#APiSCANBERK

Canberk Apiş'in Kişisel Günlüğü

İslami Kemalizm


İslami Kemalizm
Bundan hemen hemen 10 yıl önce, Antalya'da amatör rock grupları ile 'rock bar' olarak tarif edilen işletmeler arasında köprü kuruyoruz. Sahneye çıkabileceğine inandığımız amatör rock gruplarıyla sürekli iletişim halindeyiz, kale içinde mekan mekan dolaşıyor mekan sahiplerine tekliflerde bulunuyoruz.. Şöyle bir organizasyon yapalım, falanca grup çıkaralım sahneye falan diye. Kabul eden mekanlara düzenlediğimiz organizasyonla ilgili afişleri bastırıyoruz, afişleri asmak için gerekli malzemeleri tedarik ettiriyoruz.. Bir de biz  kâr amacı gütmeyen bir organizasyonuz; en azından bizim hiç kârımız olmuyor, aksine bizim organizasyonumuzun olacağı gün mekandaki fiyatların aşağıya çekilmesi içinde çaba sarfediyoruz.
Bu organizasyonun içinde koşturan herkes gönüllü... Hepimiz arkadaşız... Bir çoğuyla daha öncesinden arkadaşız, bazılarıyla bu organizasyonlar vesilesiyle arkadaş olmuşuz.
Arkadaşlığımız ise ne çocukluk, ne okul ne mahalle kökenli. Bildiğiniz liseli politikliği üzerine kurulu bir arkadaşlık. Hepimiz Anarşistiz ya da kendimizi öyle  tanımlıyoruz diye arkadaşız.
Dolayısıyla zaten anlamışsınızdır; bu müzik organizasyonları da bu politik birlikteliğin bir ürünü olarak sürüyor. Amaç müzik değil, müzik araç. Amaç o zamanki etkileşimde bulunduğumuz ideolojiyi müzik aracılığı ile buluşturmak, pekiştirmek.

Gel zaman git zaman bizim organizasyonumuz güzel şeyler yapmayı başardı, amatör rock grupları kendilerini duyurmak, dinletmek.. mekan sahipleri ise etkinlik yapmak, bilinmek için.. bizde organizasyonda bildiri dağıtmak, anonslarla mesaj vermek gibi şeyler için iştahlı olunca deyimi yerindeyse "allah yürü ya kulum" dedi.  Eskiden gidip görüşmek için sıra beklediğimiz mekan sahipleri artık bizlerle iletişim kurup etkinlik yapmak istiyor, arayıp bulmaya çalıştığımız yerel rock grupları ise kendilerini listemize yazdırıyorlardı.
Gruplar sahneye çıkıyor, mekanlar doluyor, gelenler normalden ucuza, normalden fazla hizmet alıyorlardı artık. Bizde o zamanlar BarışaRock'ın Antalya inisiyatifiydik... 

Farkındayım; ne alaka diye düşünüyorsunuz.

Uzatmadan konuya gireyim...

İşte tam o  günlerin devamında; daha önce bizim hiç duymadığımız bir şey ortaya çıktı içimizde.

Anarko-Kemalizm.

O gün böyle bir şey olabilir mi ya diye düşünmemize fırsat kalmadan olamasa bile olduğunu öğrenmemiz uzun sürmedi.  Tabii doğal olarak içimizde ciddi tartışmalar da oldu, birbirimize güvenimiz azaldı, istediğimiz seyreldi.. hem o zaman ki acemiliğimiz hem de örgütlenme biçimimizin bu durumlar karşısında aşırı kırılgan olması sebebiyle, organizasyon dağıldı.

Bu dağılıştan sonra; eski 68 kuşağından olan yerel rock piyasasında bulunan eski bir kurt geldi üzerine oturdu herşeyin.

O da yapamadı. Sürdüremedi...

Çünkü işin kimyası bozulmuştu ama, zaten onun bunu sürdürmek gibi bir derdi de yoktu; piyasaydı onun için...

O gün öğrendiğimiz Kemalizmin kalıp değiştiren bu formu, o günden sonra aklımızın hep bir ucunda oldu ve bütün yaptıklarımızın içinde hesabı yapıldı, çizildi.

Şimdi bu tecrübeyle hükümetin her geçen gün artan Atatürk sevgisini düşünerek bunun adını temsili olarak  "İslami Kemalizm" olarak anarak düşüncelerimi aktarayım.

Atatürk'ün doğruları-yanlışları, yaptıkları-yapmadıkları, verdikleri-aldıkları şöyle bir kenara dursun.. bizim konumuz değil.

Bizim konumuzun Mustafa Kemal Atatürk ile zerre kadar ilişkisi yok.

Bizim konumuz "Kemalizm"

Kemalizm Atatürk'ün eseri değildir, Atatürk'ün manevi varlığını suistimal ederek bu ülkede Atatürk'ün vefatından başlayan ve şimdiye kadar kendini sürdüren kirli bir zihniyetin eseridir. Belki de şeytanın aklına gelmeyendir; ittihatçılıktır. Bilemeyiz... Bildiğimiz tek şey  bir araç olduğudur. Amaç ise iktidardır... ve ister inanın, ister inanmayın halk kimi seçerse seçsin iktidar işte bu zihniyetin ellerindeydi. Akp'nin ilk halk tarafından seçildiği zaman bu ilişkiyi en iyi geçtiğimiz günlerde RS FM'de yayınlanan Yavuz Oğhan'dan Bidebunudinle'nin konuğu emekli Emniyet Müdürü Hanefi Avcı açıkladı... Halk 2002 de Akp'yi seçtiği zaman Akp iktidar olamamıştı. Çünkü o zaman iktidarda Kemalizm vardı... İşte kandırıldık denilen Fetö ilişkisinin siyasi başlangıcı da böylece oluşuyordu. Fetö Akp'ye iktidarın yolunu açabilecekti. Nitekim de ABD ve Fetö desteğiyle Kemalizmin derin iktidarına karşı mücadeleye de başladı ve artık onlarla yanlarındakilerle birlikte ne kadar iktidar olabilecekse, o kadar oldu. Doğrusu Kemalizmin iktidarını salladılar, ancak bunu kendi başlarına yapmadılar. Kemalizm kendini geri çekti ama yok olmadı. Kemalizmin kendini geri çektiğinde oluşan boşluk iktidara giden yoldu, ancak ne ABD, ne Fetö Akp'ye buyrun siz önden yürüyün demezdi. İktidarın cazibesi ve olanakları; onu gören tüm grupları büyüler.

İşte bu geri çekilmede oluşan boşluk, Akp tarafından doldurulamadı. Dolabileceği kadar Fetö ile doldu ve arka planda Kemalizm ile Fetö'nün bir iktidar mücadelesi başladı. Atamalar, tasfiyeler, emekli etmeler, yıldırmalar; işte halkın seçemeyeceği iktidar tam burada belirleniyordu.

Akp bu savaşın arasında iktidarın kendisi değil, halka yansımış sevimli, seçilmiş bir yüzü olarak bulundu. Kemalizm iktidarının kanattığı yaraları okşayarak onu geriletmek üzerine de reform politikaları hayata geçirdi.

Gel zaman git zaman Kemalizm iktidarı iyice yıldırıldığında, Fetö iktidarını perçimlemek ve kim seçilirse seçilsin hep kendi iktidarda kalabilmek için çalışmaya başlayınca; Akp bir kez daha yapayalnız kaldı.

Seçilmekten başka iktidarı yoktu ve seçilmiş iktidarın böyle ülkelerde hiçbir anlamı da yoktu.

 Bu sefer geriye çekilmiş olan Kemalizm Akp'ye yakınlaştı ve geri çekildiği alanları dolduran Fetö iktidarının kökünü kazımaya başladı.

