modern dünyanın vahşi şartları karşısında donanımsız, silahsız ve tamamen savunmasız bırakmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır. Siyasal yönelimleri, dünyevi kaygıları veya modern yaşam pratiklerini dışlayıcı, aforoz edici bir dille mahkum etmek, diasporanın kendi insan kaynağını, kendi geleceğini bizzat kendi elleriyle baltalaması, kökünü kurutması demektir. Gerçekçi, onurlu ve kalıcı bir varoluş, hayatın bu dayatmacı zorunluluklarını ve modernitenin getirdiği kaçınılmaz etkileri reddederek değil; aksine modern dünyanın tüm karmaşık renklerini, rasyonel kazanımlarını, teknolojik imkanlarını ve felsefi birikimlerini Çerkeslik merkezli bir disiplinle harmanlayarak, onlarla cesurca ve akılcı bir şekilde yüzleşerek mümkündür. Bireyi kültürel bir hapishaneye mahkum etmek yerine, ona dünyayı fethedecek, kendini ifade edecek zihinsel bir omurga ve donanım kazandırmak, diasporanın asıl ve vazgeçilmez ödevi olmalıdır.


Bu kısırdöngünün, zihinsel tıkanıklığın ve kurumsal felcin aşılması, hamasetin o çok konforlu, hiçbir sorumluluk yüklemeyen ve sadece şanlı geçmişi sürekli övmekle yetinen o atıl alanından derhal ve kararlılıkla çıkmayı gerektirmektedir. Siyasi kürsülerden yapılan içi boş, retorik düzeyindeki övgülerin ya da sosyal medyanın sığ sularında tüketilen günübirlik polemiklerin bu topluma kazandıracağı tek bir santimlik mevzi bile yoktur; aksine bu durum, kolektif bilinci köreltmekte, algıları manipüle etmekte ve yapısal sorunları görünmez kılarak ertelemektedir. Bugün acilen ihtiyaç duyulan şey, kalabalıkların niceliksel gürültüsünü veya sloganik coşkusunu değil, niteliğin kurucu ve dönüştürücü gücünü örgütleyecek, bağımsız, disiplinli, liyakat sahibi bir "Aydınlar Topluluğu" zeminini titizlikle inşa etmektir. Türkiye’nin sürekli değişen, kaygan siyasi dengeleri ve toplumsal fay hatları karşısında, bu zemin sıradan bir dernekçilik ya da reaksiyoner bir sivil toplum faaliyeti yürütmenin çok ötesine geçmek zorundadır. Toplumsal sorunları sosyolojik bir soğukkanlılıkla analiz eden, orta ve uzun vadeli stratejiler üreten, küresel ve yerel siyasetin dinamiklerini doğru okuyan gerçek bir entelektüel mutfak kurulmalıdır. Bu mutfak, farklı siyasi, ideolojik ve alt kimliksel aidiyetlere sahip Çerkes bireylerinin, kendi özgül ağırlıklarını ve rasyonel dünyalarını yitirmeden ortak bir demokratik vizyonda, asgari müştereklerde nasıl buluşabileceğini akılcı yöntemlerle formüle etmelidir. Kendi çelişkileriyle yüzleşmekten korkmayan, sorunları halının altına süpürmek yerine onların üzerine rasyonel bir kararlılıkla giden bir akıl, diasporayı edilgen bir tarihsel nesne olmaktan çıkarıp, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olan iradeli bir siyasi ve kültürel aktöre dönüştürecektir. Bu dönüşüm sadece bir isim değişikliği ya da yeni bir yönetim kurulu seçimi meselesi değildir; bu, düşünsel bir devrimdir. İnsanların birbirini suçlamaktan vazgeçip, üretmeye odaklandığı, bilginin, tecrübenin ve liyakatin baş tacı edildiği bir ekosistemin oluşturulmasıdır.


