#APiSCANBERK

21 MAYIS BİTTİ, 22 MAYIS BAŞLAMALI..!

21 Mayıs’ın ağır havası, yerini 22 Mayıs’ın o soğuk ve çıplak gerçeğine bıraktı. Takvim yapraklarındaki o siyah matem günü geride kalırken, sadece bir ritüeli değil, aynı zamanda kendimizi içine hapsettiğimiz o güvenli yas çemberini de kırmak zorundayız. Çünkü anmak, eğer arkasından bir irade beyanı gelmiyorsa, failin ekmeğine yağ süren pasif bir kabullenişe dönüşür. Bizler, Çerkesya’nın kadim çocukları, her yıl aynı tarihte sahillere karanfil bırakıp denize yaşlı gözlerle bakarken, aslında o denizin altındaki kemiklerin bizden sadece gözyaşı değil, bir haysiyet davası beklediğini unutmamalıyız. 21 Mayıs bitti; bu bir son değil, 22 Mayıs ile başlayan o bitmek bilmeyen hakikat nöbetinin ilk saatidir. Yasın konforlu ama uyuşturucu etkisinden sıyrılıp, örgütlü bir siyasal bilincin sert rüzgârına yelken açma vaktidir. Bugün artık acımızı bir sergi nesnesi gibi sunmaktan vazgeçip, o acıyı bizi ayakta tutan, sarsılmaz bir omurga haline getirmeliyiz. Zira yas tutmak bir duygu hali ise, hesap sormak bir varoluş biçimidir ve biz artık sadece ağlayan değil, söz söyleyen ve o sözün arkasında duran bir özne olmak zorundayız. 22 Mayıs’ın siyasal ağırlığı, bizden felsefi bir kırılma talep etmektedir; artık mücadelemizin "mekânını" doğru tanımlamak zorundayız. Trajedi, sadece takvimde işaretli bir tarih değil, aynı zamanda devam eden varoluşsal bir meydan okumadır. Bu meydan okumaya cevap vermek, eylemsizliğin ve edilgenliğin getirdiği o psikolojik felç halini tamamen terk etmeyi gerektirir. Pasif bir mağduriyet diline takılıp kalmak, yalnızca geçmişteki büyük acının mirasını tüketmekle kalmaz, aynı zamanda gelecekteki ulusal diriliş imkânını da baltalar. Kendi kaderimizi kendi ellerimizle yazma iradesi, her şeyden önce, o büyük acıyı bizi birleştiren ve harekete geçiren devasa bir siyasal sermayeye dönüştürme yeteneğimizle ölçülecektir. Hakikat nöbeti, sadece bir yas tutma görevi değil, kolektif hafızamızı ve geleceğimizi güvence altına alan stratejik bir mevzilenmedir. Bu bilinçle hareket ettiğimizde, denize bıraktığımız her karanfil, bir ağıt olmaktan çıkıp, uluslararası arenada yankılanacak bir adalet talebinin manifestosu haline gelecektir.


Bu mücadelenin ilk ve en hayati cephesi ise dildir. Kelimelerin masumiyetine inananlar, tarihin nasıl tahrif edildiğini anlamayanlardır. "Sürgün" kelimesi, bugün zihnimize vurulmuş en ince ama en dayanıklı zincirdir. Bu kavram, yaşanan dehşeti bir yer değiştirme, bir lojistik aksaklık veya trajik bir göç hikayesi gibi ambalajlayıp önümüze koyar. Oysa 1864 ve öncesinde yaşananlar, bir halkın kendi iradesiyle veya savaşın doğal bir sonucu olarak toprağını terk etmesi değildir; bu, sistematik bir imha, bilinçli bir köksüzleştirme ve tarihten silme operasyonudur. "Sürgün" dediğinizde, failin sorumluluğunu bulandırır, o korkunç planı bir "zorunluluk" perdesinin arkasına saklarsınız. Bu kelime, asimilasyonun en sadık hizmetkârıdır çünkü acıyı evcilleştirir, onu sistemin içinde hazmedilebilir bir boyuta indirger. Bizim ihtiyacımız olan, kulağa hoş gelen veya başkalarını rahatsız etmeyen bir dil değil, gerçeğin o sarsıcı ve rahatsız edici çıplaklığıdır. Kendi kırımımıza "sürgün" demek, atalarımızın mezarsız naaşlarına ve bugün darmadağın olmuş diasporanın geleceğine yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Kimseyi ürkütmemek adına seçilen her yumuşak ifade, aslında kendi kimliğimizden verilen bir tavizdir. Asimilasyonun en büyük başarısı, mağduru kendi celladının kavramlarıyla düşünmeye zorlamasıdır. İşte tam da bu yüzden, "sürgün" kelimesini terk etmek bir terminoloji değişikliğinden çok daha fazlasıdır; bu bir zihinsel dekolonizasyon sürecidir. Eğer biz, tarihimizi hâkim anlatıların bize sunduğu o dar perspektiften okumaya devam edersek, Rusya’nın o "gönüllü göç" masallarının sadece bir başka versiyonunu seslendirmiş oluruz. Sürgün kelimesi, suçun failini anonimleştirir; sanki ortada bir "karar" ve bu kararın "uygulanması" varmış gibi bir hava yaratarak meselenin ahlaki ve hukuki ağırlığını hafifletir. Oysa soykırım, bir niyetin ve bu niyeti hayata geçiren bir mekanizmanın adıdır. Bir halkın sadece fiziksel varlığını değil, dilini, kültürünü ve geleceğini de hedef alan o korkunç planı, masum bir yer değiştirme kavramıyla açıklamak, asimilasyonun ocağına odun taşımaktır. "Soykırım" kelimesi ise bir tercih değil, hukuki ve tarihsel bir zorunluluktur. Bu kavramı telaffuz ettiğimiz anda, meselenin sadece bir "hüzün" meselesi olmadığını, uluslararası hukukun ve insanlık vicdanının konusu olduğunu ilan etmiş oluruz. Soykırım demek; planı, faili, kastı ve sonucu net bir şekilde adlandırmaktır. Rusya’nın o yüzyıllık "gönüllü göç" yalanını yerle bir edecek olan güç, bizim bu kelimeyi sadece bir slogana değil, akademik, siyasi ve hukuki bir zemine oturtma irademizdir. Soykırım kelimesini sahiplenmek, mağduriyetin gölgesinden çıkıp adalet talebinin ışığına yürümektir. Bu terim, hafızamızı sadece bir günlüğüne uyandıran bir alarm değil, her sabah bizi bir mücadeleye uyandıran temel bir bilinçtir. Bir halkın topyekûn yok edilmek istenmesi gerçeğini "sürgün" gibi geçici kavramlarla açıklamaya çalışmak, failin suç ortağı olmaktır. Bizim görevimiz, bu gerçeği evrensel hukuk normlarıyla donatıp, dünya kamuoyunun karşısına sadece "mağdur" olarak değil, "hakkını arayan kararlı bir ulus" olarak çıkmaktır. Kelimelerimiz ne kadar net olursa, duruşumuz da o kadar sarsılmaz olacaktır. Bu hukuki terminolojiyi kullanmak, sadece Rusya’nın tarihsel revizyonizmine değil, aynı zamanda diaspora içindeki sessizliğe ve kabullenişe de karşı bir tavır almaktır; bu, zihinsel dekolonizasyon sürecimizin en keskin adımıdır. Soykırım kelimesini sahiplendiğimizde, sadece geçmişteki bir ölümü değil, bugünkü bir direnişi ve gelecekteki bir adaleti de selamlamış oluruz. Bu kelime, hafızamızı diri tutan bir kalkan, adalet talebimizi ise siyasal bir kılıca dönüştürür.


Bu bilinci öncelikle kendi içimizde, özellikle de Çerkes gençliği arasında yeşertmeliyiz. Gençlerimizi, sadece folklorik birer figür veya yılda bir kez ağlayan yas tutucular olarak değil, davasının elçisi olan donanımlı bireyler olarak yetiştirmek zorundayız. Onlara atalarının yaşadığı dehşetin sadece geçmişe ait bir hikâye olmadığını, bugünkü jeopolitik dağılmışlığımızın ve kültürel erozyonumuzun temel sebebi olduğunu anlatmalıyız. 22 Mayıs’ın şafağında önümüze koyduğumuz bu yeni yol haritasının en kritik durağı, kendi içimizdeki o sahte konfor alanlarını yerle bir etmektir. Yıllardır biriktirdiğimiz ve "gelenek" adı altında kutsallaştırdığımız birçok alışkanlığın, aslında bizi bir adım ileriye götürmeyen prangalardan ibaret olduğunu görmek zorundayız. Diaspora siyasetinin içine düştüğü o sığ döngü; yani sadece belirli günlerde bir araya gelip acıyı paylaşan, geri kalan zamanlarda ise asimilasyonun o sinsi çarkları arasında kaybolan o yapı, artık miadını doldurmuştur. Kendi gettolarımızda, kendi kendimize verdiğimiz o "kahramanlık" nutuklarının, Çerkesya’nın bugünkü reel-politiğinde ya da uluslararası arenada hiçbir karşılığı olmadığını idrak etmek için daha kaç kuşak kaybetmemiz gerekiyor? Kabilecilikten beslenen küçük hesapların, kişisel egoların ve dernek koridorlarına hapsolmuş makam hırslarının bu büyük davaya verdiği zarar, düşmanın mermisinden daha az yıkıcı değildir. Şeffaf, demokratik ve ulusal çıkarları her türlü kişisel ikbalin üzerinde tutan bir örgütlenme modeli kaçınılmazdır. 22 Mayıs, sadece dışarıya karşı bir hesap sorma günü değil, aynı zamanda kendimize, kurumlarımıza ve siyasal ufuksuzluğumuza karşı bir iç hesaplaşma günüdür. Kabilecilik refleksleriyle hareket eden, mikro-milliyetçilikle vakit öldüren veya kişisel egolarını ulusal davanın önünde tutan her türlü yapı, bugün sormaya başladığımız o büyük hesabın ilk muhatabı olmalıdır. Bir halkın yok oluşuna dair verilen bu devasa kavga, dar kadroların, şeffaflıktan uzak yönetici elitlerin veya içi boş bir nostaljiye hapsolmuş zihinlerin tekelinde kalamayacak kadar hayati bir meseledir. Gençlik, bu davanın sadece romantik bir takipçisi değil, profesyonel bir savunucusu olmalıdır. Tarihsel hakikatleri akademik bir derinlikle kavrayan, uluslararası ilişkiler zemininde söz söyleyebilen ve kendi kimliğini modern dünyanın gerekleriyle birleştirebilen bir nesil, soykırımın nihai amacı olan "yok oluşu" engelleyecek tek güçtür. Bizim onlara borcumuz, sadece bir trajedi mirası değil, o trajediden doğan güçlü bir gelecek iradesidir. Ancak bu anlatı sadece kendi içimize dönük kalmamalıdır; içinde yaşadığımız topluma, özellikle de Türkiye toplumuna karşı bir sorumluluğumuz ve borcumuz vardır. Yıllardır kapalı kapılar ardında, sadece kendi aramızda konuştuğumuz, adeta bir aile sırrı gibi sakladığımız acılarımızı artık kamusal alanın tam merkezine taşımalıyız. Çerkes soykırımı gerçeği, sadece Çerkeslerin meselesi değil, bu topraklarda beraber yaşayan herkesin yüzleşmesi gereken bir insanlık suçudur. Kendi acısını yönetemeyen, onu başkalarına anlatma cesareti gösteremeyen bir halkın, kimseden adalet veya anlayış bekleme hakkı olamaz. Bizler, bu trajediyi bir "sessiz hüzün" olmaktan çıkarıp, her platformda, her mecrada ve her fırsatta cesaretle dile getiren bir politik özneye dönüşmeliyiz. Komşumuza, mesai arkadaşımıza ve bu ülkenin yöneticilerine, 1864'te ne olduğunu, Karadeniz'in neden bizim için sadece bir su kütlesi olmadığını anlatmak zorundayız. Bu anlatı, bir şikâyet değil, bir varoluşun tescili ve adalet talebinin toplumsallaşmasıdır. Sessizlik, asimilasyonun en verimli toprağıdır ve biz artık o toprağı kelimelerimizle, hakikatimizle kurutmalıyız. Bu mücadele hattını Türk toplumuna anlatırken de o yerleşik, konjonktürel ve çoğu zaman "misafirperverlik" sosuyla sunulan anlatıyı reddetmek durumundayız. Bizler, bu toprakların sadece folklorik birer süsü, bayramlarda dans eden, cenazelerde hüzünlenen sessiz birer figürü değiliz. Bizler, bir soykırımın bakiyesi olarak bu topraklara sığınmış ve burada kimliğini koruma mücadelesi veren, siyasal hakları olan bir halkız. Kendi tarihimizi, sadece "hüzünlü bir göç hikâyesi" olarak başkalarının kulağına hoş gelecek şekilde anlatma zayıflığından kurtulmalıyız. Başkalarının vicdanına sığınmak yerine, kendi hakikatimizin sarsılmaz gücüne yaslanmalıyız. Toplumsal hafızada yer edinmek, sadece acındırmakla değil, saygı uyandıracak bir duruş sergilemekle mümkündür. Gerçeği bütün çıplaklığıyla, hiçbir komplekse kapılmadan dile getirdiğimizde, karşımızdaki toplumun da bizimle kurduğu ilişki o sığ sempatiden, derinlikli bir adalete ve ortak bir vicdani zemine evrilecektir. Kendi acımızı yönetme iradesi, aynı zamanda o acının başkaları tarafından manipüle edilmesine veya araçsallaştırılmasına izin vermemek demektir. 22 Mayıs’ta başlayan bu yeni dönemde, Çerkeslerin talepleri artık birer "rica" değil, tarihsel birer "hakkın" teslimi olarak masaya konmalıdır.


Aynı zamanda bakışımızı Washington’dan Brüksel’e, Moskova’dan Birleşmiş Milletler’e kadar uzanan geniş bir uluslararası sahneye çevirmeliyiz. Profesyonel bir lobi faaliyeti, derinlikli akademik çalışmalar ve uluslararası hukuk zemininde yürütülen davalar, bu davanın olmazsa olmazıdır. Rusya’nın tarihsel revizyonizmine ve yalanlarına karşı, dünyanın her yerinde akademik ve siyasi barikatlar kurmalıyız. Soykırımın uluslararası düzeyde tanınması, vatana dönüş hakkının güvence altına alınması ve tazminat taleplerinin somutlaştırılması, sadece birer "hayal" değil, stratejik hedeflerimiz olmalıdır. Bizim meselemiz sadece bir "tarih" tartışması değildir; bugün hâlâ devam eden bir adaletsizliğin telafisidir. Uluslararası toplumun ilgisini çekmek için mağduriyet edebiyatı değil, haklılığın ve kararlılığın diliyle konuşmalıyız. Eğer biz kendi davamızı dünya gündemine taşıyacak profesyonel ve kurumsal iradeyi göstermezsek, dünya bizi unutmaya ve yok saymaya devam edecektir. 22 Mayıs, işte bu profesyonel ve küresel mücadelenin planlanma günüdür. Uluslararası platformlarda yürütülecek olan mücadelenin profesyonellikten uzak, amatör ruhlu dernek faaliyetleriyle yürütülemeyeceği ise gün gibi ortadadır. Washington’daki bir karar vericiyi veya Brüksel’deki bir raportörü etkilemek, sloganlarla değil, veriyle, uluslararası hukuk terminolojisiyle ve titizlikle hazırlanmış raporlarla mümkündür. Rusya’nın devlet geleneği olan "hafıza silme" operasyonlarına karşı, biz de kendi hafıza merkezlerimizi, arşivlerimizi ve lobi ağlarımızı kurmak zorundayız. Bu, sadece bir dış politika meselesi değil, aynı zamanda diaspora ile anavatan arasındaki o kopukluğu giderecek, ortak bir ulusal strateji geliştirme meselesidir. Dönüş hakkı ve tazminat gibi talepler, sadece birer siyasi slogan olmaktan çıkarılıp, uluslararası mahkemelerin ve insan hakları kuruluşlarının gündemine taşınacak somut dosyalar haline getirilmelidir. Rusya’nın Çerkesya üzerindeki o karanlık gölgesini dağıtacak olan şey, bizim bu davayı küresel vicdanın bir parçası haline getirme becerimizdir. 21 Mayıs’ta sahillerde yakılan meşaleler, eğer 22 Mayıs’ta lobi ofislerinde, akademik kürsülerde ve diplomatik masalarda birer ışığa dönüşmüyorsa, o meşaleler sadece kendi karanlığımızı aydınlatmaktan öteye geçemez.


