#APiSCANBERK

Kolektif Eylemsizlik ve Kültürel Nekroloji

Türkiye’deki Çerkes diasporasının 21. yüzyılın ilk çeyreğinde sergilediği sosyolojik manzara, basit bir aidiyet beyanının çok ötesine geçerek, tarihsel bir kırılmanın ve modernleşme süreci içerisindeki varoluşsal bir mücadelenin karmaşık katmanlarını gözler önüne sermektedir. Kaynaktaki anketten elde edilen veriler, bu halkın sadece demografik bir veri seti olmadığını, aksine, Büyük Sürgün’ün derin travmalarını, ulus devletin homojenleştirici aygıtlarının yarattığı kültürel baskıyı ve küresel modernitenin getirdiği kimlik erozyonunu kendi bünyesinde taşıyan bir sosyo-politik organizma olduğunu kanıtlar niteliktedir. Katılımcıların kendilerini tanımlama biçimlerindeki hiyerarşi, bir rastlantıdan ziyade, bu halkın ontolojik güvenliğini nerede tahkim ettiğinin ve hangi kimlik katmanlarını toplumsal baskıya karşı birer zırh olarak kullandığının bilinçli veya bilinçaltı bir göstergesidir. Verilerde karşımıza çıkan "Çerkes/Vatandaş/Müslüman" üçlemindeki etnik kimliğin en tepeye yerleştirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana süregelen tekçi ulusal kimlik inşası karşısında sergilenen bir "direniş odağı" olarak kimliğin hâlâ aktif olduğunu ve bu etnik vurgunun basit bir nostalji eylemi olmadığını düşündürmektedir. Bu birincil kimlik tanımının, metropol yaşamının anonimleştirici etkisi altında geçen on yılların ardından bile korunabilmesi, etnik kimliğin kolektif hafızadaki kurucu rolünün ne denli güçlü olduğunu gösterir; ancak analiz bu noktada durmaz, zira bu birincil tanımın niteliği derinlemesine incelenmelidir. Çoğu zaman pratikten yoksun, sadece sembolik bir düzlemde tezahür eden bu aidiyet, sosyolojik literatürde "sembolik etnisite" olarak adlandırılan, geçmişin ihtişamına, acısına ve romantize edilmiş bir versiyonuna duyulan özlemle malul bir dondurulmuş kimlik biçimi olarak işlemektedir. Bireyin kendini beyan düzeyinde "önce Çerkes" olarak tanımlaması ile bu tanımı günlük yaşam pratiğine, ana dil kullanımına, kültürel kodlara ve sosyal ilişkilerine ne kadar aktarabildiği arasındaki uçurum, diasporanın karşı karşıya olduğu en can yakıcı paradoksu oluşturur. Bu durum, bir yandan Çerkesya'nın trajik tarihine sıkı sıkıya tutunan, kültürel mirası bir bayrak gibi taşıyan, diğer yandan ise modern Türkiye toplumunun sunduğu konfor ve anonimlik içinde hızla eriyen bir halkın yaşadığı varoluşsal trajedinin somut bir yansımasıdır; kimlik bir nevi "vicdani borç" haline gelmiş, fakat bu borç, gündelik hayatın dinamikleri karşısında sürekli olarak ertelemeye maruz kalmıştır. Etnik kimliğin pratik alandan çekilip sadece retorik alana hapsolması, kolektif varoluşun zayıflamasına yol açan temel dinamiktir ve bu, diasporanın zihin dünyasında sürekli bir iç çatışma ve suçluluk duygusu yaratmaktadır. Demografik yapının kimlik üzerindeki belirleyici baskısı incelendiğinde, yaş grupları arasındaki keskin yarılma, basit bir kuşak çatışmasının ötesinde, kolektif hafızanın ve kültürel sermayenin devri noktasında yaşanan dramatik bir kopuşun belgesi olarak okunmalıdır. Yaşlı kuşakların kimliği, genellikle "yaşam biçimi" olarak içselleştirilmiş, köyden kente taşınan organik sosyal yapının ve "sessiz bir keder birliği"nin doğal bir sonucu olarak tecrübe edilmiştir; bu kuşak için Çerkeslik, nefes almak gibi, sorgulanmayan bir hakikat ve toplumsal düzenin temel taşıdır. Buna karşılık, genç kuşakların kimliği, modernitenin köksüzleştirdiği ortamda bir sığınak arayışı olarak ortaya çıkmakla birlikte, ağırlıklı olarak dijital platformlarda sergilenen, estetik kaygılarla bezenmiş, popüler kültürün filtrelerinden geçmiş ve yer yer radikal politik söylemlerle harmanlanmış bir "performans" alanına dönüşmüştür. Bu teatral kimlik sunumu, kültürel erozyonun sadece ana dilin kaybıyla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda kimliğin içselleştirilme ve yaşanma biçiminin de köklü bir değişim geçirdiğini, otantiklikten uzaklaşarak temsiliyet ve imaj odaklı bir yapıya kaydığını göstermektedir. Gençlerin retorik düzeydeki yüksek "Çerkeslik" vurgusu, bir yandan küreselleşmenin yarattığı kimlik krizine ve modern hayatın sunduğu derin köksüzlüğe karşı geliştirilmiş bir reaktif savunma mekanizması işlevi görürken, diğer yandan bu vurgunun altının geleneksel kültürel üretimle, özellikle dil ve Xabze’nin günlük pratikleriyle doldurulamaması, "yok olma kaygısı" (Extinction Anxiety) olarak adlandırabileceğimiz kronik bir kolektif nevrozu tetiklemektedir. Bu kaygı, gençleri daha radikal söylemlere itebilir ancak pratik alandaki eylemsizliği maskeleyebilir. Verilerde ortaya çıkan eğitim seviyesi arttıkça kimlik bilincinin keskinleşmesi, hatta entelektüel bir savunma mekanizmasına dönüşmesi, ancak aynı oranda geleneksel pratiklerin azalması olgusu, diasporanın yaşadığı akıl ve kalp arasındaki bu derin yarılmanın en somut yansımasıdır. Eğitimli diaspora ferdi, Çerkes kimliğini akademik bir düzlemde, entelektüel bir okuma ile savunabilirken, evindeki sofradan sokağındaki selamlaşmaya, düğünündeki ritüellere kadar kimliğin gündelik ve cismani kodlarını hızla yitirmekte, böylece kimlik, yaşayan bir varlık olmaktan çıkıp, felsefi bir tartışma konusu haline gelmektedir. Bu durum, kimliğin epistemolojik düzlemde güçlenirken, ontolojik düzlemde zayıflaması gibi tehlikeli bir asimetri yaratmaktadır. Katılımcıların kendilerini "Vatandaş" ve "Müslüman" gibi Türkiye toplumunun ana akımını oluşturan kimliklerle kurdukları hassas ve stratejik ilişki, Türkiye diasporasının siyasal ve toplumsal entegrasyon için geliştirdiği karmaşık "hayatta kalma refleksi"ni açıkça ele vermektedir. Çerkes kimliğinin, bu iki baskın kimlikle açık bir rekabete girmek yerine, onlarla eklemlenerek ve bir nevi onlara yaslanarak varlığını sürdürme çabası, kendini koruma odaklı bir adaptasyon stratejisidir. Ancak bu eklemlenme hali, bir "simbiyoz"dan çok bir "asimilatif baskı" altında gerçekleşmekte olup, zamanla Çerkes kimliğinin özgün ve seküler renklerinin solmasına, ana akım kimliklerin şemsiyesi altında edilgen bir alt kültüre dönüşmesine neden olmaktadır. Özellikle Türkiye’nin toplumsal ikliminde muhafazakâr-dindar eğilimlerin yükseldiği dönemlerde, etnik kimliğin dini kimliğin güçlü gölgesinde kalması ve etnik farklılıkların sadece "dindaşlık" üzerinden tanımlanabilir hale gelmesi, Çerkes kimliğinin özgün siyasal ve kültürel değerlerinin kaybolması riskini tetiklemektedir. Benzer şekilde, seküler ulusalcı reflekslerin güçlendiği dönemlerde ise kimliğin sadece "Türk vatandaşlığı" vurgusu üzerinden tanımlanması, diasporanın 1864 trajedisinden miras kalan özgün demokratik, eşitlikçi ve yerel değerlerinden uzaklaşmasına yol açmaktadır. Bu durum, diaspora için büyük bir kimlik krizini işaret eder: Halk, kendisini tanımlarken kullandığı kavramları gerçekten kendi tarihsel ve kültürel bağlamından mı türetmektedir, yoksa o anki politik iklimin dayattığı, çatışmasız, konforlu ve kabul edilebilir "güvenli tanımlamaların" bir yansıması olarak mı kullanmaktadır? Veriler, diasporanın geniş toplum kesimleriyle gereksiz çatışmalardan kaçınan, aşırı uyumlu ama bu uyum sürecinde kendi merkezini, özerk kimlik alanını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir görüntü çizdiğini fısıldamaktadır. Bu stratejik uyum, kısa vadede toplumsal barışı sağlasa da, uzun vadede Çerkes kimliğini eritmekte ve onu toplumsal çeşitliliğin aktif bir unsuru olmaktan çıkarıp, ana akımın zararsız bir dekorasyonuna dönüştürmektedir. Bu derinlemesine ontolojik kayma ve kimliksel erozyon süreci, kolektif hafızanın nasıl inşa edildiği, seçildiği ve sonraki nesillere nasıl aktarıldığı meselesiyle doğrudan ve çetrefilli bir şekilde ilintilidir. Hafıza, Çerkes diasporası için sadece geçmişe dair pasif bir bilgi yığını değil, aynı zamanda geleceği kurmak, kimliği meşrulaştırmak ve kolektif eylemi teşvik etmek için kullanılan yegâne aktif meşruiyet zeminidir. Ancak verilerdeki tutarsızlıklar, bu hafızanın "seçici" bir doğaya sahip olduğunu ortaya koymaktadır: 1864 sürgünü ve soykırımı, şüphesiz ki kimliğin kurucu mitosu ve temel travması olarak merkezde durmaktadır. Diasporanın zihninde bu büyük trajedinin yeri sabittir; fakat bu kutsanmış acının, bugünün somut siyasal taleplerine, kültürel canlanma projelerine veya kurumsal eylem planlarına dönüşme hızının şaşırtıcı derecede düşük olması, hafızanın eylemden kopuk bir ritüele dönüştüğünü gösterir. Diasporanın, acısını kutsayan, onu sürekli anan ancak bu acıdan somut bir gelecek projeksiyonu, güçlü bir siyasal program veya yeni bir kültürel Rönesans üretemeyen haleti ruhiyesi, onu bir "yas toplumu"na (mourning society) dönüştürmüştür. Yas, bir topluluğu duygusal düzeyde bir arada tutma ve kolektif dayanışmayı sağlama işlevini görür; ancak sosyolojik olarak bu yasın bir "yasaya" (toplumsal bir sözleşmeye, eylem planına ve kurumsal bir programa) dönüşememesi, diasporanın dinamik enerjisini kendi içine hapsederek bir atalet durumu yaratmaktadır. Verilerde ortaya çıkan sivil toplum kuruluşlarına ve kurumsal temsiliyete duyulan yaygın güvensizlik veya bu mekanizmaların zayıflığı, tam da bu kolektif enerjinin akacak güçlü ve inanılır bir mecra bulamamasından kaynaklanmaktadır. Birey, kişisel düzeyde kendisini güçlü bir şekilde Çerkes olarak tanımlamakta, fakat bu güçlü tanımı kolektif bir siyasal veya kültürel güce dönüştürecek kurumsal yapılardan bilinçli olarak kaçınmakta, hatta onlara karşı eleştirel ve mesafeli bir duruş sergilemektedir. İşte bu, modern diasporanın en trajik ve felç edici çıkmazıdır: Bireysel düzeyde zirveye çıkan ve duygusal yoğunluğu yüksek olan aidiyet bilincinin, kurumsal düzeyde bir etkisizliğe ve eylemsizliğe mahkûm olması; bu durum, diasporanın kendi kendini siyaseten nötralize etmesi anlamına gelmektedir. Yerleşim yerlerine göre yapılan derinlemesine mekânsal analizler, kimlik krizinin coğrafi bir izdüşümünü de ortaya koymaktadır. Geleneksel köy yaşantısının, yani kimliğin ve Xabze’nin organik olarak yeniden üretildiği o kapalı devre sosyal sistemin, zorunlu göçler, iç göç ve modernleşme ile çözülmesiyle birlikte, metropollere yayılan Çerkeslik, burada iki büyük tehlike arasında bir sarkaç gibi gidip gelmektedir: kültürel izolasyon anlamına gelebilecek "gettolaşmak" ile kimliğin tamamen çözülmesi anlamına gelen "asimilasyon". Şehirde kurulan dernekler, vakıflar ve kültürel merkezler, kayıp köydeki o doğal yaşamın ve kolektif pratiklerin yapay bir taklidini üretme çabası içine girseler de, bu çaba çoğu zaman resmiyetten, katılımcıların gündelik yaşamlarıyla bağ kurmaktan uzak, sadece folklorik bir gösteri veya belirli özel günlerde hatırlanan bir ritüel olmaktan öteye geçememektedir. Şehirdeki Çerkes birey, kimliğini ancak akşam yemeğinde, bir düğün töreninde, bir dernek etkinliğinde veya sosyal medyada yüzeysel bir etkileşim anında hatırlamakta; günün geri kalan büyük bir bölümünde ise kimliğiyle ilgili herhangi bir pratik sergilemeyen, ana akım toplumla tamamen anonimleşmiş bir kentli olarak yaşamaktadır. Bu durum, Çerkes kimliğinin, bireyin hayatında bir "hayat felsefesi" olmaktan çıkıp, tatil günlerinde veya belirli özel buluşmalarda icra edilen bir "hafta sonu hobisi" ya da bir etiket haline gelme tehlikesini işaret eder. Verilerde kentli nüfusun kimlik konusundaki