#APiSCANBERK

Kafkas Vitrininde Çerkes İnkârı

 


Tarihin kör kuyularında yankılanan bir çığlık, zamanın paslı çeperlerine çarptıkça ya kendi hakikatini bileyen bir hançere ya da celladının vitrinine meze edilen dilsiz bir süs eşyasına dönüşür. Yeryüzünün hiçbir coğrafyası, Karadeniz’in o tuzlu, dipsiz mezarlığından başlayıp Kafkas Dağları’nın göğü delen sarp ve geçit vermez zirvelerine kadar uzanan bu kanla yıkanmış topraklar kadar ağır, bu denli kahredici bir suskunluğa mahkûm edilmemiştir. Bir yanda Psıhafe’nin buz tutmuş yataklarından süzülen fırtınalı uğultu, asırlık meşe ve gürgen ormanlarının bağrında at koşturanların dilsiz kayalara emanet ettiği kadim yas; diğer yanda ise sürgünün kızgın çöl tozlarında, Amik Ovası’nın bataklık buğusunda, Anadolu’nun yabancı ve kayıtsız bozkırlarında bir lokma ekmeğin içine gömülen haysiyet kavgaları hüküm sürerken, bu iki âlemin arasına gerilen görünmez köprüde asılı kalan tek bir hakikat vardı: Adığe’nin, yani öz be öz Çerkes’in, kendi toprağından koparılışının ve hafızasından soyuluşunun hikâyesi. Lakin asırların çilesiyle yoğrulmuş bu trajedi, bugün ne acıdır ki bir halkın diriliş ve varoluş manifestosu olmak yerine; konforlu diaspora salonlarında, sıcak kalorifer peteklerinin dibinde kurulmuş dernek koltuklarında, sanki alelade bir şirketin piyasa payıymış gibi pazarlanan ucuz bir “marka” maskaralığına feda edilmektedir. Eğer Kafkas kelimesi, bir sokak başında kepenk açan gösterişli bir restorant zincirinin, içi boşaltılmış egzotik baharatlar vadeden bir süpermarket reyonunun ya da şehvetli oryantalist fantezileri tatmin eden turistik turların ışıltılı tabelası olsaydı; ortada dövünecek, kahrolacak hiçbir şey kalmaz, bu tabelayı büyütme gayretleri küresel sermayenin sıradan bir reklam başarısı sayılarak görmezden gelinebilirdi. Ancak bu kavram, bir milletin mezar taşlarının, yakılmış köylerinin, denize dökülen bebeklerinin ve tarihin gördüğü en sistemli soykırımlardan birinin üzerine bir sis perdesi gibi çekildiğinde; onu bir marka olarak yüceltmeye kalkışmak, düpedüz o mezarların üzerinde tepinmek, celladın unutturmak istediği hakikate bilerek veya bilmeyerek suç ortaklığı etmektir.

Gerçekte nedir Kafkas ve bir Çerkes’in gözbebeğindeki o kadim dağın ardında yatan dünya ile bu marka bezirgânlarının zihnindeki pelesenk birbirine ne kadar yabancıdır? Bu sorunun, o süslü diaspora kürsülerinden ahkâm kesenlerin lügatinde namuslu tek bir karşılığı bulunmamaktadır; zira ancestral zihnindeki Kafkas, ne dağların hırçın tabiatıyla ne de o dağların koynunda binlerce yıldır dövülen dillerin trajedisiyle alakası olan bir soyutluktur. Onlar için Kafkas; sınırları keyfe keder çizilen, kimi gün sadece Kuzeybatı Kafkasya’nın otokton evlatları olan Adığe ve Apsuvalara daraltılan, ertesi gün bir toplantı salonunu doldurma telaşıyla içine Alanların, Kumukların, Lakların, Maarulavların, Çeçenlerin ya da İnguşların gelişigüzel fırlatıldığı, fakat hiçbirinin gerçek derdine, diline ve geleceğine temas etmeyen elastik bir yanılsamadan ibarettir. Dini inanç deseniz, Abhazların ve Osetlerin damarlarında hâlâ tüten Hristiyanlık ve kadim pagan inançların tortuları ile Mozdok Çerkeslerinin kilise çanlarıyla harmanlanmış varlığı, bu zevatın kafasındaki tornadan çıkma muhafazakâr aidiyet kalıplarını bir anda paramparça eder. Peki o vakit nedir geriye kalan? Geriye yalnızca, Ankara’nın ya da başka iktidar odaklarının lütfettiği o steril alanlarda toplanıp kendi cılız varlıklarını birbirine alkışlatan, diasporanın kaçınılmaz asimilasyon bataklığında eriyip gitmesini bir folklor gösterisi neşesiyle seyreden bir avuç dernek bürokratının yapay tatmin mekanizması kalır. Bir coğrafyanın adını alıp bir milletin etnik, tarihsel ve siyasal omurgasının yerine ikame etmeye kalkışmak, Çerkes halkının bin yıllık hafızasını bir coğrafi koordinata gömerek buharlaştırma projesinden başka nedir?

Oysa Kafkasya, eğer bir halk değil de bir coğrafyaysa ve bu coğrafyanın adı bir ortak çatı hüviyetiyle sunulacaksa, analarının ak sütü gibi o sarp vadilerin, ovaların ve karlı dorukların sahibi olan bunca kadim milleti hangi küstah elekten geçirip yok sayıyorsunuz? Dağıstan’ın yalçın kayalıklarından Hazar boylarına, Gürcistan’ın bağlarından Azerbaycan’ın yaylalarına kadar asırlardır kök salmış, Tevrat’ın kadim kelamını dağ rüzgârıyla yoğrulmuş Tat diliyle okuyan Dağ Yahudilerini bu markanın neresine sığdıracaksınız? Ermenistan ve Gürcistan yaylalarında kendi sır dolu inançlarını koruyarak yaşayan Yezidileri hangi nizamiyeden geri çevirdiniz? Karaçay-Çerkesya’nın ve Kabardey-Balkar’ın ortak coğrafyasında yan yana nefes alan Karaçayları ve Balkarları, Kuzey Osetya’dan Çeçenistan düzlüklerine uzanan topraklarda at koşturmuş Kumukları, Nogay bozkırlarının çilekeş evlatları Nogayları, Kafkasya’nın başı eğilmez halkı İnguşleri hangi cüretle bir çırpıda sildiniz? Dağıstan denilen o diller denizinin asıl muhafızları olan Avarları, Darginleri, Lezgileri, Lakları, Tabasaranları, Rutulları, Agulları, Tsahurları; dillerinin her biri birer tabiat abidesi olan Andileri, Ahvahları, Bagvalalları, Botlihleri, Godoberileri, Karatalıları, Tindileri, Çamalalları, Tsezleri, Didoları, Hunzibleri, Bejtaları ve Ginuhları hangi marka stratejinizle temsil etmeye cüret edebilirsiniz? Karadeniz’in yeşil koyaklarına sığınmış Megrelleri, Kafkas kulelerinin gölgesinde yaşayan Svanları, dalgaların hırçın türküsünü söyleyen Lazları; Talışları, Tatları, Kafkas Kürtlerini, Ahıska Türklerini ve Karapapakları bu sahte tabelanın hangi köşesine iliştireceksiniz? Bu halkların ne dillerini bilirsiniz, ne uğradıkları katliamlardan haberiniz vardır, ne sürgünlerinin sızısını yüreğinizde taşırsınız; ne onların haklarını uluslararası arenada savunacak bir fikriniz, ne de onlara sunabilecek tek bir dirhem siyasal iradeniz mevcuttur. Sizin Kafkas dediğiniz şey, bu halkların tamamını dışarıda bırakan, içi kof bir nostaljiden, bir Çerkes kaftanı giyip akordeon eşliğinde dönmekten ibaret zavallı bir illüzyondur; ve bu illüzyonun adı Kafkas değil, kendi aczini bölge coğrafyasının arkasına saklayarak gizleyen bir diaspora sahtekârlığıdır.

İşte tam bu noktada, bir Çerkes’in yüreğini bir kor gibi yakan, hançer gibi delen o asıl fırtına kopmaktadır; çünkü bu temelsiz markanın bütün hamallığı, bütün bedeli ve bütün kahrı doğrudan doğruya Çerkes (Adığe) halkına ödetilmektedir. Bütün dinamik enerjisini, insan kaynağını, köylerinden şehirlerine kadar akıttığı alın terini, salonları dolduran binlerini ve tarihin en büyük sürgününün kanayan yarasını Çerkes halkından devşiren bir yapı; iş kendi adını koymaya, kendi dilini savunmaya, kendi vatanı Çerkesya’nın adını telaffuz etmeye geldiğinde birdenbire suspus olmakta, korkakça bir genel geçerliğin ardına sığınmaktadır. Çerkes halkının kanıyla yoğrulmuş 21 Mayıs anmalarında kürsülere çıkıp timsah gözyaşları dökenlerin, o meydanlardan indikten sonra sanki Çerkes halkı tarihte hiç var olmamış, sanki katledilen ve anavatanından sürülenler Adığeler değilmiş gibi davranmaları, bir gaflet değil, sistemli bir yabancılaşmanın sonucudur. Bir halk örgütlenmesi yaratmak, yani Çerkeslerin dilini, meclisini, Xabze’nin kadim adaletini ve anavatanla kurulacak kopmaz bağları örgütlemek yerine; adeta içi boş bir franchising zinciri yönetir gibi hareket etmek, Çerkesliğe vurulmuş en ağır darbedir. Kendine ait bir adı olmaktan utanan, tabelasına “Çerkes” yazmaktan ödü kopan, egemen devletlerin asimilasyon politikalarıyla ters düşmemek adına kendi varlığını görünmez kılan bir zihniyet, Çerkes halkının özgürlük ve varoluş iradesini temsil edemez. Çerkesçe, yani Adığabze, yaşlıların dudaklarında son nefesini verirken, köyler birer birer boşalıp mezarlıklar dahi yabancılaşırken, genç nesiller kendi atalarının dilinde tek bir cümle kuramaz hale gelmişken; siz hangi markanın bekçiliğini yapıyorsunuz? Bir halkın dili ölürken korunan marka, ancak o halkın cenaze levazımatçılığı olabilir.

Çerkeslik, yani Adığağe; ne bir spor kulübünün taraftarlığı ne de hafta sonları dernek lokallerinde çay içerken tüketilecek folklorik bir eğlencedir. Çerkeslik, insanın varoluşla, tabiatla, toplumla ve kendi onuruyla kurduğu o mermerden daha sert, ama ipekten daha zarif ahlak nizamıdır, yani Xabze’dir. Bir Çerkes için vatan, haritalarda çizilmiş soyut bir sınır değil; atalarının kanıyla sulanmış, Psıhafe’nin, Laba’nın, Şınjır’ın, Kuban’ın koynunda uyuyan ve adı tarihin her safhasında Çerkesya olarak anılan kutsal topraktır. Rus Çarlığı bu halkı yok etmek için yüz yılı aşkın bir süre boyunca ormanları baltalarla kesip köyleri ateşe verirken, karşısında “Kafkasyalılar” adında yapay bir kitle değil; kendi bayrağı altında birleşmiş, kendi meclisini kurmuş, vatanı Çerkesya için ölüme gülümseyerek yürüyen Adığe ulusunu bulmuştu. 1861 yılında Soçi vadisinde toplanan Çerkes Özgürlük Meclisi, dünyaya seslenirken bir ticaret markası olarak değil, bağımsız ve egemen bir milletin, Çerkesya’nın temsilcisi olarak haykırmıştı. Peki ne oldu da o bağımsızlık andını içenlerin torunları, bugün kendi adını anmaktan çekinen, kendi vatanını haritadan silen ve kendini “Kafkas” denilen dipsiz, kimliksiz bir torbanın içine hapseden bir zihniyetin esiri haline geldi? Bu dönüşüm, diasporanın yaşadığı derin bir yenilgi psikolojisinin, sığındığı topraklarda maruz kaldığı asimilasyon korkusunun ve kendi kimliğini açıkça savunamayan korkak diaspora elitlerinin ürettiği bir teslimiyet ideolojisidir. Diğer Kafkas halkları kendi kimliklerine sımsıkı sarılırken, Abhazlar kendi cumhuriyetlerinin ve federasyonlarının adını göğüslerini gere gere taşırken, Çerkeslerin kendi adını bir kenara bırakıp herkesin yerine konuşmaya kalkan ama hiç kimse olamayan bir kimliksizliğe razı edilmesi, tarihe karşı işlenmiş en büyük vefasızlıktır.

Bu topraklarda ve küresel diasporada yaşayan her bir Çerkes artık şu yakıcı gerçeği görmek zorundadır: Adını koyamadığınız hiçbir şeyi savunamazsınız, sınırını çizemediğiniz hiçbir vatanı yeniden inşa edemezsiniz ve dilini konuşamadığınız hiçbir milletin geleceğini kurtaramazsınız. Kafkasçılık adı altında yürütülen bu tasfiye hareketi, Çerkeslerin uluslaşma bilincini köreltmekten, onları vatansız ve tarihsiz birer yersiz-yurtsuz topluluğa indirgemekten başka hiçbir işe yaramamıştır. Çerkes halkı kendi hafızasıyla, kendi diliyle ve toprağa düşmüş şehitleriyle alay eden bu tükeniş düzenine artık daha fazla sessiz kalamaz; kalmamalıdır. Bir halkın varoluş kavgası, birkaç dernek ağasının bürokratik iktidar alanlarına, kişisel egolarına ve market markası düzeyine indirgenmiş vizyonsuzluklarına terk edilemeyecek kadar mukaddestir. Gün, tabelaların arkasına saklanma günü değil; göğsünü gere gere Çerkes olduğunu, vatanının Çerkesya olduğunu ve bu halkın geleceğinin ancak kendi öz gücüyle, kendi meclisleriyle ve kendi diline sahip çıkarak kurulabileceğini haykırma günüdür. Bu tarihsel yürüyüş, sahte markaların vitrinlerini yerle bir edecek; Çerkes halkı kendi adını, kendi toprağını ve bin yıllık asaletini gasbeden bu gaflet uykusundan uyanarak kendi kaderini yeniden kendi elleriyle yazacaktır.