Adalet mücadelesi, sadece geçmişin hesabını sormak değil, geleceği o geçmişin küllerinden yeniden inşa etmektir. 21 Mayıs’ı anmak bir vefa borcudur ancak 22 Mayıs’ı örgütlemek bir gelecek sigortasıdır. Yası sadece duygusal bir ritüele hapsetmek, o büyük acıyı sıradanlaştırmak ve hatta ona ihanet etmektir. Bizim acımız, hafızamız ve geleceğimiz sadece bizim ellerimizde olmalıdır; onu başkalarının tanımlamasına, başkalarının takvimlerine veya siyasi konjonktürlerine kurban edemeyiz. Kelimelerin gücünü keşfetmeli ve "sürgün" gibi uyuşturucu kavramları tarihin çöplüğüne atmalıyız. "Soykırım" diyebilmek, sadece bir kelime değişikliği değil, diz çökmeyi reddeden bir halkın ayağa kalkışıdır. Bu duruşu Çerkes gençliğine, kendi toplumumuza ve tüm dünyaya kabul ettirene kadar durmak, yorulmak ve susmak bize haramdır. 21 Mayıs bitti; o ağır matemin yerini artık çelikten bir irade, keskin bir zekâ ve bitmek bilmeyen bir mücadele azmi almalıdır. Şimdi örgütlenme, şimdi hakikat için kavga verme ve şimdi o büyük adaleti yeryüzüne indirme zamanıdır. 22 Mayıs başladı ve bu başlangıç, köleliğin değil, özgürleşen bir ulusal bilincin şafağıdır. 


Dünler, Gölgeler ve GELECEK

 Bir toplumun tarihsel varoluş mücadelesi, hiçbir zaman sadece coğrafi sınırların içine hapsedilmiş, dört duvar arasına sıkıştırılmış fiziki bir mekânın müdafaasına ya da dönemin egemen siyasi iradesinin konjonktürel çıkarları doğrultusunda keyfi olarak çizdiği dar ve sığ ideolojik koridorlara indirgenebilecek basitlikte bir olgu olarak algılanmamalıdır. Bir kimliğin geleceğine vurulan en ağır zihinsel pranga, tam da bu türden indirgemeci, mekanik ve durağan yaklaşımlardır; bu bakış açısı, varoluşun karmaşık katmanlarını, yalnızca yüzeydeki görünümlere dayalı pasif bir kabul edişe dönüştürme tehlikesini barındırır. Stratejik derinlikten ve topluluğun geleceğine yönelik inşa edilmiş, vizyoner bir perspektiften yoksun kalan bu sığ anlayış, diasporada var olmanın doğası gereği dinamik, sürekli siyasal yenilenmeyi gerektiren ve zamana yayılan bir direnç hattı inşa etme zorunluluğunu göz ardı eder, bu hayati zorunluluğu basitçe geçiştirir. Bu vizyonsuzluk, kimlik bilincini, mevcut sistemle sürtüşmeyi asgari düzeye indiren, bireylerin adaptasyonunu kolaylaştıran pasif bir sosyal rehabilitasyon enstrümanı olarak konumlandırır; bu, aslında topluluğun kolektif enerjisini nötralize etme çabasından başka bir şey değildir. Kimlik, bu indirgemeci zihniyet içinde, yalnızca belirli tatil günlerini veya anma törenlerini doldurmaya yarayan anlık bir mecra, ulusal hafızanın ağırlığından arındırılmış, entelektüel sorgulamadan uzak, zararsız ve kolayca tüketilebilir folklorik bir dekoratif unsur olarak algılanır. Bu yanıltıcı ve yüzleşmekten kaçınan yaklaşım, 162 yılı aşkın süredir devam eden sistematik sürgün, baskı ve kimliksizleştirme trajedisinin yarattığı muazzam tarihsel, duygusal ve siyasal boşlukla cesurca yüzleşme iradesini sergileyemez. Aksine, bu derin ve kolektif travmayı, bireysel alanda tutulan "hobi faaliyetleri," "boş zaman yönetimi" ya da "yetişkin eğitimi kursları" gibi yüzeysel, apolitik ve bireysel meşguliyetlerin kozmetik yamalarıyla örtbas etmeye çalışır; bunu yaparken de kamuoyuna gerçeklikten tamamen kopuk, eleştirel bir süzgeçten geçirilmemiş, parlatılmış bir "başarı hikâyesi" sunma hevesine kapılır, böylece kendi ataletini ve vizyonsuzluğunu toplumsal bir zafer retoriğiyle perdelemeyi amaçlar. Oysa bir toplumun varoluşsal direnişi, ne bir dans figürünün estetiğine ne de bir kursun sertifikasına sığdırılabilir; bu direniş, kökleri derinlerde olan siyasal bir öznellik iddiasının sürekli canlı tutulmasını gerektirir, aksi takdirde, varoluşsal krizin boyutu, bireysel rahatlama eylemleriyle geçiştirilemeyecek kadar büyüktür. Bu indirgeme çabası, yalnızca tarihe değil, aynı zamanda geleceğe karşı işlenmiş bir entelektüel hırsızlıktır, zira halkın tüm bir siyasal potansiyelini, kişisel bir kaçış rotasına kanalize eder, kolektif eylemi felç eder ve direnç hattını kurban eder.


Bir halkın binlerce yıllık dilini, asırlar süren tarihsel bilincini ve kolektif hafızasını, gençleri sadece "sokaktaki yozlaşmadan koruma" veya onlara temel bir "nezaket ve görgü eğitimi" verme gibi ahlaki ve pedagojik kaygılar düzeyine indirgemek, o halkın entelektüel derinliğine, tarihsel özneliğine ve kendi kaderini tayin etme iradesine yönelik gizli, sinsi ve yıkıcı bir aşağılamanın dışa vurumudur. Bu, derin siyasal ve felsefi bir mücadeleyi, basit bir sosyal hizmet misyonuna dönüştürme girişimidir. Eğer bir kurumsal bilinç, kendi varoluşsal meşruiyetini ve başarısının mihengini, sadece bireylerin "küfürsüz iletişim kurması," "iyi giyinmesi" veya "sistemle uyumlu, yüksek gelirli başarılı meslekler edinmesi" gibi tamamen kişisel kariyer başarılarıyla ve sisteme entegrasyon kriterleriyle sınırlıyorsa, bu durum, kurumun artık kendini tarih yazan, dönüştürücü bir "özne" olarak değil; mevcut sosyo-politik yapının çizdiği sınırlar içinde kalmayı kabul etmiş, itirazsız, pasif ve edilgen bir "uslu azınlık" estetiği olarak kodladığı anlamına gelir ki bu, asimilasyon sürecinin kurumsal düzeyde içselleştirilmesidir. Kuşkusuz, meslek sahibi, topluma faydalı ve yüksek nitelikli bireyler yetiştirmenin toplumsal kıymeti tartışılmazdır ve bu tür çabalar takdire şayandır; ancak bu bireysel başarıların kaynağını, küresel bilimsel düşüncenin evrensel eğitim ilkeleri ve rasyonel liyakat sistemleri yerine, sadece etnik folklorik ritüellere ve kültürel gösterilere bağlamaya çalışmak, kimliğin derin ve asli unsurlarını, bir dans figürünün tesadüfi ve ikincil bir yan ürünü olarak görme yanılgısına düşmektir. Bu sığlaştırma ve basitleştirme eğilimi, kimliği siyasal ve felsefi bir direniş ve mücadele sahasından çekip alarak, onu zararsız, kolayca denetlenebilen ve sistemin onayladığı, anlık tüketimlik bir "kültürel süs" veya bir 'egzotik dekor' haline getirme aracından başka bir işe yaramaz. Bu estetik kodlama, esasında varoluşsal bir teslimiyeti gizlerken, toplumsal travmanın üstünü örtmeye, kolektif ruhu uyuşturmaya ve siyasal refleksi köreltmeye hizmet eder, topluluğu bir müze objesi statüsüne indirger.


Esas tehlike, ne halk oyunları öğrenmekte ne de anadili bir kursta öğretmekte yatar; tehlike, bu kültürel faaliyetlerin kendisinde değil, bu eylemlerin tarihsel ödevin ikamesi olarak sunulmasında ve asimilasyonun devasa, dur durak bilmeyen ilerleyişine karşı duran tek ve yeterli savunma mekanizması olarak dogmatik bir inançla pazarlandığı yanılsamasının ta kendisindedir. Toplumsal hafızayı ve siyasal enerjiyi felç eden bu rehavet, 162 yıllık sürgünün yarattığı muazzam siyasal ve tarihsel borç bakiyesini, birkaç bürokratik engelin aşılarak elde edilmiş cılız ders saatleri, kısıtlı yayın hakları veya ufak kurumsal etkinliklerle dengeleme çabasıyla bir illüzyon yaratır; bu, meselenin kökensel ağırlığını, travmanın şiddetini ve kayıp nesillerin mirasını kavrayamayan bir kendini aldatmacadır. Elde edilmiş her bir sınırlı kazanımı ki bunlar birkaç üniversite kürsüsü, seçmeli dil dersi kontenjanı veya kısıtlı yayın hakkı olabilir, asimilasyonun devasa dişlileri önünde inşa edilmiş nihai birer "zafer anıtı" veya yeterli birer savunma seti olarak algılayan bu kanaatkâr ve rehavet yüklü tutum, toplumsal bilincin ne kadar dramatik bir şekilde "pansuman çözümler" sarmalına hapsolduğunu göstermektedir. Bu zihinsel sarmal, bir halkın enerjisini büyük bir vizyoner atılıma odaklamak yerine, küçük başarıların anlık coşkusuyla yetinmeye ve büyük kayıpları görmezden gelmeye koşullandırır. Kaldı ki, bu tür kazanımlar, ne bir lütuf ne de minnet gösterilmesi gereken bir ihsan veya bağıştır; aksine, yüzlerce yıldır ödenen ağır bedellerin, kaybedilen vatan topraklarının ve dilsizleşen nesillerin ardından gelen, yetersiz, kısıtlı ve fazlasıyla gecikmiş tarihsel hakların iadesi olarak görülmelidir. Bu kazanımların gerçek değerini, asimilasyonun sürekli baskısı altında, siyasal bir öznellik iddiası olarak talep edebilme cesareti, rehavet ile vizyon arasındaki kritik ayrım noktasını belirler, zira minnet duygusu, siyasal taleplerin keskinliğini köreltir ve tarihsel sorumluluğu ikincil bir konuma iter.


Bu tarihsel hakların elde edilişini, eleştirel düşünceye karşı kullanılan, dokunulmaz bir "eleştirilmezlik zırhı" gibi işlevselleştirip, mevcut yapıların stratejik hatalarına, kronikleşmiş ataletine veya yönetim zafiyetlerine karşı ses yükselten her ferdi anında "nankörlük" ithamıyla baskılamaya çalışmak, bir demokratik kimlik bilincinin değil; tam aksine, otoriter, vesayetçi, hiyerarşik ve hesap vermekten kaçınan bir zihniyetin en çarpıcı ve yıkıcı göstergesidir. Bu tavır, kurumsal yapıyı toplumsal iradenin üstünde, kutsal bir varlık olarak konumlandırmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Dahası, otuz yıl öncesinin kısıtlayıcı siyasi atmosferini, polis denetimli kongrelerin ve baskıcı zorlukların hatırasını, bugünün sergilenen stratejik ataletine ve vizyon eksikliğine bir mazeret kılan bu anakronik ve geriye dönük yaklaşım, yalnızca mevcut zamanın ruhunu okumaktan ve küresel diasporanın gerektirdiği çağa özgü, radikal meydan okumaları anlamaktan aciz kalmaz; aynı zamanda, geçmişin zorlu ve değerli mirasını, onu geleceğe taşıyacak yeni, iddialı vizyonlar ve eylem planları üretmek yerine, kendi eylemsizliğini ve konfor alanını meşrulaştırmak için sorumsuzca tüketir, geçmişi bir sığınak olarak kullanır. Oysa tarih, atalete sığınılacak bir mazeret yığını, bir nostalji durağı değil; aksine, ders çıkarılıp üzerine yepyeni, vizyoner ve iddialı bir gelecek inşa edilecek siyasal, etik ve kolektif bir laboratuvardır. Eğer bir toplum, geçmiş travmalarını gelecekteki eylemsizliğine kalkan yapıyorsa, bu, o toplumun dinamik yaşam enerjisini kaybetmeye başladığının kesin bir işaretidir. Bu bağlamda, genç kuşakların, durağanlaşmış ve hantal kurumsal yapıların dışında kalarak, modern iletişim araçları üzerinden yeni, çoğulcu bir kimlik ve siyaset inşasına girişme zorunluluğunu derinlemesine analiz etmek, bu zorunluluğu anlamlandırmak yerine, onları toptancı bir şekilde "klavye başında ahkâm kesmekle," gerçeklikten kopuklukla veya sığlıkla suçlamak, toplumsal kopuşu, kurumlara karşı yabancılaşmayı ve genç nesillerin siyasal enerjisini bizzat hızlandıran, yıkıcı bir reaksiyonu tetikler. Bu tavır, modern örgütlenme biçimlerinin ruhunu reddetmek ve teknolojik çağın sunduğu olanakları görmezden gelmek demektir.