Kısacık süreçte özetlersek;

Kemalizm iktidarını önünden kaldırmak için Fetö'ye yanaşan AKP (kendi deyimleriyle kandırılırken) Atatürk'ün manevi varlığına karşı bir kampanya başlatarak politika yaparken, şuan geldiği nokta kendi işbirliğiyle iktidarın boş alanlarına yerleşen Fetöyü yok etmek için Kemalizm'e yanaşarak Atatürk'ün manevi varlığını yücelten bir kampanya sürecine girdi.

Akp'nin tahmin edemediği ya da küçümsediği şey; Kemalizm eski kurttur ve ona elini veren kolunu kaptırır. Ki bugün görünen AKP'nin iktidara uzanan elinin çoktan kaptırılmış olmasıdır.

CHP'nin genel başkanı Akp'nin Atatürk sevgisiyle mutlu olduğunu açıklıyor. 

...oysa Kemalizmin bir anda "İslami Kemalizmi" doğurması da bir an meselesidir.

Halk tabanında kitap okuyarak Anarşist idealleri olmuş kesim bile kendi kendine; Anarko-Kemalizm doğurup bunu yaşamaktan gıpta etmezken, iktidar bloğunda Kemalizm kendi varlığını güçlendirmek üzere bugünki şartlarda çok rahat bir şekilde "İslami Kemalizmi" doğurabilir.

Çünkü dediğim gibi...

Kemalizm; Atatürk'ün ideallerini sürdürmek değil, onu iktidar aracı olarak kullanmak içindir.



Örgütlü bir halk olmak: örgütlenmeyi örgütlemek


Çerkes camiası içinde kafamızı ne tarafa çevirsek herkes örgütlü bir halk olmaktan bahsediyor. Bazıları hariç neredeyse hepsinin haklı bir gerekçesi var ki o gerekçeler üzerinden bakıldığında neredeyse herkes haklı. Örgütlü bir halk olmak; örgütsüz bir halk olmaktan iyidir. Ancak bazı durumlarda gördüğüm, herkesin "örgüt" derken aynı şeyi kastetmiyor olması. Neden örgütlü olmalıyız? sorusunun cevabı aynı: Çünkü Çerkesler, Çerkes olmayan camianın içinde çokta dikkate alınmayan, hiçbir demokratik haktan yararlanamayan, talepleri 'olumsuz' dahi olsa bir karşılık bulamayan bir halk konumunda. Çerkesler sadece bu durumda bile değil, aynı zamanda Çerkes olmayan herkes tarafından yanlış bilinen (önemli nokta: bilinmeyen değil.) ve yanlış tanınan bir halk. Daha da garip olanı aslında Çerkeslerin Çerkes olmayanlar tarafından yanlış bilinmesi bile değil, çünkü Çerkeslerin kendi içinde kendilerini doğru bilen sayısı, yanlış bilen sayısından fazla değil.  İşte sırf bu dış ve iç karmaşıklıklardan dolayı  ama daha da çok Çerkeslerin siyasi ve resmi arenalarda dikkate alınmayan 'olumsuz' bile olsa bir karşılığı bulunmayan yok sayılmışlığından dolayı olsa gerek, Çerkesliğini zaman nehrinin acımasız akışına bırakmaya kıyamayan kişiler örgütlü bir halk olmaktan bahsediyorlar.

Denklem buraya kadar güzel ve haliyle bende yukarıda saydığım sebeplerle de olsa örgütlü bir halk olmak söyleminin  yanındayım. Hatta belirli sebeplerden dolayı Çerkeslerin tümünü kapsayacak argümanlar geliştirememiş olsa bile, "örgütlü bir halk olma" fikri bulunan bir yapılanmanın da içerisindeyim. Dürüst olmak gerekirse içerisinde bulunduğum yapılanmanın da "bir halkı örgütleme" potansiyeli taşıdığına inanmıyorum. Aslında yukarıda yazdığım 'herkesin örgüt tanımı'ın farklı olması durumuda ciddi bir durumdur. Ancak benim açımdan daha ciddi olan ve Çerkeslerin örgütlü bir halk olması yönündeki en büyük engel olarak gördüğüm şey; halk olamamaktır. Türkiye'de Çerkeslerin örgütlü bir halk olabilmesi için en başta 'halk' olabilmesi gerekir. Uzun bir süreden beri Çerkes aydınları "aidiyet" üzerine yazar ve konuşurlar. İşte bir halkın var olabilmesinin en büyük alameti, kendi nüfusundaki neslin o halka dayalı bir aidiyet içerisinde olmasıdır. Bu aidiyet duygusunun kaynağını ise bizzat Çerkes aydınları, Çerkes tarihi ve kültüründen aldıkları ilhama dayalı oluşturmalıdır. Dolayısı ile kendi tarihinden beslenen ve gelecek kaygısı güden (ki aydın her zaman kaygılıdır) bu Çerkes aydınları etnik Çerkesliği bir halk olarak örgütlemelidir. Dolayısı ile önce Çerkeslerin halk olabilmesi için, halk olarak örgütlenmesi gerekir ki zaten bu durumun kendisi Çerkes halkını doğrudan örgütlü kılar. Fakat şuan görünen Çerkes etniğindeki aydının Çerkes aydını olmaktan daha çok diğer kimliğin içindeki parıltısı durumunda. Etnik Çerkesliği dolayısıyla diğer kimliğinin aydınlığını Çerkes etniklerine parıldatan bir durumdalar. Dolayısı ile bu da karşımıza farklı bir problem doğurmaktadır. Farzı misal olarak Türkiye'deki sosyalist örgütlerle bağı bulunan ya da sempati duyan Çerkes kalem takımları, Çerkes etniğini kendi değerleriyle bir halk olarak örgütlemekten ziyade Sosyalizmi ya da onun güncel politikalarıyla önce çıkan farklı değerlerini Çerkes etniğinin içinde örgütlemeye çalışması. Bu olup bitenin içindeki pay sahiplerinden birisi olarak bunları daha sonra kişisel anılarım olarak anlatmak için kaydediyorum ancak bunu Çerkesliğe karşı bir özeleştiri mahiyetinde olması bakımından açıkça söylüyorum ki; bu durum haliyle ne Çerkesliğe ne de Sosyalizme gözle görünür hiçbir faydası olmayan şeyler doğuruyor. O yüzden benim yukarıda Çerkes etniğini halk olarak örgütlemesi gerektiğinden bahsettiğim aydının da dinamiği kendi tarihi varlığı ile geleceği kurgulayan motivasyonu olmalıdır.

Çerkes aydını; Çerkes etniğini halk olarak örgütlemelidir ki bu durumda zaten Çerkesler bir halk olarak örgütlenmiş olabilmelidir. Bu durumdan sonra ki süreç ve esaste en başta bahsettiğim 'örgütlü bir halk olmaktan söz edenler'in olmasını arzu ettiği şeyler; siyaset ve politikadır. Örgütlü bir halk siyasi bir varlıktır ve kendi içinde çeşitli politikalar barındırır. Bugün halk olarak böyle  bir şey yoktur. Siyaset ve politika gruplarının sırtını dayadığı şey Çerkes halkı değildir ve Çerkeslerin genelinden kopuktur. Örgütlü bir halk olabilmek için, önce halk olabilmek...  önce şu soruların yanıtları olmalıdır:

1 - Çerkes etniği kimdir?
2 - Çerkes aydını nedir?

Bu sorular bir kaç sebeple önemlidir çünkü Çerkes etniği bir aydın doğuracaktır ve  bu aydın Çerkes etniğini halk olarak örgütleyecektir. Basit gibi gelse bile Çerkesler içinde ne birinci sorunun ne de ikinci sorunun üzerinde kesinlik yoktur.  Çerkes etniği tanımlanmışsa -ki burada önemli olan Çerkeslerin bir halk örgütlenmesi fikrinde birleşenlerin en başta kendilerine Çerkes etniği kimdir diye sorarak cevap vermeleri gerekir- biz Çerkes aydını nedir üzerinde durabiliriz.