yüksek hassasiyeti ve retorik vurgunun yoğunluğu, aslında bu derin ve sistemik kaybın farkında olmanın getirdiği büyük bir vicdani telaştan ve kaybetme korkusundan ibarettir. Elden kayıp giden kültürel mirası tutma arzusu, bireyde bu kimliğe daha sıkı sarılma içgüdüsünü doğurur; lakin bu çabanın sonuçsuz kalması, avuçlarından kum taneleri gibi süzülüp giden en hayati unsurların ana dil, geleneksel Xabze ahlakı ve organik sosyal ağlar olduğunu gösterir. Xabze’nin, bir zamanlar toplumsal düzenin, hukukun ve bireyler arası ilişkilerin temelini oluşturan, kolektif yaşamı düzenleyici bir ahlaki sistem olmaktan çıkıp, sadece düğünlerde sergilenen bir "nezaket kuralına" veya yüzeysel bir etikete indirgenmesi, diasporanın içsel erozyonunun ve değerler hiyerarşisindeki kırılmanın en net göstergesidir. Bu mekânsal ve zihinsel dağınıklık, sadece kültürel alanı değil, siyasal duruşları da parçalamakta, ortak bir diaspora stratejisinin eksikliğini doğal bir sonuç olarak ortaya çıkarmaktadır. Dilin, yani bir kültürün ve kolektif hafızanın en hayati damarının sessizliğe gömülmesi süreci, anket verilerindeki dil bilme ve kullanma oranları arasındaki ürkütücü uçurumla somutlaşmaktadır ve bu durum, diasporanın "sessizleşme" (silencing) evresinin son aşamasına geldiğini kanıtlamaktadır. Genç kuşakların büyük bir bölümünün Çerkesçeyi pasif bir şekilde, yani "anlayan ancak konuşamayan" bir kitleye dönüşmesi, kültürel mirasın yaşayan, nefes alan, sürekli üreten bir organizmadan, tozlu raflara kaldırılmış, sadece gösterilen, müzelik bir nesneye dönüştüğünün resmidir. Bu durumun sosyolojik literatürdeki karşılığı "dilsel intihar" (linguistic suicide) gibi bireysel tercihlere indirgenmemeli, aksine modern ulus devletin homojenleştirici eğitim ve medya politikalarıyla zamana yayılmış, sistemik bir "dil kırım"ın (linguicide) doğal sonucu olarak okunmalıdır. Bir topluluk ana dilini kaybettiğinde, sadece iletişim aracını kaybetmez; aynı zamanda dünyayı algılama, düşünme ve yorumlama biçimi de kaçınılmaz olarak egemen kültürün dilinin kavram haritalarıyla sınırlanır. Çerkesçenin o kendine has evren tasavvuru, doğayla ve insanla kurduğu o etik, derin ve hiyerarşik ilişki dili, yerini Türkçenin veya küresel İngilizcenin kavramsal sınırlarına bıraktığında, Xabze’nin hem etik hem de ontolojik zemini de geri dönülmez biçimde kaymaktadır. Verilerde katılımcıların büyük çoğunluğunun ana dilin korunmasını "en öncelikli ve yaşamsal mesele" olarak görmesi, dilin önemine dair yüksek bir farkındalığa işaret ederken, bu farkındalığın pratik alanda bireysel bir çabaya (evde konuşma zorunluluğu, kurslara düzenli katılım, çocuklara dilin öğretilmesi vb.) dönüşmemesi arasındaki derin tutarsızlık, tipik bir "sorumluluğu dışsallaştırma" refleksini gösterir. Diaspora ferdi, dilin korunması gibi ağır ve vicdani yükümlülüğü kurumlara, derneklere veya "başkalarına" havale ederek, kendi üzerindeki yükü ve asimilasyon karşısındaki suçluluk duygusunu hafifletmeye çalışmaktadır. Bu psikolojik mekanizma, bir halkın kendi sonunu izlerken hissettiği çaresizliğin, retorik bir savunma mekanizmasına ve eylemsizlik döngüsüne dönüşmesidir; dil, bu bağlamda, kurtarılması gereken kutsal bir emanet olarak kalırken, gündelik yaşamın kurbanı olmaktadır. Siyasi eğilimler ve toplumsal talepler söz konusu olduğunda, anket verileri, Türkiye Çerkes diasporasının yekpare ve homojen bir siyasal blok olmadığını, aksine Türkiye’nin genel siyasi yarılmalarını (sağ-sol, muhafazakâr-seküler, ulusalcı-liberal) kendi bünyesinde adeta bir minyatür olarak barındırdığını göstermektedir. Ancak buradaki sosyo-politik açıdan en can yakıcı nokta, diasporanın özgün ve hayati siyasi taleplerinin (ana dilde eğitim hakkı, yayın hakkı, kimliksel tanınma, 1864’ün tanınması) Türkiye’nin genel ve baskın siyasi kutuplaşması içinde kolaylıkla araçsallaştırılması, hatta kaybolmasıdır. Kendi özgün gündemini yaratma, siyasal alanda kendi otonom varlığını sergileme ve bu gündemi ana akım siyasetin merkezine taşıma kapasitesini kaybeden diaspora, büyük partilerin ve siyasi akımların birer yan unsuru, birer oy deposu haline gelerek etkisizleşmektedir. Veriler, siyasal katılımın genel olarak yüksek olduğunu gösterse de, bu katılımın "Çerkes kimliği odağında" somut bir talep oluşturma ve bu talebin peşinden gitme oranının dramatik derecede düşük olduğunu ortaya koyar; bu durum, diasporanın bir "lobby" gücü oluşturma ve kolektif iradeyi siyasal bir pazarlık gücüne dönüştürme kapasitesini felç etmektedir. Siyasetçiye duyulan yaygın güvensizlik duygusu ile sivil toplum kuruluşlarına yönelik eleştirel, hatta sinik bakış açısı birleştiğinde, karşımıza sosyolojik olarak "atomize olmuş bir diaspora" manzarası çıkmaktadır. Birey, kendi etnik kimliğini kişisel bir gurur kaynağı, bir nevi duygusal bir kimlik kartı olarak taşımakta, fakat bu gururu ortak bir siyasal iradeye, örgütlü bir eyleme dönüştürecek kolektif güven ortamından ve örgütsel bağlılıktan yoksun kalmaktadır. Bu güven erozyonu, sadece Türkiye devletine ve dış dünyaya karşı değil, aynı zamanda diasporanın kendi iç dinamiklerine, liderlerine ve kurumlarına karşı da gelişmiştir. "Bizden bir şey olmaz," "Hepsi aynı," gibi sinik klişelerin altına gizlenen bu kolektif sinizm, aslında yıllar süren başarısızlık korkusunun, asimilasyon karşısındaki derin çaresizliğin ve kolektif eylem konusundaki tükenmişliğin bir dışavurumu olup, siyasal enerjiyi daha doğmadan yok eden bir iç mekanizma görevi görmektedir. Anavatan Çerkesya ile kurulan ilişkinin analizi ise, diasporanın zihninde var olan "duygusal bir yoğunluk" ile "pratik bir kopukluk" arasındaki sürekli gerilimde kendisini var eden bir çelişkiyi barındırmaktadır. Anavatana gitme arzusu, oradaki gelişmeleri yakından takip etme oranı anket verilerinde yüksek görünse de, bu yoğun duygusal bağın somut bir "geri dönüş" (repatriation) iradesine, yani kalıcı ve kitlesel bir yer değiştirme eylemine evrilmediği açıktır. Kafkasya, diaspora için coğrafi bir bölgeden ziyade, çoğu zaman mitolojik bir "altın çağ" mekanı, trajedinin yaşanmadığı, Xabze’nin tam olarak yaşandığı, kayıp kimliğin restore edilebileceği bir tür sığınılacak hayal bahçesi işlevi görmektedir. Bireyler, gerçek Kafkasya’nın siyasi istikrarsızlıkları, ekonomik zorlukları ve sosyal gerçeklikleriyle yüzleşmek yerine, zihinlerinde kurguladıkları idealize edilmiş bir "anavatan tasviriyle" yetinmekte ve bu tasviri duygusal bir enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Bu "uzaktan sevme" hali, diasporanın Türkiye’deki göreceli konfor alanını, kurulu yaşam düzenini ve ekonomik istikrarını terk etmeden kimliğini duygusal düzeyde koruma çabasının bir parçasıdır. Ancak bu durum, anavatan ile diaspora arasındaki kültürel ve siyasi makasın giderek açılmasına, kültürel kodların birbirinden farklılaşmasına ve nihayetinde birbirini anlayamaz hale gelen, farklı önceliklere sahip iki ayrı toplumun oluşmasına yol açmaktadır. Verilerdeki "anavatanla bağların zayıflığı" itirafı, aslında diasporanın kendi gerçekliğiyle, yani Türkiye’deki kalıcılığı ve asimilasyona karşı mücadelesiyle yüzleştiği en dürüst andır. Dönüş düşüncesinin sadece bir "ütopya" olarak kalması, diasporanın Türkiye’deki kalıcılığını bir kader olarak tescil ederken, bu kalıcılığın bedeli olan kültürel erozyonu da, duygusal bir yas süreci eşliğinde kabullendiği anlamına gelmektedir; bu, pratik tercihin duygusal arzuyu yendiği kritik bir kesişim noktasıdır. Kadınların diaspora içindeki konumu ve kimlik inşasındaki rolleri, hem tarihsel mirası hem de modern çelişkileri yansıtan, analiz edilmesi gereken bir diğer hayati ve genellikle göz ardı edilen sosyolojik katmandır. Veriler, kadınların, özellikle dilin ve geleneğin (yemekler, törenler, çocuk yetiştirme) ev içi ve mikro düzeydeki kültürel aktarımında asli ve vazgeçilmez fail olduklarını teyit etmektedir. Ancak aynı veriler ve gözlemler, kadınların bu asli rolleri taşımalarına rağmen, diasporanın karar alma mekanizmalarında, dernek yönetimlerinde ve kamusal temsil alanlarında hala geleneksel patriyarkal bariyerlerle karşılaştıklarını ve erkek egemen hiyerarşiler tarafından gölgelendiklerini duyumsatmaktadır. Çerkes kadınına atfedilen o "soylu, özgür, savaşçı ve belirleyici" tarihsel imaj ile modern diasporanın toplumsal gerçekliği arasındaki derin fark, idealleştirilmiş geçmişin, bugünün yapısal sorunlarını, özellikle de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, romantik bir perdeyle örtbas etmek için nasıl kullanıldığını göstermektedir. Kadınlar, kültürü ev içinde koruyucu ve taşıyıcı bir rol üstlenirken, diasporanın siyasal ve kurumsal geleceğini şekillendiren tartışmalarda ve iktidar alanlarında erkek egemen dilin ve yapıların gölgesinde kalmaktadırlar. Bu çelişki, diasporanın demokratikleşme sancılarının da temel bir parçasıdır: Kendi içindeki yapısal eşitsizlikleri "kadim gelenek" (Xabze’nin yanlış yorumu) maskesi altında meşrulaştıran ve kadın emeğini görünmez kılan bir topluluğun, dış dünyaya karşı siyasal ve demokratik hak savunuculuğu yapması, daha önce bahsettiğimiz sarsıcı kimliksel paradokslardan birini teşkil etmektedir. Kadınların temsil ve karar mekanizmalarına tam katılımının sağlanamaması, diasporanın kolektif potansiyelinin yarısını atıl bırakmakta ve onu geleneksel dogmalarla sınırlayan, ileriye dönük vizyonunu kısıtlayan bir kısır döngüye sokmaktadır. Anket verilerinden süzülen 21. yüzyıl Türkiye Çerkes diasporası manzarası, yüksek ve duygusal bir aidiyet bilincinin, derin ve kronik bir uygulama yetersizliğiyle kesiştiği, kritik bir eşikteki topluluğu resmetmektedir. Bu durum, sadece "sembolik etnisite" kavramının tanımladığı yüzeysel bir olgudan öteye geçen, bir halkın geleceğe dair ontolojik varlık mücadelesi olarak nitelendirilmelidir. Diaspora, bir yandan küresel modernitenin ve ulus devlet politikalarının kesintisiz öğütücü çarkları arasında kimliğini koruma mücadelesi verirken, diğer yandan kendi içindeki yapısal tutarsızlıklarla, kurumsal zayıflıklarla, kolektif eylemsizlik sinizmiyle ve hafıza kaybının getirdiği ataletle boğuşmaktadır. Veriler bize şunu kesin bir dille söylemektedir: Çerkeslik, Türkiye’de bireysel düzeyde, duygusal bir yoğunlukla, adeta bir "ruh hali" veya vicdani bir yükümlülük olarak varlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir. Ancak Çerkeslik, bir "toplumsal gerçeklik," kolektif bir yaşam pratikleri bütünü ve örgütlü bir siyasal güç olarak hızla ve dramatik bir biçimde kan kaybetmektedir. Bu kan kaybının durdurulması, sadece romantize edilmiş bir geçmişe öykünmekle, acıları kutsamakla veya mitolojik Kafkasya hayalleri kurmakla değil, bugünün yakıcı gerçekleriyle, asimilasyonun ince yüzüyle, içteki sinizmle ve diasporanın kendi içindeki iktidar ve temsil odaklarıyla cesurca ve dürüstçe hesaplaşmasıyla mümkün olabilir. Bu hesaplaşma yapılmadığı takdirde, geleceğin sosyolojik analizleri ve anket çalışmaları, var olan dinamik bir toplumun karmaşık portresini değil, bir zamanlar güçlü bir şekilde var olmuş bir halkın hüzünlü hatırasını ve kültürel nekrolojisini kayda geçirmekten öteye gidemeyecektir; ve bu, 500+ kişinin verdiği yanıtların ötesinde, kolektif bir yenilgi anlamına gelecektir. VERİ KAYNAĞI: https://drive.google.com/drive/u/0/folders/1_CqJ_qa4k52ealMiIM0ozg6ingO8fgFO