Değişen iletişim dinamiklerini, küresel diasporanın coğrafi sınırları aşan ve yeni teknolojilerle desteklenen, çoğulcu siyasal dilini ve örgütlenme biçimlerini "laf cambazlığı," "hayalperestlik" veya "gerçeklikten kopukluk" olarak yaftalayan bu dar görüşlü ve statükocu tutum, kendi dar "izan," "edep" ve "görgü" sınırlarını, tüm bir topluma evrensel, tartışılmaz bir siyasal doğruymuş gibi dayatma hadsizliğini gösterir. Bu zihniyet, toplumsal tahayyülün sınırlarını, kendi kişisel konfor alanının ve entelektüel kapasitesinin ötesine geçemeyecek şekilde daraltır. Gerçek vefa, dünü bir tabu haline getirerek kutsallaştırıp, bugünü o kutsallığın gölgesinde pasifliğe, hareketsizliğe ve stratejik eylemsizliğe mahkûm etmek değildir; tam tersine, dünün birikimini, acı tecrübelerini ve fedakârlığını, yarının karmaşık, küresel, çok boyutlu ve radikal dönüşüm meydan okumalarına taşıyacak örgütlenme cesaretini, siyasal vizyonunu ve dönüşüm iradesini gösterebilmektir. Vefa, geçmişten alınan borcu gelecekteki zaferlerle ödeme iradesidir. Bu hayati ve zorunlu dönüşümün önündeki en büyük yapısal ve zihinsel engel, kurumsal yapıları sorgulayan, eleştiri getiren, alternatif bir yol haritası arayan her sesi derhal irrasyonel ithamlarla "canavarlaştırarak," "hain" ilan ederek veya "bölücü" yaftasıyla marjinalize etme çabasıdır. Bu tavır, bir toplumun kendi kendini oto-kontrol, özeleştiri ve yenilenme mekanizmalarından yoksun bırakıp, dolaylı yoldan kendi kendini imha sürecine onay vermesi, asimilasyona karşı direniş kapasitesini kendi elleriyle sıfırlaması anlamına gelir. Tarihsel olarak bakıldığında, atılan her somut ve ilerletici adımın, her büyük toplumsal kazanımın ardında, daima bir öncü tarafından dile getirilmiş keskin, rahatsız edici bir eleştiri, kolektif vicdanda derinden hissedilmiş bir eksiklik duygusu ve bu eksikliği gidermeye yönelik sergilenen yüksek bir siyasal irade yatar. Hiçbir ilerleme ve önemli toplumsal kazanım, statükonun konforlu ve uyuşuk sularında, "her şey yolunda, gemi emin limanda" şeklindeki sahte bir yanılsamayla kendiliğinden gerçekleşmemiştir; değişim daima bir çatışmanın, bir entelektüel hesaplaşmanın ve eylemin ürünüdür.


Çerkes aydını ve gençliği, kurumsal düzeyde atılmamış her stratejik adımı, eksik bırakılmış her hayati faaliyeti ve süregelen kurumsal hantallığı en sert biçimde sorgulayarak, aslında toplumu hayati bir entelektüel tartışmanın, siyasal bir yüzleşmenin ve kolektif bir yeniden doğuşun eşiğine itmektedir; bu sorgulama, bir varoluşsal itirazın dışavurumudur. Zira rasyonel tartışma, düşünceyi besler, fikirlerin keskinleşmesini sağlar ve bu bilenmiş düşünce, etrafında kenetlenilecek yeni bir siyasal geleceği somutlaştırır, eylem planlarına dönüştürür. Eleştiriyi "toplumsal düşmanlık," "yapıları yıpratma" veya "cinsine ihanet" gibi irrasyonel, duygusal ve ahlaki yargı kalıplarıyla bastırmaya çalışmak, aklın, rasyonel planlamanın, stratejik örgütlenmenin ve geleceğe yönelik vizyon geliştirme yeteneğinin önünü kapatmaktan başka bir işe yaramaz. Bu, duygusal reaksiyonu, rasyonel analizin yerine koymaktır. Aksine, bir toplumun kendi kurumlarını, yöntemlerini, yöneticilerini ve hatta kendi varoluşsal hedeflerini en sert, en acımasız biçimde sorgulaması ve bu sorgulamadan yılmaması, o toplumun hâlâ dinamik, entelektüel olarak canlı, refleks sahibi ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma iradesine sahip olduğunun yegâne kanıtıdır. Bu kritik bağlamda, eleştireni "ötekileştirmek," kurumsal araçlarla sesini kısmak, onu dışlamak ve itibarsızlaştırmak, asimilasyonun en sinsi ve en derin kurumsal zaferidir; çünkü asıl asimilasyon, bir halkın sadece dilini kaybetmesi değil, kendi eksikliklerini tanıma, hatalarından ders çıkarma, kendini yeniden organize ederek siyasal bir özne olarak konumlandırma kapasitesini, yani özeleştiri mekanizmasını kaybetmesidir. Bir toplumun kendini eleştiremez hale gelmesi, siyasal ölümünün başlangıcıdır.


Xabze gibi derin felsefi temellere dayanan, adaleti, toplumsal ahlakı, şeffaflığı ve liyakati temel alan, kolektif yaşamın anayasası niteliğindeki kadim bir toplumsal sözleşmeyi, mevcut kurumların hatalarını perdeleyen, zafiyetlerini gizleyen ve her türlü eleştiriyi "ayıp," "yakışık almaz" veya "edepsizlik" parantezine alan bir susturma aparatına dönüştürmek, bu kadim geleneğin özüne yönelik yapılmış en büyük tarihsel tahrifattır, felsefi bir ihanettir. Xabze'nin özü, toplumsal doğru neyi gerektiriyorsa onun yanında durma ve yanlışa, haksızlığa, liyakatsizliğe yüksek sesle yanlış deme ahlaki cesaretidir; bu, bireysel nezaketin çok ötesinde, kamusal alanda sorumluluk almayı gerektiren bir duruştur. Onu, statükoyu koruyan basit bir görgü ve nezaket kuralları setine indirgeyip, kurumsal zafiyetleri ve yönetim hatalarını "aman kimseyi rencide etmeyelim, bu meseleleri kapalı kapılar ardında, kendi aramızda çözelim" gibi şeffaflıktan uzak, dedikodu seviyesinde önerilerle çevrelemek ve kamusal tartışmanın önüne geçmek, toplumsal çürümeyi "özel hayatın gizliliği" veya "kurum içi hassasiyet" gibi ahlaki maskeler ardında pazarlamaktan farksız bir kurumsal ihanettir. Bir toplum, kendi iç mekanizmalarını hatadan münezzeh saydığı, kurumlarının işleyişini eleştiriden muaf tutarak hesap vermezliği dokunulmazlık haline getirdiği an, gelişim ve yenilenme damarlarını, geleceğe akan enerjisini kendi elleriyle kesmiş demektir; bu, kendi kendini körleştirme eylemidir. "Dış düşmanı sevindirmemek" adına sessiz kalmayı ve stratejik hareketsizliği, yani ataleti öğütleyenlerin, asıl ve en büyük "düşmanın," bu fikirsel kuraklık, entelektüel tembellik ve toplumsal enerjiyi tüketen stratejik atalet olduğunu ne zaman kavrayacaklarını sorgulamak, genç entelektüellerin en doğal, en meşru ve en acil tarihsel hakkıdır. Eğer bir kurum Xabze'yi eleştirel sesleri boğmak için kullanıyorsa, o kurum Xabze'ye değil, Xabze'nin çarpıtılmış, otokratik gölgesine hizmet etmektedir.


Emeğe saygıyı ve fedakârlığı sadece bir binanın kirasını ödemek, aidat yatırmak veya maddi bir bağış yapmak gibi kısıtlı ve yüzeysel bir alana hapsedip, bu dar kapsamlı maddi çabayı "toplumsal bir devrim," "ulusun kurtuluşu" veya "ulu bir fedakârlık" gibi sunan dar vizyon, topluluğun on binlerce gönüllüsünün, özellikle de gençlerin muazzam potansiyelini ve enerjisini verimsiz, tek yönlü, bürokratik ve hiyerarşik bir alanda sönümlenmesine, boşa harcanmasına neden olmaktadır. Bu yapılar, maddi kaynaklara odaklanırken, en değerli kaynak olan insan sermayesini ve gençlerin dinamizmini görmezden gelir. Karar alma mekanizmalarından sistematik olarak dışlanan, sadece "izleyici," "yardımcı eleman" veya "pasif destekçi" konumuna itilen ve tüm stratejik, idari ve mali yükü sadece belirli bir yaş zümresinin veya zümrenin kişisel özverisine terk edilmiş hantal kurumsal yapılar, ne bir başarı ne de bir süreklilik örneğidir; aksine, toplumsal katılımın, şeffaflığın, liyakatin ve kurumsal demokratikliğin acı bir iflas tablosudur. Bu durum, kurumların toplumu değil, toplumun kurumları sırtladığı, tersine dönmüş bir sorumluluk anlayışını gösterir. Gerçek vefa, dünü zorluklarına sığınıp, o zorlukları bugünkü pasifliğe bir mazeret kılmak değil; o zorluklardan alınan ilhamla ve tarihsel bilinçle, bugünün ve yarının imkansız görünen siyasal, kültürel, ekonomik ve örgütsel hedeflerine karşı vizyoner bir cesaretle yürümek, o mirası bir adım daha ileriye, geleceğe taşımaktır. Zira tarih ve gelecek, dünü sadece tekrar edenlerin, onu bir nostaljik anıta dönüştürenlerin veya dünün konforunda eriyenlerin eseri olmayacaktır. Gelecek, dünün ağır mirasını, yarının radikal, küresel ve varoluşsal sorularıyla yeniden yoğurarak büyük bir dönüşüm iradesini ve yenilikçi örgütlenme cesaretini gösterenlerin eseri olarak şekillenecektir; bu, sürekli bir devinim ve kendini aşma zorunluluğudur.


Tam da bu derin toplumsal durağanlığı ve kronik kurumsal ataleti, sözde demokratik değerler ve hatta sosyalist söylemlerle destekleyen, bu durumu meşrulaştıran ve savunan çevrelerin içine düştüğü derin çelişkiyi, tüm çıplaklığıyla teşrih etmek, yani kavramsal bir cerrahi operasyonla ayırmak ve incelemek gerekir. Kendini hararetle "demokrat," "ilerici" veya "sosyalist" olarak tanımlayan bu sözüm ona ilerici zihinler, statükoyu yalnızca merkezi hükümetin koridorlarında veya devletin baskıcı, otoriter aygıtlarında mı aramaktadırlar? Statüko, sadece tepeden inme, baskıcı bir otorite figürü değildir; aynı zamanda toplumsal yapıların içine sızmış, değişimi engelleyen, eleştirel aklı boğan ve imtiyazlı bir zümrenin konforunu toplumun varoluşsal geleceğinin önüne koyan her türlü kurumsal, hiyerarşik ve bürokratik yapıdır. Statüko, bazen en 'bizim' görünen yapıların içine gizlenmiş bir konfor ve eylemsizlik halidir. Eğer bir "demokrat," kendi toplumunun kurumlarındaki antidemokratik işleyişe, hesap vermezliğe, şeffaflıktan uzak yönetim modellerine ve liyakatsizliğe göz yumuyor, sessiz kalıyorsa, onun demokratlığı sadece bir retorikten, içi boş bir dış kabuktan, bir kimlik aksesuarından ibarettir. Demokratlık, sadece başkasının anti-demokratik tutumuna karşı çıkmak değil, aynı zamanda kendi mahallesindeki despotizme, oligarşiye ve karar alma mekanizmalarındaki dışlayıcılığa karşı da aynı ilkesellikle mücadele etmeyi gerektirir. Benzer şekilde, sosyalist olduğunu iddia edip, toplumsal tabanın iradesini yok sayan, hiyerarşik ve bürokratik bir "üst akıl" savunuculuğu yapanların, ironik ve acı bir şekilde, statükonun en sadık ve en yıkılmaz bekçilerine dönüşmüş olmaları ne büyük bir çelişki, ne acı bir ironidir. Bu kişiler, teorik olarak karşı çıktıkları güç yapılarını, bizzat kendi pratikleri içinde yeniden üretmektedirler.


Bu kesimler, eleştirel düşüncenin gerektirdiği rasyonel zeminden koparak, kurumları kutsallaştırarak ve onlara karşı yöneltilen her türlü sorgulamayı birer tabu haline getirerek, aslında toplumsal değişimin ve yenilenmenin önündeki en büyük barikatı bizzat kendi elleriyle, ideolojik maskeler ardında inşa etmektedirler. Eleştirel düşünceyi "birliği bozmak," "yapıları yıpratmak" veya "dışarıya kötü görüntü vermek" gibi muhafazakâr gerekçelerle bastırmaya çalışan bir sosyalist veya demokrat anlayış, kendi savunduğu temel ilkelerle—özgürlük, eşitlik, şeffaflık, liyakat—taban tabana zıt bir noktaya savrulmuştur; bu, entelektüel bir intihardır. Bu durum, toplumsal bilincin geldiği kritik noktayı anlamak için hayati bir soruyu sormayı zorunlu kılar: Statüko, sadece "öteki"nin uyguladığı dışsal bir baskı mıdır, yoksa bizzat bizim kendi ellerimizle yarattığımız, dokunulmaz kıldığımız, eleştiriden muaf tuttuğumuz ve bu yüzden de zamanla hantallaşıp çürüyen o içsel, kurumsal yapılar mıdır? Değişimi sadece devletten veya sistemden bekleyip, kendi içimizdeki çürümeye, liyakatsizliğe, anti-demokratik işleyişe ve stratejik vizyonsuzluğa göz yummak, statükonun en sinsi, en derin ve en yerleşik biçimine gönüllü olarak hizmet etmektir. Toplumun öncüleri olduğunu iddia eden bu çevrelerin, kendi mahallelerindeki feodal kurumsal işleyişi, karar alma süreçlerindeki kapalı devre mekanizmaları ve hiyerarşik yapıları "gelenek," "vefa" veya "birlik ruhu" gibi ahlaki ambalajlarla korumaya çalışmaları, onların ilerici iddialarının samimiyetini kökünden sarsmakta, onları kendi ideolojileriyle alay eder bir konuma düşürmektedir. Gerçek bir demokratik tavır, statükonun her türüne; ister merkezden, devletten gelsin, ister bizzat kendi kurumlarımızın içinden süzülsün, aynı sertlikte, aynı ilkesellikle ve aynı siyasal cesaretle karşı durmayı gerektirir. Aksi takdirde, savunulan değerler sadece birer kimlik aksesuarı, bir retorik süsü olmaktan öteye geçemez ve 162 yıllık bu büyük varoluşsal yürüyüş, kendi yarattığı kurumsal putların gölgesinde sönümlenmeye, bir gölgeden ibaret kalmaya mahkûm olur.


Toplumsal değişim ve dönüşüm iddiası, sadece dışsal düşmanlara, soyut asimilasyon süreçlerine veya hegemonik güçlere karşı yürütülen bir dış savaştan ibaret değildir; bu süreç, her şeyden önce, bizzat içsel tıkanıklıklara, kurumsal hantallığa, yönetimdeki liyakatsizliğe ve en önemlisi fikirsel tembelliğe karşı yürütülen amansız bir iç hesaplaşmayla mümkündür. Bir halkın tarihsel var olma iradesi, kurumların devamlılığından, binaların sağlamlığından veya maddi birikiminden çok daha hayati bir öneme sahiptir; çünkü kurumlar, ancak o varoluşsal iradeye hizmet ettikleri, onu ileriye taşıdıkları ve ona hesap verebilir oldukları sürece meşrudur, değerli ve vazgeçilmezdir. Eğer kurumlar iradenin önünde bir engel haline gelmişse, o kurumların dönüşümü veya tasfiyesi, kolektif varoluşun öncelikli şartıdır. Statükonun bekçiliğini yapan, hantal yapıları kutsayan sözde demokratların ve sosyalistlerin anlamadığı temel ve yakıcı gerçek şudur: Toplumsal irade, ne baskıyla, ne duygusal şantajla ne de "vefa" edebiyatıyla bastırılabilir, sindirilebilir veya susturulabilir. Tam tersine, o kolektif irade eleştiriyle bilenir, rasyonel tartışmayla olgunlaşır, kurumsal dönüşümle güçlenir ve siyasal eylemle ete kemiğe bürünerek toplumsal bir gerçeklik halini alır. Yarının özgür, kendine güvenen ve küresel dünyada kendine onurlu bir yer bulacak olan Çerkes kimliği, dünü bir tabu haline getirenlerin, geçmişin ağırlığı altında ezilenlerin ve statükonun konforunu savunanların değil; o dünle dürüstçe yüzleşme, hesaplaşma cesaretini gösterenlerin ve bugünü radikal bir dönüşüm iradesiyle, korkusuzca dönüştürenlerin eseri olacaktır. Bu entelektüel ve siyasal tavır, diasporanın geleceğini güvence altına alacak yegâne stratejik derinliktir. 