İnşa edilmesi gereken bu yeni gelecek vizyonu, Çerkesliği modern kimliklerin ve Türkiye’nin karmaşık sosyolojik yapısının içinde eritip yok eden bir teslimiyetçiliği ve "entegrasyon" adı altındaki gönüllü asimilasyonu ne kadar reddediyorsa, onu dünyadan ve ülkeden koparan, içe hapseden bir gettolaşma izolasyonunu da aynı şiddetle reddetmelidir. Asıl kurtarıcı formül, modernitenin sunduğu tüm kazanımları, demokratik hak arayışlarını ve bireysel alt kimlikleri, Çerkesliğin o köklü, ahlaki ve insani potasında birer zenginlik unsuru olarak işleyebilecek kapsayıcı bir zihniyet devriminde yatmaktadır. Bir Çerkes bireyin iş dünyasında elde ettiği küresel ya da yerel başarı, akademideki kuramsal derinliği, sanattaki avangart üretkenliği veya kamusal siyasetteki demokratik etkinliği, Çerkes kimliğinin dışındaki, ona yabancı veya mesafeli süreçler olarak konumlandırılmamalıdır. Tam aksine, bu modern başarıların ve toplumsal mevkilerin her biri, merkezin entelektüel, siyasi ve toplumsal sermayesini büyütecek, ona kamusal alanda gerçek bir meşruiyet, görünürlük ve söz söyleme gücü kazandıracak stratejik kaynaklar olarak kodlanmalıdır. Kimliğimizi Türkiye’nin ve dünyanın fırtınalı, kaygan ikliminden köşe bucak kaçırılan, kırılgan ve tozlu bir antik nesne muamelesi görmekten kesin olarak kurtarmak zorundayız. Onu, o fırtınaların tam ortasında yön bulan, modern kurumları yöneten, entelektüel tartışmalara yön veren, üreten ve çağdaş dünyaya kendi evrensel değerleriyle seslenen kurucu bir özne haline getirdiğimiz gün, iç çekişmeleriyle kendi kendini tüketen bir kitle olmaktan sıyrılıp, iradeli, örgütlü ve geleceğe yön veren tarihsel bir topluluk haline gelebiliriz. Ancak bu ödünsüz, rasyonel ve disiplinli dönüşüm, tarihsel mirası geleceğin modern, özgürlükçü ve demokratik vizyonuyla taçlandırmanın, bu topraklarda onurlu bir şekilde var kalabilmenin yegane ve kaçınılmaz yoludur. Türkiye koşullarında bir varlık mücadelesi yürütmek, rüzgara karşı durmakla değil, o rüzgarı kendi yelkenlerine dolduracak stratejik bir akılla mümkündür. Bu akıl, duyguların körlüğünden kurtulmuş, gerçekçi ve pragmatik bir bakış açısını zorunlu kılar.


Türkiye’nin mevcut sosyo-politik ikliminde, bu stratejik aklın önündeki en büyük yapısal engel, diaspora kurumlarının kendi özerk alanlarını inşa etmek yerine, makro siyasetin mikro taşeronluğuna soyunmuş olmalarıdır. Dernek ve vakıf çatıları altında yürütülen faaliyetlerin, toplumu geleceğe taşıyacak özgün bir doktrin üretmekten ziyade, Türkiye’deki egemen siyasi kamplaşmaların dilini, üslubunu ve reflekslerini taklit etmesi, entelektüel çoraklığın en açık kanıtıdır. Kendi içindeki çoğulculuğu yönetemeyen, farklı fikirlerin bir arada var olmasına tahammül edemeyen bir yapının, dış dünyaya karşı demokratik hak talebinde bulunması sarsıcı bir tutarsızlıktır. Statükoyu elinde tutan aktörler, kurumsal mevzilerini korumak adına, toplumun dinamik unsurlarını sistemin dışına itmekte ve böylece kendi dar çevrelerinde kurdukları sahte iktidar alanlarında teselli aramaktadırlar. Bu durum, kurumların toplumsal tabandan kopmasına ve sadece belirli bir yaş grubunun ya da ideolojik çerçevenin hapsedildiği hantal yapılara dönüşmesine yol açmaktadır. Değişen dünya şartlarını ve Türkiye’nin ekonomik gerçeklerini ıskalayan bu kurumsal körlük, Çerkes kimliğini kamusal alanda güçlü bir aktör kılmak yerine, onu yerel idarelerin veya genel siyasetin icazetine muhtaç, edilgen bir lobicilik faaliyetinin nesnesi haline getirmektedir. Bu kurumlar, adeta kendi kalelerini inşa edip o kalelerin içinde hayali düşmanlarla savaşarak enerjilerini tüketmektedirler. Oysa dışarısı, yani gerçek hayat, bu kurumların sunduğu dar kalıpları çoktan aşmış durumdadır.