Hafıza ve Pragmatizm Arasında: Türkiye ÇERKESLERİ

Türkiye’deki Çerkes diasporasının üzerine oturduğu sosyo-tarihsel zemin, yalnızca 19. yüzyılın ortalarında vuku bulan büyük felaket sonrasında gerçekleşen zorunlu bir coğrafi yer değiştirmenin yüzeysel bir sonucu olarak değil, bilakis bir "tarihsel deprem"in nesiller boyu devam eden süreğen artçı sarsıntılarıyla şekillenmiş derin ve çok katmanlı bir varoluşsal krizi temsil etmektedir. Bu topluluk, modern ulus devletin asimilasyon dinamikleri ile yüzleşirken, her bir bireyin kendi iç dünyasında taşıdığı kişisel ve kolektif yasın ağırlığına rağmen, kolektif hafızanın muazzam gücünü mobilize ederek eşsiz bir direnç ve kimlik muhafaza mozaiği oluşturmuştur. 2017 yılında yaklaşık 900 denekle gerçekleştirilen bu saha araştırması, sunulan nicel verilerin basit bir istatistiksel dökümünün çok ötesinde, asimilasyonun amansız tehdidi altında bulunan Çerkes kimliğinin güncel anatomisine dair derinlemesine bir kesit sunma ve toplumsal bilincin en mahrem "hafıza odaları"na nüfuz etme çabasını taşımaktadır. Özellikle büyük metropollerin çetin, anonim ve çoğu zaman çözücü koşulları arasına sıkışmış olan bu diaspora kitlesi, bir yandan kültürel kimliğini modernitenin baskılarına karşı adeta bir zırh gibi kuşanarak koruma refleksi geliştirirken, diğer yandan da atalarından miras kalan kırsal yerleşimlerin kadim ve organik bağlarını, büyük bir irade ve zorlukla sürdürme mücadelesi vermektedir. Bu iki yönlü mücadele, Çerkes diasporasını, hem kültürel süreklilik arayışı hem de modern dünyanın çözülme dinamikleri arasında ontolojik bir sıkışmışlık yaşayan kimlik mücadelesinin hem en çarpıcı hem de en tipik çağdaş örneklerinden biri haline getirmektedir, zira bireylerin yaşam alanları değişirken, kökenlerine duyulan duygusal bağlılık ve hafıza, Türkiye’deki varoluşlarının temel direği olmaya devam etmektedir. Toplumsal değişim rüzgârlarının diasporanın içindeki geleneksel cinsiyet rollerine ve kamusal alandaki temsil mekanizmalarına uyguladığı dönüştürücü basınç, bilhassa kadınların dijital mecralar üzerinden inisiyatif alarak ve seslerini yükselterek kamusal alanda daha görünür hale gelmesiyle yeni ve kritik bir evreye geçmiştir. Bu durum, sadece demografik veya toplumsal cinsiyet dengesindeki basit bir istatistiksel kayma olarak değil, geleneksel olarak erkek egemen kabul edilen kamusal alanda eksik kalan o "Çerkes duruşunu" tamamlama yönünde tecelli eden kolektif bir iradenin son derece güçlü bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu ilerici irade, şaşırtıcı bir biçimde, kimliğin en mahrem ve biyolojik kalesi olarak kabul edilen kültürel devamlılık pratiklerine, yani evlilik tercihlerine yansıyan o derin ve içgüdüsel muhafazakârlık ile yan yana, paradoksal bir denge içinde varlığını sürdürmektedir. Nitekim anket verileri, karma evliliklerin Çerkes kimliği için en büyük risk olarak görüldüğüne işaret ederken (AS1: Karma evlilikler), evlilik konusunda Çerkes eş tercih etme eğilimi, salt kültürel bir uygunluk meselesi olmanın ötesinde, asimilasyonun varoluşsal bir tehdit olarak algılandığı her an devreye giren, topluluğun kendini koruma güdüsünün en belirgin, refleksif kalkanı olarak işlev gören kolektif bir hayatta kalma stratejisi olarak kurumsallaşmıştır. Ancak, bu sağlam biyolojik ve kültürel savunma mekanizmasının hemen ardında, 19. yüzyılın büyük sürgün faciasının travmatik mirası ile Kafkasya’nın kutsanmış, ancak ulaşılması zor coğrafyası arasında sıkışıp kalmış, derin bir aidiyet krizi yaşayan nesillerin gölgesi yatmaktadır. Sürgün olgusu, bu diaspora kitlesi için hiçbir zaman tarih kitaplarının soğuk bir konusu olmaktan öteye geçmemiş; tam aksine, nesilden nesile aktarılan, bazen bir zehir bazen de kutsal bir emanet olarak taşınan, bireyin yaşamının merkezine yerleşmiş ağır ve kronikleşmiş bir yas ve kolektif bellek sürecidir. Bu travmatik arka plan, diasporanın Türkiye’de kurduğu hayatı sürekli bir geçicilik duygusuyla yaşamasını zorunlu kılmış, Kafkasya’ya seyahat edenlerin ilk ayak bastıklarında hissettikleri "tamamlanma" duygusu (AD1: Anlatılmaz bir duygu! Yaşamak Lazım., Nefesim kesildi ağlacayacak gibi oldum) ile ayrılırken yaşadıkları hüzün ve ekonomik pragmatizme zorunlu dönüş (AE1: Bir yarim orda kaldı. :() arasındaki keskin duygusal salınım, bu kronik geçicilik hissinin en dramatik kanıtını teşkil etmektedir.

Diasporanın modern dünyaya ödediği en ağır ve telafisi güç bedel, kuşaklar arası dil aktarım zincirinde yaşanan o keskin ve yapısal kırılmada somutlaşmıştır. 1952-1977 kuşağının anadil üzerindeki görece sağlam hakimiyeti ile, bugün anadili sadece kültürel bir miras olmaktan çıkarıp bir "siyasi talep" nesnesine indirgeyen 1993 sonrası kuşağın durumu arasındaki karşıtlık (H1: İyi konuşabiliyorum vs. Bilmiyorum), toplumsal çözülmenin trajik ve düşündürücü manzarasını gözler önüne sermektedir. Dil, bir topluluk için sadece gündelik bir iletişim kodu yığını değil, aynı zamanda o milletin düşünce sistemini, estetik algısını, kültürel kodlarını ve hayata bakış açısını şekillendiren temel bir yaşam felsefesi ve bilişsel yapıdır. Dilden kopuk büyüyen ancak bu dil için politik bir hak arayışına giren gençlik kuşağı, bir taraftan kaybolmakta olan kimliğini koruma ateşine tutunma arzusuyla yanıp tutuşurken, diğer taraftan da o kimliği inşa edeceği entelektüel binanın temelini maalesef boşlukta kurmaya çalışmaktadır. Bu çaba, doğası gereği felsefi ve pratik bir paradoksu barındırmaktadır; zira Çerkeslerin kadim ahlaki ve toplumsal felsefesi olan Xabze, dilden bağımsız, soyut ve salt teorik bir bilgi yığınına indirgendiğinde, kaçınılmaz olarak özündeki ruhu ve günlük yaşamı düzenleme gücünü yitirerek, yüzeysel ve folklorik bir gösteri ritüeline dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu derin dilsel ve kültürel boşluğa rağmen, gençlerin kimliğin en çıplak ve sembolik tapusu olan soyadlarına tutunma gayreti (P1: orijinal soyadınızı almak ister miydiniz? evet), kaybolmakta olan kolektif hafızanın son kalesini elde tutma çabasından başka bir anlam taşımamaktadır. Soyadını kullanmak, köklerine bir "dönüşçü" kimliği inşa etmenin en az maliyetli ancak en etkili sembolik yolu haline gelmiş, böylece bireyin kimliğiyle yaşadığı derin ontolojik boşluk, güçlü ve tatmin edici bir sembolik aidiyet ile ikame edilmeye çalışılmıştır. Bu durum, asimilasyonun dışarıdan gelen baskılarla (devlet politikaları gibi) değil, Çerkeslik tanımının dil ve Xabze gibi temel yapı taşlarının günlük pratiklerdeki varlığını yitirmesiyle, içeriden boşaltılan anlamlarla gerçekleşmeye başladığının en net ve en acı göstergesidir. Topluluğun, kültürü koruma yükümlülüğünü sadece biyolojik devamlılığa odaklayarak ("kiminle evlendiğimiz" sorusuna yanıt arayarak) yerine getirebileceği yanılsaması, kendi özünü kaybetmesine neden olabilecek büyük bir vizyon darlığıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarih anlatısı tarafından yıllar boyu örülen güçlü ideolojik duvar, Çerkes diasporasının geliştirdiği güçlü bir "karşı-hafıza" mekanizması ile sürekli bir çatışma ve epistemolojik çarpışma hali içerisindedir. Özellikle Kurtuluş Savaşı’nın kuruluş dönemiyle sıkı ilişkisi bulunan ve resmi söylemde tartışmalı bir figür olan Çerkes Ethem’in, diaspora nezdinde bir "siyasi kurban" veya "haksızlığa uğramış bir halk kahramanı" olarak yeniden konumlandırılması, topluluğun kendi tarihini yeniden okuma, kendi adalet arayışını tesis etme ve resmi tarih karşısında kendi meşruiyetini kazanma yönündeki derin iradesini yansıtmaktadır. Bu yeniden konumlandırma, bir başkaldırıdan çok, kolektif hafızayı onarma, meşrulaştırma ve toplumsal bellekteki kırılmaları iyileştirme yönünde girişilen karmaşık bir tarihsel onarım mesaisidir. Nitekim, saha verileri (BG1: Çerkes Ethem hakkındaki görüşler), bu ismin "hain" (BG2: Ethem(Çerkes Katili), BG15: hain çerkez Ethem) veya "kahraman" (BG20: kahraman cerkes ethem, BG2: Kahraman) olarak algılanışının kuşaklar ve ideolojik eğilimler arasında keskin bir kutuplaşma yarattığını açıkça göstermektedir, bu da Çerkes diasporasının ulusal kimlik ve tarihsel kimlik tanımlamalarında ne denli parçalanmış bir durumda olduğunu kanıtlamaktadır. Bu tarihsel onarım mesaisi, kaçınılmaz olarak Kafkasya ile kurulan ilişkinin o romantik ve acı verici ikilemiyle iç içe geçmektedir: Kafkasya’ya seyahat eden bireylerin, ilk ayak bastıkları anda yaşadıkları o güçlü "tamamlanma" ve "ait olma" hissi (AD1: Vatanımdayım, Nefesim kesildi ağlayacak gibi oldum), sürgün gerçeğinin bireysel düzeyde hiç bitmediğinin duygusal ve ruhsal bir kanıtı olarak kabul edilmelidir. Ancak bu duygusal yükselişin zirvesinden sonra, ayrılık saati yaklaştığında, yerini kaçınılmaz olarak Türkiye’deki yaşamın sunduğu göreceli istikrara ve "burada doğdum, burada doyuyorum" şeklindeki katı bir ekonomik ve sosyal pragmatizme bırakması, diasporanın en büyük çaresizliği ve çelişkisidir. Kafkasya’ya "geri dönmek" isteyip istemedikleri sorulduğunda, "Hayır" diyenlerin birçoğunun temel argümanı, "Burda daha iyi durumdayım", "İş imkanlarının kısıtlı olması" veya "Kafkasya gönül bağım olan ata vatanım" olmasına rağmen "burası da vatanım" gibi Türkiye’ye yönelik güçlü sosyal ve ekonomik bağlılıklarını ortaya koymasıdır. Gitmeyenlerin zihninde kurduğu o muazzam, idealize edilmiş anavatan hayali ile, gidenlerin orada yüzleştiği sert gerçeklik arasındaki devasa uçurum (AE1: biraz hayal kırıklığı..), diaspora içinde "yeterince Çerkes olmamakla" itham eden derin bölünmelere ve karşılıklı suçlamalara neden olmakta, bu romantik beklenti ile acımasız gerçeklik arasındaki kopukluk, topluluğun ortak, rasyonel bir eylem platformu oluşturmasını engelleyen en büyük iç dinamiklerden biri olarak sürekliliğini korumaktadır.

Çerkes derneklerinin günümüzdeki hantal, reaktif ve vizyonsuz yapısı, belki de bu topluluğun kurumsal düzeydeki en büyük hayal kırıklığını ve yapısal sorununu teşkil etmektedir. Dernekler içerisindeki gençlik ile yaşlı kuşak arasındaki sert hiyerarşik duvar, sadece basit koltuk sevdası gibi kişisel motivasyonlardan değil, aynı zamanda statükonun sağladığı o aldatıcı, sahte güvenlik duygusundan ve değişime karşı duyulan derin bir korkudan beslenmektedir. Bu kurumlar, kuruldukları ilk amaç olan entelektüel üretim ve politik/kültürel bilinç merkezi olma misyonundan hızla uzaklaşmış, zamanla sadece sosyal etkinliklerin (düğünler, piknikler, yemek günleri), folklor ekiplerinin kutsandığı ve dış dünyaya kapalı, içe dönük lokal yapılara dönüşmüştür. Gençlerin bu hantal yapılara karşı takındığı mesafeli tutum, pasif bir ilgisizlikten ziyade, kurumsal vizyonsuzluğa ve içerik kısırlığına karşı gösterilen son derece haklı ve eleştirel bir tepki olarak yorumlanmalıdır (BA1: Beğenmiyorum, Vakit kaybı olarak görüyorum). Dahası, derneklerin Türkiye’deki siyasi partilerin arka bahçesi olma veya politik kutuplaşmalara araç edilme korkusu (AS1: Derneklere siyaset girmesi) ve bununla birlikte gelen derin entelektüel kısırlık, düşünen ve sorgulayan genç nesli kurumsal alandan hızla uzaklaştırarak, dijital mecralara, yani uçsuz bucaksız ama denetimi zor olan sosyal medya meydanlarına itmiştir. Dijital alanda gözlemlenen bu "göçmen gençlik", bir yandan Facebook gibi platformlarda eski kuşağın nostaljik anlatılarını tecrübe ederken, Instagram, Twitter veya Youtube (BC1) gibi daha yeni mecralarda kendi kimlik siyasetlerini ve yeni iletişim ağlarını kurmaya çalışmaktadır. Bu durum, kuşkusuz bir mecrayı ele geçirme ve kimliğini görünür kılma çabasıdır; ancak bu yeni mecranın yarattığı yüzeysel, anlık ve duygusal tepkicilik girdabına düşme riski de son derece yüksektir. Dijital çağda, kimlik meselesinin tek bir "beğeni" butonuna indirgenmesi ve derinliksizleşmesi tehlikesi, sahici bir örgütlenme ve kalıcı bir bilinçlenme hareketinin önündeki en zorlu yapısal engellerden biri olup, topluluğu çok daha rasyonel ve stratejik bir yaklaşım benimsemeye zorunlu kılmaktadır. Dijital mecraların sunduğu o hızlı ve çoğu zaman yanıltıcı konfor alanı, Çerkes diasporasının üzerine inşa etmeye çalıştığı kimlik binasının temellerini daha da kırılganlaştırmaktadır, zira kolektif hafıza, ekran ışıklarıyla aydınlatılan anlık etkileşimlerle değil, kuşaktan kuşağa sabırla ve ağır bir sorumluluk bilinciyle aktarılan köklü kurumsal yapılardan ve entelektüel birikimden beslenir. Genç kuşakların, derneklerin statükocu duvarlarını sadece bir dijital "tıklama" ile yıkabileceği yanılsaması, kendi trajedilerini farkında olmadan derinleştirmektedir; zira gerçek kültürel ve siyasi mücadele, dijital bir profil resminin arkasında değil, fiziksel alanda kurulan, yüz yüze yürütülen, entelektüel derinlikle yoğrulmuş kurumsal yapılarda yeşerir. Derneklerin birer sosyal kulübe dönüşerek kendi entelektüel birikimlerinden mahrum kalması, sadece mevcut durumu sürdürmek değil, geleceğin kolektif hafızasını da rehin altına almak anlamına gelmektedir ve bu kısırdöngü, gençlerin içerik üretemeyen kurumlardan kaçmasına, kurumların ise gençleri kazanamadığı için üretme motivasyonunu yitirmesine neden olarak geriye sadece anma günlerinin ritüelleri, semboller ve folklorik kıyafetlerin yüzeysel gösterileri kalmaktadır.