Kolektif Eylemsizlik ve Kültürel Nekroloji

Türkiye’deki Çerkes diasporasının 21. yüzyılın ilk çeyreğinde sergilediği sosyolojik manzara, basit bir aidiyet beyanının çok ötesine geçerek, tarihsel bir kırılmanın ve modernleşme süreci içerisindeki varoluşsal bir mücadelenin karmaşık katmanlarını gözler önüne sermektedir. Kaynaktaki anketten elde edilen veriler, bu halkın sadece demografik bir veri seti olmadığını, aksine, Büyük Sürgün’ün derin travmalarını, ulus devletin homojenleştirici aygıtlarının yarattığı kültürel baskıyı ve küresel modernitenin getirdiği kimlik erozyonunu kendi bünyesinde taşıyan bir sosyo-politik organizma olduğunu kanıtlar niteliktedir. Katılımcıların kendilerini tanımlama biçimlerindeki hiyerarşi, bir rastlantıdan ziyade, bu halkın ontolojik güvenliğini nerede tahkim ettiğinin ve hangi kimlik katmanlarını toplumsal baskıya karşı birer zırh olarak kullandığının bilinçli veya bilinçaltı bir göstergesidir. Verilerde karşımıza çıkan "Çerkes/Vatandaş/Müslüman" üçlemindeki etnik kimliğin en tepeye yerleştirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana süregelen tekçi ulusal kimlik inşası karşısında sergilenen bir "direniş odağı" olarak kimliğin hâlâ aktif olduğunu ve bu etnik vurgunun basit bir nostalji eylemi olmadığını düşündürmektedir. Bu birincil kimlik tanımının, metropol yaşamının anonimleştirici etkisi altında geçen on yılların ardından bile korunabilmesi, etnik kimliğin kolektif hafızadaki kurucu rolünün ne denli güçlü olduğunu gösterir; ancak analiz bu noktada durmaz, zira bu birincil tanımın niteliği derinlemesine incelenmelidir. Çoğu zaman pratikten yoksun, sadece sembolik bir düzlemde tezahür eden bu aidiyet, sosyolojik literatürde "sembolik etnisite" olarak adlandırılan, geçmişin ihtişamına, acısına ve romantize edilmiş bir versiyonuna duyulan özlemle malul bir dondurulmuş kimlik biçimi olarak işlemektedir. Bireyin kendini beyan düzeyinde "önce Çerkes" olarak tanımlaması ile bu tanımı günlük yaşam pratiğine, ana dil kullanımına, kültürel kodlara ve sosyal ilişkilerine ne kadar aktarabildiği arasındaki uçurum, diasporanın karşı karşıya olduğu en can yakıcı paradoksu oluşturur. Bu durum, bir yandan Çerkesya'nın trajik tarihine sıkı sıkıya tutunan, kültürel mirası bir bayrak gibi taşıyan, diğer yandan ise modern Türkiye toplumunun sunduğu konfor ve anonimlik içinde hızla eriyen bir halkın yaşadığı varoluşsal trajedinin somut bir yansımasıdır; kimlik bir nevi "vicdani borç" haline gelmiş, fakat bu borç, gündelik hayatın dinamikleri karşısında sürekli olarak ertelemeye maruz kalmıştır. Etnik kimliğin pratik alandan çekilip sadece retorik alana hapsolması, kolektif varoluşun zayıflamasına yol açan temel dinamiktir ve bu, diasporanın zihin dünyasında sürekli bir iç çatışma ve suçluluk duygusu yaratmaktadır. Demografik yapının kimlik üzerindeki belirleyici baskısı incelendiğinde, yaş grupları arasındaki keskin yarılma, basit bir kuşak çatışmasının ötesinde, kolektif hafızanın ve kültürel sermayenin devri noktasında yaşanan dramatik bir kopuşun belgesi olarak okunmalıdır. Yaşlı kuşakların kimliği, genellikle "yaşam biçimi" olarak içselleştirilmiş, köyden kente taşınan organik sosyal yapının ve "sessiz bir keder birliği"nin doğal bir sonucu olarak tecrübe edilmiştir; bu kuşak için Çerkeslik, nefes almak gibi, sorgulanmayan bir hakikat ve toplumsal düzenin temel taşıdır. Buna karşılık, genç kuşakların kimliği, modernitenin köksüzleştirdiği ortamda bir sığınak arayışı olarak ortaya çıkmakla birlikte, ağırlıklı olarak dijital platformlarda sergilenen, estetik kaygılarla bezenmiş, popüler kültürün filtrelerinden geçmiş ve yer yer radikal politik söylemlerle harmanlanmış bir "performans" alanına dönüşmüştür. Bu teatral kimlik sunumu, kültürel erozyonun sadece ana dilin kaybıyla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda kimliğin içselleştirilme ve yaşanma biçiminin de köklü bir değişim geçirdiğini, otantiklikten uzaklaşarak temsiliyet ve imaj odaklı bir yapıya kaydığını göstermektedir. Gençlerin retorik düzeydeki yüksek "Çerkeslik" vurgusu, bir yandan küreselleşmenin yarattığı kimlik krizine ve modern hayatın sunduğu derin köksüzlüğe karşı geliştirilmiş bir reaktif savunma mekanizması işlevi görürken, diğer yandan bu vurgunun altının geleneksel kültürel üretimle, özellikle dil ve Xabze’nin günlük pratikleriyle doldurulamaması, "yok olma kaygısı" (Extinction Anxiety) olarak adlandırabileceğimiz kronik bir kolektif nevrozu tetiklemektedir. Bu kaygı, gençleri daha radikal söylemlere itebilir ancak pratik alandaki eylemsizliği maskeleyebilir. Verilerde ortaya çıkan eğitim seviyesi arttıkça kimlik bilincinin keskinleşmesi, hatta entelektüel bir savunma mekanizmasına dönüşmesi, ancak aynı oranda geleneksel pratiklerin azalması olgusu, diasporanın yaşadığı akıl ve kalp arasındaki bu derin yarılmanın en somut yansımasıdır. Eğitimli diaspora ferdi, Çerkes kimliğini akademik bir düzlemde, entelektüel bir okuma ile savunabilirken, evindeki sofradan sokağındaki selamlaşmaya, düğünündeki ritüellere kadar kimliğin gündelik ve cismani kodlarını hızla yitirmekte, böylece kimlik, yaşayan bir varlık olmaktan çıkıp, felsefi bir tartışma konusu haline gelmektedir. Bu durum, kimliğin epistemolojik düzlemde güçlenirken, ontolojik düzlemde zayıflaması gibi tehlikeli bir asimetri yaratmaktadır. Katılımcıların kendilerini "Vatandaş" ve "Müslüman" gibi Türkiye toplumunun ana akımını oluşturan kimliklerle kurdukları hassas ve stratejik ilişki, Türkiye diasporasının siyasal ve toplumsal entegrasyon için geliştirdiği karmaşık "hayatta kalma refleksi"ni açıkça ele vermektedir. Çerkes kimliğinin, bu iki baskın kimlikle açık bir rekabete girmek yerine, onlarla eklemlenerek ve bir nevi onlara yaslanarak varlığını sürdürme çabası, kendini koruma odaklı bir adaptasyon stratejisidir. Ancak bu eklemlenme hali, bir "simbiyoz"dan çok bir "asimilatif baskı" altında gerçekleşmekte olup, zamanla Çerkes kimliğinin özgün ve seküler renklerinin solmasına, ana akım kimliklerin şemsiyesi altında edilgen bir alt kültüre dönüşmesine neden olmaktadır. Özellikle Türkiye’nin toplumsal ikliminde muhafazakâr-dindar eğilimlerin yükseldiği dönemlerde, etnik kimliğin dini kimliğin güçlü gölgesinde kalması ve etnik farklılıkların sadece "dindaşlık" üzerinden tanımlanabilir hale gelmesi, Çerkes kimliğinin özgün siyasal ve kültürel değerlerinin kaybolması riskini tetiklemektedir. Benzer şekilde, seküler ulusalcı reflekslerin güçlendiği dönemlerde ise kimliğin sadece "Türk vatandaşlığı" vurgusu üzerinden tanımlanması, diasporanın 1864 trajedisinden miras kalan özgün demokratik, eşitlikçi ve yerel değerlerinden uzaklaşmasına yol açmaktadır. Bu durum, diaspora için büyük bir kimlik krizini işaret eder: Halk, kendisini tanımlarken kullandığı kavramları gerçekten kendi tarihsel ve kültürel bağlamından mı türetmektedir, yoksa o anki politik iklimin dayattığı, çatışmasız, konforlu ve kabul edilebilir "güvenli tanımlamaların" bir yansıması olarak mı kullanmaktadır? Veriler, diasporanın geniş toplum kesimleriyle gereksiz çatışmalardan kaçınan, aşırı uyumlu ama bu uyum sürecinde kendi merkezini, özerk kimlik alanını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir görüntü çizdiğini fısıldamaktadır. Bu stratejik uyum, kısa vadede toplumsal barışı sağlasa da, uzun vadede Çerkes kimliğini eritmekte ve onu toplumsal çeşitliliğin aktif bir unsuru olmaktan çıkarıp, ana akımın zararsız bir dekorasyonuna dönüştürmektedir. Bu derinlemesine ontolojik kayma ve kimliksel erozyon süreci, kolektif hafızanın nasıl inşa edildiği, seçildiği ve sonraki nesillere nasıl aktarıldığı meselesiyle doğrudan ve çetrefilli bir şekilde ilintilidir. Hafıza, Çerkes diasporası için sadece geçmişe dair pasif bir bilgi yığını değil, aynı zamanda geleceği kurmak, kimliği meşrulaştırmak ve kolektif eylemi teşvik etmek için kullanılan yegâne aktif meşruiyet zeminidir. Ancak verilerdeki tutarsızlıklar, bu hafızanın "seçici" bir doğaya sahip olduğunu ortaya koymaktadır: 1864 sürgünü ve soykırımı, şüphesiz ki kimliğin kurucu mitosu ve temel travması olarak merkezde durmaktadır. Diasporanın zihninde bu büyük trajedinin yeri sabittir; fakat bu kutsanmış acının, bugünün somut siyasal taleplerine, kültürel canlanma projelerine veya kurumsal eylem planlarına dönüşme hızının şaşırtıcı derecede düşük olması, hafızanın eylemden kopuk bir ritüele dönüştüğünü gösterir. Diasporanın, acısını kutsayan, onu sürekli anan ancak bu acıdan somut bir gelecek projeksiyonu, güçlü bir siyasal program veya yeni bir kültürel Rönesans üretemeyen haleti ruhiyesi, onu bir "yas toplumu"na (mourning society) dönüştürmüştür. Yas, bir topluluğu duygusal düzeyde bir arada tutma ve kolektif dayanışmayı sağlama işlevini görür; ancak sosyolojik olarak bu yasın bir "yasaya" (toplumsal bir sözleşmeye, eylem planına ve kurumsal bir programa) dönüşememesi, diasporanın dinamik enerjisini kendi içine hapsederek bir atalet durumu yaratmaktadır. Verilerde ortaya çıkan sivil toplum kuruluşlarına ve kurumsal temsiliyete duyulan yaygın güvensizlik veya bu mekanizmaların zayıflığı, tam da bu kolektif enerjinin akacak güçlü ve inanılır bir mecra bulamamasından kaynaklanmaktadır. Birey, kişisel düzeyde kendisini güçlü bir şekilde Çerkes olarak tanımlamakta, fakat bu güçlü tanımı kolektif bir siyasal veya kültürel güce dönüştürecek kurumsal yapılardan bilinçli olarak kaçınmakta, hatta onlara karşı eleştirel ve mesafeli bir duruş sergilemektedir. İşte bu, modern diasporanın en trajik ve felç edici çıkmazıdır: Bireysel düzeyde zirveye çıkan ve duygusal yoğunluğu yüksek olan aidiyet bilincinin, kurumsal düzeyde bir etkisizliğe ve eylemsizliğe mahkûm olması; bu durum, diasporanın kendi kendini siyaseten nötralize etmesi anlamına gelmektedir. Yerleşim yerlerine göre yapılan derinlemesine mekânsal analizler, kimlik krizinin coğrafi bir izdüşümünü de ortaya koymaktadır. Geleneksel köy yaşantısının, yani kimliğin ve Xabze’nin organik olarak yeniden üretildiği o kapalı devre sosyal sistemin, zorunlu göçler, iç göç ve modernleşme ile çözülmesiyle birlikte, metropollere yayılan Çerkeslik, burada iki büyük tehlike arasında bir sarkaç gibi gidip gelmektedir: kültürel izolasyon anlamına gelebilecek "gettolaşmak" ile kimliğin tamamen çözülmesi anlamına gelen "asimilasyon". Şehirde kurulan dernekler, vakıflar ve kültürel merkezler, kayıp köydeki o doğal yaşamın ve kolektif pratiklerin yapay bir taklidini üretme çabası içine girseler de, bu çaba çoğu zaman resmiyetten, katılımcıların gündelik yaşamlarıyla bağ kurmaktan uzak, sadece folklorik bir gösteri veya belirli özel günlerde hatırlanan bir ritüel olmaktan öteye geçememektedir. Şehirdeki Çerkes birey, kimliğini ancak akşam yemeğinde, bir düğün töreninde, bir dernek etkinliğinde veya sosyal medyada yüzeysel bir etkileşim anında hatırlamakta; günün geri kalan büyük bir bölümünde ise kimliğiyle ilgili herhangi bir pratik sergilemeyen, ana akım toplumla tamamen anonimleşmiş bir kentli olarak yaşamaktadır. Bu durum, Çerkes kimliğinin, bireyin hayatında bir "hayat felsefesi" olmaktan çıkıp, tatil günlerinde veya belirli özel buluşmalarda icra edilen bir "hafta sonu hobisi" ya da bir etiket haline gelme tehlikesini işaret eder. Verilerde kentli nüfusun kimlik konusundaki yüksek hassasiyeti ve retorik vurgunun yoğunluğu, aslında bu derin ve sistemik kaybın farkında olmanın getirdiği büyük bir vicdani telaştan ve kaybetme korkusundan ibarettir. Elden kayıp giden kültürel mirası tutma arzusu, bireyde bu kimliğe daha sıkı sarılma içgüdüsünü doğurur; lakin bu çabanın sonuçsuz kalması, avuçlarından kum taneleri gibi süzülüp giden en hayati unsurların ana dil, geleneksel Xabze ahlakı ve organik sosyal ağlar olduğunu gösterir. Xabze’nin, bir zamanlar toplumsal düzenin, hukukun ve bireyler arası ilişkilerin temelini oluşturan, kolektif yaşamı düzenleyici bir ahlaki sistem olmaktan çıkıp, sadece düğünlerde sergilenen bir "nezaket kuralına" veya yüzeysel bir etikete indirgenmesi, diasporanın içsel erozyonunun ve değerler hiyerarşisindeki kırılmanın en net göstergesidir. Bu mekânsal ve zihinsel dağınıklık, sadece kültürel alanı değil, siyasal duruşları da parçalamakta, ortak bir diaspora stratejisinin eksikliğini doğal bir sonuç olarak ortaya çıkarmaktadır. Dilin, yani bir kültürün ve kolektif hafızanın en hayati damarının sessizliğe gömülmesi süreci, anket verilerindeki dil bilme ve kullanma oranları arasındaki ürkütücü uçurumla somutlaşmaktadır ve bu durum, diasporanın "sessizleşme" (silencing) evresinin son aşamasına geldiğini kanıtlamaktadır. Genç kuşakların büyük bir bölümünün Çerkesçeyi pasif bir şekilde, yani "anlayan ancak konuşamayan" bir kitleye dönüşmesi, kültürel mirasın yaşayan, nefes alan, sürekli üreten bir organizmadan, tozlu raflara kaldırılmış, sadece gösterilen, müzelik bir nesneye dönüştüğünün resmidir. Bu durumun sosyolojik literatürdeki karşılığı "dilsel intihar" (linguistic suicide) gibi bireysel tercihlere indirgenmemeli, aksine modern ulus devletin homojenleştirici eğitim ve medya politikalarıyla zamana yayılmış, sistemik bir "dil kırım"ın (linguicide) doğal sonucu olarak okunmalıdır. Bir topluluk ana dilini kaybettiğinde, sadece iletişim aracını kaybetmez; aynı zamanda dünyayı algılama, düşünme ve yorumlama biçimi de kaçınılmaz olarak egemen kültürün dilinin kavram haritalarıyla sınırlanır. Çerkesçenin o kendine has evren tasavvuru, doğayla ve insanla kurduğu o etik, derin ve hiyerarşik ilişki dili, yerini Türkçenin veya küresel İngilizcenin kavramsal sınırlarına bıraktığında, Xabze’nin hem etik hem de ontolojik zemini de geri dönülmez biçimde kaymaktadır. Verilerde katılımcıların büyük çoğunluğunun ana dilin korunmasını "en öncelikli ve yaşamsal mesele" olarak görmesi, dilin önemine dair yüksek bir farkındalığa işaret ederken, bu farkındalığın pratik alanda bireysel bir çabaya (evde konuşma zorunluluğu, kurslara düzenli katılım, çocuklara dilin öğretilmesi vb.) dönüşmemesi arasındaki derin tutarsızlık, tipik bir "sorumluluğu dışsallaştırma" refleksini gösterir. Diaspora ferdi, dilin korunması gibi ağır ve vicdani yükümlülüğü kurumlara, derneklere veya "başkalarına" havale ederek, kendi üzerindeki yükü ve asimilasyon karşısındaki suçluluk duygusunu hafifletmeye çalışmaktadır. Bu psikolojik mekanizma, bir halkın kendi sonunu izlerken hissettiği çaresizliğin, retorik bir savunma mekanizmasına ve eylemsizlik döngüsüne dönüşmesidir; dil, bu bağlamda, kurtarılması gereken kutsal bir emanet olarak kalırken, gündelik yaşamın kurbanı olmaktadır. Siyasi eğilimler ve toplumsal talepler söz konusu olduğunda, anket verileri, Türkiye Çerkes diasporasının yekpare ve homojen bir siyasal blok olmadığını, aksine Türkiye’nin genel siyasi yarılmalarını (sağ-sol, muhafazakâr-seküler, ulusalcı-liberal) kendi bünyesinde adeta bir minyatür olarak barındırdığını göstermektedir. Ancak buradaki sosyo-politik açıdan en can yakıcı nokta, diasporanın özgün ve hayati siyasi taleplerinin (ana dilde eğitim hakkı, yayın hakkı, kimliksel tanınma, 1864’ün tanınması) Türkiye’nin genel ve baskın siyasi kutuplaşması içinde kolaylıkla araçsallaştırılması, hatta kaybolmasıdır. Kendi özgün gündemini yaratma, siyasal alanda kendi otonom varlığını sergileme ve bu gündemi ana akım siyasetin merkezine taşıma kapasitesini kaybeden diaspora, büyük partilerin ve siyasi akımların birer yan unsuru, birer oy deposu haline gelerek etkisizleşmektedir. Veriler, siyasal katılımın genel olarak yüksek olduğunu gösterse de, bu katılımın "Çerkes kimliği odağında" somut bir talep oluşturma ve bu talebin peşinden gitme oranının dramatik derecede düşük olduğunu ortaya koyar; bu durum, diasporanın bir "lobby" gücü oluşturma ve kolektif iradeyi siyasal bir pazarlık gücüne dönüştürme kapasitesini felç etmektedir. Siyasetçiye duyulan yaygın güvensizlik duygusu ile sivil toplum kuruluşlarına yönelik eleştirel, hatta sinik bakış açısı birleştiğinde, karşımıza sosyolojik olarak "atomize olmuş bir diaspora" manzarası çıkmaktadır. Birey, kendi etnik kimliğini kişisel bir gurur kaynağı, bir nevi duygusal bir kimlik kartı olarak taşımakta, fakat bu gururu ortak bir siyasal iradeye, örgütlü bir eyleme dönüştürecek kolektif güven ortamından ve örgütsel bağlılıktan yoksun kalmaktadır. Bu güven erozyonu, sadece Türkiye devletine ve dış dünyaya karşı değil, aynı zamanda diasporanın kendi iç dinamiklerine, liderlerine ve kurumlarına karşı da gelişmiştir. "Bizden bir şey olmaz," "Hepsi aynı," gibi sinik klişelerin altına gizlenen bu kolektif sinizm, aslında yıllar süren başarısızlık korkusunun, asimilasyon karşısındaki derin çaresizliğin ve kolektif eylem konusundaki tükenmişliğin bir dışavurumu olup, siyasal enerjiyi daha doğmadan yok eden bir iç mekanizma görevi görmektedir. Anavatan Çerkesya ile kurulan ilişkinin analizi ise, diasporanın zihninde var olan "duygusal bir yoğunluk" ile "pratik bir kopukluk" arasındaki sürekli gerilimde kendisini var eden bir çelişkiyi barındırmaktadır. Anavatana gitme arzusu, oradaki gelişmeleri yakından takip etme oranı anket verilerinde yüksek görünse de, bu yoğun duygusal bağın somut bir "geri dönüş" (repatriation) iradesine, yani kalıcı ve kitlesel bir yer değiştirme eylemine evrilmediği açıktır. Kafkasya, diaspora için coğrafi bir bölgeden ziyade, çoğu zaman mitolojik bir "altın çağ" mekanı, trajedinin yaşanmadığı, Xabze’nin tam olarak yaşandığı, kayıp kimliğin restore edilebileceği bir tür sığınılacak hayal bahçesi işlevi görmektedir. Bireyler, gerçek Kafkasya’nın siyasi istikrarsızlıkları, ekonomik zorlukları ve sosyal gerçeklikleriyle yüzleşmek yerine, zihinlerinde kurguladıkları idealize edilmiş bir "anavatan tasviriyle" yetinmekte ve bu tasviri duygusal bir enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Bu "uzaktan sevme" hali, diasporanın Türkiye’deki göreceli konfor alanını, kurulu yaşam düzenini ve ekonomik istikrarını terk etmeden kimliğini duygusal düzeyde koruma çabasının bir parçasıdır. Ancak bu durum, anavatan ile diaspora arasındaki kültürel ve siyasi makasın giderek açılmasına, kültürel kodların birbirinden farklılaşmasına ve nihayetinde birbirini anlayamaz hale gelen, farklı önceliklere sahip iki ayrı toplumun oluşmasına yol açmaktadır. Verilerdeki "anavatanla bağların zayıflığı" itirafı, aslında diasporanın kendi gerçekliğiyle, yani Türkiye’deki kalıcılığı ve asimilasyona karşı mücadelesiyle yüzleştiği en dürüst andır. Dönüş düşüncesinin sadece bir "ütopya" olarak kalması, diasporanın Türkiye’deki kalıcılığını bir kader olarak tescil ederken, bu kalıcılığın bedeli olan kültürel erozyonu da, duygusal bir yas süreci eşliğinde kabullendiği anlamına gelmektedir; bu, pratik tercihin duygusal arzuyu yendiği kritik bir kesişim noktasıdır. Kadınların diaspora içindeki konumu ve kimlik inşasındaki rolleri, hem tarihsel mirası hem de modern çelişkileri yansıtan, analiz edilmesi gereken bir diğer hayati ve genellikle göz ardı edilen sosyolojik katmandır. Veriler, kadınların, özellikle dilin ve geleneğin (yemekler, törenler, çocuk yetiştirme) ev içi ve mikro düzeydeki kültürel aktarımında asli ve vazgeçilmez fail olduklarını teyit etmektedir. Ancak aynı veriler ve gözlemler, kadınların bu asli rolleri taşımalarına rağmen, diasporanın karar alma mekanizmalarında, dernek yönetimlerinde ve kamusal temsil alanlarında hala geleneksel patriyarkal bariyerlerle karşılaştıklarını ve erkek egemen hiyerarşiler tarafından gölgelendiklerini duyumsatmaktadır. Çerkes kadınına atfedilen o "soylu, özgür, savaşçı ve belirleyici" tarihsel imaj ile modern diasporanın toplumsal gerçekliği arasındaki derin fark, idealleştirilmiş geçmişin, bugünün yapısal sorunlarını, özellikle de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, romantik bir perdeyle örtbas etmek için nasıl kullanıldığını göstermektedir. Kadınlar, kültürü ev içinde koruyucu ve taşıyıcı bir rol üstlenirken, diasporanın siyasal ve kurumsal geleceğini şekillendiren tartışmalarda ve iktidar alanlarında erkek egemen dilin ve yapıların gölgesinde kalmaktadırlar. Bu çelişki, diasporanın demokratikleşme sancılarının da temel bir parçasıdır: Kendi içindeki yapısal eşitsizlikleri "kadim gelenek" (Xabze’nin yanlış yorumu) maskesi altında meşrulaştıran ve kadın emeğini görünmez kılan bir topluluğun, dış dünyaya karşı siyasal ve demokratik hak savunuculuğu yapması, daha önce bahsettiğimiz sarsıcı kimliksel paradokslardan birini teşkil etmektedir. Kadınların temsil ve karar mekanizmalarına tam katılımının sağlanamaması, diasporanın kolektif potansiyelinin yarısını atıl bırakmakta ve onu geleneksel dogmalarla sınırlayan, ileriye dönük vizyonunu kısıtlayan bir kısır döngüye sokmaktadır. Anket verilerinden süzülen 21. yüzyıl Türkiye Çerkes diasporası manzarası, yüksek ve duygusal bir aidiyet bilincinin, derin ve kronik bir uygulama yetersizliğiyle kesiştiği, kritik bir eşikteki topluluğu resmetmektedir. Bu durum, sadece "sembolik etnisite" kavramının tanımladığı yüzeysel bir olgudan öteye geçen, bir halkın geleceğe dair ontolojik varlık mücadelesi olarak nitelendirilmelidir. Diaspora, bir yandan küresel modernitenin ve ulus devlet politikalarının kesintisiz öğütücü çarkları arasında kimliğini koruma mücadelesi verirken, diğer yandan kendi içindeki yapısal tutarsızlıklarla, kurumsal zayıflıklarla, kolektif eylemsizlik sinizmiyle ve hafıza kaybının getirdiği ataletle boğuşmaktadır. Veriler bize şunu kesin bir dille söylemektedir: Çerkeslik, Türkiye’de bireysel düzeyde, duygusal bir yoğunlukla, adeta bir "ruh hali" veya vicdani bir yükümlülük olarak varlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir. Ancak Çerkeslik, bir "toplumsal gerçeklik," kolektif bir yaşam pratikleri bütünü ve örgütlü bir siyasal güç olarak hızla ve dramatik bir biçimde kan kaybetmektedir. Bu kan kaybının durdurulması, sadece romantize edilmiş bir geçmişe öykünmekle, acıları kutsamakla veya mitolojik Kafkasya hayalleri kurmakla değil, bugünün yakıcı gerçekleriyle, asimilasyonun ince yüzüyle, içteki sinizmle ve diasporanın kendi içindeki iktidar ve temsil odaklarıyla cesurca ve dürüstçe hesaplaşmasıyla mümkün olabilir. Bu hesaplaşma yapılmadığı takdirde, geleceğin sosyolojik analizleri ve anket çalışmaları, var olan dinamik bir toplumun karmaşık portresini değil, bir zamanlar güçlü bir şekilde var olmuş bir halkın hüzünlü hatırasını ve kültürel nekrolojisini kayda geçirmekten öteye gidemeyecektir; ve bu, 500+ kişinin verdiği yanıtların ötesinde, kolektif bir yenilgi anlamına gelecektir. VERİ KAYNAĞI: https://drive.google.com/drive/u/0/folders/1_CqJ_qa4k52ealMiIM0ozg6ingO8fgFO