Yüz yılı aşan o kanlı ve eşitsiz savaşın tozu dumanı dağıldığında, Çerkesya’nın yemyeşil vadileri sadece terk edilmiş ocakların külleriyle değil, bir daha asla kendi yurdunda yeşermeyecek bir medeniyetin enkazıyla dolmuştu. General Yermolov’un, Zass’ın ve Evdokimov’un imza attığı barbarlık, haritalardan rastgele seçilmiş bir coğrafi bölgeyi değil, bizzat Çerkes (Adığe) ulusunu hedef alıyordu; zira Çar’ın generalleri gayet iyi biliordu ki bu dağlarda boyun eğmeyen, teslimiyeti onursuzluk sayan ve toprağıyla kutsal bir bağ kuran irade, doğrudan doğruya Çerkesliğin ve Xabze’nin ruhuydu. Köyleri çocuklarıyla, kadınlarıyla birlikte ateşe veren, ekinleri yakan, ormanları baltalarla dümdüz eden o sömürgeci hırsın karşısında direnenler, tarihin sayfalarına kanlarıyla “Biz Adığeyiz, burası Çerkesya’dır” diye kazımışlardı. 21 Mayıs 1864 günü Kbaada vadisinde toplanan Rus alaylarının zafer ayinleri eşliğinde ilan ettiği şey, sadece bir askeri harekatın sonu değil, kadim bir halkın kendi öz yurdundan kökleriyle sökülüp atılmasıydı. Karadeniz’in fırtınalı sularına terk edilen köhne Osmanlı takaları, açlıktan, tifüsten ve kederden kırılan yüz binlerce Çerkes’in yüzen tabutlarına dönüştüğünde; Trabzon, Samsun, Varna ve Köstence sahilleri cesetlerin kıyıya vurduğu birer mahşer yerine çevrildiğinde, o insanların kalbindeki tek fısıltı geride bıraktıkları vatanın, Çerkesya’nın hatırasıydı. Hiç kimse o gemilerin ambarlarında can verirken soyut bir “Kafkasyalılık” hülyasıyla ölmedi; herkes kendi köyünün pınarını, vadisini, kendi kabilesinin meclisini ve anadilinde fısıldadığı ninnileri sayıklayarak o tuzlu sulara gömüldü. Bu denli somut, bu denli yakıcı ve bu denli isimli bir felaketin ardından, aradan geçen bir buçuk asrın sonunda ortaya çıkan diaspora elitlerinin, o şehitlerin mirasını isimsiz bir coğrafi etiketin içine tıkıştırmaya çalışması, celladın başaramadığı silme ve unutturma ameliyesini kendi elleriyle tamamlamaktan başka nedir?

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sancıları içinde Balkanlar’dan Ortadoğu çöllerine, Anadolu’nun kıraç yaylalarından Suriye ve Ürdün sınırlarına kadar savrulan Çerkesler; Uzunyayla’nın karlı bozkırlarında, Düzce’nin nemli ovalarında, Reyhanlı’nın sıtmalı bataklıklarında ve Golan’ın taşlık arazilerinde hayata tutunmaya çalışırken, daima iki ateş arasında kaldılar. Bir yanda sığındıkları devletlerin onları sınır boylarında ucuz birer askeri kalkan, sadık birer jandarma gücü olarak kullanma iştahı; diğer yanda ise kendi kimliklerini, dillerini ve özgünlüklerini koruma gayreti vardı. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise ulus-devlet inşasının tektipleştirici ve asimilasyoncu çarkları arasında Çerkes kimliği, potansiyel bir tehdit, bastırılması gereken bir ayrılıkçılık odağı olarak yaftalanmaktan kurtulamadı. İşte diasporadaki o meşum kırılma tam da burada başladı: Kney öz adını haykırmaktan korkan, devletin gazabını üzerine çekmemek için güvenli limanlar arayan ilk kuşak diaspora aydınları ve bürokratları, “Kafkas” kavramını kendilerine koruyucu bir zırh, tehlikesiz ve steril bir şemsiye olarak seçtiler. Çünkü “Kafkas” demek; devlete karşı sadakatini ispatlamış, siyasal taleplerden arındırılmış, sadece folklorik danslardan, akordeon melodilerinden ve yağlı böreklerden ibaret zararsız bir kültürel renk olarak algılanmanın en konforlu yoluydu. Ancak zamanla bu geçici korunma refleksi, hastalıklı bir bağımlılığa, ardından da kendi kendini inkâr eden kaskatı bir bürokratik ideolojiye dönüştü. Çerkes adını unutturmayı bir marifet sayan, Çerkesya lafını duyduğunda dehşete düşen ve anadilde eğitimi lüks gören bu teslimiyetçi zihniyet, nesiller boyunca Çerkes çocuklarının zihnine “Biz Kafkasyalıyız, herkesle kardeşiz, siyasete bulaşmayız” masalını bir afyon gibi zerk etti. Sonuç ise tam anlamıyla bir kültürel soykırım, geri dönülmez bir asimilasyon uçurumu oldu.

Bugün Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanındaki Çerkes köylerine gidin; o köylerin sokaklarında artık çocukların çınlayan Adığabze seslerini duyamazsınız. Yüzlerce yıldır dağların fırtınalarına, kuşatmalara ve sürgünlere direnen o muazzam dil; Abzeh, Kabardey, Şapsığ, Bjeduğ, Çemguy lehçeleriyle konuşulan o kadim lisan, son yaşlıların mezara girmesiyle birlikte sessizce toprağın altına çekilmektedir. Bir milletin dili öldüğünde, o milletin dünyaya bakışı, ahlakı, felsefesi ve ruhu da ölür; çünkü Xabze dediğimiz o sarsılmaz nizam, ancak kendi anadilinin kavramlarıyla nefes alabilir. Hal böyleyken, Çerkes halkının alın teriyle kurulan ve kendilerini en üst temsil makamı olarak pazarlayan federasyonların salonlarında ne konuşulmaktadır? Hangi köklü dil enstitüsü kurulmuş, hangi uluslararası hukuk mücadelesi başlatılmış, anavatana dönüşün önündeki engelleri kaldırmak için hangi somut diplomatik adım atılmıştır? Hiçbiri. Onların bütün mesaisi; yılda birkaç kez düzenlenen folklor festivalleri, kravatlı beylerin birbirine plaket takdim ettiği protokol törenleri ve şimdi de bir ticaret şirketi gibi “Kafkas markasını koruma” hezeyanlarıdır. Siz kimi kandırıyorsunuz? Dilini kaybeden bir halkın markası mı olur? Gençleri kendi atalarının adını telaffuz edemeyen bir toplumun hangi piyasa değerinden bahsediyorsunuz? Sizin korumaya çalıştığınız şey bir halkın onuru değil; devlete ve egemen sisteme karşı hiçbir risk almadan, konforlu koltuklarda oturup itibar devşirdiğiniz o çürümüş diaspora bürokrasisinin imtiyazlarıdır. Çerkes halkının trajedisi üzerinden kariyer devşiren, ama o halkın geleceği için parmağını dahi oynatmayan bu elitler sınıfı, artık tarihin ve Çerkes vicdanının önünde sanık sandalyesindedir. 

Bu maskeli baloya son vermenin vakti çoktan gelmiş, hatta geçmektedir. Çerkes halkı artık şunu yüksek sesle sormaktadır: Eğer siz Kafkasya’nın tamamını temsil ettiğinizi iddia ediyorsanız, Kafkasya’nın gerçek sahipleri nerededir? Kafkasya’nın diğer halkları kendi kimliklerini gururla kuşanıp kendi yollarını çizerken, siz kimi, ne adına ve hangi hakla Çerkes halkının sırtında taşımaya zorluyorsunuz? Bu sahte birliktelik masalı, sadece Çerkeslerin kendi ulusal kimliğini inşa etmesini engellemek için uydurulmuş bir prangadır. Çerkeslerin diğer Kafkas halklarıyla olan tarihsel dostluğu, komşuluğu ve kader ortaklığı ancak eşitler arasında, her halkın kendi öz adıyla ve kendi bağımsız iradesiyle var olduğu bir zeminde anlam kazanabilir. Kendi adını söylemekten utanan bir halkın başkalarıyla kuracağı ilişki kardeşlik değil, ancak ve ancak bir sığıntılık psikolojisidir. Biz ne bir coğrafi etiketiz, ne bir folklor ekibiyiz, ne de piyasada alınıp satılacak bir markayız. Biz; binlerce yıllık tarihiyle, Nart destanlarıyla, Xabze’nin ödünsüz ahlakıyla yoğrulmuş, vatanı Çerkesya olan, dili Adığabze olan Çerkes ulusuyuz. Bu gerçeği hiçbir diaspora tüccarı değiştiremeyecek, hiçbir sahte konfor alanı bu hakikatin üzerini örtemeyecektir.


___
Yazının paylaşıldığı KAFKAS LİTERATÜRÜ Sayfasında A.C.B. tarafından aşağıdaki yorum yapılmıştır

Yazı her ne kadar uzun ve kalabalık yazılmışsa da anlatmak istediği kafkasya bir coğrafya, orada onlarca halk yaşıyor. Kafkas adını kullanmak halkların kimliğini dilini yok ediyor. Diyor. Ayrıca Çerkes ulusal sorununun çözümsüzlüğünü de buna bağlıyor. Muhtemelen yazıyı Kaffed genel kurulunda Federasyonun adının değişmemesine sitem etmek için yazdı. Bir an için gözünüzü kapatın Federayonun adının Çerkes Federasyonu olduğunu hayal edin, sonra neler değiştiğine bakın. Hiç bir şeyin değişmediğini göreceksiniz. Kaffed zaten Çerkes odaklı faal bir federasyon, federasyonu ouşturan şubelerin içinde ne bir oset ne bir abaza derneği var. Federasyonda da tüzüksel bir temsilleri yok.
Canberkin yazısındaki temel yanlşlık Çerkes ulusal sorununun çözümünü kültür dernekçiliğine indirgemek. Kaffed kültür derneklerinin bileşkesidir. Ondan Çerkes ulusal sorununu çözmesi bekenmemelidir. Ondan beklenmesi gereken, dil folklör, tarih, iletişim gibi alanlarda başarılı olması. Başarılı mı tabiki tamamen başarısız.


Paylaşılan yorumdan yola çıkarak ve ne yazık ki bu tür bakış açısının bazı çevrelerce organize biçimde yayıldığını görerek aşağıdaki cevabı yazıyorum:



Bir düşünceyi, bir varoluş kaygısını ve asırların süzgecinden geçerek bugüne ulaşan kolektif bir hafızayı kâğıda dökerken kelimeleri özenle seçmek, her bir cümlenin taşıdığı anlam yükünü kuyumcu terazisinde tartarcasına ilerlemek ve konunun hiçbir boyutunu karanlıkta bırakmamak adına uzun ve kapsamlı metinler inşa etmek, çağımızın hız ve özet tutkusuna karşı verilmiş bilinçli bir entelektüel sorumluluktur. Hakikatin çok katmanlı yapısı, özellikle sürgünlerle, derin tarihsel kırılmalarla ve asimilasyon tehdidiyle karşı karşıya kalmış kadim halkların hafıza arayışlarında, birkaç basmakalıp slogana yahut alelacele çekilmiş kestirme sınırlara sığmayacak kadar geniştir. Bu sebeple kendimizi adarcasına, meselenin köklerine inerek ve ortaya çıkabilecek her muhtemel anlam kaymasını önceden göğüsleyecek bir titizlikle yazmak, asla lüzumsuz bir ayrıntıcılık ya da meramı uzatma hevesi değildir. Bilakis bu, düşüncenin her bir kıvrımını ilmek ilmek dokuyarak ardında hiçbir açık gedik, hiçbir yanlış anlaşılma payı bırakmama; muhatabımızın zihninde belirebilecek olası boşlukları daha baştan sevgiyle, dikkatle ve mantıksal bir derinlikle karşılama gayretidir. Nitekim yazımıza gelen ve meseleyi büyük bir dikkatle okuyarak kendi süzgecinden geçiren kıymetli değerlendirme, tam da bu düşünsel zeminde son derece verimli, öğretici ve üzerine etraflıca konuşulmayı hak eden bir diyalog kapısı aralamaktadır. Muhatabımızın iyi niyetinden, toplumsal meselelere duyduğu içten ilgiden ve bu tartışmaya sunduğu yapıcı katkıdan zerre kadar şüphe duymaksızın; onun sunduğu argümanları birer zenginlik ve samimi bir fikir alışverişi fırsatı olarak kabul ediyoruz. Çünkü farklı pencerelerden bakan ama aynı ortak kaygının sancısını çeken insanların birbirini ötekileştirmeden konuşabilmesi, diasporanın en çok ihtiyaç duyduğu zihinsel olgunluğun temel şartıdır. Bununla birlikte, uzun bir metnin arka planındaki varoluşsal çığlığı yalnızca genel kurul süreçlerindeki isim tartışmalarına, dar bir dernekçilik sitemine ya da biçimsel bir tabela değişikliği arzusuna indirgeyen bakış açısının, meselenin felsefi, sosyolojik ve tarihsel boyutlarını istemeden de olsa daralttığını görmekteyiz. Bize yöneltilen bu eleştiri, muhatabımızın şahsından bağımsız olarak, diasporamızda uzun yıllardır kök salmış olan belirli bir düşünce alışkanlığını yansıtmaktadır. Bu bakımdan amacımız asla kırıcı olmak, karşıdaki düşünceyi küçümsemek ya da herhangi bir kişiyi haksız ithamlarla bir tarafa itmek değildir; aksine, ortak kaygılarımızın merkezinde duran bu kadim meseleyi, karşılıklı saygı, derinlikli bir sorgulama ve entelektüel bir nezaket çerçevesinde enine boyuna tartışarak zihinlerimizdeki düğümleri birlikte çözmeye çalışmaktır. Yazmak, bu bağlamda bir üstünlük kurma aracı değil; aksine aynı kaderi paylaşan insanların ortak hafıza havuzuna bıraktığı samimi bir muhasebe davetidir. Muhatabımızın satırlarında hissettiğimiz o arayış, esasında hepimizin ortak sancısı olan geleceksizlik endişesinin farklı bir dille ifadesinden ibarettir.