Kimliğin sürdürülmesinde biyolojik devamlılığın, yani evlilik tercihlerindeki muhafazakâr tutumun, sadece bir kültürel savunma refleksi değil, aynı zamanda topluluğun varoluşsal bir hayatta kalma stratejisi olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Ancak, kültürü koruma yükümlülüğünü sadece "kiminle evlendiğimiz" sorusuna indirgemek, toplumsal vizyonu ciddi biçimde daraltan ve topluluğun kendi özünü gözden kaçırmasına neden olan büyük bir yanılsamadır. Kültür, soy ağaçlarının kuru kayıtlarında veya folklorik gösterilerde değil, dilin ve Xabze’nin incelikli ahlaki normlarının günlük pratiklerdeki, mutfak masası sohbetlerindeki, çatışma anlarındaki veya toplumsal sorumluluklardaki somut eylemlerde nefes aldığı sürece canlı kalır. Eğer anadil evin içinde konuşulmuyor, Xabze’nin etik kodları toplumsal yaşamı düzenlemiyor ve bireylerin ahlaki pusulasını oluşturmuyorsa, geriye kalan her şey, ne yazık ki, sadece bir vitrin süsü veya nostaljik bir fetiş olmaktan öteye geçemez. Asimilasyonun dışarıdan gelen doğrudan baskılarla değil, Çerkeslik tanımının içeriden boşaltılan anlamlar ve derinlik kaybı ile gerçekleşmeye başladığı bu acı gerçekle yüzleşmek, topluluğun geleceği için elzemdir. Topluluğun kendi içinde kurduğu "Çerkeslik" tanımı, hem diaspora ile anavatan arasındaki kopukluğun yarattığı duygusal ve pratik gerilimi hem de Türkiye’deki siyasi kutuplaşmaların neden olduğu derin kırılganlığı taşımaktadır. Siyasetin her alana nüfuz ettiği, derneklerin dahi birer siyasi mevziye dönüştürülme riskinin yüksek olduğu bu ortamda, etkili, ortak bir lobi gücü oluşturma ve diaspora siyasetini rasyonel bir zeminde birleştirme hayali, şu an için ütopik bir beklenti olarak kalmaya mahkûmdur. Bu trajik tablonun değiştirilmesi ve Çerkes kimliğinin geleceğe taşınması, romantik bir geri dönüş fantezisi ya da nostaljik bir geçmişe övgü ile değil, yalnızca rasyonel, profesyonel ve stratejik bir yönetim anlayışının kurumsallaşmasıyla mümkündür. Dernek yapılarındaki hiyerarşik yaşlı kuşak tahakkümünü, deneyimi rehber edinen ve yetkiyi gençlere devreden dinamik bir "akıl hocalığı" modeline dönüştürmek, kültürel varlığı sürdürmenin zorunlu bir ön şartıdır. Yönetimin, dili, tarihi ve toplumsal stratejiyi yeniden üretebilecek entelektüel donanıma sahip genç kuşaklara teslim edilmesi, topluluğun dinamizmini yeniden kazanmasının tek gerçekçi yolu olarak öne çıkmaktadır. Eğer otuz ila kırk yıl gibi son derece kritik bir süre içinde Çerkes kimliğini, yalnızca soyağacı araştırmalarında rastlanan kuru bir etiket olmaktan kurtarmak isteniyorsa, acilen kendi düşünce kuruluşları, dijital arşivleri ve en önemlisi entelektüel üretim merkezleri kurulmalıdır. Sürgün meselesini sadece hüzünlü bir ağıt ritüeli olarak değil, evrensel bir insan hakları meselesi olarak dünya literatürüne kazandırmak, ancak duygusal manipülasyonlardan arındırılmış bilimsel bir tarih yazımı ve metodolojik bir tutumla gerçekleştirilebilir. Bu stratejik dönüşüm, diasporanın kendine dönük iç sorgulamasını acilen tamamlamasını, kültürel kodlarını yeniden işlevselleştirmesini ve kimlik mücadelesini çağın gereklerine uygun, kalıcı ve kurumsal bir zemine oturtmasını zorunlu kılmaktadır. Zira sadece soyadına ve folklora tutunmak, modern dünyanın yıpratıcı güçleri karşısında asla yeterli olmayacak bir savunma mekanizmasıdır; esas olan, dilin yeniden canlandırılması ve Xabze’nin soyut bir teorik bilgi olmaktan çıkıp günlük yaşamın ahlaki pusulası haline gelmesidir ve bu da ancak sürekli entelektüel üretimle sağlanabilecek kolektif bir bilinç sıçraması ile mümkün hale gelecektir. 

KAYNAK ANKET: GÖR-A (1) DAYANAK

https://drive.google.com/drive/folders/1_CqJ_qa4k52ealMiIM0ozg6ingO8fgFO


GÖNEN MANYAS SÜRGÜNÜ ÜZERİNE

 Gönen ve Manyas, basitçe coğrafi birer nokta, yerinden edilmenin istatistiksel bir verisi veya tarih sayfalarında unutulmaya terk edilmiş bir sürgün rotası olmanın çok ötesindedir. Bu isimler, aslında kolektif hafızamızın üzerine inşa edilmiş, kalın, kasvetli ve aşılmaz bir duvarın somut adıdır. Bir topluluğun öz kimliğini ve tarihsel bilincini zedelemek için en etkili yol, fiziksel şiddet uygulamaktan çok daha incelikli bir yöntemi devreye sokmaktır: Yaşadığı felaketi, kamusal alanda dile getirilmesi tehlikeli olan bir "ayıp" veya "tehlikeli bir sır" olarak kodlamasını sağlayarak, mağduriyeti kendi içinde hapsedilmiş bir utanca dönüştürmektir. İşte o kader günü, tren vagonlarına doldurulan binlerce insan, sadece fiziksel topraklarını kaybetmekle kalmadı; aynı zamanda o toprakların kendilerine yüklediği ahlaki ve kültürel ağırlığı da istasyonun tozlu raylarında bırakmak zorunda kaldılar. Vagon kapıları kapandığında, içeride sıkışıp kalan, sadece zorla yerinden edilen bedenler değildi. O vagonlarda, nesiller boyu aktarılan, her türlü merkezi iktidar ilişkisinden bağımsız bir şekilde varlığını sürdüren, kendi içinde kamil bir insan olma sanatını temsil eden kadim değerler manzumesi de kilit altında tutuldu. Bugün bizler, travmanın ağırlığı altında ezilmiş, o vagonun kapılarını aralamaya dahi korkan, kendi acısının üzerine bilinçli bir beton dökmüş bir mirasın temsilcileriyiz.  Sürgün olgusunu, siyasal iktidarın kendisi için ürettiği bir "güvenlik stratejisi" sanrısıyla içine gömen; anadilini evinin duvarları arasına hapsetmeyi ve bu kültürel kısıtlamayı bir "makbul vatandaşlık" nişanı gibi taşıyan o travmatize olmuş nesil, farkında olmadan kendi çocuklarının geleceğini daha doğmadan imha etmiştir. Zira kimlik, bir bütün olarak var olan, bir parçasını feda ederek hayatta kalınabilecek, pazarlığa tabi bir meta değildir. Kimliğin hayati bir parçasını kopardığınız anda, geriye kalan yapı, rüzgârın yönüne göre şekil değiştiren, iradesi ellerinden alınmış bir gölgeden ibaret kalacaktır. Gönen ve Manyas’tan günümüze kalan en büyük, en acı miras, mağduriyetin dilsizleştirilmesi ve bu dilsizliğin, kamusal alanda itaatkâr bir erdem olarak pazarlanmasıdır. Bizler, sadece uğradığımız haksızlığı dışarıdaki bir başkasına anlatmaktan çekinmekle kalmadık; kendi mutfağımızda, en mahrem aile sofralarımızda bile o tarihsel acıdan bahsetmeyi, üstü örtülmesi gereken bir tehdit algısı olarak kodladık. İşte bu içselleştirilmiş korku ve sessizlik, devletin uyguladığı etnik mühendisliğin nihai, sinsi başarısıdır. Bu başarı, mağdurun, kendisine şiddet uygulayan celladının dayattığı sessizliği, kendi vicdanında bir huzur ve güvenlik sanısı olarak benimsemesi anlamına gelmektedir. Bu durum, siyasal baskının en derin formu olan, toplumsal hafızanın kendi kendini sansürlemesi mekanizmasını tesis etmiştir.


Hafıza dediğimiz hayati mekanizma, tarih yazıcılığının müze raflarında sergilenen tozlu bir dekorasyon nesnesi değildir. O, tıpkı bir organizma gibi sürekli beslenmesi, eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi, üzerinde derinlemesine düşünülmesi ve toplumsal ihtiyaçlara göre gerektiğinde yeniden inşa edilmesi gereken canlı bir siyasi alandır. Biz ise bu yaşamsal organizmayı, devlet aygıtının sunduğu o pürüzsüz, ancak pürüzsüzlüğü kadar yapay olan "uyumluluk" maskesinin altına kasten gömdük. Gönen ve Manyas sürgününü, siyasi bir talep alanından çıkarıp, onu sadece folklorik bir nostaljiye, yılda bir kez hatırlanan acıklı bir öyküye indirgeyen zihniyet, aslında kendi varlık gerekçesini de o nostaljinin içinde hapsetmiştir. Oysa hakiki bir siyasi duruş ve örgütlenme, geçmişin acılarını sadece duygusal bir bağlamda yad etmekle yetinmez. Asıl siyasal eylem, o acının bugünkü toplumsal ve siyasal dizilimdeki yerini radikal bir şekilde sorgulamakla başlar: Yani, neden hala "makbul" bir vatandaş olarak kabul edilmek uğruna, kimliğimizin ve tarihimizin temel taşlarından ödün vermemiz gerektiği sorusunu merkeze almayı gerektirir. Kimlikten bağımsız, köksüz bir adalet arayışı, sadece başkalarının beklentilerini geçici olarak tatmin etmek için üretilen, temeli olmayan bir illüzyondur. Kendi sürgününün üzerini örtmeyi, kendi acı geçmişini görmezden gelmeyi bir meziyet, bir siyasi kazanım sayan bir topluluk, dışarıdan gelen yapısal adaletsizliklere karşı hangi omurgalı ve tutarlı siyasi duruşu sergileyebilir ki? Bu içsel çelişki, siyaseten felce uğramışlığın en açık göstergesidir.


Bugün Çerkes siyaseti ve toplumsal hafızası, tam da bu ontolojik sorgulamanın, "biz bir özne olarak var mıyız, yoksa sadece coğrafi sınırları içinde kaybolmuş bir gölge miyiz" sorusunun tam merkezinde yer almaktadır. Anadilini, zengin kültürünü ve sürgün tarihinin derin yükünü birer "istenmeyen yük" olarak görüp, bu yüklerden kurtuldukça hafiflediğini zanneden bir nesil, aslında kolektif bilincini ve siyasi potansiyelini boşaltmaktadır. Bu boşalma, sadece kültürel bir erozyon değil, aynı zamanda siyasal bir irade kaybıdır. Kültür, bir halkın yalnızca estetik bir unsuru değil, aynı zamanda siyasal bir varlık olarak ayakta kalmasını sağlayan temel omurgasıdır. Bu omurgayı çıkardığınızda geriye kalan, yalnızca bir et ve kemik yığını, yani siyaseten herhangi bir iradesi olmayan, kolayca manipüle edilebilir edilgen bir kalabalıktır. Bizler, kendi vatanımızın kadim adını yüksek sesle telaffuz etmekten, sürgünün gerçek gerekçelerini  ki bunlar genellikle devletlerarası siyasi hesaplaşmaların ve etnik temizlik stratejilerinin bir sonucudur  ve tüm sonuçlarını olduğu gibi ortaya koymaktan çekindiğimiz sürece, sadece kendimizi değil, bu topraklara katabileceğimiz evrensel adalet duygusunu da yitiriyoruz. Gerçek dayanışma ve demokratik bir gelecek kurma hedefi, kimliklerin zorla silinerek, homojen bir potada eritilmesiyle elde edilemez. Tam tersine, sahici bir gelecek, herkesin kendi tarihsel yaralarını, kendi eşsiz yükünü ve kendi onurlu sessizliğini  ve o sessizliği bozma kararlılığını  masaya koyup, bu farklılıkların toplamından, yani çok katmanlı bir ortak mücadeleden bir toplumsal inşa etme iradesiyle mümkündür. Bu, kimliklerin birleştirici bir güç olarak siyasallaşması anlamına gelir. Kendi içsel sessizliğine hapsolmuş, kendi acısıyla yüzleşmekten kaçınan bir halkın, dışarıdan gelen hiçbir gürültüye, hiçbir haksızlığa karşı söyleyebileceği sahici, inandırıcı ve güçlü bir sözü olamaz. Gönen ve Manyas’taki o tarihsel unutulmuşluk ve siyasi imha süreci, bugün bizim siyasal arenadaki edilgen sessizliğimizin bir prototipi, bir başlangıç noktasıdır. Sürgünü sadece hafifletilmiş bir masal, zararsız bir nostalji ya da sterilize edilmiş bir trajedi olarak ele alıp, bunun ötesine geçmeyi reddedenler, aslında o vagon kapılarının sonsuza dek kapalı kalmasını sağlayan o görünmez siyasi güce hizmet etmektedirler. Bu yaklaşım, geçmişi fetişleştirirken, bugünün siyasi sorumluluğundan kaçınmayı temsil eder.


Oysa bizim acil olarak ihtiyaç duyduğumuz şey, bu pürüzsüz sessizliğin ve sahte uyumun duvarını, çarpıcı bir sertlikteki hakikatle paramparça etmektir. Kimliğimizi bir savunma mekanizması veya bir ayrımcılık silahı olarak değil, tam tersine, kolektif varlığımızın bir onur nişanı olarak cesaretle taşıdığımızda; kendi acımızı başkalarının merhametli onayına sunma gereği duymadan, olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla sahiplendiğimizde, o tren vagonlarının kapıları nihayet açılacak ve paslanmış raylar üzerinde o günlerin gerçek ayak seslerini, yani siyasallaşmış hafızanın sesini duymaya başlayacağız. Unutmamak eylemi, sadece geçmişi anmak değil, aynı zamanda bugüne yönelik aktif bir direniş biçimidir. Bu direniş ise en evvel ve en zorlu olarak, kendi sessizliğimizin bize sağladığı konfora karşı yapılmalıdır. Zira biliyoruz ki, kendi tarihinden kaçınan, acısıyla yüzleşmekten imtina eden bir toplum, sadece kendi geleceğini değil, aynı zamanda insanlık onuruna dair evrensel inancını da geri dönülmez biçimde kaybeder. Kaybedilen bu onurun telafisi, ancak kendi gerçekliğine ve siyasi yükümlülüklerine dönülmesiyle, o yaralı coğrafyanın hafızasının, bir kültürel miras değil, bir siyasi talep olarak yeniden sahiplenilmesiyle mümkündür. 