Hafıza ve Pragmatizm Arasında: Türkiye ÇERKESLERİ

Türkiye’deki Çerkes diasporasının üzerine oturduğu sosyo-tarihsel zemin, yalnızca 19. yüzyılın ortalarında vuku bulan büyük felaket sonrasında gerçekleşen zorunlu bir coğrafi yer değiştirmenin yüzeysel bir sonucu olarak değil, bilakis bir "tarihsel deprem"in nesiller boyu devam eden süreğen artçı sarsıntılarıyla şekillenmiş derin ve çok katmanlı bir varoluşsal krizi temsil etmektedir. Bu topluluk, modern ulus devletin asimilasyon dinamikleri ile yüzleşirken, her bir bireyin kendi iç dünyasında taşıdığı kişisel ve kolektif yasın ağırlığına rağmen, kolektif hafızanın muazzam gücünü mobilize ederek eşsiz bir direnç ve kimlik muhafaza mozaiği oluşturmuştur. 2017 yılında yaklaşık 900 denekle gerçekleştirilen bu saha araştırması, sunulan nicel verilerin basit bir istatistiksel dökümünün çok ötesinde, asimilasyonun amansız tehdidi altında bulunan Çerkes kimliğinin güncel anatomisine dair derinlemesine bir kesit sunma ve toplumsal bilincin en mahrem "hafıza odaları"na nüfuz etme çabasını taşımaktadır. Özellikle büyük metropollerin çetin, anonim ve çoğu zaman çözücü koşulları arasına sıkışmış olan bu diaspora kitlesi, bir yandan kültürel kimliğini modernitenin baskılarına karşı adeta bir zırh gibi kuşanarak koruma refleksi geliştirirken, diğer yandan da atalarından miras kalan kırsal yerleşimlerin kadim ve organik bağlarını, büyük bir irade ve zorlukla sürdürme mücadelesi vermektedir. Bu iki yönlü mücadele, Çerkes diasporasını, hem kültürel süreklilik arayışı hem de modern dünyanın çözülme dinamikleri arasında ontolojik bir sıkışmışlık yaşayan kimlik mücadelesinin hem en çarpıcı hem de en tipik çağdaş örneklerinden biri haline getirmektedir, zira bireylerin yaşam alanları değişirken, kökenlerine duyulan duygusal bağlılık ve hafıza, Türkiye’deki varoluşlarının temel direği olmaya devam etmektedir. Toplumsal değişim rüzgârlarının diasporanın içindeki geleneksel cinsiyet rollerine ve kamusal alandaki temsil mekanizmalarına uyguladığı dönüştürücü basınç, bilhassa kadınların dijital mecralar üzerinden inisiyatif alarak ve seslerini yükselterek kamusal alanda daha görünür hale gelmesiyle yeni ve kritik bir evreye geçmiştir. Bu durum, sadece demografik veya toplumsal cinsiyet dengesindeki basit bir istatistiksel kayma olarak değil, geleneksel olarak erkek egemen kabul edilen kamusal alanda eksik kalan o "Çerkes duruşunu" tamamlama yönünde tecelli eden kolektif bir iradenin son derece güçlü bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu ilerici irade, şaşırtıcı bir biçimde, kimliğin en mahrem ve biyolojik kalesi olarak kabul edilen kültürel devamlılık pratiklerine, yani evlilik tercihlerine yansıyan o derin ve içgüdüsel muhafazakârlık ile yan yana, paradoksal bir denge içinde varlığını sürdürmektedir. Nitekim anket verileri, karma evliliklerin Çerkes kimliği için en büyük risk olarak görüldüğüne işaret ederken (AS1: Karma evlilikler), evlilik konusunda Çerkes eş tercih etme eğilimi, salt kültürel bir uygunluk meselesi olmanın ötesinde, asimilasyonun varoluşsal bir tehdit olarak algılandığı her an devreye giren, topluluğun kendini koruma güdüsünün en belirgin, refleksif kalkanı olarak işlev gören kolektif bir hayatta kalma stratejisi olarak kurumsallaşmıştır. Ancak, bu sağlam biyolojik ve kültürel savunma mekanizmasının hemen ardında, 19. yüzyılın büyük sürgün faciasının travmatik mirası ile Kafkasya’nın kutsanmış, ancak ulaşılması zor coğrafyası arasında sıkışıp kalmış, derin bir aidiyet krizi yaşayan nesillerin gölgesi yatmaktadır. Sürgün olgusu, bu diaspora kitlesi için hiçbir zaman tarih kitaplarının soğuk bir konusu olmaktan öteye geçmemiş; tam aksine, nesilden nesile aktarılan, bazen bir zehir bazen de kutsal bir emanet olarak taşınan, bireyin yaşamının merkezine yerleşmiş ağır ve kronikleşmiş bir yas ve kolektif bellek sürecidir. Bu travmatik arka plan, diasporanın Türkiye’de kurduğu hayatı sürekli bir geçicilik duygusuyla yaşamasını zorunlu kılmış, Kafkasya’ya seyahat edenlerin ilk ayak bastıklarında hissettikleri "tamamlanma" duygusu (AD1: Anlatılmaz bir duygu! Yaşamak Lazım., Nefesim kesildi ağlacayacak gibi oldum) ile ayrılırken yaşadıkları hüzün ve ekonomik pragmatizme zorunlu dönüş (AE1: Bir yarim orda kaldı. :() arasındaki keskin duygusal salınım, bu kronik geçicilik hissinin en dramatik kanıtını teşkil etmektedir.