Bu entelektüel tıkanıklığın en somut tezahürü, tarihsel bir felsefi derinliğe ve toplumsal düzenleyici normlara sahip olan Xabze gibi kurucu ilkelerin, bugünün dünyasında adeta birer görgü kuralı veya düğün protokolü seviyesine indirgenmiş olmasıdır. Xabze, özü itibarıyla bireyin toplumsal sorumluluğunu, adaleti, eşitliği ve insan onurunu merkeze alan evrensel bir ahlak disiplini ve sivil bir hukuk çerçevesi sunarken; onun bu kurucu ve dönüştürücü potansiyeli tamamen göz ardı edilmektedir. Kültürü sadece ritüellerden, kıyafetlerden ve nostaljik anlatılardan ibaret gören bu sığ yaklaşım, modernitenin rasyonel meydan okumaları karşısında hiçbir varlık gösterememektedir. Metropollerde hayatta kalma, kariyer edinme ve entelektüel bir kimlik inşa etme mücadelesi veren yeni nesil, kendisine dayatılan bu içi boşaltılmış, biçimsel kültür kalıpları içinde kendi varoluşuna dair bir anlam bulamamaktadır. Felsefi arka planından koparılan her değer gibi, bu kurallar bütünü de zamanla işlevsizleşmekte ve modern hayatın akışında birer ayak bağı olarak algılanmaya başlanmaktadır. Kültürel mirası geleceğe taşımak, onu geçmişin kalıplarına aynen sadık kalarak dondurmakla değil; özündeki ahlaki ve insani ilkeleri çağın diliyle yeniden yorumlayarak, modern dünyanın karmaşık sorunlarına çözümler üretebilecek bir vizyona kavuşturmakla mümkündür. Gerçek bir kültür taşıyıcılığı, müze bekçiliği yapmakla değil, o kültürün ruhunu bugünün insanının yaşam pratiğine bir rehber olarak sokabilmekle ölçülür.


Diaspora seçkinlerinin, yeni neslin çok katmanlı kimlik arayışlarını ve modern yaşam pratiklerini "yozlaşma" olarak damgalama kolaycılığı, aslında kendi entelektüel ve idari yetersizliklerini gizlemek için kullandıkları konforlu bir kalkandır. Türkiye’nin bugünkü ekonomik kriz sarmalında, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelecek kaygısıyla boğuşan bir gence, profesyonel hayatına veya entelektüel gelişimine hiçbir katkı sunmayan statik bir aidiyet dayatmak, rasyonel bir akılla açıklanamaz. Genç kuşaklar, küresel ağların, dijital kültürün ve modern eğitim imkanlarının sunduğu geniş ufukla dünyayı anlamlandırmaya çalışırken, onları dar bir etnik gettonun sınırları içine hapsetmeye çalışmak, asimilasyon sürecini hızlandırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Kimlik, bireye hayatın zorlukları karşısında direnç katacak, onun entelektüel kapasitesini büyütecek bir donanım haline getirilmediği sürece, rasyonel bir bireyin öncelikler sıralamasında gerilere düşmesi kaçınılmazdır. Siyasal yönelimleri, estetik tercihleri ya da modern yaşam tarzları nedeniyle dışlanan her birey, diasporanın geleceğinden eksilen bir tuğladır ve bu dışlayıcı dil, kendi geleceğini kendi elleriyle dinamitleyen trajik bir idraksizliğin eseridir. Gençlerin dilini konuşamayan, onların dünyasına giremeyen, onların heyecanlarını paylaşamayan hiçbir kurumun geleceği inşa etme şansı yoktur; bu kurumlar sadece kendi içlerinde konuşan yaşlı bir topluluk olmaya mahkumdurlar.


Türkiye’nin içinde bulunduğu bu çetin şartlar, diaspora için hamasi nutukların ve günübirlik polemiklerin ötesinde, soğukkanlı ve disiplinli bir kurumsallaşmayı zorunlu kılmaktadır. Bahsi geçen "Aydınlar Topluluğu" veya stratejik mutfak, sadece akademik unvanlara sahip kişilerin bir araya gelerek bildiri yayınladığı sembolik bir meclis olmanın ötesine geçmelidir. Bu zemin; Türkiye’nin ve dünyanın değişen sosyolojik dengelerini anlık olarak takip eden, veri temelli analizler yapan, dil, tarih ve kültür politikaları geliştiren gerçek bir düşünce kuruluşu gibi çalışmak zorundadır. Farklı alt kimliklerin, ideolojik kamplaşmaların ve inançsal farklılıkların yarattığı dağınıklık, ancak bu mutfakta üretilecek kapsayıcı, demokratik ve rasyonel bir gelecek vizyonuyla aşılabilir. Bu vizyon, bireylerin diğer aidiyetlerini yok saymayan, aksine onları Çerkeslik ortak paydasında birer zenginlik ve etki alanı olarak konumlandıran bir mimariye sahip olmalıdır. Çelişkilerden beslenen sahte hegemonyaların yıkılması ve enerjinin birbirini tüketmek yerine kurucu projelere harcanması, ancak böylesi disiplinli ve liyakat temelli bir entelektüel liderlikle hayata geçirilebilir. Bu yeni liderlik tarzı, otoriter değil, katılımcı; savunmacı değil, yapıcı bir karaktere bürünmelidir. İnsanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyen değil, imkanlar yaratan bir anlayışın hakim olması şarttır.