Değerli muhatabımızın ileri sürdüğü en çarpıcı düşünce deneylerinden biri, bir an için gözlerimizi kapatarak federasyonun adının Çerkes Federasyonu olduğunu hayal etmemizi ve bu durumda aslında hiçbir şeyin değişmediğini göreceğimiz yönündeki samimi tespitidir. İlk bakışta son derece pratik, ayakları yere basan ve biçimsel ayrıntılara takılmak yerine içeriğe odaklanmayı öneren bir sağduyu yaklaşımı gibi görünen bu argüman, aslında ontolojik, yani varlıksal açıdan üzerinde çok daha derin düşünülmesi gereken temel bir felsefi problemi barındırmaktadır. İnsanlık düşünce tarihi boyunca, kadim felsefeden modern semiyotiğe ve dilbilime kadar uzanan bütün düşünce gelenekleri göstermiştir ki, adlandırma eylemi sadece nesnelerin üzerine yapıştırılan tesadüfi bir etiket ya da binaların kapısına asılan sıradan bir teneke levha değildir. Bir özneye, bir kuruma yahut bir halka verilen ad; onun dünyadaki yerini, varoluş gayesini, sınırlarını ve kendisini nasıl tarif ettiğini belirleyen kurucu bir iradedir. Adı konulmayan, kendi öz kimliğiyle açıkça telaffuz edilmeyen hiçbir kavram ya da toplumsal irade, tarihin ve kamusal alanın meşru bir aktörü olarak tam anlamıyla görünürlük kazanamaz. İsimlendirmek, varlığı tanımak, onu tarihin karanlık dehlizlerinden çıkarıp bilincin aydınlığına kavuşturmak ve ona bir istikamet çizmektir. Siz bir topluluğun çatı örgütünde o topluluğun kendi öz adını taşımaktan imtina ettiğinizde, aslında sadece teknik bir kelime tercihi yapmamış olursunuz; aynı zamanda o topluluğun tarihsel varlığını, siyasal meşruiyetini ve kamusal alandaki hak arama zeminini farkında olmadan belirsizleştirmiş olursunuz. Adı açıkça zikredilmeyen bir öznenin sınırları flu kalır; sınırları flu kalan bir yapının ise hangi talebi kimin adına savunduğu daima bir tartışma konusu haline gelir. Dolayısıyla bir çatı kurumunun kendi kurucu kitlesinin adını taşıması meselesi, asla tali bir şekilcilik yahut bürokratik bir kapris olarak görülemez; bilakis bu, o kitlenin kendi tarihsel varlığıyla kurduğu barışık, dürüst ve şeffaf ilişkinin en doğal, en meşru ve en kaçınılmaz tezahürüdür. Bir topluluk kendi dilinin, kendi tarihinin ve kendi hafızasının taşıyıcısı olan ismi telaffuz etmekten çekindiğinde, zamanla o ismin temsil ettiği bütün değerler dünyasını da yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. İsim, geçmiş ile gelecek arasında kurulan en sağlam köprüdür.

Eğer adın değişmesi gerçekten hiçbir şeyi değiştirmeyecek kadar önemsiz, sıradan ve tesirsiz bir formaliteden ibaret olsaydı, diaspora tarihimiz boyunca bu konunun her gündeme gelişinde neden bu denli derin bir hassasiyetin, kaygının ve duygusal yoğunluğun yaşandığını anlamak güçleşirdi. Toplumsal hafıza ve kurumsal refleksler, hiçbir pratik sonucu olmayacak içi boş meseleler etrafında bu derece yoğun bir direnç ya da hararetli tartışmalar üretmez. İsim tartışmalarının etrafında oluşan bu yüksek duyarlılık, aslında herkesin içten içe adlandırmanın ne denli kurucu, dönüştürücü ve sorumluluk yükleyici bir güce sahip olduğunu çok iyi bilmesinden kaynaklanmaktadır. Bir tabelaya açıkça ve tereddütsüz biçimde o halkın kendi adını yazmak, hem içerideki topluluğa hem de dış dünyaya yönelik son derece berrak bir mesaj iletmek anlamına gelir: Biz buradayız, bu kimliğin taşıyıcısıyız ve bu kimliğin geleceğinden doğrudan sorumluyuz. Geniş, geçirgen ve sınırları belirsiz bir coğrafi adın arkasında kalındığında ise, bu durum zaman zaman kurumların kendi önceliklerini netleştirmesini zorlaştırabilir, toplum nezdinde bir kimlik muğlaklığına yol açabilir ve asimilasyon gibi hayati bir tehlike karşısında atılması gereken somut adımların odak noktasını dağıtabilir. Nitekim geçmiş kuşakların belirli tarihsel zorunluluklar, dönemin siyasal hassasiyetleri ve bir sığınma refleksiyle benimsediği genel kavramlar, zamanla sorgulanamaz tabulara dönüşmemelidir. Kuşaklar değiştikçe, demokratikleşme süreçleri ilerledikçe ve anadil kaybı gibi yakıcı sorunlar kapımıza dayandıkça, kurumların da kendi kimliklerini daha net, daha özgüvenli ve daha şeffaf bir dille ifade etmesi bir gereklilik haline gelir. Bu sebeple isim meselesi, kesinlikle tek başına her derdi bir anda çözen sihirli bir formül değildir; ancak kendi adını sahiplenmek, doğru bir rotada ilerlemenin, dürüst bir kurumsal kimlik inşa etmenin ve geleceğe dönük stratejileri sağlam bir zemine oturtmanın ilk ve vazgeçilmez basamağıdır. Bu sebeple meseleyi sadece tabeladaki harflerin dizilimi olarak görmek, meselenin ruhunu gözden kaçırmak demektir. Çerkes kimliği, yüzyıllardır sürgün yollarında, asimilasyon cenderesinde ve yabancı coğrafyaların bozkırlarında var olma mücadelesi vermiş bir ulusun haysiyet bayrağıdır; bu bayrağın kendi kurumlarımızın çatısında dalgalanmasını arzulamak ise her ferdin en meşru hakkıdır.

Muhatabımızın değerlendirmesinde yer alan ve fevkalade önemli bir sosyolojik hakikate işaret eden bir diğer tespit ise, federasyonun fiiliyatta zaten tamamen Çerkes odaklı olduğu, bünyesinde ne bir Oset ne de bir Abaza derneği bulunduğu ve bu halkların tüzüksel bir temsillerinin dahi yer almadığı yönündeki son derece açık gözlemidir. Yorumcumuzun hiçbir komplekse kapılmadan, büyük bir samimiyet ve nesnellikle ortaya koyduğu bu olgu, aslında diasporadaki kurumsal yapının içinde bulunduğu en büyük yapısal çelişkiyi bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Eğer bir federasyonun insan kaynağı, üye dernekleri, maddi ve manevi dinamizmi, taban enerjisi ve faaliyet sahası neredeyse bütünüyle Çerkeslerden oluşuyorsa ve diğer Kafkas halklarının orada kurumsal bir temsili bulunmuyorsa, o halde o yapının tabelasında genel bir coğrafyanın adını muhafaza etmesi kimi, nasıl ve ne ölçüde temsil etmektedir? Bu durum, tarafların niyetinden bağımsız olarak, son derece karmaşık ve iki yönlü bir temsil krizine yol açmaktadır. Bir yandan, Kafkasya’nın her biri kendi dili, kültürü ve özgün tarihiyle saygıdeğer birer özne olan diğer kadim halkları (Abhazlar, Osetler, Çeçenler, İnguşlar, Dağıstan halkları), fiilen içinde bulunmadıkları ve karar alma süreçlerine katılmadıkları bir çatının adı altında simgesel olarak yer alarak kendi özgün kimliklerinin bağımsız görünürlüğünü yitirme riskiyle karşılaşmaktadır. Diğer yandan ise, bütün fedakârlığı üstlenen, aidatını ödeyen, salonları dolduran, dili yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan ve anayurdundan koparılmış olan Çerkes halkı, kendi öz adıyla kurumsallaşmaktan imtina ederek bir tür kimlik anonimleşmesine mahkûm edilmektedir. Diğer Kafkas halklarıyla olan tarihsel kardeşliğimiz, kader ortaklığımız ve komşuluk bağlarımız elbette başımızın tacıdır; ancak bu kardeşlik, halkların birbirinin adını gölgelemesiyle değil, her birinin kendi adı ve kimliğiyle eşitler olarak yan yana durmasıyla anlam kazanır. Dolayısıyla muhatabımızın bu samimi tespiti, bizim ilk metindeki eleştirimizi zayıflatmak şöyle dursun; aksine, var olan temsil krizinin ne kadar somut, ne kadar gerçek ve ne kadar çözüme muhtaç olduğunu en yetkin ve berrak biçimde teyit etmektedir. Bu durum, diğer halklarla aramıza bir mesafe koymak değil; bilakis her halkın kendi özgün kimliğiyle var olabileceği çoğulcu ve adil bir kardeşlik zeminini savunmaktır. Çünkü gerçek bir dayanışma, ancak kendi kimliğinden emin olan ve başkalarının kimliğine de aynı saygıyla yaklaşan eşit özneler arasında kurulabilir. Muhatabımızın bu tespiti, işte tam da bu eşitlikçi ve şeffaf kardeşlik anlayışına giden yolu aydınlatmaktadır.

Tartışmanın en can alıcı noktalarından birini oluşturan ve yorumcumuzun da haklı bir teorik ayrımla altını çizdiği temel itiraz ise, Çerkes ulusal sorununun çözümünün kültür dernekçiliğine indirgenemeyeceği ve kültür derneklerinin bir bileşkesi olan bir federasyondan ulusal sorunları çözmesinin beklenmemesi gerektiği fikridir. Bu argüman, klasik sivil toplum kuramı açısından son derece anlaşılır ve teorik olarak saygıdeğer bir ayrıma dayanır: Bir tarafta kültür, folklor, müzik ve dil alanında faaliyet gösteren dernekler; diğer tarafta ise siyasal, anayasal ve yapısal talepleri üstlenen siyasi mekanizmalar yer almalıdır. Ancak sosyolojinin, siyaset biliminin ve azınlık araştırmalarının bize gösterdiği üzere, sürgüne uğramış, ana vatanından koparılmış ve varoluşsal bir asimilasyon tehdidi altında yaşayan topluluklar için kültür ile siyaset arasındaki çizgi hiçbir zaman steril ve birbirinden tamamen yalıtılmış bir sınır olamaz. Bir dilin yaşaması eğitim politikalarıyla, bir kültürün korunması anayasal haklarla ve bir halkın hafızasının muhafazası ise doğrudan doğruya kamusal alanla ilgilidir. Dahası, somut kurumsal pratiğe ve federasyonun yakın tarihine nesnel bir gözle baktığımızda, bizzat federasyonun kendisinin hiçbir zaman kendisini sadece apolitik bir kültür dernekleri toplamı olarak tarif etmediğini, aksine çok geniş ve iddialı bir kamusal-siyasal misyon üstlendiğini görmekteyiz. Bunun en somut ve açık kanıtı, federasyon bünyesinde kurulan ve kamuoyuna gururla tanıtılan KAFFED Siyaset Akademisi projesidir. Bu akademinin müfredatına ve hedeflerine bakıldığında; Türkiye’nin siyasi tarihi, seçim sistemleri, kamu yönetimi mevzuatı, yerel yönetimler hukuku, lobicilik ve savunuculuk teknikleri, siyasal iletişim ve uluslararası ilişkiler gibi doğrudan profesyonel siyasetin temel alanlarının yer aldığı görülür. Ayrıca farklı siyasi partilerden milletvekillerinin, genel başkan yardımcılarının ve siyaset uzmanlarının derslere davet edilmesi, gençlerin aktif siyaset ağlarıyla temasının hedeflenmesi ve açıkça yerel yönetimlerden parlamentoya kadar diasporanın taleplerini sahiplenecek siyasi aktörler yetiştirilmesinin amaçlanması, kurumun kendisini salt bir folklor kulübü olarak görmediğinin en bariz, en meşru ve en somut kanıtıdır. Bu çaba, kendi içinde son derece anlaşılır bir sivil katılım arayışıdır; ancak böyle bir siyasi kadro yetiştirme iddiası ortadayken, eleştiriler karşısında birdenbire biz sadece kültür derneklerinin masum bileşkesiyiz argümanına sığınılması, kurumun kendi pratikleriyle çelişen bir savunma ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla sorun siyaset yapmakta veya siyasal aktörler yetiştirmekte değildir; asıl sorun, yapılan bu işlerin kurumsal kimlikle örtüşmemesinde ve topluma karşı açık bir şekilde sahiplenilmemesindedir. Bir yandan siyasetin en karmaşık araçlarını kullanıp diğer yandan apolitik bir kültür kurumu görüntüsü vermek, hem kurumun inandırıcılığını zedelemekte hem de tabanın beklentileriyle yönetim pratikleri arasında derin bir mesafe yaratmaktadır.