Diasporanın modern dünyaya ödediği en ağır ve telafisi güç bedel, kuşaklar arası dil aktarım zincirinde yaşanan o keskin ve yapısal kırılmada somutlaşmıştır. 1952-1977 kuşağının anadil üzerindeki görece sağlam hakimiyeti ile, bugün anadili sadece kültürel bir miras olmaktan çıkarıp bir "siyasi talep" nesnesine indirgeyen 1993 sonrası kuşağın durumu arasındaki karşıtlık (H1: İyi konuşabiliyorum vs. Bilmiyorum), toplumsal çözülmenin trajik ve düşündürücü manzarasını gözler önüne sermektedir. Dil, bir topluluk için sadece gündelik bir iletişim kodu yığını değil, aynı zamanda o milletin düşünce sistemini, estetik algısını, kültürel kodlarını ve hayata bakış açısını şekillendiren temel bir yaşam felsefesi ve bilişsel yapıdır. Dilden kopuk büyüyen ancak bu dil için politik bir hak arayışına giren gençlik kuşağı, bir taraftan kaybolmakta olan kimliğini koruma ateşine tutunma arzusuyla yanıp tutuşurken, diğer taraftan da o kimliği inşa edeceği entelektüel binanın temelini maalesef boşlukta kurmaya çalışmaktadır. Bu çaba, doğası gereği felsefi ve pratik bir paradoksu barındırmaktadır; zira Çerkeslerin kadim ahlaki ve toplumsal felsefesi olan Xabze, dilden bağımsız, soyut ve salt teorik bir bilgi yığınına indirgendiğinde, kaçınılmaz olarak özündeki ruhu ve günlük yaşamı düzenleme gücünü yitirerek, yüzeysel ve folklorik bir gösteri ritüeline dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu derin dilsel ve kültürel boşluğa rağmen, gençlerin kimliğin en çıplak ve sembolik tapusu olan soyadlarına tutunma gayreti (P1: orijinal soyadınızı almak ister miydiniz? evet), kaybolmakta olan kolektif hafızanın son kalesini elde tutma çabasından başka bir anlam taşımamaktadır. Soyadını kullanmak, köklerine bir "dönüşçü" kimliği inşa etmenin en az maliyetli ancak en etkili sembolik yolu haline gelmiş, böylece bireyin kimliğiyle yaşadığı derin ontolojik boşluk, güçlü ve tatmin edici bir sembolik aidiyet ile ikame edilmeye çalışılmıştır. Bu durum, asimilasyonun dışarıdan gelen baskılarla (devlet politikaları gibi) değil, Çerkeslik tanımının dil ve Xabze gibi temel yapı taşlarının günlük pratiklerdeki varlığını yitirmesiyle, içeriden boşaltılan anlamlarla gerçekleşmeye başladığının en net ve en acı göstergesidir. Topluluğun, kültürü koruma yükümlülüğünü sadece biyolojik devamlılığa odaklayarak ("kiminle evlendiğimiz" sorusuna yanıt arayarak) yerine getirebileceği yanılsaması, kendi özünü kaybetmesine neden olabilecek büyük bir vizyon darlığıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarih anlatısı tarafından yıllar boyu örülen güçlü ideolojik duvar, Çerkes diasporasının geliştirdiği güçlü bir "karşı-hafıza" mekanizması ile sürekli bir çatışma ve epistemolojik çarpışma hali içerisindedir. Özellikle Kurtuluş Savaşı’nın kuruluş dönemiyle sıkı ilişkisi bulunan ve resmi söylemde tartışmalı bir figür olan Çerkes Ethem’in, diaspora nezdinde bir "siyasi kurban" veya "haksızlığa uğramış bir halk kahramanı" olarak yeniden konumlandırılması, topluluğun kendi tarihini yeniden okuma, kendi adalet arayışını tesis etme ve resmi tarih karşısında kendi meşruiyetini kazanma yönündeki derin iradesini yansıtmaktadır. Bu yeniden konumlandırma, bir başkaldırıdan çok, kolektif hafızayı onarma, meşrulaştırma ve toplumsal bellekteki kırılmaları iyileştirme yönünde girişilen karmaşık bir tarihsel onarım mesaisidir. Nitekim, saha verileri (BG1: Çerkes Ethem hakkındaki görüşler), bu ismin "hain" (BG2: Ethem(Çerkes Katili), BG15: hain çerkez Ethem) veya "kahraman" (BG20: kahraman cerkes ethem, BG2: Kahraman) olarak algılanışının kuşaklar ve ideolojik eğilimler arasında keskin bir kutuplaşma yarattığını açıkça göstermektedir, bu da Çerkes diasporasının ulusal kimlik ve tarihsel kimlik tanımlamalarında ne denli parçalanmış bir durumda olduğunu kanıtlamaktadır. Bu tarihsel onarım mesaisi, kaçınılmaz olarak Kafkasya ile kurulan ilişkinin o romantik ve acı verici ikilemiyle iç içe geçmektedir: Kafkasya’ya seyahat eden bireylerin, ilk ayak bastıkları anda yaşadıkları o güçlü "tamamlanma" ve "ait olma" hissi (AD1: Vatanımdayım, Nefesim kesildi ağlayacak gibi oldum), sürgün gerçeğinin bireysel düzeyde hiç bitmediğinin duygusal ve ruhsal bir kanıtı olarak kabul edilmelidir. Ancak bu duygusal yükselişin zirvesinden sonra, ayrılık saati yaklaştığında, yerini kaçınılmaz olarak Türkiye’deki yaşamın sunduğu göreceli istikrara ve "burada doğdum, burada doyuyorum" şeklindeki katı bir ekonomik ve sosyal pragmatizme bırakması, diasporanın en büyük çaresizliği ve çelişkisidir. Kafkasya’ya "geri dönmek" isteyip istemedikleri sorulduğunda, "Hayır" diyenlerin birçoğunun temel argümanı, "Burda daha iyi durumdayım", "İş imkanlarının kısıtlı olması" veya "Kafkasya gönül bağım olan ata vatanım" olmasına rağmen "burası da vatanım" gibi Türkiye’ye yönelik güçlü sosyal ve ekonomik bağlılıklarını ortaya koymasıdır. Gitmeyenlerin zihninde kurduğu o muazzam, idealize edilmiş anavatan hayali ile, gidenlerin orada yüzleştiği sert gerçeklik arasındaki devasa uçurum (AE1: biraz hayal kırıklığı..), diaspora içinde "yeterince Çerkes olmamakla" itham eden derin bölünmelere ve karşılıklı suçlamalara neden olmakta, bu romantik beklenti ile acımasız gerçeklik arasındaki kopukluk, topluluğun ortak, rasyonel bir eylem platformu oluşturmasını engelleyen en büyük iç dinamiklerden biri olarak sürekliliğini korumaktadır.

Çerkes derneklerinin günümüzdeki hantal, reaktif ve vizyonsuz yapısı, belki de bu topluluğun kurumsal düzeydeki en büyük hayal kırıklığını ve yapısal sorununu teşkil etmektedir. Dernekler içerisindeki gençlik ile yaşlı kuşak arasındaki sert hiyerarşik duvar, sadece basit koltuk sevdası gibi kişisel motivasyonlardan değil, aynı zamanda statükonun sağladığı o aldatıcı, sahte güvenlik duygusundan ve değişime karşı duyulan derin bir korkudan beslenmektedir. Bu kurumlar, kuruldukları ilk amaç olan entelektüel üretim ve politik/kültürel bilinç merkezi olma misyonundan hızla uzaklaşmış, zamanla sadece sosyal etkinliklerin (düğünler, piknikler, yemek günleri), folklor ekiplerinin kutsandığı ve dış dünyaya kapalı, içe dönük lokal yapılara dönüşmüştür. Gençlerin bu hantal yapılara karşı takındığı mesafeli tutum, pasif bir ilgisizlikten ziyade, kurumsal vizyonsuzluğa ve içerik kısırlığına karşı gösterilen son derece haklı ve eleştirel bir tepki olarak yorumlanmalıdır (BA1: Beğenmiyorum, Vakit kaybı olarak görüyorum). Dahası, derneklerin Türkiye’deki siyasi partilerin arka bahçesi olma veya politik kutuplaşmalara araç edilme korkusu (AS1: Derneklere siyaset girmesi) ve bununla birlikte gelen derin entelektüel kısırlık, düşünen ve sorgulayan genç nesli kurumsal alandan hızla uzaklaştırarak, dijital mecralara, yani uçsuz bucaksız ama denetimi zor olan sosyal medya meydanlarına itmiştir. Dijital alanda gözlemlenen bu "göçmen gençlik", bir yandan Facebook gibi platformlarda eski kuşağın nostaljik anlatılarını tecrübe ederken, Instagram, Twitter veya Youtube (BC1) gibi daha yeni mecralarda kendi kimlik siyasetlerini ve yeni iletişim ağlarını kurmaya çalışmaktadır. Bu durum, kuşkusuz bir mecrayı ele geçirme ve kimliğini görünür kılma çabasıdır; ancak bu yeni mecranın yarattığı yüzeysel, anlık ve duygusal tepkicilik girdabına düşme riski de son derece yüksektir. Dijital çağda, kimlik meselesinin tek bir "beğeni" butonuna indirgenmesi ve derinliksizleşmesi tehlikesi, sahici bir örgütlenme ve kalıcı bir bilinçlenme hareketinin önündeki en zorlu yapısal engellerden biri olup, topluluğu çok daha rasyonel ve stratejik bir yaklaşım benimsemeye zorunlu kılmaktadır. Dijital mecraların sunduğu o hızlı ve çoğu zaman yanıltıcı konfor alanı, Çerkes diasporasının üzerine inşa etmeye çalıştığı kimlik binasının temellerini daha da kırılganlaştırmaktadır, zira kolektif hafıza, ekran ışıklarıyla aydınlatılan anlık etkileşimlerle değil, kuşaktan kuşağa sabırla ve ağır bir sorumluluk bilinciyle aktarılan köklü kurumsal yapılardan ve entelektüel birikimden beslenir. Genç kuşakların, derneklerin statükocu duvarlarını sadece bir dijital "tıklama" ile yıkabileceği yanılsaması, kendi trajedilerini farkında olmadan derinleştirmektedir; zira gerçek kültürel ve siyasi mücadele, dijital bir profil resminin arkasında değil, fiziksel alanda kurulan, yüz yüze yürütülen, entelektüel derinlikle yoğrulmuş kurumsal yapılarda yeşerir. Derneklerin birer sosyal kulübe dönüşerek kendi entelektüel birikimlerinden mahrum kalması, sadece mevcut durumu sürdürmek değil, geleceğin kolektif hafızasını da rehin altına almak anlamına gelmektedir ve bu kısırdöngü, gençlerin içerik üretemeyen kurumlardan kaçmasına, kurumların ise gençleri kazanamadığı için üretme motivasyonunu yitirmesine neden olarak geriye sadece anma günlerinin ritüelleri, semboller ve folklorik kıyafetlerin yüzeysel gösterileri kalmaktadır.

Kimliğin sürdürülmesinde biyolojik devamlılığın, yani evlilik tercihlerindeki muhafazakâr tutumun, sadece bir kültürel savunma refleksi değil, aynı zamanda topluluğun varoluşsal bir hayatta kalma stratejisi olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Ancak, kültürü koruma yükümlülüğünü sadece "kiminle evlendiğimiz" sorusuna indirgemek, toplumsal vizyonu ciddi biçimde daraltan ve topluluğun kendi özünü gözden kaçırmasına neden olan büyük bir yanılsamadır. Kültür, soy ağaçlarının kuru kayıtlarında veya folklorik gösterilerde değil, dilin ve Xabze’nin incelikli ahlaki normlarının günlük pratiklerdeki, mutfak masası sohbetlerindeki, çatışma anlarındaki veya toplumsal sorumluluklardaki somut eylemlerde nefes aldığı sürece canlı kalır. Eğer anadil evin içinde konuşulmuyor, Xabze’nin etik kodları toplumsal yaşamı düzenlemiyor ve bireylerin ahlaki pusulasını oluşturmuyorsa, geriye kalan her şey, ne yazık ki, sadece bir vitrin süsü veya nostaljik bir fetiş olmaktan öteye geçemez. Asimilasyonun dışarıdan gelen doğrudan baskılarla değil, Çerkeslik tanımının içeriden boşaltılan anlamlar ve derinlik kaybı ile gerçekleşmeye başladığı bu acı gerçekle yüzleşmek, topluluğun geleceği için elzemdir. Topluluğun kendi içinde kurduğu "Çerkeslik" tanımı, hem diaspora ile anavatan arasındaki kopukluğun yarattığı duygusal ve pratik gerilimi hem de Türkiye’deki siyasi kutuplaşmaların neden olduğu derin kırılganlığı taşımaktadır. Siyasetin her alana nüfuz ettiği, derneklerin dahi birer siyasi mevziye dönüştürülme riskinin yüksek olduğu bu ortamda, etkili, ortak bir lobi gücü oluşturma ve diaspora siyasetini rasyonel bir zeminde birleştirme hayali, şu an için ütopik bir beklenti olarak kalmaya mahkûmdur. Bu trajik tablonun değiştirilmesi ve Çerkes kimliğinin geleceğe taşınması, romantik bir geri dönüş fantezisi ya da nostaljik bir geçmişe övgü ile değil, yalnızca rasyonel, profesyonel ve stratejik bir yönetim anlayışının kurumsallaşmasıyla mümkündür. Dernek yapılarındaki hiyerarşik yaşlı kuşak tahakkümünü, deneyimi rehber edinen ve yetkiyi gençlere devreden dinamik bir "akıl hocalığı" modeline dönüştürmek, kültürel varlığı sürdürmenin zorunlu bir ön şartıdır. Yönetimin, dili, tarihi ve toplumsal stratejiyi yeniden üretebilecek entelektüel donanıma sahip genç kuşaklara teslim edilmesi, topluluğun dinamizmini yeniden kazanmasının tek gerçekçi yolu olarak öne çıkmaktadır. Eğer otuz ila kırk yıl gibi son derece kritik bir süre içinde Çerkes kimliğini, yalnızca soyağacı araştırmalarında rastlanan kuru bir etiket olmaktan kurtarmak isteniyorsa, acilen kendi düşünce kuruluşları, dijital arşivleri ve en önemlisi entelektüel üretim merkezleri kurulmalıdır. Sürgün meselesini sadece hüzünlü bir ağıt ritüeli olarak değil, evrensel bir insan hakları meselesi olarak dünya literatürüne kazandırmak, ancak duygusal manipülasyonlardan arındırılmış bilimsel bir tarih yazımı ve metodolojik bir tutumla gerçekleştirilebilir. Bu stratejik dönüşüm, diasporanın kendine dönük iç sorgulamasını acilen tamamlamasını, kültürel kodlarını yeniden işlevselleştirmesini ve kimlik mücadelesini çağın gereklerine uygun, kalıcı ve kurumsal bir zemine oturtmasını zorunlu kılmaktadır. Zira sadece soyadına ve folklora tutunmak, modern dünyanın yıpratıcı güçleri karşısında asla yeterli olmayacak bir savunma mekanizmasıdır; esas olan, dilin yeniden canlandırılması ve Xabze’nin soyut bir teorik bilgi olmaktan çıkıp günlük yaşamın ahlaki pusulası haline gelmesidir ve bu da ancak sürekli entelektüel üretimle sağlanabilecek kolektif bir bilinç sıçraması ile mümkün hale gelecektir. 