Çerkes aydını: Çerkes tarihini öğrenme sorumluluğu duyan ve bu konuda sürekli araştırmalar yapan, Çerkeslerin geleceğiyle ilgili sürekli kaygı duyan ve bu araştırma ve kaygılarla Çerkesler için özsorumlulukla üreten herkestir. Çerkes aydınının milliyetçisi de sosyalisti de, demokratı da muhafazakarı da, dindarı da dinsizi de Çerkeslik haricindeki diğer kimliklerini Çerkeslerin geleceğiyle doğrudan ilişkilendirerek düşebilendir. Çerkes aydınının dış dünyadan aldıkları Çerkesler için araçtır, Çerkes aydının amacı Çerkesliktir. Farzı misal; Demokrasi, Çerkes aydını için Çerkeslerin geleceği için iyi olduğuna inandığı sürece bir argümandır. Çerkes aydını demokrasinin Çerkes geleceği için kötü bir şey olduğuna inandığı anda; onu açık yüreklilikle reddedebilmelidir. Çerkes aydının savunduğu ya da reddettiği şeylerde şahsiyeti olmamalıdır. O bütün Çerkes toplumu olarak düşünebilmelidir. Çerkeslerin geçmişini, tarihini araştırdığı öğrendiği kadar, şimdisini de bilmelidir. Çerkes toplumuyla iç içe olmalıdır. Bilgisini ve becerisini toplumuna tepeden bakmak için değil onlara hizmet vermek için kullanmalıdır. Çerkes aydını öğrenirken pinti, öğretirken cömert olmayı bilmelidir. Her duyduğuna, okuduğuna hemen inanmamalıdır.. Öğrendiğini ise sonucu ne olursa olsun saklamamalıdır ve Çerkes etniğine gerek geçmişten öğrendikleriyle, gerek gelecekle ilgili düşündükleriyle ortak duracak bir zemin üretmelidir. Çerkes aydınının yüzü; daima vatanına dönük olmalıdır. Örgütlediği halkın da yüzünü daima vatanına dönük tutmalıdır.

Bu aydın zemininin oluşması içinde, aydının kendini profesyonelleştireceği bir zemin oluşturulmalıdır.
Tekrar başa dönüp hızlıca buraya toparlayacak olursak; Çerkes halkının örgütlü bir halk olabilmesi için, bir halk olabilmesi gereklidir. Bir halk olabilmesi içinde aydınlar yetiştirmesi gereklidir. Aydınlar yetiştirmesi için ise bir zemin oluşturulmalıdır. Bu zeminde yetişen aydın Çerkesliğe karşı sorumlu olmalı, hesap verebilir olmalıdır.



Kızkardeşlerin Feminazi Cemiyetleri

Dünyada kimliği dolayısıyla ezilmiş, aşağılanmış, baskı görmüş ve hakkı yenen toplulukların bir çoğu içerisinde; ezildiği kimliğine sıkı sıkıya sarılıp o kimliğin dışında kalan herkesi kendisine düşman gören bir grup bulunmuştur. Mesela bugün Türkiye üzerinden düşünürsek Kürtler, Aleviler, Çerkesler içinde böyle gruplar bulunmaktadır. Aslında bu durum bir sonuçtur; yani o kişiler böyle olmaya itilmişlerdir ve o kişilere yaşadıkları toplum tutunacak başka dal bırakmamıştır. Dolayısıyla ben bu yazıyı yazarken, bahsettiğim bu gruplarda bulunan insanları bu duruma taşıyan sürece değinmeden, onların tamda tutundukları kimliklerin karşı cephesinde olmadığımı ifade etmem gerekir.

Artık buna inanmakta, buna karşı çıkmakta ve beni kendi tutundukları kimliklerine karşı tehlike veya dost olarak görüp görmemekte kendilerinin tercihi.

İşte dünyada kimliği dolayısıyla ezilmiş, aşağılanmış, baskı görmüş ve hakkı maddi manevi yenen toplulukların en başında kadınlar geliyor ve haliyle ezildiği kimliğe sıkıca tutunarak, o kimliğin dışında kalan herkesi düşman gören ve onlara hep bir önyargıyla yaklaşan; söyledikleri, yazdıkları, okudukları herşey de bir önyargı arayan bu grup onların arasında da var.

Eğer erkekseniz (cinsiyet anlamında) onlar için peşinen; açık ya da gizli bir düşmansınız. Söylediğiniz herşey art niyetli, yazdığınız her yazı onlara egemenlik taslamak üzerine kurulu, tüm hareketleriniz bir şekilde taciz.

Yani söylediğiniz şeyin iyi niyetli olması, yazdığınız şeyde eşitlik aramanız; onlarla aynı ideolojiyi bile paylaşmanız hiçbir şey ifade etmez.

Fikirleriniz erkektir, düşünceleriniz erkektir, hareketleriniz erkektir; hatta sizin feminizminiz bile erkektir.

Feminizm aleminde sıkça erkeklere karşı söylemler olur ancak bu söylemleri okuduğunuzda veya duyduğunuzda oradaki erkeğin bir biyolojik cinsiyeti ifade etmediğinizi anlarsınız. Ancak yazımın bahsi olan grup için bu böyle değildir; onların düşman  gördüğü erkek için eril olmanıza gerek yoktur, bacaklarınızın arasında penisiniz bulunsun yeter.

Size adeta erkek egemenliğinin kadınlar içerisine sinmiş casusları muamelesi yaparlar ve söylediğiniz herşey, ne söylediğinizin hiçbir önemi olmaksızın "kadınlara karşı bir hakarettir."

Oysa bir tarafta "Feminizm herkes içindir" diyerek feminizmin ne için erkek düşmanlığı olmadığını anlatmaya çalışanlar, bir tarafta feminist dahi (bir kısmı erkeğin feminist olamayacağını ifade eder) olsanız düşman olduğunuzu size hatırlatanlar olur.

Yeri de gelmişken, kendimi bir Feminist olarak tanımlamadığımı ifade etmek isterim ki; ne beni savunanlar feminist olduğum için savunma ihtiyacı hissetsinler ne de bana taş atacaklar tereddüt etsinler.

Feminizm aleminin dört bir yanı erkek karşıtı söylemlerde bulunurken hiçbirisinden rahatsızlık duymayıp Feminazileşen bir grubun feminizm içinde dile getirdiği erkek karşıtı söylemlerden neden rahatsız olduğumu sizlere şöyle ifade edeyim.

Çünkü Feminizm aleminin erkek karşıtı söylemlerinin (feminazi söylemleri hariç) bir çoğu erkek egemen anlayışına karşı söylenmektedir ve haklıdır. Feminaziler hariç, feministlerin söylemlerindeki erkeğin tanımını geçen yıl mayıs ayında yine buradan şöyle yazmıştım:
"...yaşam üzerinde kendini efendiliğe konumlandırarak kadını sömüren erkek bireyin cinsiyeti değil, kurumsallaşmış bir sömürge mantığıdır.

Bu kurumsallaşmış erkek, insanın cinsiyeti üzerinden kendini tanımlamış ve bir üst kültür oluşturup, bu üst kültür içerisinde yüzlerce parçaya bölünmüş ve kendini tekrar ederek kökleşmiştir. Yani kısacası; erkekliği kurumsallaştırmıştır. Bu noktadan sonraki erkek cinsiyetsizdir. Tıpkı kendi modern tanrısı gibidir.