Federasyonun siyasal alandaki bu kurumsal varlığı ve sivil toplum ötesi vizyonu, sadece bir eğitim projesiyle de sınırlı kalmamış; devletin en üst kademelerine, Meclis Başkanlığına, Cumhurbaşkanlığına, bakanlıklara ve siyasi partilere sunulan kapsamlı talep dosyalarında da kendisini açıkça göstermiştir. Bu dosyalarda dile getirilen maddelerin her biri, basit bir folklorik derleme çalışmasının yahut dernekler arası geleneksel dayanışmanın fersah fersah ötesinde, doğrudan doğruya devletin anayasal, siyasal ve hukuki mimarisini ilgilendiren köklü yapısal taleplerdir. Örneğin, TRT bünyesinde devlet bütçesiyle haftanın yedi günü yirmi dört saat kesintisiz Adığece ve Abhazca yayın yapacak resmi bir televizyon kanalının, yani TRT Çerkes’in kurulması talebi tam da bu siyasal ajandanın merkezindedir. Bu talep için Meclis kapılarında basın açıklamaları yapılmış, imza kampanyaları düzenlenmiş, siyasi parti liderleriyle doğrudan görüşmeler yürütülmüştür. Yine aynı federasyon, Milli Eğitim Bakanlığı'nın seçmeli dersler politikasını aşarak, anadilde eğitimin anayasal bir güvenceye kavuşturulmasını, kadrolu Adığece öğretmen atamalarının yapılmasını talep etmiştir. Daha da ötesi, Cumhuriyet dönemindeki İskan Kanunu gibi tektipleştirici ve asimilasyonist politikalar çerçevesinde değiştirilen tarihi Çerkes ve Kafkas köy isimlerinin resmi olarak iadesi istenmiştir ki bu talep, doğrudan devletin tarihsel hafıza ve ulus-devlet politikalarıyla hesaplaşma anlamına gelen son derece radikal bir siyasal hamledir. Bununla da yetinilmemiş; 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü ve Katliamı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından resmi bir kararla Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suç olarak tanınması için kanun teklifi taslakları hazırlanmış, milletvekillerine lobi yapılmıştır. Diaspora mensuplarının Rusya Federasyonu'ndaki anavatan cumhuriyetlerine ve Abhazya'ya dönüşlerini kolaylaştırmak adına koşulsuz çifte vatandaşlık imtiyazlarının diplomatik yollarla sağlanması talep edilmiştir. Bütün bu talepler, doğası gereği bütünüyle siyasaldır, anayasaldır ve modern dünyada bir topluluğun hak arama mücadelesinin en üst düzey başlıklarıdır. Bu denli kapsamlı ve doğrudan siyaset kurumunu muhatap alan talepleri masaya koyan bir yapıyı, sadece folklorik danslar icra eden masum bir kültür kulübü olarak nitelendirmek, bizzat o yapının kendi kurumsal hafızasına, tarihsel iddialarına ve bugüne kadar ortaya koyduğu samimi emeğe haksızlık etmek olur. Bu taleplerin meşruiyeti ve haklılığı konusunda hiçbir şüphe yoktur; aksine bunlar, demokratik bir hukuk devletinde yaşayan her onurlu yurttaşın en temel insan haklarıdır. Ancak bu denli hayati ve anayasal hedefleri takip eden bir çatı örgütünün, kendi kimliğini ve misyonunu kamuoyuna anlatırken son derece açık, tutarlı ve cesur bir dil kullanması gerekir. Ulusal hak arayışı, ancak kendi adını açıkça koyan bir kurumsal iradeyle başarıya ulaşabilir.

Aynı şekilde, seçim dönemlerinde yayımlanan resmi Seçim Bildirgeleri ile siyasi partilere açık çağrılarda bulunulması, Çerkeslerin taleplerini seçim bildirgelerine almayan siyasi partilere ve adaylara oy verilmeyeceğinin açıkça ilan edilmesi ve nüfusun yoğun olduğu illerde milletvekili ya da belediye meclis üyesi adaylarının belirlenmesi süreçlerinde parti genel merkezleri düzeyinde yürütülen lobi temasları, kurumun siyasal süreçlerde doğrudan bir aktör olma arzusunu ortaya koymaktadır. Dahası, uluslararası alanda Rusya Federasyonu ile yürütülen diplomatik temaslar, anavatan cumhuriyetlerindeki gelişmelere dair atılan adımlar, Türkiye’nin resmi olarak tanımadığı Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının tanınması için yürütülen kamu diplomasisi ve uluslararası insan hakları platformlarında diaspora adına yapılan raporlamalar; bu organizasyonun fiilen bir tür sivil dış politika aktörü gibi hareket ettiğini göstermektedir. Bütün bu tabloyu sergileyen bir kuruma dair eleştiriler yöneltildiğinde, onu aniden sadece çay içilip folklor oynanan masum bir dernekler bileşkesi olarak konumlandırmak, ister istemez derin bir tutarsızlık ve çelişki hissi yaratmaktadır. Elbette bir sivil toplum kuruluşu siyasal alanda hak arayışı içine girebilir ve girmelidir de; bunda yadırganacak hiçbir şey yoktur. Modern demokrasilerde sivil toplumun temel görevi zaten kamusal politikaları etkilemektir. Yadırganan ve sorgulanan husus, siyasal etki ve temsil iddiası söz konusu olduğunda en üst düzey otorite gibi hareket eden bir anlayışın, iş hesap vermeye, sonuç almaya ve varoluşsal krizlere çözüm üretmeye geldiğinde sorumluluğu üzerinden atarak kendini dar bir kültür dernekçiliği kalıbına hapsetmesidir. Bu durum, kurumun kendi misyonunu tam olarak tanımlayamamasından ve siyaset ile kültür arasındaki ilişkiyi şeffaf bir zemine oturtamamasından kaynaklanan yapısal bir açmazdır. Bir sivil toplum örgütünün seçim süreçlerinde toplumun haklarını savunması, adaylardan taahhütler istemesi ve uluslararası mekanizmalarda lobi faaliyetleri yürütmesi son derece kıymetli demokratik haklardır. Fakat bu faaliyetler yürütülürken, kurumun kendi tabanına karşı hesap verebilir olması, başarı ve başarısızlıkların şeffafça tartışılması ve en önemlisi de bu büyük iddiaların arkasında durulması gerekir. Güçlü bir temsil, ancak şeffaf ve tutarlı bir duruşla mümkündür.

Burada üzerinde en çok durulması ve hepimizi derin bir kederle birleştirmesi gereken en samimi tespit ise, değerli yorumcumuzun yazısının sonunda yer verdiği o hüzünlü ve can alıcı cümledir: Kurumdan beklenmesi gerekenin dil, folklor, tarih ve iletişim alanlarında başarılı olması gerektiğini belirttikten sonra, başarılı mı sorusuna verdiği o dürüst cevap: Tabii ki tamamen başarısız. İşte bu noktada, aramızdaki tüm düşünsel nüanslar, üslup farklılıkları ve kavramsal tartışmalar yerini ortak bir acıya ve ortak bir sorumluluk bilincine bırakmaktadır. Yorumcumuzla tamamen aynı hissiyatı ve aynı derin kaygıyı paylaşıyoruz: Evet, ne yazık ki kültürel varoluşumuzun en temel taşıyıcısı olan dilimiz, yani Adığabze, yaşlılarımızın dudaklarında son nefesini vererek sessizce toprağa karışmaktadır. Köylerimiz boşalmakta, şehirlerin karmaşasında yetişen yeni nesiller kendi atalarının dilinde tek bir cümle dahi kuramamakta, zengin folklorumuz düğün salonlarında sergilenen gösterilere indirgenmekte ve Xabze’nin o köklü adalet felsefesi gündelik hayatın dışına itilmektedir. Peki soralım: Eğer bir kurum, yorumcumuzun da ifade ettiği gibi, varoluş gayesi sayılan bu en temel kültürel sahalarda tamamen başarısız ise ve aynı zamanda siyasal temsilde de adını koymaktan çekinen bir ikirciklilik yaşıyorsa, bu durum sadece basit bir yönetim yetersizliği midir, yoksa yarım asırdır sürdürülen kurumsal paradigmanın kökten bir kriz içinde olduğunun kanıtı mıdır? Dilin ve kültürün kurtarılması, onu siyasetin, anayasal güvencelerin ve berrak bir kimlik bilincinin dışına iterek sadece dernek odalarında yaşatmaya çalışmakla mümkün olamaz. Kültürü korumak için bile siyasal iradeye, anayasal haklara ve her şeyden önce kim olduğunu açıkça haykıran onurlu bir özne bilincine ihtiyaç vardır. Dolayısıyla kültür ile siyaset, isim ile içerik arasındaki bu yapay kopuş sona ermedikçe, ne dilimizi yaşatmamız ne de tarihin önünde asil bir duruş sergilememiz mümkün olacaktır. Dilimizin yok oluşu, sadece bir iletişim aracının kaybı değildir; bir milletin dünyaya bakışının, felsefesinin, mizahının, ağıtlarının ve binlerce yıllık bilgeliğinin toprağa gömülmesidir. Eğer bugün derneklerimizin kapısından içeri giren gençlerimiz kendi anadillerini öğrenemiyor, köylerimizde o güzelim Adığabze ezgileri susuyorsa, bu hepimizin ortak acısı ve ortak vebalidir. Bu yangını söndürmek için sadece folklorik gösterilerle yetinemeyiz; köklü bir dil stratejisine ve güçlü bir iradeye ihtiyacımız vardır.

Sonuç olarak, meselenin hiçbir noktasını karanlıkta bırakmamak, her bir muhtemel itirazı ve yanlış anlamayı daha doğmadan cevaplamak adına kendimizi parçalarcasına uzun yazmamız; kimseye bir üstünlük taslama, muhataplarımızı yargılama yahut onları bir tarafa itme hevesi asla değildir. Bu, yok oluşun eşiğinde duran kadim bir medeniyetin evladı olarak, tarihin ve gelecek nesillerin omuzlarımıza yüklediği ağır vicdani borcun bir gereğidir. Yorumcumuzun getirdiği eleştiriler son derece kıymetlidir; çünkü bu eleştiriler sayesinde, diasporanın yıllardır içine hapsolduğu adlandırma paradoksunu, kültür ile siyaset arasındaki yapay çatışmayı ve en önemlisi de dilimizin sessiz sedasız yok oluşu karşısındaki ortak çaresizliğimizi samimiyetle konuşma imkânı bulduk. Birbirimizi dışlamadan, ötekileştirmeden ve hiçbir düşünceyi peşinen mahkûm etmeden yürütülecek bu tür derinlikli tartışmalar, diasporanın üzerindeki o uyuşukluk perdesini aralayacak tek yoldur. Çerkes halkı; ne bir coğrafi adın arkasına saklanmaya muhtaçtır ne de kendi varlığını sadece folklorik bir süs olarak görmeye razı gelecektir. Bizler, kendi adımızın onuruna sahip çıkarak, anadilimizin son nefesini vermemesi için topyekûn bir seferberlik başlatarak ve geçmişin acılarını geleceğin aydınlık ve özgür yarınlarına dönüştürerek var olabiliriz. Tarihin bu nihai kavşağında hiçbir kaçamak savunma geleceğimizi kurtarmaya yetmeyecek; bizleri ancak birbirimize duyduğumuz sevgi, dürüstlük, açık sözlülük ve kendi köklerimize olan sarsılmaz sadakatimiz ayakta tutacaktır. Bu hakikat hiçbir gölgeyi kabul etmez; ortak vicdanımızın sesi bütün yapay barikatları aşacak kadar güçlü ve berraktır. Birbirimizi kırmadan, yargılamadan ve haksız yaftalarla bir tarafa itmeden konuşabilmek, bu topraklarda geleceğimizi birlikte inşa etmenin yegâne teminatıdır. Muhatabımızın samimi eleştirilerine teşekkür ederken, bu tartışmanın bir ayrışma değil, ortak bir akıl ve ortak bir vicdan inşasına vesile olmasını yürekten diliyoruz. Çerkes halkı, kendi tarihine, diline ve onuruna sahip çıkarak geleceğe yürüyecek; bu yürüyüşte her bir ferdin emeği ve sözü başımızın üstünde yer alacaktır.

 

   ⚡ YAZIYI ÖZETLE & GRAFİK KART ÜRET

Adımız Onurumuzdur!