KAYNAK ANKET: GÖR-A (1) DAYANAK

https://drive.google.com/drive/folders/1_CqJ_qa4k52ealMiIM0ozg6ingO8fgFO


GÖNEN MANYAS SÜRGÜNÜ ÜZERİNE

 Gönen ve Manyas, basitçe coğrafi birer nokta, yerinden edilmenin istatistiksel bir verisi veya tarih sayfalarında unutulmaya terk edilmiş bir sürgün rotası olmanın çok ötesindedir. Bu isimler, aslında kolektif hafızamızın üzerine inşa edilmiş, kalın, kasvetli ve aşılmaz bir duvarın somut adıdır. Bir topluluğun öz kimliğini ve tarihsel bilincini zedelemek için en etkili yol, fiziksel şiddet uygulamaktan çok daha incelikli bir yöntemi devreye sokmaktır: Yaşadığı felaketi, kamusal alanda dile getirilmesi tehlikeli olan bir "ayıp" veya "tehlikeli bir sır" olarak kodlamasını sağlayarak, mağduriyeti kendi içinde hapsedilmiş bir utanca dönüştürmektir. İşte o kader günü, tren vagonlarına doldurulan binlerce insan, sadece fiziksel topraklarını kaybetmekle kalmadı; aynı zamanda o toprakların kendilerine yüklediği ahlaki ve kültürel ağırlığı da istasyonun tozlu raylarında bırakmak zorunda kaldılar. Vagon kapıları kapandığında, içeride sıkışıp kalan, sadece zorla yerinden edilen bedenler değildi. O vagonlarda, nesiller boyu aktarılan, her türlü merkezi iktidar ilişkisinden bağımsız bir şekilde varlığını sürdüren, kendi içinde kamil bir insan olma sanatını temsil eden kadim değerler manzumesi de kilit altında tutuldu. Bugün bizler, travmanın ağırlığı altında ezilmiş, o vagonun kapılarını aralamaya dahi korkan, kendi acısının üzerine bilinçli bir beton dökmüş bir mirasın temsilcileriyiz.  Sürgün olgusunu, siyasal iktidarın kendisi için ürettiği bir "güvenlik stratejisi" sanrısıyla içine gömen; anadilini evinin duvarları arasına hapsetmeyi ve bu kültürel kısıtlamayı bir "makbul vatandaşlık" nişanı gibi taşıyan o travmatize olmuş nesil, farkında olmadan kendi çocuklarının geleceğini daha doğmadan imha etmiştir. Zira kimlik, bir bütün olarak var olan, bir parçasını feda ederek hayatta kalınabilecek, pazarlığa tabi bir meta değildir. Kimliğin hayati bir parçasını kopardığınız anda, geriye kalan yapı, rüzgârın yönüne göre şekil değiştiren, iradesi ellerinden alınmış bir gölgeden ibaret kalacaktır. Gönen ve Manyas’tan günümüze kalan en büyük, en acı miras, mağduriyetin dilsizleştirilmesi ve bu dilsizliğin, kamusal alanda itaatkâr bir erdem olarak pazarlanmasıdır. Bizler, sadece uğradığımız haksızlığı dışarıdaki bir başkasına anlatmaktan çekinmekle kalmadık; kendi mutfağımızda, en mahrem aile sofralarımızda bile o tarihsel acıdan bahsetmeyi, üstü örtülmesi gereken bir tehdit algısı olarak kodladık. İşte bu içselleştirilmiş korku ve sessizlik, devletin uyguladığı etnik mühendisliğin nihai, sinsi başarısıdır. Bu başarı, mağdurun, kendisine şiddet uygulayan celladının dayattığı sessizliği, kendi vicdanında bir huzur ve güvenlik sanısı olarak benimsemesi anlamına gelmektedir. Bu durum, siyasal baskının en derin formu olan, toplumsal hafızanın kendi kendini sansürlemesi mekanizmasını tesis etmiştir.


Hafıza dediğimiz hayati mekanizma, tarih yazıcılığının müze raflarında sergilenen tozlu bir dekorasyon nesnesi değildir. O, tıpkı bir organizma gibi sürekli beslenmesi, eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi, üzerinde derinlemesine düşünülmesi ve toplumsal ihtiyaçlara göre gerektiğinde yeniden inşa edilmesi gereken canlı bir siyasi alandır. Biz ise bu yaşamsal organizmayı, devlet aygıtının sunduğu o pürüzsüz, ancak pürüzsüzlüğü kadar yapay olan "uyumluluk" maskesinin altına kasten gömdük. Gönen ve Manyas sürgününü, siyasi bir talep alanından çıkarıp, onu sadece folklorik bir nostaljiye, yılda bir kez hatırlanan acıklı bir öyküye indirgeyen zihniyet, aslında kendi varlık gerekçesini de o nostaljinin içinde hapsetmiştir. Oysa hakiki bir siyasi duruş ve örgütlenme, geçmişin acılarını sadece duygusal bir bağlamda yad etmekle yetinmez. Asıl siyasal eylem, o acının bugünkü toplumsal ve siyasal dizilimdeki yerini radikal bir şekilde sorgulamakla başlar: Yani, neden hala "makbul" bir vatandaş olarak kabul edilmek uğruna, kimliğimizin ve tarihimizin temel taşlarından ödün vermemiz gerektiği sorusunu merkeze almayı gerektirir. Kimlikten bağımsız, köksüz bir adalet arayışı, sadece başkalarının beklentilerini geçici olarak tatmin etmek için üretilen, temeli olmayan bir illüzyondur. Kendi sürgününün üzerini örtmeyi, kendi acı geçmişini görmezden gelmeyi bir meziyet, bir siyasi kazanım sayan bir topluluk, dışarıdan gelen yapısal adaletsizliklere karşı hangi omurgalı ve tutarlı siyasi duruşu sergileyebilir ki? Bu içsel çelişki, siyaseten felce uğramışlığın en açık göstergesidir.


Bugün Çerkes siyaseti ve toplumsal hafızası, tam da bu ontolojik sorgulamanın, "biz bir özne olarak var mıyız, yoksa sadece coğrafi sınırları içinde kaybolmuş bir gölge miyiz" sorusunun tam merkezinde yer almaktadır. Anadilini, zengin kültürünü ve sürgün tarihinin derin yükünü birer "istenmeyen yük" olarak görüp, bu yüklerden kurtuldukça hafiflediğini zanneden bir nesil, aslında kolektif bilincini ve siyasi potansiyelini boşaltmaktadır. Bu boşalma, sadece kültürel bir erozyon değil, aynı zamanda siyasal bir irade kaybıdır. Kültür, bir halkın yalnızca estetik bir unsuru değil, aynı zamanda siyasal bir varlık olarak ayakta kalmasını sağlayan temel omurgasıdır. Bu omurgayı çıkardığınızda geriye kalan, yalnızca bir et ve kemik yığını, yani siyaseten herhangi bir iradesi olmayan, kolayca manipüle edilebilir edilgen bir kalabalıktır. Bizler, kendi vatanımızın kadim adını yüksek sesle telaffuz etmekten, sürgünün gerçek gerekçelerini  ki bunlar genellikle devletlerarası siyasi hesaplaşmaların ve etnik temizlik stratejilerinin bir sonucudur  ve tüm sonuçlarını olduğu gibi ortaya koymaktan çekindiğimiz sürece, sadece kendimizi değil, bu topraklara katabileceğimiz evrensel adalet duygusunu da yitiriyoruz. Gerçek dayanışma ve demokratik bir gelecek kurma hedefi, kimliklerin zorla silinerek, homojen bir potada eritilmesiyle elde edilemez. Tam tersine, sahici bir gelecek, herkesin kendi tarihsel yaralarını, kendi eşsiz yükünü ve kendi onurlu sessizliğini  ve o sessizliği bozma kararlılığını  masaya koyup, bu farklılıkların toplamından, yani çok katmanlı bir ortak mücadeleden bir toplumsal inşa etme iradesiyle mümkündür. Bu, kimliklerin birleştirici bir güç olarak siyasallaşması anlamına gelir. Kendi içsel sessizliğine hapsolmuş, kendi acısıyla yüzleşmekten kaçınan bir halkın, dışarıdan gelen hiçbir gürültüye, hiçbir haksızlığa karşı söyleyebileceği sahici, inandırıcı ve güçlü bir sözü olamaz. Gönen ve Manyas’taki o tarihsel unutulmuşluk ve siyasi imha süreci, bugün bizim siyasal arenadaki edilgen sessizliğimizin bir prototipi, bir başlangıç noktasıdır. Sürgünü sadece hafifletilmiş bir masal, zararsız bir nostalji ya da sterilize edilmiş bir trajedi olarak ele alıp, bunun ötesine geçmeyi reddedenler, aslında o vagon kapılarının sonsuza dek kapalı kalmasını sağlayan o görünmez siyasi güce hizmet etmektedirler. Bu yaklaşım, geçmişi fetişleştirirken, bugünün siyasi sorumluluğundan kaçınmayı temsil eder.


Oysa bizim acil olarak ihtiyaç duyduğumuz şey, bu pürüzsüz sessizliğin ve sahte uyumun duvarını, çarpıcı bir sertlikteki hakikatle paramparça etmektir. Kimliğimizi bir savunma mekanizması veya bir ayrımcılık silahı olarak değil, tam tersine, kolektif varlığımızın bir onur nişanı olarak cesaretle taşıdığımızda; kendi acımızı başkalarının merhametli onayına sunma gereği duymadan, olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla sahiplendiğimizde, o tren vagonlarının kapıları nihayet açılacak ve paslanmış raylar üzerinde o günlerin gerçek ayak seslerini, yani siyasallaşmış hafızanın sesini duymaya başlayacağız. Unutmamak eylemi, sadece geçmişi anmak değil, aynı zamanda bugüne yönelik aktif bir direniş biçimidir. Bu direniş ise en evvel ve en zorlu olarak, kendi sessizliğimizin bize sağladığı konfora karşı yapılmalıdır. Zira biliyoruz ki, kendi tarihinden kaçınan, acısıyla yüzleşmekten imtina eden bir toplum, sadece kendi geleceğini değil, aynı zamanda insanlık onuruna dair evrensel inancını da geri dönülmez biçimde kaybeder. Kaybedilen bu onurun telafisi, ancak kendi gerçekliğine ve siyasi yükümlülüklerine dönülmesiyle, o yaralı coğrafyanın hafızasının, bir kültürel miras değil, bir siyasi talep olarak yeniden sahiplenilmesiyle mümkündür. 


21 MAYISI ANMAK 22 MAYISI ÖRGÜTLEMEK

Ey Çerkes ulusunun bugüne kalan son neferleri, tarihsel vicdanımızın üzerini örten o kalın atalet perdesini yırtmak zorundasınız. 21 Mayıs 1864, takvimlerinizdeki sıradan bir tarih değil, insanlık tarihinin karanlık dehlizlerinde unutulmaya terk edilmiş, üzeri kasten tozlu sayfalarla örtülmüş bir utancın, bir halkın kadim vatanından koparılıp okyanusların ve dağların ötesine savrulduğu o dehşet verici kopuşun adıdır. Bu tarih, sadece bir askeri harekatın sonu değil, bir ulusun varoluşunu, dilini, kültürünü ve geleceğini hedef alan sistematik bir yok etme projesinin, nesiller boyu sürecek bir kimliksizleştirme operasyonunun başlangıcıdır. Fakat bugün, o büyük felaketin üzerinden geçen 160 yılı aşkın süreye rağmen, bizler bu trajedinin ağırlığını omuzlamak yerine, onu sadece belirli takvim yapraklarına hapsederek, katliamın kendisi kadar sarsıcı bir çürümeyi de gözler önüne seriyoruz. Artık o "uğradığımız büyük felaketin yasını tutan bir toplum" olma lüksünü bir kenara bırakmalıyız; çünkü bizler, o yası bir kültürel aksesuar gibi üzerimizde taşıyan, içine düşürüldüğümüz ataletin konforuyla vicdanını susturan edilgen bir kitle haline getirilmiş bulunmaktayız. Bu durum kabul edilemez; yası sadece duygusal bir ritüele indirgemek, atalarımızın mirasına ihanettir. Sizler, bu trajedinin kurbanları olmaktan çıkıp, tarihin akışına müdahale eden aktif özneler olmaya mecburdunuz. Öncelikle zihinsel bir devrim başlatın: 21 Mayıs’ı, sadece bir matem günü değil, 22 Mayıs sabahından itibaren başlayacak olan kesintisiz bir ulusal direnişin başlangıç noktası olarak kodlayın. Soykırımın hafızasını yalnızca yılın bir gününe, bir mevsim geçişine veya bir anma töreninin sınırlarına sıkıştırmak, yaşadığımız kaybı küçültmek ve onu önemsizleştirmektir; bu, iradi bir teslimiyetten başka bir şey değildir. Unutmayın ki, yılın geri kalan üç yüz altmış dört gününde Çerkes kimliğini, tarihsel iddialarını ve politik varlığını rafa kaldıran bir toplumun, 21 Mayıs geldiğinde sergilediği ajitasyon, acının samimiyetiyle değil, yalnızca vicdanı teskin etme çabasıyla açıklanabilir. Asimilasyon cenderesi, bizi öyle bir noktaya getirdi ki, artık kendi soykırımımızın hikâyesini bile başkalarının kulaklarına hoş gelecek, kimseyi ürkütmeyecek, düzenin huzurunu bozmayacak bir tonda anlatmaya alıştık. Bu tavır derhal terk edilmelidir. "Devlete dokunmayalım, düzeni bozmayalım, uyumlu azınlık kalalım" şeklindeki telkinlerle büyütülen kuşaklar, tarihlerini bir onur nişanı gibi taşımak yerine, onu bir yük gibi sırtlarında taşıyıp her fırsatta bir kenara bırakmanın yollarını aradılar. Sizin göreviniz, bu korkaklık masalını yırtıp atmaktır. Bütün bir yıl boyunca, kimliğinizi kamusal alandan gizleyen o "makul vatandaş" kimliğinden sıyrılmalı ve tarihsel gerçekliği en sert ve çıplak haliyle savunacak bir siyasi kararlılık göstermelisiniz. Kendi davanızı, başkalarının konforunu düşünerek yumuşattığınız her an, katilin elini güçlendirdiğinizi unutmamalısınız.