Bu noktada erkeği tanımak çok önemlidir. Çünkü tam bu noktada bin yıllardır tarihle deneyimlediğimiz ancak bir türlü tanıyamadığımız erkeği; insanın apış arasına bakarak arama hatası bizi çoğu defa yanıltan en büyük gerçektir. Çünkü bu kurumsal erkek, bireyin cinsiyeti değil; toplumun üzerinde hastalıklı bir sosyo-politik üst kültürdür ve herkesin  apış arasında aradığı o erkek pipisi, sadece bayrağında bir sembolden ötesi değildir.  İşte bu yüzden ki; apış arasında pipisi olmadığı halde, kurumsal erkeğin fanatiği olmuş çok fazla kadın alt kültürü de vardır. Bireyin cinsiyeti olarak o kadınlara erkek demek imkansızdır, fakat esasta kurumsal erkeğin de en büyük temsilcileri o kadınlardır.

İşte feminizmin karşısına koyduğu erkekte bundan fazlası değildir. Feminizm bireyin cinsiyeti olarak erkek olana değil, sosyo-politik bir hastalık olarak kurumsal erkeğe düşmandır..."

Ancak Feministlerin aksine Feminaziler; "Kızkardeşlik" söylemi altında; bütün erkekleri (doğmamışlar dahil) doğal düşmanları olarak  görüp; yaptıkları herşeyin Kadınlara karşı yapılmış birer baskı olduğunu düşünürler.

Durumun vehametini anlatmak için biyolojik bir kadın süte "siyah" dediğinde, "hayır o siyah değil, beyazdır" diyen bir biyolojik erkek haksızdır. Açüklama (Erkekleme) yapmaktadır. Erkek herşeyi bilmemelidir, bilse bile söylememelidir, onun kadına, kadınlara ve kadınların düşüncelerine, fikirlerine, söylemlerine, yazıtlarına karşı yorum yapması, fikir belirtmesi veya cinsiyet sorunlarına karşı açıklama yapması kadınlığa karşı bir saldırıdır.
Kısacası: Erkek susmalı, konuşmamalı ve belki de kadınların arasında hiç olmamalıdır?

Kaldı ki bu eşitliğin neresindedir? Eşitliği savunan feminizm; her biyolojik erkeği baştan düşman ilan eden bu mantığı nasıl içinde tutabilmektedir; orası artık kendilerinin cevap bulması gereken bir yer.
Öte yandan bu her ne kadar bir cinsel adaletsizlik bile olsa, en çokta feminizme ve dolayısıyla kadın mücadelesine zarar vermektedir. Çünkü Patriyarşi penislerden çok daha fazlasıdır, ancak bu anlayış feminizmi penise o kadar odaklamakta ve düşmanı penise bakarak aratmaktadır ki her geçen gün kendini revize eden ve feminizmin bazı kanatlarını bile kendi içinde pazara dönüştüren bir çok giriftli politikayı aynı anda hayata sokan patriyarşi kadınlar başta, insanların ve tüm ekolojinin canına okumaya devam etmektedir.

Bunların feminizm anlayışı içerisinde tartışılamıyor olmasının küçük nedenlerinden birisi de feminizm içindeki bu indirgeyici ve öteleyici zihniyetin düşmanı sadece penise indirgeyen tavrıdır. Taciz, tecavüz, baskı, zulüm ve sömürü sadece biyolojik kadının maruz kaldığı şeyler midir? Eril zihniyet sadece kadını taciz etmektedir, sadece kadına mı tecavüz etmektedir, sadece kadınlar mı sömürülmektedir ve zulüm görmektedir? Baskı altında kalan sadece kadınlar mıdır?
Ya da
Erkek kimdir
Kadın kimdir
Taciz, tecavüz, baskı, zulüm ve sömürü nedir?

Geçtiğimiz yıl yine buradan yayınladığım bir yazımda Feministlerin bir kısmının (Feminaziler hariç) ve benim cinsiyet eşitliği meselesinde bahsettiğim erkeğe şöyle çözümleme yapmıştım:

"...Kurumsal Erkeği Çözümleme

Kurumsal erkeğin örgütlenme temeli kesinlikle hiyerarşidir.  Yaşama bakış algısını bu temelle şekillendirir ve hiyerarşinin en tepesine bir cinsiyeti toplumsal iktidar olarak yerleştirir; bu da elbette erkektir. İnsan toplulukları içerisinde kendini kültürel nüvelerle şekillendirerek bir takım toplumsal yasalar inşa eder, bunlara; gelenek denir. Bunlar kendi içerisinde bir topluluğu şekillendirir ve ona diğer topluluklardan farklılıkta kazandırır. Bu farklılıklar topluluğun yaşadığı coğrafyaya ve coğrafyadaki diğer topluluklarla arasındaki ilişki biçimine göre şekil alır. Bugün binlerce yıllık bu sürecin ortaya çıkardığı üst-kurum kavramı; ulustur. Bu kavrama göre şekillenen üst-örgüt ise devlettir.  Bazı feminist arkadaşlarımız kendilerini bu kavramın parçası olarak, onun örgütüne karşı bağlılık duysalar da, ne yazık ki ulus kavramı, kurumsal erkeğin güncel sosyal politikası olarak oluştuğundan, bütün uluslar erkektir ve bütün devletleri bu erkek uluslar inşa etmiştir.

Kısacası, ulus kavramı erkektir ve onu ortaya çıkaran tarihi de öyledir. Devlet örgütü erkektir ve onu ortaya çıkaran tarihi de öyledir. Devlet, genel anlayış olarak ulus kavramından eskiye uzanıyor gibi gelebilir. Fakat ulus kavramının üst örgütü olan devlet ile, tebaa kavramının üst örgütü olan devlet aynı devlet değillerdir. Çünkü her erkek kavramı, kendi devletini inşa etmiştir ve bu devletlerin hepsinin en büyük ortak tarafı; hepsinin erkek olmasıdır. Bütün devletler hiyerarşiyle yönetilmektedir ve hepsi güce dayalıdır. Kurumsal erkeği temsil etmekten asla taviz vermemişlerdir.
Kurumsal erkek, üst-örgütü besleyecek bir çok alt-örgütü ile hepsi aynı amaca hizmet eden karmaşık bir yapıya sahiptir.

En aşağıdaki alt-örgütü ailedir.

Bu düşünceye farklı sebeplerle bazı feminist arkadaşlarımız itiraz edecektir, çünkü klasik aile kavramı; bir çocuk ve onun varlık sebebi olan iki yetişkin tarafından tanımlanır. Bu da duygusal bir bağ oluşturmaktadır. Hiç kimse bir çocuğa, annesi ve babasıyla oluşturdukları aile yapısının kötü bir şey olduğunu anlatmaya cesaret edemez. Ancak bu, aile kavramının kurumsal erkeğin en alt-örgütü olduğu gerçeğini değiştiremez. Aile, oluşturduğu bireyleri kurumsal erkeğin toplumsal yapısına alıştırmaktaki en büyük rolü oynar. Aileler kendi kültürünü inşa edemez, ailenin bağlı olduğu ve kendini inşa eden bir kültür vardır ve o kültürün bağlı olduğu tek şey; erkek gelenektir.

Ailenin bir üst örgütü, toplumdur.
Toplum sokaktır, mahalledir, kenttir, bölgedir, milliyettir, vatandaşlıktır.
Aile topluma dayalı birey yetiştirmekle, toplum devlete dayalı vatandaş yetiştirmekle yükümlüdür. Her ikisi de, kurumsal erkeğin amacı doğrultusunda işler.

Şurası unutulmamalıdır, kurumsal erkeğin en alt-örgütü aile olsa da, onun devamlılığının ta kendisi de ailedir. Aile düzeni ve onun direkt ilişkide olduğu toplum düzenleri; (sokak, mahalle, kent, milliyet, soy, akrabalık vs.) kurumsal erkeğin okullarıdır..."