Tarihsel bir yok oluş ve kültürel travma süreci, yaygın kitle algısının aksine her zaman kılıç darbeleriyle, cayır cayır yakılan kadim köylerle veya kitlesel sürgünlerin o sağır edici, dehumanize edici gürültüsüyle nihayete ermez; asıl ve en geri döndürülemez yıkım, bir halkın kendini Asil bir biçimde tanımladığı ve varoluşsal sınırlarını çizdiği kelimelerin içinin sinsi, sistemli ve bürokratik bir sessizlikle boşaltılmasıyla başlar. Kafkasya’nın o puslu, hırçın ve fırtınalı dağlarından yankılanan kadim sessizlik, bugün bizlere süslü, steril ve entelektüel cilalarla kaplanmış diplomatik metinlerin bilinçli bir stratejiyle örtbas etmeye çalıştığı çok daha ağır, kasvetli ve yüzleşilmesi zor bir hakikati fısıldamaktadır. Bir varoluş biçiminin, binlerce yıllık kesintisiz bir aidiyet ve direnç hattının etrafına itina ile örülmüş o koruyucu, zihinsel ve sosyolojik duvarlar aşındığında, geriye kalan o devasa, karanlık boşluğa koca bir tarih, mitoloji ve kolektif hafıza sessizce, kimsenin ruhu duymadan gömülür. Bugün karşı karşıya kalınan en rafine, en tehlikeli ve en karmaşık asimilasyonist tehdit, kalabalık kitleleri gücendirmemek, konforlu alanları sarsmamak adına herkesin üzerine bir lütuf gibi Örtülen, sınırları kasıtlı ve muğlak olarak silikleştirilmiş o genişletilmiş kimlik kurgularıdır. Birleştirici ve kapsayıcı bir vizyon, sıcak ve kuşatıcı bir kucaklaşma Ambalajıyla pazarlanan bu şemsiye kavramlar dizisi, özünde toplumsal hafızayı felç eden sosyolojik ve ideolojik bir illüzyondan ibarettir. Sınırları olmayan, her önüne geleni içine alıp bünyesinde eritmeye çalışırken hiç kimseye kendi özgün rengini ve tarihsel haysiyetini bırakmayan bu yapay kucaklaşma, zamanla asıl sahibini yutan, onu kendi öz evinde görünmez kılan, tarihsel iddialarından arındıran sinsi bir tuzağa dönüşmektedir. Çerkes halkının trajedisi yalnızca anavatanından koparılıp ölümcül deniz yollarıyla yeryüzüne savrulmasıyla nihayete ermemiş, o sürgün patikalarında her türlü yok oluşa direnerek koruduğu kutsal isminin bugün her gelene giydirilmeye çalışılan, kimseye tam oturmayan, tarihsel derinlikten yoksun yamalı bir hırkaya dönüştürülmek istenmesiyle çok daha tehlikeli bir safhaya taşınmıştır. İsimler, basit birer dilbilgisi unsuru, sıradan semboller veya konjonktürel olarak değiştirilebilir pragmatist etiketler değildir; isimler bizzat varlığın, ruhun ve tarihsel mevcudiyetin somutlaşmış halidir. Bir halk ancak kendi öz adıyla çağrıldığında ve tanımlandığında, o bin yıllık kolektif hafızasıyla kopmaz bir bağ kurabilir, atalarının kanıyla sulanmış topraklar üzerindeki ayak izlerini takip edebilir ve geleceğe dair sarsılmaz bir irade koyabilir; adını ve tarihsel tanımını kaybeden bir topluluğun ise yeryüzünde savunabileceği hiçbir meşru toprağı, hiçbir ideali ve hiçbir varoluşsal gayesi kalamaz.


Sürgün yollarının o tarifsiz, katran karası karanlığı ve Karadeniz'in acımasız, yutucu suları, Kafkasya coğrafyasından kopup gelen farklı halkları aynı trajik acıda kavurmuş, onları birbirlerine kader ortağı kılarak şüphesiz sarsılmaz bir biçimde kenetlemiştir. Sömürgeciliğe karşı yürütülen destansı direnişin yarattığı bu tarihsel kardeşlik son derece yüce, asil, hürmete layık ve silinmez bir duygudur; ancak acıda ve felakette ortaklaşmak, varlıkta tekleşmeyi, sosyolojik olarak homojenleşmeyi yahut aynı kimliksel potada eriyip gitmeyi asla dayatamaz ve meşrulaştıramaz. Çeçenin, Osetin, Abazanın veya Dağıstan topluluklarının her birinin kendine özgü görkemli, derin, karmaşık ve tamamen bağımsız birer tarihsel yürüyüşü vardır ve bu halkların her biri, kendi özgün adıyla, diliyle, gelenekleriyle ve toplumsal hafızasıyla ayrı ayrı sonsuz bir saygıya ve özerkliğe layıktır. Sırf omuz omuza aynı tarihsel felaketi yaşadılar veya aynı sürgün gemilerine dolduruldular diye bütün bu farklı, onurlu ve özgün hakikatleri belirsiz bir kavram altında eritmeye kalkışmak, hakiki anlamda savunulabilecek bir kardeşlik hukukunu dahi kökünden tahrip eder. Bu duruma akademik, politik veya sosyolojik bir meşruiyet katmak amacıyla laboratuvar ortamlarında icat edilen üst kimlik dayatmaları, aslında bu halkların hiçbirini tam olarak tanımamanın, onların tarihsel ağırlıklarını silikleştirerek devletsizliğin ve vatansızlığın o karanlık boşluğunda asimile etmenin en entelektüel, en rafine kılıfıdır. Bu yalın, acımasız, son derece net ve tavizsiz gerçeği cesaretle dile getirenleri mikro milliyetçilikle, dar kafalılıkla veya bölücülükle suçlamak, varoluşsal bir çığlığı bir tür ayrışma vesilesi gibi sunmak, asimilasyonist zihniyetin merkeze yerleşmiş en kibar, en sinsi ve en tehlikeli halidir. Bir toplum, ötekiler gücenmesin, müesses nizam rahatsız olmasın, yapay ittifaklar bozulmasın diye kendi kimliğini sürekli bir bulanıklık, muğlaklık ve belirsizlik içinde tutmaya zorlanırsa, o toplum neyi koruduğunu, hangi değer için direndiğini ve yarına hangi mirası taşıyacağını bilemez hale gelerek tarih sahnesinden çekilir. Herkesin her şey olduğu ama aslında hiç kimsenin kendi olamadığı o mecburi birleşme alanları, asimilasyonist politikaların en konforlu, en uyuşturucu bekleme odalarıdır. Gerçek, sahih ve kalıcı bir dayanışma, kimliklerin sınırlarını silerek, aidiyetleri flulaştırarak veya tarihi yeniden kurgulayarak değil; aksine, her kimliğin kendi öz varlık sahasında özgürce, korkusuzca kök salmasına alan açarak kurulur. Oset Oset olarak, Çeçen Çeçen olarak, Abaza Abaza olarak, Çerkes de Çerkes olarak var olduğunda, herkes kendi adıyla ve haysiyetiyle bilindiğinde ancak birbirimizin gözünün içine bakıp, senin davan benim davamdır diyebiliriz; aksi takdirde, birileri evimize gelip adımızı herkese dağıtmaya, evimizin tapusunu silikleştirmeye kalkıştığında ve biz buna var gücümüzle itiraz ettiğimizde dar görüşlülükle suçlanıyorsak, orada kardeşlikten değil, yeni nesil, rafine bir kültürel soykırımdan ve yok oluştan söz ediyoruz demektir.


Meseleyi salt kurumlar, dernekler, konfederasyonlar veya sivil toplum yapılanmaları üzerinden okuyan mekanik, teknokratik ve ruhsuz yaklaşım da aynı yüzeyselliğin ve zihinsel sığlığın bir başka trajik yansımasıdır. Bir kurumun tabelasında veya tüzüğünde hangi adın yazdığının önemsiz olduğunu, asıl olanın işlevsellik, fon bulmak ve pragmatik projeler üretmek olduğunu savunmak, ruhu bedenden tamamen ayırıp bir et yığınını suni teneffüsle ve bürokratik hamlelerle hayatta tutmaya çalışmaktan farksızdır; oysa ruhu çalınmış, tarihsel iddiası tasfiye edilmiş kurumlar, ne kadar pahalı elbiseler giydirilirse giydirilsin, ne kadar modern binalarda oturtulursa oturtulsun, asla ayağa kalkıp o halkı geleceğe taşıyamazlar. Profesyonel kadrolarla yönetilen devasa konfederasyonlar kurabilir, masaları uluslararası finansmanlı bilimsel projelerle doldurabilirsiniz; fakat o masanın etrafında oturanlar, "biz kimiz ve neyi savunuyoruz" sorusuna net, tavizsiz, dolambaçsız ve cesur bir cevap veremiyorlarsa, o projelerin hiçbiri can çekişen bir dilin yok oluşunu, eriyip giden bir kültürün trajedisini durdurmaya yetmez. Siyasetin, sosyal mühendisliğin ve sivil toplum elitlerinin o soğuk, hesapçı, araçsal diliyle toplumsal gerçeklerin istenildiği gibi şekillendirilebileceğini sananlar, halkların tarihsel hafızasının bürokratik raporlardan son derece derin ve dirençli olduğunu unutmaktadırlar. O tarihsel derinlikte ucuz pazarlıklara, konjonktürel tavizlere veya isim hakkından vazgeçmeye asla ve asla yer yoktur. Kapsayıcılık ve bütünleştiricilik maskesi altında herkesi aynı renksiz Örtünün altına sokup, o örtünün asıl sahiplerini kendi öz adları içinde görünmez kılmaya çalışmak, vatanı için toprağa düşmüş, sürgün yollarında isimsiz mezarlara gömülmüş ataların ödediği ağır bedellere ve tarihsel hakikate yapılmış devasa bir saygısızlıktır. Bugün eğer bazı büyük kurumlar ve dernekler derin bir işlevsizlik krizi yaşıyorsa, toplumun kılcal damarlarına ulaşamıyor ve yeni neslin dinamizmini kucaklayamıyorsa, bunun yegane sebebi o yapıların kendi tarihsel varlık nedenlerine yabancılaşması, insanlara ne olduklarını unutturacak kadar geniş, belirsiz, kaygan ve ruhsuz bir kimlik siyasetine hapsolmuş olmalarıdır. Bir insan neyin parçası olduğunu, hangi şerefli ve acılı mirasın taşıyıcısı olduğunu bilincinde ve ruhunda hissetmediğinde, o yapı için bedel ödemez, zamanını harcamaz ve elini taşın altına koymaz; çünkü insan toplulukları, dernek tüzüklerinin Kuru maddeleri veya bulanık kavramların etrafında değil, yalnızca adını net olarak bildiği, bedeli kanla ve gözyaşıyla ödenmiş somut bir gerçeğin etrafında kenetlenirler.

Tarihsel ve ontolojik kimlik, günlük konjonktürel rüzgarlara, siyasi konfor alanlarına veya mikro stratejik hesaplara feda edilebilecek esnek bir hamur değildir. Bir ismi tavizsizce savunmak, onu şovenist bir silah gibi kullanıp başkalarına saldırmak veya ötekileştirmek asla değildir; kendi öz kimliğini her türlü baskıya karşı savunmak, o ismin bedelini kefensiz bedenleriyle ödeyen mezarsız ölülerin anısına ve mirasına sadık kalmanın en temel ahlaki, varoluşsal gerekliliğidir. Evrensel demokratik değerleri ve insan haklarını tutkuyla savunan, Kürtlerin, Lazların, Ermenilerin veya yeryüzündeki herhangi bir ezilen halkın kendi adıyla, diliyle ve kültürüyle özgürce yaşama hakkını amasız, fakatsız kabul eden her onurlu birey, kendi halkının varlığının ve adının da aynı saygıyı, aynı meşruiyeti görmesini beklemek zorundadır. Başkalarının varoluş hakkını savunurken gösterilen o cesur, entelektüel ve ilkesel duruşun, konu Çerkes kimliği ve hakları olduğunda yerini utangaç, ürkek ve kompleksli bir bulanıklığa bırakması, asla kabul edilemeyecek bir çifte standart ve ahlaki tutarsızlıktır. Eğer bugün toplumun zihnini bulandıran, kurumları kilitleyen derin bir varoluş krizi varsa, bu düğüm ancak her şeyin adını dosdoğru koyarak, tarihi gerçeklerle korkusuzca yüzleşerek ve kimlikleri asli sahiplerine eksiksiz iade ederek çözülebilir. Popülist kaygılar, ucuz alkışlar uğruna, o birkaç on yıllık sığ dernekçilik pratikleriyle değil, binlerce yıllık kesintisiz, çetin bir yürüyüşün sonunda çelikleşmiş olan bu toplumsal omurgayı bükmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Rüzgar hangi yönden, ne kadar sert ve yıkıcı eserse essin, mantıksal ve tarihsel döngü bizi eninde sonunda hep aynı sarsılmaz gerçeğe döndürür: Adını, tanımını ve hakikatini koruyamayanlar, yeryüzündeki varlıklarını da koruyamazlar; bu yüzden bizler, asimilasyonist tuzakların, siyasi illüzyonların ve kavram karmaşasının karşısında, o sarsılmaz hakikatin tam merkezinde dimdik durmaya, sözümüzü adımızla, onurumuzla ve kimliğimizle söylemeye sonuna kadar devam edeceğiz.


Bugün demokratik değerlerin, insan haklarının ve özgürlüklerin savunuculuğunu tekelinde tutanların, söz konusu kendi tarihsel aidiyetleri ve kökleri olduğunda düştükleri o utangaç, kompleksli suskunluk, yalnızca bireysel bir karakter zafiyeti değil, aynı zamanda derin, kuşatıcı bir sosyolojik ve zihinsel trajedidir. Dünyanın her köşesindeki ezilen, baskı gören veya yok edilmek istenen bir halkın, örneğin Kürtlerin, Lazların veya Ermenilerin kendi özgün adlarıyla, dilleriyle ve özgün kültürleriyle var olma hakkını amasız, fakatsız ve büyük bir heyecanla savunan o entelektüel cesaret, ne hikmetse konu Çerkes kimliğine ve tarihsel haklarına geldiğinde yerini aniden ürkek, hesapçı ve bulanık bir sessizliğe bırakmaktadır. Başkalarının varoluşsal mücadelesi için meydan okuyan elitlerin, kendi evlerinin tapusunu ve kimliğini savunmaya gelince meseleyi "toplumsal barış", "kapsayıcılık" veya "bütünleştiricilik" gibi soyut, içi boşaltılmış kılıfların ardına gizlemesi, kelimenin tam anlamıyla tiksindirici bir çifte standarttır. İnsanlığa evrensel bir adalet veya demokrasi vizyonu sunma iddiasında bulunan bir toplumun, daha kendi öz adını yüksek sesle telaffuz etmekten korkması, aidiyetini ancak fısıltıyla söyleyebilmesi kadar büyük, çelişkili ve trajik bir durum olabilir mi? Kendi tarihsel gerçeğine yabancılaşmış, kendi adının getirdiği sorumluluğu ve ağırlığı taşımaktan imtina eden kitlelerin, başkalarının acılarına derman olması yahut geleceğe dönük onurlu bir hakikat inşa etmesi imkansızdır.