21 MAYISI ANMAK 22 MAYISI ÖRGÜTLEMEK

Ey Çerkes ulusunun bugüne kalan son neferleri, tarihsel vicdanımızın üzerini örten o kalın atalet perdesini yırtmak zorundasınız. 21 Mayıs 1864, takvimlerinizdeki sıradan bir tarih değil, insanlık tarihinin karanlık dehlizlerinde unutulmaya terk edilmiş, üzeri kasten tozlu sayfalarla örtülmüş bir utancın, bir halkın kadim vatanından koparılıp okyanusların ve dağların ötesine savrulduğu o dehşet verici kopuşun adıdır. Bu tarih, sadece bir askeri harekatın sonu değil, bir ulusun varoluşunu, dilini, kültürünü ve geleceğini hedef alan sistematik bir yok etme projesinin, nesiller boyu sürecek bir kimliksizleştirme operasyonunun başlangıcıdır. Fakat bugün, o büyük felaketin üzerinden geçen 160 yılı aşkın süreye rağmen, bizler bu trajedinin ağırlığını omuzlamak yerine, onu sadece belirli takvim yapraklarına hapsederek, katliamın kendisi kadar sarsıcı bir çürümeyi de gözler önüne seriyoruz. Artık o "uğradığımız büyük felaketin yasını tutan bir toplum" olma lüksünü bir kenara bırakmalıyız; çünkü bizler, o yası bir kültürel aksesuar gibi üzerimizde taşıyan, içine düşürüldüğümüz ataletin konforuyla vicdanını susturan edilgen bir kitle haline getirilmiş bulunmaktayız. Bu durum kabul edilemez; yası sadece duygusal bir ritüele indirgemek, atalarımızın mirasına ihanettir. Sizler, bu trajedinin kurbanları olmaktan çıkıp, tarihin akışına müdahale eden aktif özneler olmaya mecburdunuz. Öncelikle zihinsel bir devrim başlatın: 21 Mayıs’ı, sadece bir matem günü değil, 22 Mayıs sabahından itibaren başlayacak olan kesintisiz bir ulusal direnişin başlangıç noktası olarak kodlayın. Soykırımın hafızasını yalnızca yılın bir gününe, bir mevsim geçişine veya bir anma töreninin sınırlarına sıkıştırmak, yaşadığımız kaybı küçültmek ve onu önemsizleştirmektir; bu, iradi bir teslimiyetten başka bir şey değildir. Unutmayın ki, yılın geri kalan üç yüz altmış dört gününde Çerkes kimliğini, tarihsel iddialarını ve politik varlığını rafa kaldıran bir toplumun, 21 Mayıs geldiğinde sergilediği ajitasyon, acının samimiyetiyle değil, yalnızca vicdanı teskin etme çabasıyla açıklanabilir. Asimilasyon cenderesi, bizi öyle bir noktaya getirdi ki, artık kendi soykırımımızın hikâyesini bile başkalarının kulaklarına hoş gelecek, kimseyi ürkütmeyecek, düzenin huzurunu bozmayacak bir tonda anlatmaya alıştık. Bu tavır derhal terk edilmelidir. "Devlete dokunmayalım, düzeni bozmayalım, uyumlu azınlık kalalım" şeklindeki telkinlerle büyütülen kuşaklar, tarihlerini bir onur nişanı gibi taşımak yerine, onu bir yük gibi sırtlarında taşıyıp her fırsatta bir kenara bırakmanın yollarını aradılar. Sizin göreviniz, bu korkaklık masalını yırtıp atmaktır. Bütün bir yıl boyunca, kimliğinizi kamusal alandan gizleyen o "makul vatandaş" kimliğinden sıyrılmalı ve tarihsel gerçekliği en sert ve çıplak haliyle savunacak bir siyasi kararlılık göstermelisiniz. Kendi davanızı, başkalarının konforunu düşünerek yumuşattığınız her an, katilin elini güçlendirdiğinizi unutmamalısınız.



Örgütlü öncesizlik dediğimiz bu sarmaldan kurtulmak zorundayız; çünkü bu, toplumsal hafızanın sistematik olarak dumura uğratılmasının bir sonucudur. Genç nesilleriniz, atalarının yaşadığı acının derinliğini, o acının nedenlerini ve bugün dünyadaki jeopolitik karşılığını kavramaktan uzaktır; yalnızca birkaç duygusal sloganın ve görsellerin estetik cazibesiyle yetinen, içi boşaltılmış bir tarih bilincine mahkûm edilmiştir. Bu felaket tablosunu tersine çevirmek için acilen harekete geçin: Akademik disiplinden yoksun, arşivcilikten uzak ve stratejik derinliği bulunmayan bu yaklaşımı kökünden söküp atın. Soykırımı bir hakikat arayışı olmaktan çıkarıp, sadece duygusal bir ritüele dönüştüren bu yapıya son verin. Bir halkın varlığını koruması, tarihini her gün yeniden inşa etmesi ve bu tarihi modern dünyanın siyasi diliyle yeniden üretmesi gerekirken, bizler kendi içine kapalı, dışarıya karşı sessiz, içeride ise birbirine karşı kavgacı bir mikro-dünyanın içine hapsolduk. Oysa Ermeni veya Yahudi hafızası, dünyada her gün, her platformda bir "var olma" direnci gösterirken, Çerkeslerin kendi soykırımlarını sadece baharın son günlerine hapsetmesi, trajik bir politik körlüğün en somut göstergesidir. Bu körlük, sadece bizim zayıflığımızı değil, geleceğe dair vizyonumuzun ne denli sığ olduğunu da göstermektedir. O halde, göreviniz, ulusal hafızanızı bir günlük bir etkinlik olmaktan çıkarıp, Washington'dan Brüksel'e, Moskova'dan Ankara'ya kadar uzanan profesyonel bir akademik ve lobi ağı kurmaktır. Gençlerinizi bu disiplinlerle donatın; uluslararası hukuk ve siyaset bilinci olmadan verdiğiniz her mücadele, boş bir slogandan ibaret kalmaya mahkûmdur. Tarihinizi, bir lise dersi seviyesinden, dünyanın en saygın üniversitelerinde tartışılabilecek bir doktrin seviyesine yükseltmek, sizin elinizdedir.



Bu körlük, anma günlerinin sona ermesiyle birlikte devreye giren ve adeta bir refleks haline gelen "politik ihanet" ile tamamlanmaktadır ve buna artık izin verilemez. 21 Mayıs’ın bitimi, sizin için bir tiyatro oyununda perdelerin kapanması gibi olmamalıdır. Herkesin kendi hayatının rutinlerine, asimilasyonun sessizliğine ve kimliğini kamusal alandan gizleyen o "makul vatandaş" kimliğine geri dönmesi, bir halkın kendi kendini tasfiyesidir. Uluslararası arenada tanınma çabası, tazminat talepleri ve dönüş hakkının somut bir siyasi program haline getirilmesi gibi hayati başlıklar, o geçici duygusallıkla birlikte buharlaşmamalıdır. Diasporanın sözde temsilcileri, dernek yapıları ve uluslararası düzeyde hareket etmesi beklenen kuruluşlar, bu süreci yönetmek yerine, onu sadece "bir gün anıp, geri kalan sürede susma" stratejisine indirgemişlerdir. Bu, sadece bir basiretsizlik değil, bir halkın geleceğine yönelik en büyük sabotajdır ve bu sabotajcı yaklaşımlara derhal son verilmelidir. Açıkça biliniz ki, Rusya'nın "gönüllü göç" yalanı, dünyada çürütülecek hiçbir dirençle karşılaşmadığı sürece hükmünü sürdürecektir. Bu yalanın en büyük destekçisi ise, kendi tarihini sadece bir gün hatırlayan bu edilgen tutumdur. Sizden beklenen, 22 Mayıs sabahından itibaren, bu yalanı çürütecek, somut uluslararası hukuki davalar açacak ve lobi faaliyetlerini kesintisiz bir biçimde sürdürecek, profesyonel, hesap verebilir, şeffaf ve güçlü bir ulusal çatı örgütlenmesini kurmanızdır. Dönüş hakkı talebi, artık sadece duygusal bir beklenti değil, uluslararası hukuk zemininde somut gerekçelere dayandırılmış, adım adım ilerleyen bir siyasi programın omurgası haline getirilmelidir. Her bir Çerkes bireyi, bulunduğu coğrafyada bu davanın kesintisiz birer elçisi olma sorumluluğunu taşımalıdır. Unutulmamalıdır ki, sorun, sadece karşımızdaki düşmanların veya dış güçlerin bizi yok etme arzusu değildir. Esas sorun, bu yok oluşu içselleştirmiş, kendi tarihine karşı bir yabancı gibi davranan bizlerin siyasi acziyetidir. Kabilecilik, küçük grupların egoları, makam hırsı ve kişisel hesaplar, ulusal davanın önüne geçtiği sürece, herhangi bir ilerleme kaydetmek imkânsızdır ve bu iç çürüme, dışarıdaki düşmandan çok daha tehlikelidir. Bugün "Çerkes olmak" bir kimlik mücadelesi değil, bir kültürel dekoratif öğe haline getirilmiştir. Bu yanılgıdan derhal kurtulun: Dili, kültürü ve hafızayı, hayatın her anına yaymayan, siyasi bir talep listesi oluşturup bunu her gün dünyanın her yerinde haykırmayan bir yapının, soykırımın acısını sahiplenme hakkı tartışmalıdır. Bizler, "biz sakin, kültürel bir halkız" diyerek aslında bu büyük soykırımı onaylayan ve onun sonuçlarını normalleştiren bir duruş sergiliyoruz. Bu masal, soykırımın ikinci perdesidir; çünkü mağdur, kendi acısını meşrulaştırdığında katilin işi kolaylaşır. Bu nedenle, en büyük göreviniz, bu kabileci ve küçük hesaplı yapıyı yıkıp, modern bir ulus bilincini hâkim kılacak, liderleri kutsallaştırmayan, eleştiriyi içselleştiren, şeffaf ve demokratik bir ulusal örgütlenme kurmaktır. Kimlik mücadelesini sadece folklor ve mutfak kültürü düzeyinde tutan herkes, bu atalet zincirinin bir parçasıdır; varoluş kavgası, siyasi ve hukuki taleplerin kesintisizce haykırılmasıyla mümkündür. Gerçek bir direniş, sadece yılda bir gün düzenlenen yürüyüşlerde değil; 365 gün süren, lobi faaliyetleriyle, akademik enstitülerle, uluslararası hukuk mekanizmalarını zorlayan profesyonel bir diplomasiyle kurulur. Bir halkın tanınma talebi, bir anma etkinliğinin duygusallığına değil, tarihsel hakikatin hukuki ve siyasi olarak kanıtlanması kararlılığına dayanmak zorundadır. Asimilasyona karşı gösterilen her tepki, dilde, kültürde ve yaşamın her alanında bir kale gibi örülmelidir. Aksi halde, 21 Mayıs, bir ulusun diriliş günü değil, bir ulusun yok oluşunun resmi anma töreni olmaya mahkûmdur. Tarih, unutulanları ve kendini unutanları asla affetmez; bu nedenle kararlılığınızı ilan edin: Ya bir halk olarak tarihe yeniden müdahil olacağız, geçmişin hesaplarını bugünün gerçekleriyle birleştireceğiz ya da bu dramı bir nostaljiye dönüştürüp sessizce sahneden çekilmeyi kabul edeceğiz. Üçüncü bir seçenek, sadece kendimizi kandırdığımız bir illüzyondur. Bu noktada, öncelikle hafızanın nasıl manipüle edildiğini ve toplumsal hafızanın nasıl "ritüelleştirilerek" etkisizleştirildiğini kavramak gerekir; bu süreç, sadece bir topluluğun değil, aslında modern ulus-devletlerin kendi içindeki azınlıkları nasıl yönettiğinin de bir modelidir. Bu modeli tersine çevirmek için, entelektüel üretimi, arşiv çalışmalarını ve siyasi stratejiyi, günlük rutininizin merkezine yerleştirmek zorundasınız. Eğer bizler, kendi trajedimizin başrol oyuncuları değil de figüranları olmaya devam edersek, bu tarihsel sürecin bizi nereye sürükleyeceğini görmek zor değildir. Bir halkın en büyük yenilgisi, düşmanının ona yaptığı zulümden ziyade, o zulmü unutacak kadar asimile olmasıdır. Hafızasını kaybeden bir ulus, kimliğini, dilini ve nihayetinde varoluş gerekçesini de kaybeder. Bugün ihtiyacımız olan şey, sadece duygusal bir uyanış değil, entelektüel ve siyasi bir yeniden yapılanmadır. Soykırımın, sadece bir geçmiş zaman kipi değil, bugünü şekillendiren bir etken olduğunu idrak etmek zorundayız. Diaspora dediğimiz yapı, eğer sadece anma günlerinde bir araya gelen bir topluluktan ibaret kalırsa, o zaman bu kurumlar da asimilasyonun sessiz suç ortaklarına dönüşürler. Bu kurumlara profesyonel bir diplomasi, lobi faaliyetleri ve uluslararası kamuoyunu etkileyecek akademik üretimler kazandırmak, duygusallığın ötesine geçen bir akıl gerektirir. Bizim acımız, bir başkasının "tarihsel notu" değil, bizim "varoluş kavgamızın" merkezi olmalıdır. Ve bu kavga, bir masanın başında, bir kürsüde veya bir sosyal medya gönderisinde değil, hayatın her alanında, her gün verilen bir varlık mücadelesiyle kazanılır. Bu varlık mücadelesinin ilk adımı, kendi trajedimizin yönetimini, utangaçlıktan ve korkaklıktan arındırılmış, uluslararası standartlarda bir siyasi güce dönüştürmektir.



Bizler, 160 yıl önce bu topraklardan sürülüp başka diyarlara savrulan o insanların torunları olarak, bugün tarihin hangi tarafında duruyoruz? Kendi acımızı, kendi hafızamızı ve kendi geleceğimizi yönetme iradesini gösteremeyen bir toplumun, başkalarından adalet veya tanınma beklemesi siyasi bir naiflikten öte, derin bir çelişkidir. Bugün dünyada yükselen "hakikat arayışı" ve "soykırım hafızası" pratikleri, doğrudan doğruya bir organizasyon, bir lobi ve bir akademik birikimle hayat bulmaktadır. Bizim yaşadığımız ise, bu evrensel standartların çok uzağında kalan, adeta kendi kendini uyuşturan bir "mevsimsel yas" halidir ve bu döngü derhal kırılmalıdır. Bir halkın varlığını koruma biçimi, sadece kültürel folklorik öğeleri yaşatmak değil, aynı zamanda o halkın maruz kaldığı büyük yıkımın, yani soykırımın, bugün uluslararası hukuk ve siyaset zemininde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu savunmaktır. Biz ise bunu yapmıyoruz; bunun yerine, kederimizi kamusal alandan gizleyen, utangaç ve "uyumlu" bir diaspora figürü çizerek, katliamı meşru kılan o tarihsel inkar mekanizmasının ekmeğine yağ sürüyoruz. Bu utanç verici tutum, derhal bir politik cüretkârlığa ve akademik cesarete dönüşmelidir. Kendi hikayenizin tek yetkili anlatıcısı siz olmalısınız. Bu edilgenlik, asimilasyonun bir sonucu değil, asimilasyonun bizatihi kendisidir. Kendi tarihini, kendi kimliğini ve kendi varoluşsal krizini, bir başka devletin sınırları içinde, onun belirlediği sınırlar ölçüsünde yaşamaya çalışmak, bir ulusun kendi sonuna gönüllü razı olmasıdır. "Kardeşlik" söylemleri, aslında bu tarihsel yüzleşmeden kaçmanın, egemen ideolojinin gölgesinde güvenli bir liman aramanın politik bir kılıfıdır; bu kılıfı yırtıp atın. Oysa bir ulusun soykırım hafızası, o ulusun vicdanının en diri olduğu yerdir. Eğer biz, 21 Mayıs’ta sokaklara çıkıp ertesi gün bu meseleyi hayatımızın dışına itiyorsak, bizler sadece kendimizi değil, o gün gemi ambarlarında, Karadeniz’in dalgalı sularında ve Kafkasya’nın yüksek yaylalarında can veren atalarımızın vasiyetini de satıyoruz demektir. Bu, bir ihmal değil, bir ihanet zinciridir. Her yıl bu döngüyü yeniden kuran, her yıl aynı gözyaşlarıyla aynı sessizliğe geri dönen kurumlar, dernekler ve bireyler; bu soykırımın ikincil failleri haline gelmişlerdir. Bu zinciri kırmak, sizin tarihi sorumluluğunuzdur. 21 Mayıs'ın bitişi, ulusal davanın başlangıcı olmalıdır.