Bu bağlamda, bireysel başarıların kurumsal bir güce ve toplumsal sermayeye dönüştürülmesi süreci, mevcut diaspora yapılarının en zayıf halkasıdır. İş dünyasında, akademide, sanatta veya siyasette önemli mevkilere gelmiş Çerkes bireyler, mevcut kurumların vizyonsuzluğu, iç çekişmeleri ve liyakatten uzak yönetim tarzı nedeniyle bu yapılardan uzak durmayı tercih etmektedirler. Mevcut yapılar, bu nitelikli insan kaynağını bünyesine katmak ve onların birikiminden faydalanmak yerine, geleneksel hiyerarşileri veya dar grup çıkarlarını dayatarak bu isimleri yabancılaştırmaktadır. Oysa modern dünyada bir topluluğun gücü, sadece nüfus yoğunluğuyla değil, yetiştirdiği nitelikli bireylerin kamusal alanda işgal ettiği alanın büyüklüğü ve ürettiği sözün değeriyle ölçülür. Başarılı bir iş insanının sermayesi, bir akademisyenin kuramsal derinliği veya bir sanatçının estetik üretimi, Çerkes kimliğinin entelektüel havuzunu büyütecek, ona kamusal alanda meşruiyet ve itibar kazandıracak en değerli enstrümanlardır. Bu kazanımları merkeze bağlayacak, onları kolektif bir iradenin parçası kılacak esnek, geçirgen ve profesyonel mekanizmalar inşa edilmediği sürece, diaspora kendi cevherlerini modernitenin değirmeninde öğütmeye devam edecektir. Bu bir yetenek kaybıdır, bu bir geleceği kaybetme biçimidir. Kurumlar, bu insanların etiketlerine değil, onların dünyaya bakış açılarına, bağlantılarına ve tecrübelerine ihtiyaç duymalıdır.


Geleceğin vizyonu, kimliği dış dünyadan korunan kırılgan bir antik nesne olmaktan çıkarıp, o dünyanın kurucu, üreten ve dönüştüren dinamik bir öznesi haline getirmekle şekillenecektir. Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği bu tarihi dönüşüm eşiğinde, Çerkes diasporası ya kendi iç çelişkileriyle boğuşarak folklorik bir anı haline gelmeyi kabul edecek ya da rasyonel, disiplinli ve demokratik bir zihniyet devrimiyle kendi kaderini eline alacaktır. Tarihsel mirasın büyüklüğü, geleceğin inşası için tek başına yeterli bir teminat değildir; o miras ancak bugünün modern bilgisiyle, entelektüel derinliğiyle ve stratejik aklıyla taçlandırıldığında kalıcı bir varoluşa zemin teşkil edebilir. Rüzgarın yönünü değiştiremiyorsak, yelkenlerimizi rasyonel bir disiplinle ayarlamak ve modern dünyanın tüm renklerini bu kurucu merkezin potasında eriterek geleceğe yürümek, bu topraklarda onurlu ve iradeli bir topluluk olarak var kalabilmenin yegane ve kaçınılmaz yoludur. Bu, bir son değil, belki de gerçek anlamda bir başlangıç olabilir; eğer cesaretle, akılla ve büyük bir kararlılıkla, bugünün gerçekliğine bakıp yarının inşasına girişebilirsek, Çerkes kimliği sadece bir geçmiş değil, aynı zamanda canlı, yaşayan ve geleceğe yön veren bir güç haline gelecektir. Her şeyden öte, bu bir tercih meselesidir; kendi ellerimizle bir geleceğe mi yürümek istiyoruz, yoksa tarihin akışına terk edilmiş bir enkaz mı olmak istiyoruz?