Dayanışma kavramı, bugün ne yazık ki kimliksel sınırları yok etmenin, kitleleri tamamen kimliksizleştirmenin ve onları egemenlerin mecburi salonlarında tek tipleştirmenin son derece zarif, uyuşturucu bir maskesi olarak araçsallaştırılmaktadır. Oysa gerçek, kalıcı, samimi ve onurlu bir dayanışma, evlerin mülkiyet duvarlarını tamamen yıkarak insanları zoraki bir kimsesizlikte ve köksüzlükte buluşturmakla asla sağlanamaz. Hakiki dayanışma, ancak sınırları net olarak çizilmiş, kimin kim olduğunu gizlemediği ve herkesin birbirinin varlık sahasına amasız bir saygı duyduğu bağımsız evler arasında kurulabilir. Herkesin her şey olabildiği ama aslında hiç kimsenin kendisi olarak kalamadığı o yapay, sınırları kasıtlı olarak silikleştirilmiş toplanma alanları, asimilasyonun ve yok oluşun en konforlu bekleme odalarından başka bir şey değildir. Zengin farklılıkları sözde birleştirmek adına o insanları tarihsel olarak köksüzleştirmek ve anlamsızlaştırmak, bir "bütünleşme" değil, usulca, hissettirmeden yok edilmedir. Kardeşlik dediğimiz o son derece yüce ve kutsal bağ, ancak "benim acım senin acındır" diyebilen bağımsız iradelerin, kendi isimlerinden ve özgünlüklerinden milim taviz vermeden yan yana gelmesiyle gerçek bir anlam kazanır; yoksa birinin diğerini yuttuğu, isimlerin birbirine karıştığı ve asıl sahibinin belirsizleştiği bir hegemonya düzeni, kardeşlik değil, örtülü ve sinsi bir inkardır.

Kurumlarımızı ve sivil toplum yapılarımızı bugün içinden çıkılmaz bir atalete, nitelik kaybına ve derin bir krize sürükleyen ana etken, sıklıkla iddia edildiği gibi salt bir vizyon eksikliği, maddi imkansızlıklar veya yönetimsel beceriksizlikler değildir; asıl ve köklü mesele, bu yapıların o geniş, belirsiz, renksiz ve ruhsuz kimlik siyasetinin ezici ağırlığı altında felç olmasıdır. İnsanlara ne olduklarını, nereden geldiklerini ve hangi bedelleri ödediklerini unutturacak kadar flulaştırılmış bir zihinsel zemin, hiçbir toplumsal enerjiyi harekete geçiremez ve tutku yaratamaz. Hakiki aidiyet duygusu yuvarlak, steril kelimelerden, kimseyi gücendirmeme ürkekliğinden veya bilinçli kafa karışıklıklarından doğmaz; aksine netlikten, keskinlikten, tarihsel dürüstlükten ve tavizsiz bir duruştan doğar. Genç nesillerin bu devasa binalara, profesyonelce yönetilen soğuk yapılanmalara sırtını dönmesinin ve yabancılaşmasının arkasındaki gerçek sebep tam olarak budur. Çünkü bir insan, hangi onurlu, trajik ve acılı mirasın taşıyıcısı olduğunu damarlarında hissetmediğinde, o yapı için bedel ödemez, zamanını adamaz ve elini taşın altına koymaz. Kuru dernek tüzüklerinin ruhsuz maddeleri etrafında değil, yalnızca bedeli kanla, gözyaşıyla ve sürgünle ödenmiş somut bir gerçeğin, net bir ismin etrafında kenetlenilebilir; salon siyasetçilerinin o soğuk, hesapçı, bürokratik ve ruhsuz diliyle toplumun derinliklerine inilebileceğini sanmak tam anlamıyla sosyolojik bir iflastır.

Bizim sarsılmaz toplumsal omurgamız, birkaç on yıllık sığ sivil toplum pratiklerinin dar ve karanlık koridorlarında değil, Kafkasya'nın sarp dağlarında başlayan, asırlık şerefli direnişlerle çelikleşen ve o acımasız sürgünün karanlık patikalarında bile kırılmayan binlerce yıllık kesintisiz bir varoluş yürüyüşünün sonunda biçimlenmiştir. Bu muazzam omurgayı, konjonktürel siyasi rüzgarlara, ucuz pragmatik hesaplara veya popülist kaygılara feda etmeye hiçbir yapının ve hiçbir bireyin hakkı yoktur. Gasp edilen kavramları geri almak, kelimeleri tarihsel anlamlarına ve asli sahiplerine redevretmek, bugün vereceğimiz varoluş mücadelesinin en kritik, en hayati cephesidir. Vatanımızı bir kez kaybetmiş, sürgün yollarında acının her türlüsünü tatmış ve trajedinin en büyüğünü yaşamış olabiliriz; ancak hafızamızı, onurumuzu, kimliğimizi ve adımızı o yollarda bırakmadık, bugün de pragmatist projelere ve küresel kurgulara teslim etmeyeceğiz. Bizim derdimiz kimseye üstünlük taslamak, birilerini dışlamak veya fildişi kulelere çekilmek değildir; tek ve değişmez gayemiz, kelime oyunlarıyla silinmek istenen o kadim hafızayı tüm berraklığıyla geleceğe taşımaktır; rüzgar hangi yönden, ne kadar sert ve yıkıcı eserse essin, o hakikat asla yön değiştirmeyecektir.

Bugün, Çerkesin Çerkes, Abhazın Abhaz olduğunu sakınmadan savunan o en temel varoluşsal ve doğal refleksi "mikro milliyetçilik" yaftasıyla mahkûm etmeye kalkanların sergilediği tutum, masum bir kavramsal kafa karışıklığından ziyade son derece bilinçli, kurnazca kurgulanmış ve sinsi bir siyasi tahakküm stratejisidir. Kendini "makro" olanın, yani evrenselin, birleştiricinin, çağdaşın ve medeninin yegâne meşru temsilcisi olarak kodlayan bu hegemonik zihniyet, asimilasyonun o soğuk, buyurgan ve yok edici dilini akademik bir terminolojinin, sözde ilerici ve kapsayıcı bir retoriğin ardına gizlemektedir. Bir halkın kendi adını taşıma iradesini, tarihsel hafızasını yaşatma çabasını bir hastalıkmış gibi, bir tür "küçük", "dar", "ilkel" ve "bölücü" saplantıymış gibi sunmak, entelektüel kibrin ulaşabileceği en tehlikeli ve en ahlaksız safhadır. Mikro milliyetçilik suçlaması, toplumsal bir gerçeği tarafsızca tahlil eden sosyolojik bir teşhis değil; aksine, özgün aidiyetleri buharlaştırmak isteyenlerin elinde tuttuğu son derece kullanışlı, ideolojik bir baskı aracıdır. Bu ideolojik sopayı hoyratça sallayanların asıl içsel rahatsızlığı, bizim bölünmemiz veya küçülmemiz değil, onların dizayn ettiği o dikensiz, isimsiz, tepkisiz ve itaatkâr kalabalığın içinde erimeyi, sıradanlaşmayı ve yok olmayı kararlılıkla reddetmemizdir.


Bir insanın veya bir toplumun "Ben Abhazım" yahut "Ben Çerkesim" demesi, başkalarının yaşam alanı üzerinde bir tahakküm kurma, onları yok sayma veya aşağılama iddiası taşımadığı sürece nasıl bir milliyetçilik olarak etiketlenebilir? Bu durum, dev dalgalarla boğuşan ve boğulmamak için çırpınan birinin nefes alma çabasına "mikro solunum" diyerek onu bencil olmakla suçlamak kadar absürt, vicdansızca, mantıktan ve insaftan yoksundur. Milliyetçilik, hele ki o dışlayıcı, saldırgan, ırkçı ve yutucu formuyla milliyetçilik, bir başkasının varlık alanını işgal etmekle, kendi kimliğini ve doğrularını diğerlerine zorla dayatmakla başlar; oysa burada sahnelenen varoluşsal durum tam tersidir. Kendi öz evinin tapusunu savunan, sadece atalarından devraldığı kutsal ismi eksiksiz, sansürsüz ve bozmadan geleceğe aktarmak isteyen bir topluluğa yöneltilen bu ağır itham, aslında asıl saldırgan milliyetçiliğin kimin tarafından yapıldığını net olarak ele veren bir ayna işlevi görür. Bizi mikro milliyetçilikle, dar kafalılıkla suçlayanlar; bütün farklılıkları tek bir "üst" potada eritmeyi, herkesi kendilerine benzetmeyi veya yarattıkları o yapay şemsiyenin altında mecburi bir sessizliğe mahkûm etmeyi savunan makro asimilasyonculardır. Onların kapsayıcılıktan ve birleştiricilikten anladığı şey, farklı renklerin kendi özgünlükleriyle yan yana durduğu muazzam bir mozaik değil, bütün renklerin birbirine karıştırılarak o bulanık griye, her şeyin siyaha boyandığı zifiri bir karanlığa dönüştürülmesidir.


Bu suçlamayı büyük bir özgüven ve üstenci bir dille yöneltenlerin gözden kaçırdığı –ya da kasıtlı olarak kenara ittiği– en temel tarihsel gerçek, Kafkasya halklarının tarihsel süreçte yekpare bir bütünden kopup parçalanmış olmadıklarıdır. Ortada sonradan bölünen, ufalanan veya yapay olarak icat edilen hiçbir şey yoktur; tam aksine, en başından beri kendi özgün coğrafi ve kültürel sınırları, kendi derin dilleri ve sarsılmaz toplumsal sözleşmeleriyle var olan onurlu ve bağımsız halklar gerçeği vardır. Bu halkların her birinin kendi tarihsel sınırlarını koruma, kendi isimlerini yaşatma refleksini "ayrılıkçılık" olarak pazarlamak, tarihi geriye doğru ve işlerine geldiği gibi kurgulamaya kalkışmaktır. Eğer bu topraklarda veya diasporanın herhangi bir yerinde bir arada durulacaksa, bu ancak var olan tarihsel hakikatlerin amasız, fakatsız bir biçimde karşılıklı tasdikiyle mümkündür. Kimliklerin altını çizenleri, adını doğru koymak isteyenleri toplumsal barışı bozmakla itham etmek, barışı sadece herkesin kendi kimliğinden vazgeçtiği, "biz kimiz" sorusunu sormaktan korktuğu bir teslimiyet hali olarak tanımlamaktır. Teslimiyetin olduğu, isimlerin unutulduğu ve tarihin silindiği yerde barıştan söz edilemez; orada yalnızca efendilerin ve kölelerin o boğucu, utanç verici sessizliği vardır. Bizden alttan alta beklenen şey, sözde "kardeşlik" uğruna kendi cenazemizi kendi ellerimizle kaldırmamız, varoluşumuzu folklorik bir anı defterine hapsedip, o meşhur "birlik" masalının isimsiz, uysal figüranları olmayı kabul etmemizdir; ancak bu beklenti içi boş bir hayalden ibarettir.


Bu entelektüel görünümlü zorbalık ve ideolojik baskı, yalnızca Çerkes veya Abhaz kimliğini politik arenada hedef almakla kalmaz; aynı zamanda yeni yetişen genç nesillerin kendi köklerine duyduğu o derin, doğal ve ahlaki bağlılığı bir tür felç edici suçluluk duygusuna dönüştürmeye çalışır. İstiyorlar ki, gençlerimiz her "Çerkesim" veya "Abhazım" dediklerinde, cümlenin sonına mutlaka bir "ama" eklemek, evrensel değerlere bağlı olduklarını hegemonlara ispatlamak için adeta özür dilemek zorunda kalsınlar. Çağdaş, ilerici, aydın ve açık fikirli olmanın yegâne ön koşulu olarak kimliksizleşmeyi, aidiyetsizliği ve köksüzlüğü dayatan bu utandırma politikası, zihinleri içten içe ele geçirmenin en sinsi ve en tehlikeli yoludur. Bir halk, kendi varlığını telaffuz ederken, kendi adını söylerken "acaba birilerini incitir miyim, fazla mı dar bir alanda kalıyorum" diye şüpheye düşüp suçluluk hissetmeye başladığı an, o halkın zihinsel işgali tamamlanmış, direniş hattı tamamen çökmüş demektir. İşte mikro milliyetçilik yaftası, tam da bu zihinsel işgalin o parlak, aydınlanmacı ambalajlara sarılmış zehirli mermileridir. Bizler, kendi varlık nedenimizi savunurken, adımızı dağlara ve denizlere kazımışken, hiç kimseden onay, icazet veya aferin almak zorunda değiliz; ne başkalarının kurguladığı o yapay birlik senaryolarının tutarlılığı için kendimizi feda etmeye, ne de evrensel ve aydın görünme kaygısıyla köklerimizden, acılarımızdan ve atalarımızın şerefli direnişinden utanmaya niyetimiz vardır. Birilerine şirin görünmek, o steril entelektüel salonlarda alkışlanmak veya "ne kadar da medeni, ne kadar da kapsayıcılar" dedirtmek uğruna, atalarımızın kanıyla ve eşsiz bir dirençle yazılmış tarihi sansürleyemeyiz.