Gerçek bir uyanış, ancak bu duygusal çemberin kırılmasıyla başlar. Artık "anmak" fiilinin yerini, "hesap sormak" ve "varlığını kanıtlamak" fiillerinin alması elzemdir. Uluslararası mahkemelerde, Avrupa Parlamentosu’nda, Birleşmiş Milletler nezdinde, tarihsel gerçekliğimizi bir akademik doktrin olarak ortaya koyacak, lobicilik faaliyetlerini profesyonel bir diplomasi anlayışıyla yürütecek yapılara ihtiyacımız var. Ancak bu, sadece dışarıya karşı yapılacak bir iş değil; asıl zor olan, kendi içimizdeki o ataleti, o korkaklığı ve o küçük hesapları temizlemektir. Kendi içinde örgütlenemeyen, kendi içinde demokratik bir tartışma kültürünü geliştiremeyen, kendi liderlerini "kutsal" veya "eleştirilemez" gören bir yapı, dışarıdaki devasa inkar makinesiyle baş edemez. Bizler, kabilecilikten modern bir ulus bilincine geçemediğimiz sürece, 21 Mayıs’lar sadece birer ritüel, birer tiyatro sahnesi olarak kalmaya devam edecektir. Bu iç dönüşüm, ulusal dirilişinizin temel taşıdır.



Bu eleştiri, kimsenin kalbini kırmak için değil, toplumsal hafızamızı o duygusal esaretten kurtarıp politik bir dirilişe taşımak için yapılmıştır ve bu sertliği bir motivasyon kaynağı olarak görün. Eğer bu sertlik, bu iğneleyici gerçekler birilerini rahatsız ediyorsa, bu, doğru bir yolda olduğumuzun göstergesidir; çünkü hakikat her zaman rahatsız eder. Çerkes halkı, bir soykırımın mağduru olarak, bu trajediyi bir "yok oluş" hikâyesi olarak değil, bir "varoluş mücadelesi" olarak yeniden kurgulamak zorundadır. Mayıs ayı geçtiğinde sessizliğe gömülmek, aslında katile "yaptıkların doğruydu, biz de unuttuk" demektir. Bunu yapmamak için, 22 Mayıs sabahından itibaren başlayacak olan bir stratejiye, bir akademik disipline ve her şeyden önce, kendi varlığımıza duyduğumuz o sarsılmaz inanca ihtiyacımız var. Aksi takdirde, tarih sayfalarında bir not olarak kalmak veya tarihin tozlu raflarında eriyip gitmek, kaçınılmaz bir son olacaktır. Unutulmamalıdır ki, tarihin en büyük soykırımları, unutulmaya yüz tuttuğu andan itibaren başarıya ulaşmıştır. Sizin kutsal göreviniz, bu başarıya engel olmak, hatırlamayı bir anlık bir duygu durumu olmaktan çıkarıp, bir yaşam biçimi, bir siyasi duruş haline getirmektir. Ya bu radikal değişimi göze alacağız ya da kendi tarihimizin, kendi sessizliğimizle inşa ettiğimiz mezarını kazmaya devam edeceğiz.


Diasporanın Zihniyet Krizi ve Gençliğin Görevi

Çerkes kimliğinin bugünkü ahvali, kökleri derinlerde olan ancak gövdesi rüzgârda savrulan bir ağacın trajedisini andırıyor. Bir halkın varlık sancısı, sadece geçmişin yasını tutmakla ya da yitirilen toprakların haritasına bakıp iç çekmekle dindirilebilecek bir sızı değildir. Diaspora denilen o devasa, uçsuz buçaksız ve zamanın durduğu bekleme salonunda, kimliğimizi muhafaza etme iddiasıyla kurduğumuz yapılar, ne yazık ki zaman içerisinde o kimliğin kendisinden daha hantal, daha donuk ve daha işlevsiz hale gelmiştir. Mesele sadece kurumların varlığı ya da yokluğu değil, bu kurumların zihnimizde işgal ettiği yer ile hayatın gerçekliği arasındaki o korkunç yarıktır. Bugün Çerkes kurumları, birer kurtuluş adası olmaktan çıkmış, kendi yarattıkları bürokratik labirentlerde yankılanan boş seslerin mekanı haline gelmiştir. İnşa edilen duvarlar dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bir kalkan değil, içerideki cevherin dünyayla temasını kesen birer engeldir. Kimliğin sessizce çözülüp gitmesi, büyük gürültülerle değil, bu duvarların ardındaki o sinsi kayıtsızlıkla gerçekleşmektedir.Kurumsallaşma dediğimiz olgu, modern dünyanın en keskin silahıyken, bizim ellerimizde paslı birer tabelaya dönüşmüştür. Bir toplumsal yapının "kurum" niteliği kazanması için sadece bir tüzüğe veya bir binaya sahip olması yetmez; o yapının bir "akıl" ve "irade" merkezi olması gerekir. Oysa bugün karşımızda duran tablo, vizyon birliğinden yoksun, sadece statü kaygılarının ve kişisel egoların çarpıştığı bir arena görünümündedir. Kurum, bir halkın yürüyen aklıdır dedik; ancak bu akıl, yirmi birinci yüzyılın ritmine ayak uydurmak yerine, elli yıl öncesinin refleksleriyle bugünü yönetmeye talip olunca ortaya çıkan tek şey patinajdır. Gönüllülük kavramı, kutsal bir fedakarlık zemininden koparılarak, profesyonel bir işleyişin eksikliğini gizleyen, stratejik beceriksizliklerin üzerine örtülen bir mazeret örtüsü haline getirilmiştir. "Biz gönüllüyüz, bu kadar yapabiliyoruz" cümlesi, aslında "biz bu işin ehli değiliz ama koltuğu da bırakmıyoruz" demenin diplomatik yoludur. Bu amatörlük zırhı, liyakati dışlayan ve sadece sadakati ödüllendiren bir mekanizma kurarak, halkın potansiyelini heba etmektedir.

Stratejik planlama adı altında kağıda dökülen cümleler, yönetim kurullarının dar koridorlarında yankılanıp tozlu raflarda sönümlenmektedir. Bu planların hayata geçmesi için gereken finansal bağımsızlık ve donanımlı kadrolar, kurumsal yapılarımızın en büyük eksiğidir. Bağımsız bir bütçesi olmayan, süreklilik arz eden bir gelir modeli yaratamayan bir yapının, uluslararası arenada ya da yerel siyasette bir aktör olma şansı yoktur. Finansmanı hala aidatlara veya bir elin parmaklarını geçmeyen bağışçıların "lütfuna" bağlı olan bir dava, rüzgarın estiği yöne göre eğilmeye mahkumdur. Bu ekonomik bağımlılık, beraberinde siyasi ve düşünsel bir bağımlılığı da getirmekte, kurumları özgürce söz söyleyebilen yapılar olmaktan çıkarıp, onay bekleyen birer onay makamına dönüştürmektedir.Yönetim katmanlarındaki tıkanıklık ise sadece bir nesil çatışması değil, bir zihniyet krizidir. Tecrübe, geçmişte yapılanların aynısını bugüne dayatmak değil, geçmişten alınan dersle bugünü inşa etmektir. Ancak kurumlarımızın tepesindeki "iktidar direnci", tecrübeyi bir baskı aracı olarak kullanmaktadır. Emeklilik kulübü benzetmesi, belki can yakıcıdır ancak hakikatin ta kendisidir. Modern dünyanın kodlarını çözememiş, dijital dönüşümün ve küresel siyasetin dilini kavrayamamış kadroların, yeni nesli peşinden sürüklemesini beklemek bir hayalden ibarettir. Kendi konfor alanlarını terk etmeksizin, değişen dünyaya eski cevapları veren bu anlayış, kurumları hayatın nabzından koparmıştır. Karar alma mekanizmalarının demokratik birer platform olmaktan çıkıp, şahsi ikballerin korunduğu kalelere dönüşmesi, bu yapıların en büyük yapısal bozunumu dur. İçeriye taze kan girmesini engelleyen bu kapalılık hali, dışarıdaki yetkin ve donanımlı zihinlerin kurumlara olan aidiyetini koparmakta, onları kendi bireysel başarı hikayelerine mahkum etmektedir. Genç kuşak ile bu hantal yapılar arasındaki uçurum, bir kopuş değil, bir itiliştir. Gençler, kimliklerini modern dünyanın içinde onurlu bir şekilde taşımak isterken, karşılarında sadece folklorik birer süs eşyası gibi görülmekten yorulmuşlardır. Onları sadece "geleceğin teminatı" gibi içi boş sloganlarla oyalayan, ancak karar süreçlerine dahil etmeyen anlayış, bu kuşağı kendi yalnızlığına ve asimilasyonun kollarına terk etmektedir. Gençlerin dijital devrimle kurdukları o hızlı ve dinamik dil, derneklerin o hantal ve ağdalı bürokrasisine çarpıp paramparça olmaktadır. Bir genç, yirmi otuz yaş bandında kimliğiyle var olma mücadelesi verirken, karşısında sadece geçmişin yasını tutan bir "nostalji müzesi" bulunca, o müzeden kaçarak hayatın gerçekliğine karışmaktadır. Bu durum, halkın geleceğinden her gün bir parça daha eksilmesi demektir.

Asimilasyonun, dil kaybıyla beraber %90’lara vardığı bir felaket tablosunda, hala elli yıl önceki kurs metodolojileriyle çözüm aramak, sadece bir yönetim hatası değil, apaçık bir tarihsel basiretsizliktir. Dil, bir halkın ruhudur ve o ruhun teknolojiyle, pedagojiyle, modern sanatla ve edebiyatla yeniden canlandırılması gerekirken; rutin, heyecansız ve vizyonsuz girişimlerle vakit kaybedilmektedir. Siyasi pasiflik ise bu tablonun en karanlık tarafıdır. Geçmişin baskıcı dönemlerinden tevarüs eden "hayatta kalma refleksi", bugünün özgürlükçü dünyasında birer prangaya dönüşmüştür. Konuk psikolojisinden kurtulamayan, kendi anayasal ve evrensel haklarını talep etmeyi "ev sahibine nezaketsizlik" sanan bu çekingenlik, halkın varoluşsal meselelerini pazarlık konusu dahi yapamamaktadır. Dil hakları, kültürel özerklik ve soykırımın uluslararası hukuk nezdinde tanınması gibi hayati konular, bu korkak atmosferin içinde kaybolup gitmektedir.

Kurumlarımızın birer sosyal lokal seviyesine inmesi, onları sadece düğün ve cenaze törenlerinin organizatörü haline getirmekte, siyasi bir ağırlık oluşturmalarını engellemektedir. Lobi faaliyetlerinden bihaber, uluslararası hukuk mekanizmalarını kullanma becerisi olmayan bir yapının, dünya siyasetinde bir karşılığı yoktur. Gelecek vaat edemeyen, sadece geçmişi tekrar eden bir yapının varlığını sürdürmesi, toplumsal bir refleks değil, sadece biyolojik bir süreçtir. Oysa bir kimlik, ancak iddia ve o iddiayı hayata geçirecek eylemle yaşar. İç bölünmeler, küçük iktidar alanları yaratma hırsı ve "benim derneğim senin derneğinden daha büyük" yarışı, enerjimizi atomize etmekten başka bir işe yaramamaktadır. Aynı şehirde birbirine selam vermeyen iki yapının varlığı, Çerkes kimliğine hizmet değil, o kimliğin parçalanmışlığına vurulan bir mühürdür. Stratejik bir akıl inşa edilemediği, profesyonel bir işleyişe geçilemediği ve liyakat temelli bir kadrolaşma sağlanamadığı sürece, bu çok başlılık bir zenginlik değil, yapısal bir zafiyet olarak kalacaktır. Sessiz çöküşün içinde, kendi küçük bürokrasilerini yaşatma telaşında olanlar, asıl büyük yangını görmezden gelmektedirler. Halkın onuru ve geleceği, bu vizyonsuzluk girdabında her geçen gün daha fazla buharlaşmaktadır. Eğer bugün bir silkiniş, köklü bir zihniyet devrimi gerçekleşmeyecekse; yarın ne anılacak bir vatan kalacaktır ne de o vatanın adını anacak bir dil. Sadece sloganlardan ibaret kalan bir tarih, rüzgarın önündeki toz gibi dağılıp gidecektir.