Burada iki sebeple daha önce yazdığım bir yazıdan uzun alıntılar yaptım. Çünkü Feminaziler bugün bütün erkekleri düşmanları olarak görürken, bütün kadınları da kızkardeşleri olarak görüyorlar.
Birinci sebebim; her erkeğin kurumsal erkek olmadığının anlaşılmasını istemem. Çünkü penisi olmadığı halde "kurumsal erkek" olan çok fazla kadın var.
İkinci sebebim; patriyarşi sadece biyolojik kadını değil; biyolojik erkeğinde içinde olduğu bütün bir yaşamı sömüren sistemin ta kendisidir ve ona karşı mücadele vermek için penisimizi kopartmamız gerekmiyor, en başta eşit ve adil olmak üzere; bizim için bir özgürlük davasıdır patriyarşi'ye karşı verdiğimiz mücadele.
Bu konuda her fikri olanın, düşünenin, savunanın, eleştirenin ne dediğine bakmadan önce bacakları arasında penisi var mı diye bakmayın,
çünkü penisi bacaklarının arasında olmayıpta, zihninde; kadına, erkeğe, ekolojiye tecavüz edenler de var, bacağının arasında penis taşıyıpta cinsiyetsiz fikirler taşıyanlar da var.



Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde Komedi: "Uluslararası Kafkas Ödülleri"




Bir zamanlar "Kafkas Diasporası Ödülleri idi bunun adı, hatta öyle komikti ki ne zaman canım sıkılsa girer bakardım arada gülmek için. Çünkü "Kafkas Diasporası" diye birşey yoktu. Sadece bize göre mi yoktu?

Hayır kimseye göre yoktu..

Çünkü öyle bir şey yoktu...

Onlara göre de yoktu, hatta en çok onlara göre olamazdı.

Onların "Kafkas" tanımı, Kafkasların (Kafkasya Coğrafyasında yaşayan bütün halklar, milletler, hatta uluslar) kendi varlığının yanında "deve de kulak" idi. Onların Kafkası; en fazla Şıx Şamil'in etrafında cihat eden müminlerin yaşadıkları yerlerden ibaretti. Halbuki onların Kafkasından çok daha büyüktü Kafkas..

Dolayısıyla olmayan bir şeyin adına ödül törenleri falan düzenliyorlar, siyasetçilere, iş adamlarına, gazetecilere, belediye başkanlarına kalpaklar takıyorlar, plaketler veriyorlardı.

Tiyatro gibi;

Uçan Spagetti Canavarı adına; sizi yılın en iyi "bilmem neyi" seçtik demekten ne farkı vardı?

Hadi bu törenleri düzenleyenler neyse, sonuçta en fazla kaç kişiydiler ki, hepsi aynı odada nefes alsa oksijen yetmezliğinden halüsilasyon görebilirlerdi.

Ya peki o siyasetçiler, iş adamları, gazeteciler, belediye başkanları?

Asıl onlar bu komedinin en çok kahkaha atılanları değil miydi? Olmayan bir şeyin töreninde en iyi olmaya geliyorlardı.

Kimisinin kafasına olmayan bir şey adına kalpak takılıyor.

Kimisinin eline olmayan bir şey adına plaket veriliyor.

Hiç mi demez bir insan, tamam beni seçmişler eyvallahta; yani ne adına aldım ben bu ödülleri diye?,

Olmayan bir şey adına ödül almak hoşlarına mı gidiyordu acaba? Öyleyse biz de her ay  "Uzay Diasporası" adına onlara ödül yollayalım öyleyse, mutlu olsunlar... Belki mutlu olurlarsa; daha iyi işler çıkarırlar branşlarında?

Neyse.

Konumuza dönelim...

Bizim olmayan bu Kafkas Diasporası artık yetmemiş, kadro aynı, zihniyet aynı, amaç aynı, tören aynı, olmamışlık aynı, yaptım olduculuk aynı, kendini beğenmişlik aynı, bir şeyler yapıyorumculuk aynı...

Ama Kafkas Diasporası artık aynı değil, Onlara Kafkas Diasporası olmak yetmemiş! Tek farklı olan bu Kafkas Diasporasının artık "Uluslararası" olması. Yani adı "Uluslararası Kafkas Ödülleri"
Ama böyleyken de söyleyeyim "Kafkas Diasporası" ne kadar yoksa "Kafkaslar" da o kadar varlar. Kafkasya coğrafyasında yaşayan bütün halklara "Kafkas Halkları" denir. Ama unutmadan söylemeliyim ki; Ermeniler, Gürcüler, Kürtler, Lazlar, Ruslar, Azeriler, Karaçaylar,  Nogaylar, Balkarlar falan da "Kafkastır"

Bütün bu halkların hem Kafkasya'daki vatanlarında hem diasporalarında kendi kurumları ve kuruluşları da var.

Peki bu "Uluslararası Kafkas Ödülleri" bunlarla mı alakalı?

Alakası yok.

Peki Abhazlar, Çerkesler, Çeçenler, Osetler ya da İnguşlarla alakaları var mı? Bu halkların da gerek Kafkasya'daki anavatanlarında gerekse diasporalarında çok fazla kurumları vardır..

Abhaz Dernekleri Federasyonu, Birleşik Kafkasya Dernekleri, Çerkes Dernekleri Federasyonu, Kafkas Dernekleri Federasyonu, Kafkas Vakfı, Oset Vakfı gibi Türkiye'de ve bu halkların yaşadıkları her ülkede dernekleri, vakıfları bulunmaktadır. Bunlarla mı alakalı?

Alakası yok.

Hadi diyelim bir sadece bir dernek bilemedin üç dernek bu organizasyona destek veriyor. (destek dediğimizde tören için gönderilen davete icabet etmek manasında)

Yeter mi bu "uluslararası kafkas ödülleri" dağıtmaya..

İşte yeni komedi de burada başlıyor. Çünkü bu organizasyon oluyor... hemde nerede? Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde.

Cumhurbaşkanı da davetli, muhtemelen gelecek. Kaçırmaz böyle şeyleri biliyoruz artık

Zaten ödül töreninin teması da belli, sayın Cumhurbaşkanının en sevdiği cinsten: 15 Temmuz

Ayrıca Rusya Devlet Başkanı Putin beyin de davetli olduğunu öğrendik.

Muhtemelen gelmeyecek ama gelirse ne kadar komik olurdu anlatamam. Komedimize tüy dikerdi sayın Putin gelse.

Yahu bu organizasyonu düzenleyen ve görev alan insanları anladım sayın cumhurbaşkanı bunlar hangi sıfatla "uluslararası kafkas ödülleri" dağıtıyorlar diye hiç mi düşünmüyor? Hadi o düşünemiyor, malumunuz çok yoruluyor. Hem Cumhurbaşkanı, hem Parti genel başkanı, hem herşey kendisine bağlı; belediyeler bile neredeyse kaldırım çalışmaları için izin alacaklar kendisinden (belki alıyorlardır) Peki Cumhurbaşkanının bin odalı saraylarında bu işlerle ilgilenen memurlar ya da en azından danışmanları falanda düşünmüyor mu?

Sanki memleketin kürsüsü bitecek, her kurulacak kürsüye "acaba bu nedir" demeden çıkılmamalı bence.

Sonra çıkıp "Aldatıldım" "Kandırıldım" falan demek durumunda kalmasından endişe ediyorum.

Şimdi bu komediyi izliyorum, savunanları, karşı çıkanları, katılacakları, izleyecekler falan.

Bu kötü günlerde yüzümde gülücük etmeyen Uçan Spagetti Canavarı Ödülleri tadında 5-10 kişiyle Uluslararası Kafkas  Ödülleri dağıtan kişilere tek başıma Uluslararası Çerkes Komitesi Süper Ötesi Başkanı olarak teşekkür ediyorum: Siz olmasaydınız neye gülecektik acaba?