Gerçek şu ki, kimliğini ve varlığını korumak için gösterilen bu son derece doğal, soylu ve haklı direnişi mikro milliyetçilik olarak etiketleyenler, aslında kendilerini o toplumsal alanın yegâne kural koyucusu, tek meşru otoritesi olarak gören görünmez hegemonlardır. Onlar, Kafkasya’nın o karmaşık, çok sesli, derin ve bağımsız gerçeğinden gizliden gizliye büyük bir korku duymaktadırlar. Çünkü bilirler ki bağımsız kimlikler kolay boyun eğmezler; kendi adını, tarihini ve ödediği bedeli bilenler, başkalarının lütfedip açtığı şemsiyelerin altına sığıntı gibi girmezler. Bu yüzden, adını net koyanları bölücülükle, ufuksuzlukla ve gericilikle suçlayarak aslında kendi yönetim krizlerini, kitleleri istedikleri gibi yönlendirememenin verdiği o derin öfkeyi ve kendi kurgularının sosyolojik iflasını örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Ancak bu kurnaz ve kibirli strateji çökmeye mahkûmdur; tarih, hiçbir onurlu halkın kendi gerçeğini bir başkasının siyasi konforu veya entelektüel tatmini için sonsuza dek feda etmediğini defalarca kanıtlamıştır. Çerkes Çerkestir, Abhaz Abhazdır; bu bir siyasi iddia, tartışmaya açık bir tez, bir ideolojik saplantı veya birilerine yöneltilmiş bir düşmanlık beyanı değil, güneşin doğudan doğması kadar yalın, net, mutlak ve dokunulmaz bir hakikattir. Bu hakikati savunmak bir suç veya gericilik değil; insan olmanın, var olmanın, tarihe ve kefensiz yatan atalara duyulan saygının en temel ahlaki koşuludur; bu varoluşsal ve ahlaki duruşu küçümsemeye kalkanlar, o ucuz yaftaları yapıştıranlar, eninde sonunda kendi yarattıkları o kimliksizlik ve köksüzlük cehenneminde kendi anlamsızlıklarıyla baş başa kalacaklardır.


Bugün, tarihsel ve ontolojik bir eşikte duran Çerkes gençliğine ve bu kimliğin onurunu sırtlanmaya talip olan aktivistlere düşen yegâne tarihsel görev, miras devraldıkları bu büyük sürgün ve direniş enkazının içinden sarsılmaz bir irade ve zihinsel devrim çıkarmaktır. Kimliğimize, adımıza, o yeşil zemin üzerinde parlayan on iki yıldıza ve üç oka, sürgünün amansız yollarında düşe kalka ama asla baş eğmeden kurduğumuz o diasporadaki her bir çakıl taşına sonuna kadar sahip çıkmak, basit bir aidiyet refleksi değil, kaçınılmaz bir tarihsel mecburiyettir. Anavatan Kafkasya’nın o puslu dağlarından koparılıp dünyanın dört bir yanına savrulurken atalarımızın kanıyla, gözyaşıyla ve eşsiz bir dirençle var ettiği bu kutsal mirası, bugünün konforlu sivil toplum salonlarında veya kafa karıştırıcı akademik masalarında ucuza pazarlık konusu yapamayız. Vatan dediğimiz o kutsal toprak parçası, sadece nostaljik bir masalın mekanı değil; siyasal ufkumuzun, varlık iddiamızın ve geleceğe dair kurduğumuz o büyük cümlenin tam merkezidir. Diasporada, anlımızın teriyle, tırnaklarımızla kazıyarak inşa ettiğimiz kurumlar, yarattığımız o mikro dünyalar, asimilasyonun o devasa, sessiz ve yıkıcı dalgalarına karşı örülmüş birer stratejik dalgakırandır. Bu dalgakıranları savunmak, onları işlevsizleştirmeye çalışan her türlü flulaştırma operasyonuna karşı amansız bir zihinsel barikat kurmayı gerektirir; sizin göreviniz, bu barikatın ardında sinip saklanmak değil; o barikatın üzerine çıkarak, Çerkes adını, tarihin o sağır edici gürültüsü içinde en berrak, en gür ve en tavizsiz haliyle haykırmaktır.

Bu haykırış, etrafına kalın duvarlar ören, dünyadan tamamen yalıtılmış, hastalıklı ve dışlayıcı bir kibrin sesi asla değildir; tam aksine, dünyayla ve insanlıkla onurlu bir biçimde yüzleşebilmenin ve diyalog kurabilmenin tek meşru yoludur. Bizim kendi gerçeğimize bu denli sıkı ve tutkuyla sarılmamız, başkalarının gerçeğini inkar ettiğimiz veya onları küçümsediğimiz anlamına gelemez. Abhaz, Çeçen, Oset; bu halkların her biri o görkemli dağların soylu çocukları, aynı trajedinin ortakları, sürgün yollarında omuz omuza verdiğimiz, ekmeğimizi ve acımızı böldüğümüz yoldaşlarımız, kardeşlerimizdir. Ancak bu kardeşlik, birimizin diğerinin içinde kaybolduğu, hepimizin yüzsüz, isimsiz bir kalabalığa dönüşüp asıl sahibini unuttuğu bir erime potası olamaz. Bizim kardeşlik tasavvurumuz, birbirinin gözünün içine bakarak, birbirinin özgünlüğüne, bağımsız tarihine ve ismine sonsuz bir saygı duyarak yan yana yürümeyi emreder. Abhaz'ın Abhaz, Çeçen'in Çeçen, Oset'in Oset olarak tam bir özgüvenle var olduğu, kendi evinin efendisi olduğu bir zeminde, Çerkes de kendi bütünlüğü, kendi adı ve kendi onuruyla var olacaktır. Aynı coğrafyanın çocukları olmak, tek bir bedende erimeyi değil, farklı ve onurlu renklerin muazzam bir ahenk içinde aynı gökyüzünü paylaşmasını gerektirir; bu yüzdendir ki, kimliğimizin sınırlarını net çizmek, kardeşlerimize sırtımızı dönmek değil, aksine onlarla kurulacak sahici, kalıcı ve eşit bir ittifakın en sağlam temelini atmaktır. Kendi ayağı yere basmayan, kendi adını koruyamayan birinin bir başkasına verebileceği destek veya kurabileceği sağlıklı bir ilişki söz konusu dahi olamaz.

Bizim adalet ve özgürlük arayışımız, Kafkasya’nın sarp doruklarında başlayıp orada biten, dünyanın geri kalanına kör ve sağır, bencil bir anlayışın eseri değildir. Demokratik değerlere sarsılmaz bağlılığımız, yeryüzündeki tüm mazlum halkların, tüm onurlu direnişlerin acısını kendi acımız bilmemizi sağlar. Bu topraklarda ve dünyanın dört bir yanında birlikte yaşadığımız Türk, Kürt, Arap veya yeryüzünün herhangi bir yerinden gelen her birey, her halk, insanlık ailesinin eşit ve onurlu birer ferdi olarak bizim kardeşimizdir. Kendi kimliğinin inkarından acı çekmiş, asimilasyonun o soğuk ve yutucu nefesini ensesinde hissetmiş bir halkın çocukları olarak bizler; nerede bir dil yasaklanıyorsa, nerede bir kültür boğulmaya çalışılıyorsa, nerede bir isim silinmek isteniyorsa, tereddütsüz bir biçimde haklının, ezilenin ve doğrunun yanında saf tutmak zorundayız. Çünkü adalet, ancak herkesin kendi gerçeğiyle var olabildiği, kimsenin bir diğerine sayısal veya kültürel üstünlük taslamadığı bir dünyada tecelli edebilir. Fakat bu evrensel dayanışma ve kardeşlik duygusu, kendi evimizi terk edip başkalarının siyasi projelerinde veya entelektüel kurgularında sığıntı olmak anlamına asla gelmemelidir. İnsanlık davasına, demokrasi mücadelesine veya evrensel barışa sunacağımız o büyük katkıyı, başkalarının bize biçtiği sınırlar içinde, emanet kimliklerle veya "kimsesiz", köksüz bir aydınlanmacı maskeyle yapmayacağız; biz bu büyük ve soylu yürüyüşe, başkalarının kalabalığına karışıp görünmez olmak için değil, kendi irademizle, kendi bayrağımızla ve kendi ahlakımızla katılacağız.

İşte bu yüzden, sadece Kafkasya halklarıyla değil, yeryüzünün bütün halklarıyla kuracağımız o eşit, adil ve onurlu birlikteliğin değişmez, tartışılamaz tek bir şartı vardır: Tüm bunları kendi adımızla, yani yalnızca Çerkes adıyla yapmak. Biz, birilerinin "büyük, kapsayıcı ve makro" kurguları hatırına ismimizi parantez içine almayacak, kimliğimizi akademik dipnotlara sürgün etmeyeceğiz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi soranlara, dolambaçlı cümlelerle, ne idüğü belirsiz şemsiye kavramlarla değil, binlerce yıllık o berrak, keskin ve ağır kelimeyle cevap vereceğiz. Eğer yeryüzünde eşitlik ve adalet üzerine kurulacak evrensel bir sofra varsa, Çerkes halkı o sofraya yamak veya isimsiz bir figüran olarak değil, kendi tabağı, kendi dili ve kendi tarihsel haysiyetiyle oturacaktır. Başkalarının varoluş mücadelelerine büyük bir cesaretle alkış tutarken, söz konusu kendi kimliği olduğunda bunu fısıltıyla bile söylemekten korkan, utangaç ve kompleksli bir siyaset anlayışının, bu halkın aydınlık geleceğinde zerre kadar yeri yoktur. Siyasetin, diplomasinin ve bir arada yaşama kültürünün gerektirdiği o nezaket, kendi varlık nedenini silikleştirmekle, kendini inkar etmekle inşa edilmez; o varlık nedenini karşı tarafa en saygın, en dik biçimde kabul ettirmekle kurulur. Çerkes gençliği, üzerine örtülen bu anlamsız utangaçlığı bir kenara fırlatıp atmalı; adını telaffuz etmekten çekinmeyen, bayrağını dalgalandırmaktan imtina etmeyen, vatanına ve kültürüne sahip çıkmayı bir "mikro" saplantı değil, tam aksine evrensel ve ahlaki bir hak mücadelesi olarak gören o yeni, cesur ve yıkılmaz aklı inşa etmelidir.

Tarihin acımasız sayfaları, sessizleri, silikleri ve kendini başkalarının lütfettiği kavramlarla tanımlayanları asla hafızasında tutmaz; tarih, yalnızca kendi adını taşa, suya, ateşe ve zamana kazıma cesareti gösterenleri yazar. Bizim bugün diaspora koşullarında yürüttüğümüz bu entelektüel ve siyasal varoluş kavgası, sadece kaybedilmiş bir geçmişin yasını tutmak, ağıt yakmak değildir; bu kavga, geleceğin adil dünyasında bağımsız, saygın ve onurlu bir yer ayırtma iradesidir. Asimilasyonun o görünmez, konforlu ve "kapsayıcı" tuzaklarını parçalamak, kalabalıklar içinde yalnızlaşmayı ve sessizce yitmeyi reddetmek, yalnızca Çerkes halkına değil, bütün insanlığa karşı taşıdığımız en büyük ahlaki sorumluluktur. Herkesin her şey olduğu, aidiyetlerin birbirine karıştırılıp yok edildiği o yapay bulanıklığa inat, biz "Çerkes" olarak kalacağız. Ve bir gün, Kafkasya’nın o kadim, hırçın rüzgarı dünyanın bütün kıtalarına estiğinde; beraberinde yalnızca bizim adımızı, bizim onurumuzu ve bizim adalet anlayışımızı taşıyacak. Çünkü biz o rüzgara, eğilip bükülen yalanları değil, sadece kendi ismimizin o sarsılmaz hakikatini fısıldadık.





Kafkas Şemsiyesinin Altında Kaybolan Çerkes

Çerkes diasporasının güncel örgütsel ve tüzüksel krizleri etrafında yürütülen polemikler, meselenin özünden kopuk, yüzeysel birer oyalanmadan ibarettir. Bu kriz, aslında on yıllardır halı altına süpürülen yapısal çürümenin, zihinsel erozyonun ve politik basiretsizliğin kaçınılmaz bir tezahürüdür. En büyük çatı federasyonlarının isimleri, logoları, başkanlık seçimlerindeki usuller veya hiyerarşik şemaları üzerinden yürütülen o meşhur tartışmalar, gerçekte bu toplumun kimlik inşasındaki iflasını ve siyasal bir özne olma iddiasının çoktan buharlaştığını gösteren birer turnusol kâğıdı işlevi görmektedir. Bu tartışmalar, gemi batarken güvertedeki sandalyelerin yerini değiştirmekten başka bir anlama gelmemektedir. Toplumun sosyolojik dokusunun dönüştüğünü; yeni nesil akademisyenlerin, veriye dayalı çalışan araştırmacıların ve dijital çağın imkanlarını kullanan bağımsız aktivistlerin, geleneksel derneklerin o küf kokulu, hantal duvarlarının çok ötesinde yatay, dinamik ve esnek ağlar kurduğunu tespit etmek oldukça doğrudur. Fakat siyasal irade, sadece teşhis koymakla ölçülmez; asıl olan, o teşhisin gerektirdiği radikal, dönüştürücü ve bazen de yıkıcı hamleleri cesaretle, taviz vermeden hayata geçirmektir. Otuz yılı aşkın süredir devam eden kurumsal ataleti, tüzük maddelerine hapsedilmiş bürokratik hiyerarşiyi; "geniş katılımlı istişareler", "toplum konseyleri", "strateji çalıştayları" veya "vizyon belgeleri" gibi süslü ama içi boş teknokratik makyajlarla kurtarmaya çalışmak, bir reform değil, statükonun ömrünü yapay yollarla uzatma illüzyonudur. Temeli sarsılmış, kolonları çürümüş bir yapının enkazı üzerine istişare masası kurmak, vakit kaybetmekten öte, yanılsamayı beslemektir; zira o masa, karşılaştığı ilk ciddi siyasal rüzgârda kendi iç çelişkilerinin ağırlığı altında un ufak olmaya mahkûmdur.