Bu kurumsal eylemsizliğin ve zihinsel durgunluğun yarattığı en büyük tahribat, toplumsal hafızanın sadece birer "anı" nesnesine indirgenmesidir. Geçmişin acılarını ve kahramanlıklarını bugünün politik diline tercüme edemeyen bir yapı, o geçmişi sadece bir yük olarak omuzlarında taşır. Diaspora sathında kurulan bu hantal yapılar, modern sosyolojinin ve siyaset biliminin sunduğu imkanları ıskalarken, aslında halkın elindeki en büyük kozu; yani "meşruiyet zeminini" de aşındırmaktadır. Dünyanın herhangi bir yerinde hak arama mücadelesi veren topluluklar, lobi faaliyetlerini profesyonel birer diplomasi sanatı olarak icra ederken, bizim yapılarımızın hala "hatırlanmayı bekleyen mağdur" pozisyonunda kalması, siyasi olgunluktan ne kadar uzak olduğumuzun göstergesidir. Mağduriyet, kendi başına bir haklılık doğursa da, bu haklılığı kurumsal bir güce dönüştüremediğiniz sürece tarihin tozlu sayfalarında bir dipnot olmaktan öteye geçemezsiniz. Kurumların kendi içindeki mikro iktidar savaşları, aslında büyük resmi görmekten kaçanların sığındığı birer limandır. Bir halkın varlık sorunu ortadayken, dernek kongrelerinde hangi listenin kazanacağı ya da kimin hangi koltuğa oturacağı üzerinden verilen mücadeleler, trajikomik bir tiyatrodan farksızdır. Bu içe dönük enerji tüketimi, dış dünyaya karşı geliştirilmesi gereken kolektif refleksi felç etmektedir. Oysa ihtiyaç duyulan şey, birbirini taklit eden yüzlerce küçük yapı değil; her biri belirli bir alanda uzmanlaşmış, koordinasyon yeteneği yüksek, finansal ve entelektüel derinliği olan ihtisas kuruluşlarıdır. Bugün bir hukuk merkezimizin, bir stratejik araştırma enstitümüzün ya da küresel ölçekte yayın yapan bir medya ağımızın olmayışı, sadece imkansızlıklarla değil, öncelik sıralamamızdaki o büyük sapmayla açıklanabilir. Kaynaklarımızı tabela derneklerini yaşatmak için seferber ederken, kimliğimizi geleceğe taşıyacak olan "akıl merkezlerini" inşa etmeyi akıl edemiyoruz. Anavatan ile kurulan ilişkilerin niteliği de bu vizyonsuzluğun bir başka yansımasıdır. Vatan kavramını sadece yaz tatillerinde ziyaret edilen turistik bir rota ya da nostaljik bir özlem durağı olarak gören anlayış, oradaki gerçeklikle olan bağını da koparmıştır. Diaspora ve anavatan arasındaki ilişki, romantik söylemlerin ötesine geçip, karşılıklı sorumluluk ve stratejik ortaklık zeminine oturmalıdır. Ancak kurumlarımız, anavatandaki siyasi dinamikleri doğru analiz etmekten ve oradaki kardeşleriyle ortak bir gelecek perspektifi geliştirmekten acizdir. Kendi içindeki bölünmeleri vatan topraklarına da ihraç eden bu yapı, birleştirici değil, ayrıştırıcı bir rol oynamaktadır. Siyasi bir irade koyamayan, sadece edilgen bir bekleyiş içerisinde olan diaspora elitleri, vatan ile olan bağın altını boşaltmakta ve bu bağı sadece kültürel bir alışverişe indirgemektedir. Dilin kaybı karşısındaki vurdumduymazlık ise bu tablonun en acı verici yanıdır. Dilini kaybeden bir halkın, siyasi haklarından ya da kültürel özerkliğinden bahsetmesi, temeli olmayan bir binanın çatısını inşa etmeye benzer. Kurumlar, dilin yaşatılmasını sadece birkaç saatlik hobi kurslarına hapsetmiş durumdadır. Oysa dil, hayatın her alanında nefes alması gereken canlı bir organizmadır. Dijital oyunlardan çizgi filmlere, edebi eserlerden akademik çalışmalara kadar dilin her mecrada var olması gerekirken, bu konuda hiçbir kurumsal teşvik veya fon mekanizması işletilmemektedir. Gençlerin "dil öğrenmek zor" dediği bir dünyada, onlara bu dili sevdirmenin ve hayatlarına entegre etmenin yollarını aramak yerine, onları ilgisizlikle suçlamak en kolay kaçış yoludur. Bilimsel ve pedagojik altyapıdan yoksun her girişim, başarısızlığa mahkumdur ve bu başarısızlıklar toplumdaki umudu biraz daha kırmaktadır.

Karşımızda duran mesele, basit bir dernekçilik krizi değildir; bu, bir halkın tarihten silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalma krizidir. Eğer bugün bu kurumlar kendi kendilerini feshedip, modern dünyanın gereklerine uygun olarak yeniden inşa edilmeyeceklerse, sadece kendi çöküşlerini hızlandıracaklardır. Kimlik, bir emanettir ve bu emaneti taşıyanlar, onun onurunu koruyacak cesarete sahip olmalıdır. Sessizce dağılmak ya da gürültüyle direnmek arasında bir seçim yapmak zorundayız. Nostaljinin konforlu kollarından çıkıp, bugünün sert ve gerçekçi dünyasında bir söz söyleyebilmek için önce aynaya bakmalı ve o aynadaki çelişkilerimizle yüzleşmeliyiz. Eğer bu yüzleşmeyi yapamazsak, gelecekte bizi anacak olanlar, sadece neden kaybettiğimizi anlatan tarihçiler olacaktır.


Bu keskin ve yer yer rahatsız edici tespitlerin her bir satırı, bir halkın geleceğine duyduğum sarsılmaz inancın ve bu inancın örselenişinden doğan derin kederimin mahsulüdür. Okuyucunun zihninde uyanabilecek olası "düşmanca eleştiri" algısını peşinen reddetmek, bu metnin ahlaki zeminini tahkim etmek adına elzemdir. Zira ben, dışarıdan bir gözün soğuk ve mesafeli analiziyle değil, bizzat yangının merkezinde kalmış bir kalbin feryadıyla konuşuyorum. Bu bir saldırı değil, bir sadakat beyanıdır; yıkıcı bir balyoz darbesi değil, paslanmış kilitleri açmaya çalışan zorlu bir anahtar çevirişidir. Kendi evinin eksiklerini, gediklerini ve sarkan tavanını söylemeyen, o evin içinde yaşayanlara en büyük ihaneti etmiş sayılır. Dolayısıyla burada sergilediğim tavır, yıkmak için değil, enkazın altındaki o kadim cevheri yeniden gün yüzüne çıkarabilmek için giriştiğim bir temizlik faaliyetidir. Benim derdim kurumların tabelalarıyla değil, o tabelaların altında pıhtılaşmış olan iradesizliğledir. Şahısları değil, şahısların konfor alanına dönüştürdüğü köhne zihniyeti hedef alıyorum. Eğer bugün bu acı gerçekleri dile getirmezsem, yarın methiyeler düzeceğim bir halkın kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayım. Bu yazı, içeriden gelen, bizzat kimliğin sancısını iliklerinde hisseden bir "ben"in, yine kendisine tuttuğu aynadır. Aynadaki bu görüntüden ürkmek, meseleyi bir husumet parantezine almak, aslında eleştirinin haklılığını tescil etmekten başka bir işe yaramaz. Ben, Çerkes halkının sadece geçmişin bir folklorik kalıntısı olarak müzelere kaldırılmasına itiraz ediyorum. Bu itirazın dozu, tehlikenin büyüklüğüyle doğru orantılıdır. Kurumları eleştirirken, onların varlık nedenlerine olan saygımı değil, bu nedenlerin içini boşaltan işleyişe olan öfkemi kusuyorum. Yapıcı olmayı, her yanlışa bir kılıf uydurmak veya "olsun, hiç yoktan iyidir" diyerek vasatlığa rıza göstermek olarak görmüyorum. Aksine yapıcı olmayı, daha iyisinin, daha güçlüsünün ve daha onurlusunun mümkün olduğuna inanmak olarak tanımlıyorum. Eğer bir yapı, toplumsal talepleri karşılayamıyor ve varlığı sadece statükoyu korumaya hizmet ediyorsa, o yapıyı sarsmak, topluma karşı bir sorumluluktur. Sessiz kalarak asimilasyonun değirmenine su taşımaktansa, konuşarak ve sorgulayarak bir uyanışın fitilini ateşlemeyi tercih ediyorum. Bu metin, kurumsal bürokrasiye değil, halkın ufkuna hitap etmektedir.

Özeleştiri, bir toplumun olgunluk düzeyinin en somut göstergesidir. Kendi kusurlarını halının altına süpüren topluluklar, o halının üzerinde birikmiş olan yalanların ağırlığı altında ezilmeye mahkumdur. Benim yaptığım, sadece o halıyı kaldırmak ve altındaki gerçeği tüm çıplaklığıyla göstermektir. Bu süreçte canı yananların, koltuğu sallananların veya alışkanlıkları bozulanların tepkisi, eleştirimin doğruluğunun nişanesidir. Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; demokratik bir toplum bilinci, kutsallık atfedilen kurumların bile sorgulanabilir olduğu yerde başlar. Hiçbir dernek, vakıf veya federasyon, halkın geleceğinden daha aziz değildir. Eğer bu yapılar amaç olmaktan çıkıp araç haline gelmişlerse ve bu araçlar artık yolda kalmışsa, onları tamir etmek ya da yenilemek sadece bir tercih değil, bir mecburiyettir. Eleştirilerimin sertliği, içimdeki sevgiden ve o kadim kültüre olan derin bağlılığımdan neşet etmektedir. Kaygısı olmayan, öfkesi olmayan bir sevgi, sahtedir. Ben, sevdiğim bu halkın ve kültürün yavaş yavaş eriyişine tanıklık ederken "nezaket" sınırları içerisinde kalıp sahte bir iyimserlik sergileyemem.

Bu noktada kalemimi, sadece kurumların hantallığını teşhis eden bir neşter gibi değil, aynı zamanda ufukta belirecek olan yeni iradenin çağrıcısı olarak kullanıyorum. Asıl muhatabım, bu köhne yapıların labirentlerinde kaybolmayı reddeden, zihni modern dünyanın imkânlarıyla donanmış ama kalbi kadim bir sızının ritmiyle atan yeni nesildir. Gençlik, sadece biyolojik bir yaş aralığı değil, statükoya karşı geliştirilen bir reddediş ve inşa etme iradesidir. Eğer bugün bir çıkış yolu aranıyorsa, bu yol ancak geçmişin ağır yükünü omuzlarından atan ama mirasının onurunu ruhuna nakşedenlerin ayak izlerinde bulunacaktır. Sizi, sadece folklorik birer figür olarak gören, enerjinizi dernek koridorlarındaki sığ tartışmalarla tüketen bu anlayışa mahkûm değilsiniz. Kendi dilini, sanatını ve siyasi tezlerini yirmi birinci yüzyılın küresel sahnesine taşıyacak olanlar, "bizden bir şey olmaz" diyenlerin yarattığı o karanlık dehlizlerden çıkmak zorundadır. Zamanın ruhu, dikey hiyerarşilerin değil, yatay ve dinamik ağların vaktidir. Birikiminizi, entelektüel donanımınızı ve teknolojik kabiliyetinizi, kurumların içine hapsolmuş o dar iktidar alanlarına feda etmeyin. Aksine, o alanları dönüştürecek, gerekirse onları sarsıp yerinden oynatacak bir özgüvenle ayağa kalkın. Gelecek, bir lütuf olarak verilmez; o, ancak bugünün edilgenliğini yırtıp atanlar tarafından inşa edilir. Sessiz kalarak asimilasyona boyun eğmek ile gürültü çıkararak varlığını tescil etmek arasındaki o ince çizgide, tercihinizi onurlu bir varoluştan yana yapmanızı bekliyorum. Bu, sadece bir davet değil, aynı zamanda tarihin üzerimize yüklediği bir zorunluluktur. Eğer bir uyanış başlayacaksa, bu ancak kendi sesini bulan ve o sesin gücüyle dünyayı titreten bir neslin ellerinde hayat bulacaktır. Kendi hakikatinizle yüzleşmekten korkmayın. Eleştirdiğim her nokta, aslında sizin için açılmaya çalışılan birer nefes borusudur. Kurumsal paslanmışlığın ötesinde, hâlâ diri olan o toplumsal cevher, sizin vizyonunuzla birleştiğinde gerçek bir siyasi ve kültürel güce dönüşecektir. Nostaljinin konforlu ama uyuşturucu etkisinden sıyrılıp, hayatın tam merkezinde, dijital evrende, akademik kürsülerde ve uluslararası platformlarda kendi kimliğinizle var olmanın mücadelesini verin. Bu yolculukta ihtiyacınız olan tek şey, geçmişin yasını tutmak değil, geleceğin kurucu aklı olmaktır. Bizden sonraki kuşaklara sadece bir mağduriyet hikâyesi değil, bir başarı ve direnç destanı bırakmak zorundayız. Şimdi, o donuk binaların ve hantal yapıların gölgesinden çıkıp, kendi güneşinizi yaratmanın tam vaktidir.


Çerkes Tarihine Yönelik ‘Piyonluk’ Söylemine Eleştiri

 Çerkes tarihinin en sancılı dönemlerini, bir halkın topyekûn varoluş iradesini ve bu iradenin trajik bir kırılma noktası olan sürgün ve soykırım sürecini ele alırken başvurulan dilin niteliği, sadece bir üslup meselesi değil, aynı zamanda o tarihi inşa edenlerin ruhuna sadakat meselesidir. Bugün kamuoyuna yansıyan, bağlamı ve kesinliği tartışmalı olsa da üzerinde durulması gereken asıl tehlike; bir halkın onur mücadelesini "öngörüsüzlük" veya "piyonluk" gibi sığ, indirgemeci ve jeopolitik birer aparat nitelendirmesine indirgeme cüretidir. Eğer bu tür ifadeler, toplumun entelektüel kanadında yer tuttuğunu iddia eden kişilerce dile getiriliyorsa, burada karşımıza çıkan şey bir tarih eleştirisi değil, tarihsel bir yabancılaşma ve kimliksel bir intihardır. Şayet Meşbaşe İshak gibi isimlerin bu tür bir yaklaşımla anılması söz konusuysa, bu iddiaların doğruluğu ispatlanana dek şerh koymak bir adalet borcudur; ancak bu iddiaların barındırdığı zihniyetin kendisiyle hesaplaşmak, tarihsel bilincin kaçınılmaz bir gerekliliğidir. Bir ulusun ölüm kalım mücadelesini, dönemin küresel güç oyunlarında basit birer hamleymiş gibi sunmak, o mücadeleyi veren binlerce isimsiz kahramanın hatırasına yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Tarihsel süreçler, masa başında yapılan soğukkanlı analizlerin çok ötesinde, etten, kemikten ve yüksek bir iradeden müteşekkildir. 19. yüzyılın o karmaşık siyasi atmosferinde, Çerkes halkının kendi topraklarını savunma azmini "piyonluk" parantezine hapsedenler, aslında bir halkın özne olma vasfını elinden almaktadırlar. Bu yaklaşım, sadece Çerkesleri değil, emperyalist kuşatmaya direnen her kadim halkı "akılsız" ve "yönlendirilen" bir yığın olarak görme hastalığının bir tezahürüdür. Sormak gerekir: Kendi vatanını savunmanın neresi öngörüsüzlüktür? Bir halkın onuru için bedel ödemeyi göze alması, hangi stratejik hesap makinesinde "hata" olarak kodlanabilir? Entelektüellik, büyük güçlerin arşivlerinden devşirilen soğuk raporları hakikat belleme kolaycılığı değil; o halkın kalbinde atan ritmi ve imkansızlıklar içindeki imkanı görebilme ferasetidir. Bu ferasetten yoksun her türlü analiz, ne kadar akademik soslarla bezenmiş olursa olsun, özünde bir halkın kolektif hafızasını zedelemeye hizmet eden birer retorikten ibarettir.