Bu arada dipnot niyetine de şunları ifade etmek isterim, bu olmayan diaspora ödüllerini; uluslararasılaştırmakta mahir kişi geçtiğimiz genel seçimlerde bir yerde akp'den aday adayı olmuştu ama aday olamamıştı. Bülent Arınç'a yılın siyasetçisi diye kalpak takmıştı ve sözde Çerkes Ethem'in hain olmadığının ortaya çıkarılması yönünde bir komisyon sözü almıştı, o komisyon da kurulmadı.



Türkiye'deki "Kafkasyalı Mülteciler"

"Kafkasya, Karadeniz ve Hazar denizi arasında yer alan, Avrupa ve Asya'nın sınırında bulunan bölgenin ismi. Kafkas sıradağlarında, Avrupa'nın en yüksek dağı olan ve Kafkas halklarının sözlü edebiyatını oluşturan Elbrus Dağı bu bölgede bulunmaktadır. Kafkasya bölgesi siyasi ve coğrafi olarak Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya olmak üzere ikiye ayrılır. Güney Kafkasya bağımsız ve egemen devletlerden oluşmaktadır. Kuzey Kafkasya ise Rusya Federasyonu içinde bulunmaktadır."


bAndista'nın "Haymatlos" şarkısını duymayanınız çoktur... Hatta bAndista'yı duymayanlarınız bile vardır.. bAndista; Türkiye'de ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, göçmenlerin, mültecilerin ve tabii ki enternasyonalin notalara işleyen devrim zincirinde küçük ama sağlam bir halkadır.

Haymatlos şarkısının tanıtımında kendi sözcükleriyle şu ifadeler yer alır:

"Küresel muktedirlerin neden olduğu savaşlardan, iktisadi ve sosyal yıkımdan, ekolojik krizin sonuçlarından kaçan göçmenler daha iyi bir yaşam kurmak için sınırları aşmaya çalışıyorlar. Yasadışı göçle mücadele olarak adlandırılan şey aslında bir cephesinde devletler, kolluk kuvvetleri, özel kuvvetler, sınırlar, silahlar ve hapishaneler, beride ise sade insanların olduğu bir savaş. Çünkü biliyoruz ki insanlar değil, sınırlar ve o sınırları kurup koruyan kurumlar illegaldir. Çünkü biliyoruz ki kimse nedensiz kaçmaz. Çünkü hepimiz göçmeniz; buradayız, kalacağız, yaşayacağız. Sokakların sesini duyun!"

Kimdir bu küresel muktedirler? Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Almanya, İngiltere, Fransa başları (Küresel) bir çokları da kuyruğu (Yerel) olan Emperyalizmin her coğrafyadaki temsilcileridir.

Biz Çerkesiz,

Küresel muktedirlerin neden olduğu savaşları, iktisadi ve sosyal yıkımları, ekolojik krizleri, sürgünleri ve soykırımı yakından tanırız. Tarihimizin kalbine bir hançer gibi saplanmıştır çünkü hepsi. Sanmayın ki bunlar geçmişte kalmıştır. Çünkü adalet tecelli etmedikçe geçmişte açılmış yara sanki ilk gün gibi sızlamakta ve sürekli kanamaktadır. Ancak sadece geçmişteki yaralarımızın sızlaması ve kanaması da yetmez gibi, her gün yeni yaralarla bizleri yıldırmaya çalışmakta olan küresel bir muktedir bulunmaktadır hala coğrafyamızda. Çerkesler ve elbette Çerkeslerin kardeş halkları, akrabaları ve komşu halkları bu savaşın, yıkımın ve krizin merkezindedir. Dünyanın dört bir yanına dağıttığı Çerkesleri hala pervazsızca kendi vatanlarının yabancısı olarak gören, orada kalan insanlarımızı da kendi vatanlarından kaçırmak için her türlü baskı ve zorbalığı yapmaktan çekinmeyen bir muktedirdir.

Guaşo Ruslan davası hemen arkamızda, bir çoğunuz artık bilmektesiniz. Daha arkasında kendi sokaklarında dans ettiği için gözaltına alınanlar, daha arkasında Khuade davası.. daha arkasında failleri hiç bulunamayan aktivist cinayetleri... Bildiklerimiz bilmediklerimizden çok daha az, bize ulaşanlar sadece; artık gözümüze batıra batıra yapılan hukuksuzluklar, adaletsizlikler, baskılar ve cinayetler.

Bunları orada konuşmak zor olduğu için burada öğrenmekte daha zor, Rusya dünyadaki herhangi bir devlet gibi değil.. Eli kolu dünyanın neredeyse her yerine uzayabilen, dünyanın herhangi bir yerinde istemediği kişileri susturabilen bir devlet. Yüzyıllar önce  Marcus Aurelius'un adalet üzerine söylediği "Yasalar örümcek ağına benzer, küçük sinekler ağa takılır kalır, büyük sinekler ağı deler geçer." sözü işte bu küresel muktedirleri ve elbette Rusya'yı birebir tarif eder. Rusya büyük sinektir ve Rusya sürekli her türlü yasayı delip geçerek; dünyanın her yerinde eli vardır.

Dünyadaki idealsiz toplumlarında içinde açık ya da gizli "güce tapanlar" toplulukları çokça bulunur. Bu topluluklar bugün Türkiye Çerkeslerin de içinde de var. Bu topluluklar bu gücün zulmüne dahi olsa karşı gelen her anlayışa öyle yada böyle muhalefet ediyorlar. Açıkça Rusya'nın gücünü öne sürerek oradaki insanları tehlikeye atmamayı öğütleyenler zaten gözle seçilebiliyorlar. Yani "ölümü gösterip, sıtmaya razı etme" misyonu diyelim biz ona. Bir de gizli politikalar ile Çerkes toplumuna derin fay hatları döşeyerek bu işi yapanlar var. Asıl tehlikeli olan da işte bu fay hatlarını oluşturan, toplumu kendi içinde kutuplara ayırarak çatıştıran misyonu edinenler.

Bilgi kirliliği oluşturup velvele ile aynı toplumun içindeki farklı kesimleri birbirine ötekileştirerek; toplumun kendi sorununa, toplumun kendi içinde muhalefet ettirilip hem bazı şeylerin üstünü kapatır hemde gelecek için toplumu kriminalize ederek başka şeylerin önünü açarlar.

Mesela şuan kendi yurtlarında gördükleri baskılar nedeniyle Türkiye'ye iltica etmiş kişiler, tam da Türkiye ile ABD'nin arasına giderek açılıyorken ve buna paralel olarak Türkiye ile Rusya'nın arası giderek kapanıyorken; sınırdışı edilmek üzere Türkiye tarafından gözaltına alınıyorlar.

Türkiye Çerkes diasporası hem küresel hem de yerel siyaset bakımından çıplak bir toplumdur. Son yıllarda ortaya çıkan şeyler de bana göre esasen Türkiye Çerkes diasporasına bir siyaset kazandıracak nitelikte değil. Benim içinde bulunduğum topluluk da dahil olmak üzere hiçbir topluluk; toplumsal gerçekliğimizi analiz etmeden, toplumsal yapımızda geniş kabul görmeyen argümanlar etrafında birleşerek bir siyaset yapıyor. Yani siyasetin lokomotifi Çerkes toplumunun kendisinden ziyade, topluluğun bir araya geldiği argümanlardan oluşuyor. Toplumsal gerçeklik analiz edilmediği için bu siyaset Çerkeslerin toplumsal bir enstrümanı olamıyor. Toplumsal siyaset bir müzik korosu gibi olmalıdır. Bir çok farklı enstrüman çalmalı ancak hepsinin baktığı toplumsal bir dayanak olmalıdır. Ancak bizim şuan ki halimiz böyle midir? Her enstrümanımızın toplum hariç farklı dayanakları bulunmakta ve sesler müzik değil, kaos yaratmaktadır.