Uzun yıllardır bir sığınak gibi kullanılan "Kafkas" veya "Kuzey Kafkasya" üst kimliği şemsiyesi, artık Çerkes halkının özgün siyasal iradesini ve tarihsel haklarını görünmez kılan, onları hareketsizliğe iten konforlu bir paraliz alanına dönüşmüştür. Bu mefhum, kapsayıcılık kisvesi altında o kadar belirsizleştirilmiş, o kadar içi boşaltılmıştır ki, herkesi içerdiği iddiasıyla aslında hiçbir topluluğun kendi özgün, acılı ve politik gerçekliğiyle var olamadığı, sentetik ve ruhsuz bir temsil yapısı üretmiştir. Yaşanan tarihsel felaketin adını, "Çerkes Sorunu" olarak net bir biçimde koymaktan korkanların, meseleyi tüm Kafkasya halklarının genel ve belirsiz bir "temsiliyet krizi"ne havale etmeleri, tarihsel hakikatle örtüşmeyen, cesaretsiz bir çelişkidir. Sahadaki somut gerçekliği, politik ağırlığı çoktan tükenmiş olan bu bürokratik söylem, diğer Kafkas topluluklarının çoktan kendi bağımsız örgütlenme hatlarını çektiği, kendi özgün geleceklerini kurguladığı bir vasatta, diasporada yalnızca bir illüzyon üretmektedir. Tıkanıklığı aşmak adına, "Kuzey Kafkasya Konfederasyonu" gibi daha hantal, bürokrasiye boğulmuş ve işlevsiz kademeli yapılar önermek, mevcut krizin niteliğini ve derinliğini kavrayamamaktır. Asıl sorun, kurumsal kademelerin niceliği veya temsil edilen grupların sayısı değil; o yapıları harekete geçirecek, hedeflerini netleştirecek, tarihsel sorumluluk bilinciyle donanmış basiretli bir siyasal aklın yokluğudur. Siyasal netlikten, çatışmadan ve zor kararlar almaktan kaçan bürokrasi, tüzük maddelerine ve marka değerlerine sığınarak, içi boşalmış kabukların sahte itibarıyla övünmeyi tercih etmektedir; bu, bir varoluş mücadelesi değil, bir varlık gösterisi yapma çabasıdır.


2000'li yılların başında kurgulanan, "birlik ve beraberlik" mitolojisiyle kutsallaştırılan kuruluş prensipleri, diasporayı ortak bir stratejik hedef etrafında kenetlemek yerine, tam tersine en düşük ortak paydada sabitleyerek eylemsizliğe ve statükoya mahkûm etmiştir. Birlikte hareket etme söylemi, ne tarafa yürüneceği, hangi somut politik kazanımların elde edileceği ve hangi tarihsel hesapların sorulacağı belirlenmediği sürece, kitleleri uyutmaya yarayan anlamsız bir retorikten başka bir şey değildir. Çerkes varoluşunu, yalnızca yaşanılan ülkelerin iç demokratikleşme süreçlerine verilecek, edilgen ve kimliksiz bir "katkı" seviyesine indirgemek, diasporanın özgür, bağımsız ve özgün bir politik gündem oluşturma hakkını gaspetmektir. Çerkes siyaseti, egemen yapıların yedeğinde yürütülen bir sivil toplumculuk veya hemşerilik oyunu değil; kendi anayurduna, gasp edilen tarihsel haklarına, sürgünle bölünmüş geleceğine odaklanmış tavizsiz bir iradedir. Kimliği folklorik bir renge, Xabze'yi ise yalnızca törensel bir nezaket kuralına veya bir "adabımuaşeret" listesine sıkıştıran yaklaşım, bu kadim felsefenin özündeki adalet, direnç ve siyasal ahlak ilkelerini yok etmektedir. Xabze, ehlileştirilmiş, sistemle uyumlu bir "yaşam rehberi" değil; her türlü tahakküme karşı dik duruşun, zihinsel bağımsızlığın ve tarihsel hafızanın sarsılmaz omurgasıdır.


"Demokratik birlik" ve "ortak irade" gibi kavramların diaspora pratiğinde nasıl bir "sessizlik mutabakatına" dönüştürüldüğünü çözümlemek bir zorunluluktur. Bir toplumun kendi içinde farklı siyasal eğilimler barındırması, fikir ayrılıklarına sahip olması son derece doğal, hatta sağlıklı bir süreçtir. Ancak bu renkliliği gerekçe göstererek; kimseyi rahatsız etmeyecek, renksiz, kokusuz ve "kültürel korumacılık" maskesi ardına saklanan bir çizgide birleşmeyi zorunlu kılmak, demokrasinin değil, sinmişliğin örgütlenmesidir. Statükoyu korumayı yegâne misyon edinenler, her özgün, aykırı ve ezber bozan siyasal çıkışı, "toplumu bölmek", "kurumları yıpratmak" veya "dengeyi bozmak" gibi ithamlarla baskılamaktadır. Oysa kurumların yaşadığı bu derin felaket, sanıldığı gibi toplumun fazla politikleşmesinden değil; aksine dünya siyasetinden, tarihsel hakikatlerden ve anayurttaki somut, kanlı gerçeklikten sistematik olarak koparılmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Sahne gösterilerinin, folklorik etkinliklerin ve protokol konuşmalarının gölgesinde eritilen cılız talepler, diasporanın varoluşsal sancısını dindirmeye yetmez. Sürgün psikolojisinin ürünü olan bu uyuşukluk, bu politik atalet dağıtılmadığı takdirde, politik bir hesaba dönüştürülmeyen tarih, eninde sonunda asimilasyonun meşruiyet zeminine dönüşecektir.


Bugün vizyon belgeleri ve süslü tüzük taslaklarıyla sunulan çözüm reçetelerinin hiçbirinde; 1864 Soykırımı ve Sürgünü, Rusya Federasyonu'nun Kafkasya'da aralıksız sürdürdüğü demografik mühendislik operasyonları ve anayurt merkezli bir dönüş ufku hak ettiği yeri alamamaktadır. 1864, yılda bir kez sembolik törenlerle anılıp kapatılacak nostaljik bir anı değildir; aksine bugün de etkilerini, asimilasyon politikalarıyla ve baskı mekanizmalarıyla sürdüren, diasporanın varlığını doğrudan şekillendiren ve uluslararası hukuk nezdinde, insan hakları zemininde takibi gereken canlı bir süreçtir. Anadili ve kültürel hakları öne çıkarırken, "Çerkesya" mefkuresini ve anayurttaki halkın maruz kaldığı baskıları "riskli", "aşırı" veya "tarihsel" bularak paranteze almak, zihinsel bir teslimiyetin, özgüven kaybının en somut göstergesidir. Geleneksel kurumların toplumsal karşılığı hızla tükenmekte, siyasetin gerçek merkezi, dernek binalarından, anayurtla dolaysız, filtresiz ve bağımsız bağlar kuran bağımsız zihinlere kaymaktadır. Diaspora, başkalarının çizdiği sınırların, belirlediği "kırmızı çizgilerin" içinde bir nesne olmaktan çıkıp, kendi geleceğini tayin eden, tarihsel bir özneye dönüşmek zorundadır. Bu dönüşüm, ambalaj değişiklikleriyle, tüzük revizyonlarıyla değil; ancak adını koymaktan çekinmediğimiz, bedel ödemeye hazır, radikal bir siyasal iradeyle mümkündür.


Kurumsal yapının idari ve tüzüksel tartışmalara sıkışmasının arka planında, toplumsal hafızanın bürokratikleştirilmesi, yani "hafızanın evcilleştirilmesi" yatmaktadır. Diasporadaki hâkim örgütlenme modeli, varoluşsal bir travmayı, bir hak arayışına, bir politik mücadeleye dönüştürmek yerine, onu kontrol edilebilir, tehlikesiz ve rutin anma törenlerine, yıl dönümü etkinliklerine hapsetmek üzere kurgulanmıştır. Yöneticilerin "dengeleri koruma" adı altında ürettikleri söylemler, gerçekte eylemsizliği, sorumluluktan kaçışı ve konfor alanlarını koruma içgüdüsünü gizleyen birer perdedir. Anavatan topraklarındaki asimilasyon çarklarına, kimliksizleştirme politikalarına ve demografik operasyonlara karşı yükseltilmesi gereken kararlı ses, diplomatik çekinceler, "yerel kanunlar" veya "toplumsal huzur" bahanesiyle susturulmaktadır. Siyasi temsil iddiasındaki yapılar, halkının tarihsel haklarını uluslararası platformlarda, küresel kamuoyunda savunmak yerine, kriz dönemlerinde sönük, bürokratik ve etkisiz duyurular yayınlayan idari birer birime dönüşmüştür. Bu tutum, rasyonel bir siyasi aklın değil, özgüvenini yitirmiş, tarihsel hafızası zayıflamış edilgen bir anlayışın trajik yansımasıdır.


Söz konusu edilgenliğin en belirgin sonucu, diasporanın kendisine biçtiği "sorunsuz, uyumlu ve entegre topluluk" rolüdür. Yaşanılan ülkenin müsaade ettiği sınırlar dâhilinde var olmayı bir "başarı kriteri" sayan bu zihniyet, asimilasyon sürecini hızlandırmaktan, Çerkes kimliğini eritmekten başka bir işe yaramamaktadır. Geleneksel yapılar, Çerkes toplumunun itiraz, sorgulama ve direnç kültürünü zayıflatarak onu pasif, itaatkâr bir çizgiye çekmiştir. "Entegrasyon" ile "kimlik kaybı" arasındaki o ince sınır silinmiş; kültür, yalnızca festival ve törenlerde sergilenen dekoratif, turistik bir unsura indirgenmiştir. Oysa siyasi hedeflerden, anayurt perspektifinden ve tarihsel bir iddiadan yoksun hiçbir kültürel koruma çabası kalıcı olamaz. Dili yalnızca geçmişten kalan bir mirastan ibaret gören, kültürü ise anavatanın geleceğinden koparan bu sığ yaklaşım, kendi elleriyle bir etnoğrafya müzesi inşa etmektedir; oysa tarih, yalnızca geçmişi yad etmek için değil, geleceği inşa etmek için, kavgayı büyütmek için kavranmalıdır.


Tabana yayılma iddiasıyla sürdürülen mevcut dernekçilik pratikleri, yerel bir ufuksuzluk üretmenin, insanları küçük gruplara hapsetmenin ötesine geçememiştir. Dar ölçekli lokal alanlara hapsolan yapılar, ulus-ötesi, sınırları aşan bir diaspora bilincinin gelişmesini engellemektedir. Bir yanda dünyayı, küresel hukuku, dijital mecraları etkin kullanan, bilgiyi ve gücü farklı kanallarda arayan dinamik bir nesil var iken; diğer yanda ufkunu fiziki mekânların, tabelaların sınırlarıyla çizmiş, hantal bir bürokrasi yer almaktadır. Gençleri karar mekanizmalarına dahil etme vaatleri, mevcut hiyerarşik yapıyı değiştirmemekte, aksine yeni potansiyelleri eski, miadı dolmuş kalıplar içerisinde eritmektedir. Yeni nesil, eski yapılarda kendisine yer açılmasını değil; çağdaş, dinamik, net bir ulusal bilincin inşa edilmesini talep etmektedir. Gençlerin dijital alanda kurduğu iletişim, bilgi paylaşımı ve etkileşim ağı, fiziki kurumların dar, tozlu kalıplarını çoktan aşmış ve sürgünün zihinsel sınırlarını, o aşılmaz zannedilen duvarlarını zorlamaya başlamıştır.


Diasporik varoluş, sadece coğrafi bir kopuş değil, aynı zamanda tarihsel ve zihinsel bir kırılmadır. Kurumsal akıl, estetik ve duygusal boyutta zamanı 19. yüzyılda, sürgünün ilk yıllarında dondurmuşken; pratik siyasette ise tamamen günün konjonktürel, değişken dengelerine teslim olmuştur. Bu çelişkili durum, toplumun kendi gerçekliğine yabancılaşmasına, kendi hafızasından kopmasına yol açmaktadır. Anayurdu soyut, ulaşılamaz bir kavrama, geri dönüş fikrini ise yalnızca duygusal, nostaljik bir temenniye dönüştüren bu yapı, diasporayı kalıcı bir sürgünlüğe, tarihsizliğe alıştırmaktadır. Bir toplum, anayurdunu politik bir entite olarak tahayyül etme, oradaki mücadeleyi kendi mücadelesi olarak görme iradesini kaybettiğinde, bulunduğu topraklarda yalnızca pasif, kimliksiz bir topluluk olarak varlığını sürdürür ve tarihsel özne olma niteliğini yitirir. Kurumların bu durumu gizlemek, üzerini örtmek için kullandıkları yüzeysel söylemler, yaşanan stratejik tıkanıklığı, o derin boşluğu kapatmaya yetmemektedir.


Meseleyi yüzeysel bir uzlaşı arayışına, "birlik masaları" kurmaya indirgemek, tarihsel ve siyasal sorumluluktan kaçmaktır. Uzlaşma, ancak net, sarsılmaz ve ortak bir hedefin varlığında anlam kazanır. Çerkesya iddialarını gerekçesiz bir çekinceyle karşılayan, 1864'ün politik takibini yapmaktan, Rusya'nın Kafkasya politikalarını eleştirmekten kaçınan bir anlayışla hangi ilkesel zeminde buluşulabilir? Gerçek bir stratejik duruş, herkesi memnun eden, pürüzsüz ve tarafsız söylemlerle değil; hakikatin, ne kadar acı olursa olsun, net ve tavizsiz bir şekilde savunulmasıyla inşa edilir. Kurumsal yenilenme, ancak bu edilgen tutumun terk edilmesi ve anayurtla kurulan bağın yüzeysel, nostaljik bir ilişkinin ötesine geçerek, hak temelli, hukuk odaklı bir politik mücadeleye dönüştürülmesiyle mümkündür. Gerçek irade, başkalarının belirlediği sınırlara uyum sağlamak değil; o sınırları, o engelleri aşacak tarihsel bilince ve politik cesarete sahip olmaktır.