Eleştirinin sınırları ile tahkirin çizgisi arasındaki mesafe, bir düşünürün ciddiyetini belirler. Elbette tarihsel hatalar, stratejik eksiklikler veya diplomatik çıkmazlar tartışılabilir; ancak bu tartışmanın zemini asla halkın iradesini aşağılayan bir küçümseme olamaz. "Piyon" yaklaşımlı bir tarih okuması, Çerkeslerin binlerce yıllık kültürünü, siyasi örgütlenmesini ve direniş geleneğini yok sayarak onları tarihin öznesi değil, nesnesi konumuna iter. Bu dil, sömürgeci aklın bir yansımasıdır ve bu dili kendi içinden çıkaran bir toplum, kendi tarihsel meşruiyetini kendi elleriyle dinamitlemiş olur. Eleştiri sorumluluk ister; o sorumluluk ise tarihin tozlu sayfalarında değil, o tarihin bedelini ödeyen halkın vicdanında aranmalıdır. Bir yazarın veya düşünce insanının asli görevi, halkının tarihsel yükünü hafifletmek değil, o yükün altındaki anlamı ve vakarı gün yüzüne çıkarmaktır. Bunu başaramayan, aksine o vakarı "akılsızlık" olarak yaftalayan her ses, temsil iddiasında bulunduğu toplumun tarihsel gerçekliğinden kopmuş demektir. Modern zamanların getirdiği o ruhsuz rasyonalizmle geçmişi yargılayanlar, Çerkesya’nın dağlarında ve vadilerinde verilen mücadelenin sosyolojik ve politik arka planını görmezden gelmektedirler. Bir halkın var olma refleksi, laboratuvar ortamında incelenen bir deney değildir. Çerkeslerin 19. yüzyıldaki direnişi, çok katmanlı jeopolitik baskıların, imkansız ittifak arayışlarının ve kaçınılmaz bir kuşatılmışlığın içinde filizlenmiştir. Bu süreci "başkalarının oyuncağı olmak" şeklinde tanımlamak, sadece tarih cahilliği değil, aynı zamanda derin bir kibrin ürünüdür. Bu kibir, direnişin asaletini anlayamayan, teslimiyeti rasyonalite zanneden bir zihniyetin dışavurumudur. Hakikate sadakat göstermeyen, kendi toplumunun acılarına karşı bu denli mesafeli ve hatta küçümseyici bir dil kullanan birinin "entelektüel" sıfatıyla anılması, bu kavramın içini boşaltmaktan başka bir işe yaramaz. Zira entelektüellik, halkının trajedisinden bir "başarısızlık hikayesi" devşirmek değil, o trajedinin içindeki insanlık onurunu savunmaktır.

Bu noktada, kimlik ve tarih bilincinin bir halkın geleceğini inşa etmedeki hayati rolünü hatırlatmak elzemdir. Kendi tarihini küçültücü sıfatlarla anan bir toplum, geleceğe dair hangi iddiayı taşıyabilir? Genç kuşaklara "piyon" bir atalar mirası bırakan bir anlatı, o toplumun özgüvenini ve kolektif kimliğini yok etmeye adaydır. Tarihsel gerçeklikleri tartışmak başkadır, o gerçeklikleri birer aşağılama aracı olarak kullanmak bambaşkadır. Çerkes tarihinin kırılma anları, emperyal güçlerin kirli pazarlıklarının gölgesinde kalmış olabilir; ancak bu durum, Çerkeslerin o pazarlıkların edilgen birer parçası olduğu anlamına gelmez. Aksine, tüm o devasa güç dengesizliğine rağmen sergilenen direniş, tarihin en onurlu sayfalarından biridir. Bu onuru zedelemeye yeltenen, kendi halkını tarih sahnesinde figüran seviyesine indiren her türlü söylem; ister bir romanın satır aralarında, ister bir makalenin derinliklerinde olsun, açık bir kınamayı ve entelektüel bir reddedişi hak eder. Tarihin öznesi olma iddiasını terk edip, olayları sadece dış güçlerin hamleleri üzerinden okumak, aslında sömürgeci tarih yazımının ekmeğine yağ sürmektir. Çerkeslerin 19. yüzyıldaki siyasi manevralarını, diplomasi arayışlarını veya ittifak çabalarını "kullanılmak" olarak yaftalayanlar, o dönemin aktörlerinin sahip olduğu politik bilinci ve toplumsal dinamikleri kasten ıskalamaktadır. Bir halkın yok oluşun eşiğinde verdiği canhıraş mücadeleyi, sadece Londra’daki bir ofisin veya İstanbul’daki bir sarayın karar mekanizmalarına bağlamak, Çerkes halkının kendi kaderini tayin etme iradesini yok saymaktır. Bu tür bir dilin bir Çerkes aydını tarafından —şayet iddialar doğruysa— benimsenmesi, sadece tarihsel bir yanılgı değil, aynı zamanda sosyolojik bir körlüktür. Zira hiçbir halk, sırf başkaları istiyor diye on yıllar boyunca topyekûn bir savaşı, sürgünü ve ölümü göze almaz. Bu direnişin motor gücü, dışarıdan enjekte edilen bir akıl değil, vatan toprağına duyulan kadim aidiyet ve hür yaşama tutkusudur. Entelektüel sorumluluk, geçmişin acılarını bugünün konforlu koltuklarından yargılamayı değil, o günün dar boğazında neden başka yolların açılamadığını anlamayı gerektirir. "Öngörüsüzlük" ithamı, adeta tarihin sonunu bilen bir tanrı edasıyla geçmişe bakmaktır ki bu, metodolojik bir hatadır. 1864’e giden yolda Çerkeslerin karşısında sadece bir ordu değil, bir imparatorluklar sistemi ve değişen bir dünya düzeni vardı. Bu devasa çarkların arasında ezilmemek için verilen mücadeleyi "piyonluk" olarak tanımlamak, direnenin değil, ezenin safından konuşmaktır. Bu üslup, mağduru kendi felaketinden sorumlu tutan, zalimin şiddetini ise rasyonalize eden sakat bir mantığın ürünüdür. Bir yazarın, kendi toplumunun tarihsel trajedisine bu denli tepeden ve yabancılaşmış bir dille yaklaşması, toplumsal hafızada onarılmaz yaralar açar. Bizim ihtiyacımız olan, tarihimizi birer yenilgi ve hata silsilesi olarak gören "eziklik" psikolojisi değil; aksine o zorlu şartlarda dahi gösterilen iradenin onurunu taşıyan bir bilinçtir.

Siyasetin ve tarihin dili, kullanılan kavramların ağırlığıyla ölçülür. Eğer bir halkın tarihsel mücadelesini değersizleştiren kavramlar dolaşıma sokuluyorsa, burada hedeflenen şey o halkın bugünkü duruşudur. Kendi tarihini bir "aptallıklar silsilesi" olarak gören bir gençlik, geleceğini kurarken hangi kaynaktan ilham alacaktır? Entelektüel, toplumu bir boşluğa iten değil, ona tutunacak bir zemin sunan kişidir. Bu zemin ise ancak hakikate sadakatle, yani Çerkes halkının birer "piyon" değil, tarihin en haysiyetli "direnişçileri" olduğunu teslim etmekle kurulabilir. Bu duruşu sergileyemeyen, aksine kendi toplumunu küçük düşürücü söylemlerle marjinalleştiren her yaklaşım, hangi unvana sahip olursa olsun, bu davanın ve bu halkın temsilcisi olamaz.


"21 Mayıs’a Yaklaşırken"

10.04.2026 saat 22:30’da Nart Ateşi’nde (@Circassianology) ele alınacak olan “21 Mayıs’a Yaklaşırken” gündemi üzerine; yasın ötesine ve 22 Mayıs ruhuna dair biriktirdiğim notlar...

21 Mayıs, Karadeniz’in hırçın sularına gömülen binlerce canın ve vatan toprağından koparılmanın yarattığı o derin sızının, bir halkın belleğinde ebediyen mühürlendiği bir eşiktir. Ancak bir asrı aşkın süredir devam eden bu yas hali, artık sadece geçmişin acılarını tazeleyen bir hatırlama biçimi olmaktan çıkmalı; o büyük trajedinin küllerinden sarsılmaz bir gelecek iradesi doğmalıdır. Temennim odur ki; gözyaşlarıyla ıslanan bu kadim topraklar, artık birer mağduriyet anıtı olarak değil, üzerinde yükselen siyasal bir bilincin ve onurlu bir duruşun kalesi olarak anılsın. 21 Mayıs’ın o ağır kasveti, zihinleri uyuşturan bir melankoliye değil, sönmek bilmeyen bir toplumsal enerjiye ve sarsılmaz bir kurucu iradeye dönüşsün. Bir halkın varlık sancısı, sadece maruz kaldığı zulümlerle değil, o zulmü bir stratejik akla çevirebilme kudretiyle taçlansın.

Duyguların romantize edildiği o edilgen sığınaklardan çıkıp, tarihin öznesi olarak yeniden konumlanacağımız o kutlu şafak, 22 Mayıs ruhuyla aydınlansın. Yasın bittiği ve "Siyasal Akıl"ın devreye girdiği o ilk gün, mağduriyet dilinden arınmış, kendi hakkını bizzat kendi gücüyle tesis eden bir uyanışın miladı olsun. Temennim odur ki; 1864’te dünyanın dört bir yanına dağılan o büyük enerji, bugün küresel bir ağın sarsılmaz bağları olarak yeniden örülsün. Dağınıklığımız bir zayıflık değil, sistemin her hücresine sızan asimetrik bir kuvvete evrilsin. Sabit merkezlerde beklemek yerine, dünyanın neresinde olursak olalım, vatanla kurulan o sarsılmaz bağ, siyasal ve ekonomik bir güç merkezi olarak tecelli etsin.

Lakin bu büyük tasavvurun önündeki en büyük engel, dışarıdaki hasımlardan ziyade, içerideki parçalanmışlık ve kifayetsiz muhterislerin yarattığı dağınıklıktır. Temennim odur ki; tabela örgütçülüğünün sığlığına hapsolmuş, kendi kişisel ikballerini toplumun kaderinin önüne koyan o kısır yapılar tasfiye edilsin. Birleşemeyenlerin, ortak bir strateji etrafında kenetlenemeyenlerin ve birbirinin kuyusunu kazarak mevcudiyet devşirmeye çalışanların bu davaya vereceği hiçbir şey kalmamıştır. Örgütlerin bu birliksizliği, halkın umudunu tüketen bir kara deliğe dönüşmüşken; temennim odur ki, bu dağınıklığı ortadan kaldıracak, disiplinli, tek sesli ve tavizsiz bir üst akıl inşa edilsin. Birbirini dışlayan değil, tek bir hedef doğrultusunda birbirini tamamlayan bir kurumsal yapı, bu halkın en büyük ihtiyacıdır.

Ey bu büyük mirasın taşıyıcısı olan gençlik! Sürgün hatıraları sizin için bir keder yükü değil, damarlarınızda dolaşan o asil direncin yakıtı olsun. Temennim odur ki; kendinizi sadece birer aktivist değil, bu büyük dönüşümün "kurucu iradesi" olarak görün. 160 yıllık o devasa parantezi kapatacak olan o kararlı el, sizin eliniz olsun; dijital çağın kodları, tarihsel hakikatlerin soğukkanlı analizleriyle birleşerek yıkılmaz bir kale kursun. 21 Mayıs yasımız, 22 Mayıs ise bu yasın hesabını tarih önünde sorduğumuz ve geleceğimizi kendi ellerimizle ilmek ilmek işlediğimiz o büyük inşa günü olsun. Söz sırası, artık sadece acılarını feryat edenlerin değil; haklarını söküp alanların ve kendi kaderini bizzat tayin edenlerin olsun.

Temennim odur ki; artık "ne olacağız?" sorusu yerini "ne yapıyoruz?" sorusuna bıraksın. Kendi içindeki hizipleşmelerle enerjisini tüketen değil, hedefine odaklanmış çelikten bir blok gibi hareket eden bir toplum yapısı hayata geçsin. Mağduriyetin lirik dilinden, zaferin ve inşanın epik diline geçiş yapmadığımız sürece, her 21 Mayıs sadece bir takvim yaprağı olarak kalacaktır. Oysa 22 Mayıs, o yaprağın üzerine kendi geleceğimizi yazdığımız beyaz sayfanın adıdır. Bu sayfa, parçalanmış derneklerin, birbirine küs yapıların değil; tek bir ideal etrafında toplanmış onurlu bir halkın imzasıyla dolsun.

Temennim odur ki; kurumsal kimliği birer ego tatmin alanına çeviren, mikro iktidar savaşlarıyla halkın geleceğini ipotek altına alan o köhne anlayış, yerini liyakatin ve kolektif disiplinin mutlak otoritesine bıraksın. Modern dünyada karşılığı olmayan, sadece içe kapalı yankı odalarında yankılanan o içi boş hamasetin yerini; somut veriye, uluslararası hukuka ve sarsılmaz bir iktisadi güce dayanan gerçek bir otorite alsın. Birbirine omuz vermek yerine birbirinin ayağına dolanan, ortak bir vizyon metninde dahi buluşamayan o darmadağınık yapıların, tarihin bu kritik kavşağında daha fazla vakit çalmasına izin verilmesin.

Temennim odur ki; artık kendi içimizdeki çürümeyle hesaplaşacak kadar cesur, bu dağınıklığı sonlandıracak kadar kararlı bir "merkezi akıl" ortaya çıksın. Küçük hesapların, aşiretçi yaklaşımların ve dar bölgecilik zihniyetinin bu halkın ufkunu kararttığı o devir kapansın. Bir örgütün başarısını diğerinin başarısızlığı üzerine kuran o sığ rekabetin yerine; topyekûn bir varoluşun, tek bir vücut gibi hareket etmenin o sarsılmaz iradesi geçsin. Kendi içindeki yangını söndüremeyenlerin, vatan topraklarındaki ateşi harlamaya takati yetmeyeceği gerçeği artık tüm çıplaklığıyla kavransın.

Temennim odur ki; 22 Mayıs ruhu, sadece salon toplantılarında veya bildiri metinlerinde yaşayan bir temenni değil, her bir bireyin zihnine nakşedilmiş bir yaşam disiplini olsun. Her bir Çerkes gencinin, kendi alanında en yetkin ve en stratejik noktada konumlanarak bu dağınıklığı içeriden onaracağı bir seferberlik hali başlasın. Bireysel başarıların toplumsal bir güce tahvil edilemediği her senaryo, bizi tarih sahnesinde figüran olmaya mahkûm edecektir. Bu yüzden temennim odur ki; sahip olduğumuz o devasa insan kaynağı, birer kum tanesi gibi savrulmak yerine, birleşerek sarsılmaz bir granit kütleye dönüşsün.

Temennim odur ki; 21 Mayıs’ta dökülen yaşların onuru, 22 Mayıs’ta inşa edilen bu yeni ve disiplinli gücün yakıtı olsun. Artık sadece geçmişin büyüklüğüyle övünen değil, bugünün ve yarının büyüklüğünü bizzat kurgulayan bir toplum iradesi şahlanışa geçsin. Dağınıklığa veda ettiğimiz, birlikteliği bir lütuf değil bir zorunluluk olarak gördüğümüz ve kendi kaderimizi kimseden icazet almadan tayin ettiğimiz o büyük gelecek, sadece bir hayal değil, bizzat bizim eserimiz olsun.