Toplum siyasi bir varlıktır ve toplumun her enstrümanı toplumu geleceğiyle ilgili uyum içinde olmalıdır. Uyum değilde kaos olursa işte bu siyasi varlıktan her ne sebeple olursa olsun rahatsız olanların işi kolaylaşır.  İşte bu "güce tapanlar" toplulukları ve onların velveleleriyle toplumun içinde farklı seslerle ama uyum içinde çalması gereken enstrümanlar toplumun siyasi varlığını dağıtarak tamda bunu yapmaktalar.

Bugün sınırdışı edilmek için gözaltına alınanlarla ilgili açıkçası tam bir bilgi kirliliği içinde bulunmaktayız. Çünkü eskiden bu yana süren velveleler ile kafamız allak bullak edilmiş kimin ne olduğunu ve neden baskı gördüğünü bilemiyoruz. Kimileri cihatçı teröristler diyor, kimileri toplumsal akvitivistler diyor ve bu iki karşıt görüş arasında milyon tane hikayeler dolaşıyor. Yani bir kaos var.

İşte Türkiye Çerkes Diasporası bu kaosu ortadan kaldırmalıdır. Velvelecilerin açtığı toplumsal fayların bu toplumu parçalamasına izin vermemelidir ve herşeyden önce unutmamalıdır ki bugün yurtlarındaki her türlü istikrarsızlığın ve insanları yanlış şeylere iten iktisadi ve sosyal yıkımın en büyük suçlusu da Rusya'dır. Elbette bütün suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır ve adil bir şekilde yargılanarak hak ettikleri cezalar uygulanmalıdır, ancak Rusya'da buna dahildir. Resmen savaş politikalarıyla bölgede açtığı yaralar son bulmadıkça; suça yönelmiş insanların da birinci sorumlusu Rusya olacaktır ve bu yalnızca Kafkasya'daki halklara değil Ruslara da büyük zararlar vermeye devam edecektir.


Yazıya başlarken bAndista'nın "Haymatlos" şarkısını paylaştığım gibi.. Ne bugün sınırdışı edilmek için gözaltına alınanlar ne de Türkiye'deki diğer Kafkasya'dan iltica eden kişiler boş yere Türkiye'de değiller. Çünkü Kafkasya coğrafyasının her toprağında Rusya'nın neden olduğu iktisadi ve sosyal yıkım, ekolojik kriz, baskı ve tehditler var. Yine orada diğer küresel muktedirlerin finanse ettiği farklı akımlar da var. Yani orada küresel bir politika savaşı var ve oranın yerli halkı bu küresel savaşın tek mağduru ve bu insanlar orada bir gelecek görmedikleri için Türkiye'ye iltica etmişken.. orada iktisadi ve sosyal yıkım politikaları halen sürüp, muktedirlerin kirli politik savaşı devam ederken bu insanları kaçtıkları bu savaşa ve yıkıma geri yollamak hiçbir vicdanın kabul edebileceği birşey değil. Bu insanlar her ne ile suçlanıyorlarsa bu uluslararası toplumun ve elbette Çerkeslerin bu suçlamaları olağanca şeffaflığıyla bilmeleri gerekir. Türkiye'de bunları göz önünde bulundurmalıdır. Bu insanlar sınırdışı edildiklerinde ne kadar adil bir süreç içinden geçecekler? Bu insanlar neden kendi yurtlarından kaçmış ve yabancı topraklara sığınmışlardır, geri yolladıklarında ne durumda olacaklardır Türkiye'nin bunları araştırması insanlığa karşı çok büyük bir sorumluluğudur.












#BenimAdımRuslanGuaşo



Biliyorsunuz biz Çerkesler her 21 mayısta Rus emperyalizminin kanlı tarihine Çerkes Soykırımı olarak kazınan gününde toplanır bu soykırımda hayatını kaybeden atalarımızı anar, dualar eder  ve başta Rusya olmak üzere tüm dünyadan bu ADALET talep ederiz.


Bu yıl 21 Mayıs'ta da dünyanın dört bir yanında sürgün bir kadere mahkum edilmiş Çerkesler dahil, anavatanımızın da bir çok noktasında toplanmış, Çerkes Soykırımında hayatını kaybeden atalarımızı anmış, dualar etmiş ve adalet talep etmiştik.


Adalet ki, dünyanın dört bir yanında tüm zalimlerin en korktuğu insani kavramdır. Bir insanın ne kadar zalim olduğunu adalet talebi karşısında geçirdiği cinnetten anlayabilirsiniz de.


Bugün bunlar biz Türkiye'deki Çerkeslerin ve diğer halkların uzak olduğu ve bilmediği şeyler olmasa gerek.


Çerkes Soykırımının 153ncü yılında anavatanımızın Kıyıboyu Şapsığ bölgesinde yaşayan Çerkeslerden bir grupta; Çerkeslerin yaşadığı tüm acılara tanıklık etmiş yaşlı bir ağacın altında toplandı ve 153 yıl önce soykırımda kaybettikleri atalarını andı  dualar etti. Bu anmadan hemen sonra Rus polisi anmaya katılanlardan birilerini izinsiz gösteri yapmak suçlamasıyla gözaltına aldı.


Gözaltına alınanlardan birisi de Ruslan Guaşo idi. Anma da kürsüye çıkarak Çerkesce dua etmişti.


Elbette hiç kimse değersiz değil, ancak hakkını vermek ve doğruyu yazmak adına Ruslan Guaşo'yu da özellikle belirtmek gerekir. Hayatı boyunca kendisinden fedakarlık ederek halkı uğruna mücadele etmekle geçirmiş birisidir, Türkiye'de kimilerinin yaşlanınca olduğunu sandığının aksine; Ruslan Guaşo yaşamıyla, mücadelesiyle, direnişiyle, emeğiyle, önderliğiyle; gerçek bir Çerkes Thamadesi. Yaşanan bu adaletsizlik gazetemizin Temmuz ayı baskısında "Kıyım gibi ceza" manşetiyle yayınlanmıştı.


Gazetemizin bu ayki baskısında bilgi verildiği üzere Ruslan Guaşo gözaltına alındıktan sonra teyzesinin cenazesine katılmasına izin verilmemiş, mahkeme günü rahatsızlık geçirmesine ve hastaneye kaldırılmasına rağmen mahkeme Ruslan Guaşo'yu yargılamıştı. Bu mahkeme sonucunda Ruslan Guaşo'ya 8 günlük hapis cezası verildi ve hapis cezası paraya çevrildi. Ruslan Guaşo temyize başvurup karara itiraz etti, üst mahkeme kararı yerel mahkemeye tekrar gönderdi ancak yerel mahkeme aynı kararı tekrar etti.


Ruslan Guşao ise bu adaletsizliğin kendisi nedzinde Çerkes halkına karşı uygulanan haksız uygulamaları protesto etmek için açlık süresiz açlık grevine başladığını duyurmuştu.


Özellikle "Çerkes halkına karşı uygulanan haksız uygulamalar"  Rusya'da gelenekleşiyorken; Ruslan Guaşo'nun tam da bu sözlerle başlattığı açlık grevi protestosu hepimiz için çok önemli. Daha bir kaç ay önce de kendi anavatanlarında kamuya açık alanda geleneksel danslarını yapan gençler gözaltına alınmıştı. Daha bir kaç yıl önce Türkiye ile Rusya'nın yaşadığı uçak krizinin faturası adeta Çerkeslere kesiliyordu ve dahası; bilmediğimiz çok daha fazla olmak üzere bildiğimiz bir çok haksız uygulaması vardı Rusya'nın.




Bugün (23 Eylül) açlık grevinin 13ncü günü ve bazı kaynaklardan öğrenebildiğimiz kadarıyla Ruslan Guaşo dünyadaki diğer açlık grevlerinin aksine tuz ve şeker de tüketmiyor ve neredeyse su da içmiyor. Ayrıca Ruslan Guşao 67 yaşında ve çeşitli sağlık sorunları da bulunan birisi. Hem hastalıkları, hem yaşı hem de adeta kendini adalete feda eden açlık grevi dolayısıyla gün geçtikçe sağlık durumu daha da kötüleşiyor.


Buraya kadar yazdıklarımdan sonra hiç unutmamamız gereken şey yine yukarıda yazdığım gibi; bu protesto "Çerkes halkına karşı haksız uygulamalara" karşı yapılıyor oluşu. Bu Ruslan Guaşo'nun değil, hepimizin mücadelesi. Orada yalnız bırakacağımız Ruslan Guaşo da, mücadelesini büyüteceğimiz Ruslan Guaşo'da; Çerkes halkının  adalet arayan potresi.


Bir halkın içinde her düşünceden insan olur. Doğal olanda böyle olmasıdır elbet. Ancak bir halkı ayakta tutan en temel harç; o halkın kendisine karşı işlenmiş suç karşısında tek yumruk olabilmesidir. Atalarımızın dediği gibi "birlikteysek güçlüyüz."


Adaletsizliğe karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ,


Hukuksuzluğa karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ,


Baskılara karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ,


Zalimlere karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ,


Soykırıma karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ..


O zaman bizim bu noktadan sonra bütün farklılıklarımızı bir kenara koymamız ve Çerkesler olarak adaleti hep birlikte aramamız gerekiyor.


Ruslan Guaşo için BİRLİKTE OLMAMIZ GEREKİYOR
Çerkeslik için BİRLİKTE OLMAMIZ GEREKİYOR.


Ruslan Guaşo canını Çerkeslere feda edebilecek iradeyi taşıyor olabilir, ancak Çerkeslerin feda edebileceği bir Ruslan Guaşo yok. Çerkes halkı, halkı için mücadele etmeyi şiar edinmiş hiç kimseyi feda edecek durumda değil.


Kendisi açlık grevine başlarken "Bu benim son eylemim" demişti.


Ben bu sonun, olup-olabilecek en kötü senaryo ile gerçekleşmesine razı değilim, Çerkesler olarak hiçbirimiz olmaması gerekiyor.


Çok acil biçimde bütün farklılıklarımızı bir kenara koyup, Ruslan Guaşo için BİRLİKTE DURMALIYIZ.


Acilen toplanmalı ve bir eylem planı çıkarmalıyız.

Bu yazı Jıneps Gazetesi Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.


Kahrolsun Emperyalizmi Amerika Sananlar


Bugün sizlere emperyalizm denince aklına yalnızca Amerika gelenlerin düştüğü aptal noktayla ilgili düşüncelerimi anlatmak istiyorum.

Milliyetçiler adeta "gazla" çalışan bir beyin yapısına sahip oldukları ve alenen yukarıda bahsettiğim noktada blok oluşturdukları için onlara diyecek pek şeyim yok. Sadece bir an önce akıl sağlıklarına kavuşmalarını dileyerek başka da hiçbir şey demiyorum.

Gel gelelim solcularımıza...

Bizim Türkiye'de çeşitlilik sadece bitkiler ve hayvanlarla sınırlı değil. Her bitki ve hayvanın nasıl anadolu'ya adapte olmuş özgün bir karakteri varsa, insanın ve insana ait her şeyin de buralara adapte olmuş özgün bir karakteri var. Dinin de, imanın da, solun da, sağın da...

Ben bu özgünlükler içinden solu hem kafamda düşünerek, hemde yazıp sizlere sunarak velhasıl yazılı düşünerek ele almak istiyorum.

Gelin yazıya çok fazla kavramlar sokarak kafamızı karıştırmak yerine, gündelik hayatta herhangi bir insana kendimizi ifade ettiğimiz gibi düşünelim.Çünkü fazlasıyla kavram kullandığımız dil; ya aslında ifade etmek istediğimiz şeyi yakalayamıyor ya da onu okuyan-duyan kimseler bizim ifade etmek istediğimiz şeyleri pek anlayamıyor.

Mesela Emperyalizm...

Türkiye'de ben solcuyum diyen 7'den 70'e herkes rüyalarında bile emperyalizmi kahrederler. (milliyetçiler, ümmetçiler de ediyor da, onları peşin peşin es geçmiştim)

Peki nedir bu emperyalizm?

Amerikalıların sadece Kürtlerle oynadığı küresel bir oyun falan mı?

Ya da

Yüzyıldır Kürtlere karşı oynanan bir oyun mudur?  Evet yazımın bu noktasında dikkatinizi çektiyse hemen Kürtleri karıştırdım araya. Neden?

Çünkü dün IKBY'de bir referandum düzenlendi. Bağımsızlık referandumu. Türkiye solu yine ve her zaman ki gibi mesele Kürtler olunca iflas etti.

Bende daha önce sosyal medya hesabımdan referandumla ilgili kuşkularımı dile getirdim. Ancak benim derdim Kürtlerin bağımsız olması ya da bağımsız olmayı istemesi değildi. Benim derdim; Barzani'nin güvenilmez bir kişilik olması ve bu referandumu itibarsız kılacak herşeyi yapıyor oluşuydu.

Bir halkın bağımsız olmak istemesi ve dahası bunu demokratik yollarla dile getirmesi kadar doğal ne olabilir bilmiyorum, illa savaşmak ve dökülen kan üstünde milliyetçi bir taban yaratarak oradan mı var olmak gerekir bağımsız olmak için.

Olana bitene detaylıca Amerikan Emperyalizmi demek basit olanı, nasıl olsa 7'sinden 70'ine her solcu amerikan emperyalizmi denince yedeğe giriyor.  Sanki Irak söz gelimi Irak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de, Amerikan emperyalizmi ISSC'yi yok etmek için Kürtleri kışkırtıyor..

Irak zaten emperyalist bir devlet,  her emperyalistin ABD kadar küresel mi olması gerekiyor?  Zaten Irak'taki Kürtler on yıllarca Irak ordusu tarafından küresel emperyalist devletlerin silahlarıyla ezildi, katledildi.

Hiçbiriniz o zaman Iraklı Kürtlerin acısına merhem olmadınız. Hatta vergilerinizle biti kanlanan kendi emperyalist devletiniz tarafından katliamlara el verdiniz. Barzani'yi eleştirmek başka birşey, Barzani'nin referandumuna oradaki Kürtler adına endişeyle yaklaşmak başka bir şeydir ama oradaki bağımsızlık referandumunda bağımsız olmayı kendi gelecek kaygılarıyla seçen insanların arzularına komplolar dizmek bambaşka bir şey.

Maalesef Türkiye solunun dili; NATO diliyle uyuşmaktadır. Bölgeye istikrarsızlık getirip başka krizlere yol açar, Irak'ın bütünlüğünden yanayız gibi söylemlere 2 sol slogan ekleyerek bir de Amerikan Emperyalizmi demek NATO devletleriyle aynı dili kullanmamak anlamına gelmiyor.

Kürtlerin kendi topraklarında bağımsız yaşamak istemeleri analarının ak sütü kadar helaldir. Önemli olan kurulacak bağımsız devlet içinde yaşayan Kürt olmayan halklara ne getirecektir? Barzani söz konusu olduğunda şahsen ben bu endişeleri üzerimden atamıyorum. Bağımsız Kürdistan'a değil, Barzani'ye karşıyım. Bunu da not olarak iliştiriyorum.