Örgütlü öncesizlik dediğimiz bu sarmaldan kurtulmak zorundayız; çünkü bu, toplumsal hafızanın sistematik olarak dumura uğratılmasının bir sonucudur. Genç nesilleriniz, atalarının yaşadığı acının derinliğini, o acının nedenlerini ve bugün dünyadaki jeopolitik karşılığını kavramaktan uzaktır; yalnızca birkaç duygusal sloganın ve görsellerin estetik cazibesiyle yetinen, içi boşaltılmış bir tarih bilincine mahkûm edilmiştir. Bu felaket tablosunu tersine çevirmek için acilen harekete geçin: Akademik disiplinden yoksun, arşivcilikten uzak ve stratejik derinliği bulunmayan bu yaklaşımı kökünden söküp atın. Soykırımı bir hakikat arayışı olmaktan çıkarıp, sadece duygusal bir ritüele dönüştüren bu yapıya son verin. Bir halkın varlığını koruması, tarihini her gün yeniden inşa etmesi ve bu tarihi modern dünyanın siyasi diliyle yeniden üretmesi gerekirken, bizler kendi içine kapalı, dışarıya karşı sessiz, içeride ise birbirine karşı kavgacı bir mikro-dünyanın içine hapsolduk. Oysa Ermeni veya Yahudi hafızası, dünyada her gün, her platformda bir "var olma" direnci gösterirken, Çerkeslerin kendi soykırımlarını sadece baharın son günlerine hapsetmesi, trajik bir politik körlüğün en somut göstergesidir. Bu körlük, sadece bizim zayıflığımızı değil, geleceğe dair vizyonumuzun ne denli sığ olduğunu da göstermektedir. O halde, göreviniz, ulusal hafızanızı bir günlük bir etkinlik olmaktan çıkarıp, Washington'dan Brüksel'e, Moskova'dan Ankara'ya kadar uzanan profesyonel bir akademik ve lobi ağı kurmaktır. Gençlerinizi bu disiplinlerle donatın; uluslararası hukuk ve siyaset bilinci olmadan verdiğiniz her mücadele, boş bir slogandan ibaret kalmaya mahkûmdur. Tarihinizi, bir lise dersi seviyesinden, dünyanın en saygın üniversitelerinde tartışılabilecek bir doktrin seviyesine yükseltmek, sizin elinizdedir.



Bu körlük, anma günlerinin sona ermesiyle birlikte devreye giren ve adeta bir refleks haline gelen "politik ihanet" ile tamamlanmaktadır ve buna artık izin verilemez. 21 Mayıs’ın bitimi, sizin için bir tiyatro oyununda perdelerin kapanması gibi olmamalıdır. Herkesin kendi hayatının rutinlerine, asimilasyonun sessizliğine ve kimliğini kamusal alandan gizleyen o "makul vatandaş" kimliğine geri dönmesi, bir halkın kendi kendini tasfiyesidir. Uluslararası arenada tanınma çabası, tazminat talepleri ve dönüş hakkının somut bir siyasi program haline getirilmesi gibi hayati başlıklar, o geçici duygusallıkla birlikte buharlaşmamalıdır. Diasporanın sözde temsilcileri, dernek yapıları ve uluslararası düzeyde hareket etmesi beklenen kuruluşlar, bu süreci yönetmek yerine, onu sadece "bir gün anıp, geri kalan sürede susma" stratejisine indirgemişlerdir. Bu, sadece bir basiretsizlik değil, bir halkın geleceğine yönelik en büyük sabotajdır ve bu sabotajcı yaklaşımlara derhal son verilmelidir. Açıkça biliniz ki, Rusya'nın "gönüllü göç" yalanı, dünyada çürütülecek hiçbir dirençle karşılaşmadığı sürece hükmünü sürdürecektir. Bu yalanın en büyük destekçisi ise, kendi tarihini sadece bir gün hatırlayan bu edilgen tutumdur. Sizden beklenen, 22 Mayıs sabahından itibaren, bu yalanı çürütecek, somut uluslararası hukuki davalar açacak ve lobi faaliyetlerini kesintisiz bir biçimde sürdürecek, profesyonel, hesap verebilir, şeffaf ve güçlü bir ulusal çatı örgütlenmesini kurmanızdır. Dönüş hakkı talebi, artık sadece duygusal bir beklenti değil, uluslararası hukuk zemininde somut gerekçelere dayandırılmış, adım adım ilerleyen bir siyasi programın omurgası haline getirilmelidir. Her bir Çerkes bireyi, bulunduğu coğrafyada bu davanın kesintisiz birer elçisi olma sorumluluğunu taşımalıdır. Unutulmamalıdır ki, sorun, sadece karşımızdaki düşmanların veya dış güçlerin bizi yok etme arzusu değildir. Esas sorun, bu yok oluşu içselleştirmiş, kendi tarihine karşı bir yabancı gibi davranan bizlerin siyasi acziyetidir. Kabilecilik, küçük grupların egoları, makam hırsı ve kişisel hesaplar, ulusal davanın önüne geçtiği sürece, herhangi bir ilerleme kaydetmek imkânsızdır ve bu iç çürüme, dışarıdaki düşmandan çok daha tehlikelidir. Bugün "Çerkes olmak" bir kimlik mücadelesi değil, bir kültürel dekoratif öğe haline getirilmiştir. Bu yanılgıdan derhal kurtulun: Dili, kültürü ve hafızayı, hayatın her anına yaymayan, siyasi bir talep listesi oluşturup bunu her gün dünyanın her yerinde haykırmayan bir yapının, soykırımın acısını sahiplenme hakkı tartışmalıdır. Bizler, "biz sakin, kültürel bir halkız" diyerek aslında bu büyük soykırımı onaylayan ve onun sonuçlarını normalleştiren bir duruş sergiliyoruz. Bu masal, soykırımın ikinci perdesidir; çünkü mağdur, kendi acısını meşrulaştırdığında katilin işi kolaylaşır. Bu nedenle, en büyük göreviniz, bu kabileci ve küçük hesaplı yapıyı yıkıp, modern bir ulus bilincini hâkim kılacak, liderleri kutsallaştırmayan, eleştiriyi içselleştiren, şeffaf ve demokratik bir ulusal örgütlenme kurmaktır. Kimlik mücadelesini sadece folklor ve mutfak kültürü düzeyinde tutan herkes, bu atalet zincirinin bir parçasıdır; varoluş kavgası, siyasi ve hukuki taleplerin kesintisizce haykırılmasıyla mümkündür. Gerçek bir direniş, sadece yılda bir gün düzenlenen yürüyüşlerde değil; 365 gün süren, lobi faaliyetleriyle, akademik enstitülerle, uluslararası hukuk mekanizmalarını zorlayan profesyonel bir diplomasiyle kurulur. Bir halkın tanınma talebi, bir anma etkinliğinin duygusallığına değil, tarihsel hakikatin hukuki ve siyasi olarak kanıtlanması kararlılığına dayanmak zorundadır. Asimilasyona karşı gösterilen her tepki, dilde, kültürde ve yaşamın her alanında bir kale gibi örülmelidir. Aksi halde, 21 Mayıs, bir ulusun diriliş günü değil, bir ulusun yok oluşunun resmi anma töreni olmaya mahkûmdur. Tarih, unutulanları ve kendini unutanları asla affetmez; bu nedenle kararlılığınızı ilan edin: Ya bir halk olarak tarihe yeniden müdahil olacağız, geçmişin hesaplarını bugünün gerçekleriyle birleştireceğiz ya da bu dramı bir nostaljiye dönüştürüp sessizce sahneden çekilmeyi kabul edeceğiz. Üçüncü bir seçenek, sadece kendimizi kandırdığımız bir illüzyondur. Bu noktada, öncelikle hafızanın nasıl manipüle edildiğini ve toplumsal hafızanın nasıl "ritüelleştirilerek" etkisizleştirildiğini kavramak gerekir; bu süreç, sadece bir topluluğun değil, aslında modern ulus-devletlerin kendi içindeki azınlıkları nasıl yönettiğinin de bir modelidir. Bu modeli tersine çevirmek için, entelektüel üretimi, arşiv çalışmalarını ve siyasi stratejiyi, günlük rutininizin merkezine yerleştirmek zorundasınız. Eğer bizler, kendi trajedimizin başrol oyuncuları değil de figüranları olmaya devam edersek, bu tarihsel sürecin bizi nereye sürükleyeceğini görmek zor değildir. Bir halkın en büyük yenilgisi, düşmanının ona yaptığı zulümden ziyade, o zulmü unutacak kadar asimile olmasıdır. Hafızasını kaybeden bir ulus, kimliğini, dilini ve nihayetinde varoluş gerekçesini de kaybeder. Bugün ihtiyacımız olan şey, sadece duygusal bir uyanış değil, entelektüel ve siyasi bir yeniden yapılanmadır. Soykırımın, sadece bir geçmiş zaman kipi değil, bugünü şekillendiren bir etken olduğunu idrak etmek zorundayız. Diaspora dediğimiz yapı, eğer sadece anma günlerinde bir araya gelen bir topluluktan ibaret kalırsa, o zaman bu kurumlar da asimilasyonun sessiz suç ortaklarına dönüşürler. Bu kurumlara profesyonel bir diplomasi, lobi faaliyetleri ve uluslararası kamuoyunu etkileyecek akademik üretimler kazandırmak, duygusallığın ötesine geçen bir akıl gerektirir. Bizim acımız, bir başkasının "tarihsel notu" değil, bizim "varoluş kavgamızın" merkezi olmalıdır. Ve bu kavga, bir masanın başında, bir kürsüde veya bir sosyal medya gönderisinde değil, hayatın her alanında, her gün verilen bir varlık mücadelesiyle kazanılır. Bu varlık mücadelesinin ilk adımı, kendi trajedimizin yönetimini, utangaçlıktan ve korkaklıktan arındırılmış, uluslararası standartlarda bir siyasi güce dönüştürmektir.



Bizler, 160 yıl önce bu topraklardan sürülüp başka diyarlara savrulan o insanların torunları olarak, bugün tarihin hangi tarafında duruyoruz? Kendi acımızı, kendi hafızamızı ve kendi geleceğimizi yönetme iradesini gösteremeyen bir toplumun, başkalarından adalet veya tanınma beklemesi siyasi bir naiflikten öte, derin bir çelişkidir. Bugün dünyada yükselen "hakikat arayışı" ve "soykırım hafızası" pratikleri, doğrudan doğruya bir organizasyon, bir lobi ve bir akademik birikimle hayat bulmaktadır. Bizim yaşadığımız ise, bu evrensel standartların çok uzağında kalan, adeta kendi kendini uyuşturan bir "mevsimsel yas" halidir ve bu döngü derhal kırılmalıdır. Bir halkın varlığını koruma biçimi, sadece kültürel folklorik öğeleri yaşatmak değil, aynı zamanda o halkın maruz kaldığı büyük yıkımın, yani soykırımın, bugün uluslararası hukuk ve siyaset zemininde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu savunmaktır. Biz ise bunu yapmıyoruz; bunun yerine, kederimizi kamusal alandan gizleyen, utangaç ve "uyumlu" bir diaspora figürü çizerek, katliamı meşru kılan o tarihsel inkar mekanizmasının ekmeğine yağ sürüyoruz. Bu utanç verici tutum, derhal bir politik cüretkârlığa ve akademik cesarete dönüşmelidir. Kendi hikayenizin tek yetkili anlatıcısı siz olmalısınız. Bu edilgenlik, asimilasyonun bir sonucu değil, asimilasyonun bizatihi kendisidir. Kendi tarihini, kendi kimliğini ve kendi varoluşsal krizini, bir başka devletin sınırları içinde, onun belirlediği sınırlar ölçüsünde yaşamaya çalışmak, bir ulusun kendi sonuna gönüllü razı olmasıdır. "Kardeşlik" söylemleri, aslında bu tarihsel yüzleşmeden kaçmanın, egemen ideolojinin gölgesinde güvenli bir liman aramanın politik bir kılıfıdır; bu kılıfı yırtıp atın. Oysa bir ulusun soykırım hafızası, o ulusun vicdanının en diri olduğu yerdir. Eğer biz, 21 Mayıs’ta sokaklara çıkıp ertesi gün bu meseleyi hayatımızın dışına itiyorsak, bizler sadece kendimizi değil, o gün gemi ambarlarında, Karadeniz’in dalgalı sularında ve Kafkasya’nın yüksek yaylalarında can veren atalarımızın vasiyetini de satıyoruz demektir. Bu, bir ihmal değil, bir ihanet zinciridir. Her yıl bu döngüyü yeniden kuran, her yıl aynı gözyaşlarıyla aynı sessizliğe geri dönen kurumlar, dernekler ve bireyler; bu soykırımın ikincil failleri haline gelmişlerdir. Bu zinciri kırmak, sizin tarihi sorumluluğunuzdur. 21 Mayıs'ın bitişi, ulusal davanın başlangıcı olmalıdır.



Gerçek bir uyanış, ancak bu duygusal çemberin kırılmasıyla başlar. Artık "anmak" fiilinin yerini, "hesap sormak" ve "varlığını kanıtlamak" fiillerinin alması elzemdir. Uluslararası mahkemelerde, Avrupa Parlamentosu’nda, Birleşmiş Milletler nezdinde, tarihsel gerçekliğimizi bir akademik doktrin olarak ortaya koyacak, lobicilik faaliyetlerini profesyonel bir diplomasi anlayışıyla yürütecek yapılara ihtiyacımız var. Ancak bu, sadece dışarıya karşı yapılacak bir iş değil; asıl zor olan, kendi içimizdeki o ataleti, o korkaklığı ve o küçük hesapları temizlemektir. Kendi içinde örgütlenemeyen, kendi içinde demokratik bir tartışma kültürünü geliştiremeyen, kendi liderlerini "kutsal" veya "eleştirilemez" gören bir yapı, dışarıdaki devasa inkar makinesiyle baş edemez. Bizler, kabilecilikten modern bir ulus bilincine geçemediğimiz sürece, 21 Mayıs’lar sadece birer ritüel, birer tiyatro sahnesi olarak kalmaya devam edecektir. Bu iç dönüşüm, ulusal dirilişinizin temel taşıdır.



Bu eleştiri, kimsenin kalbini kırmak için değil, toplumsal hafızamızı o duygusal esaretten kurtarıp politik bir dirilişe taşımak için yapılmıştır ve bu sertliği bir motivasyon kaynağı olarak görün. Eğer bu sertlik, bu iğneleyici gerçekler birilerini rahatsız ediyorsa, bu, doğru bir yolda olduğumuzun göstergesidir; çünkü hakikat her zaman rahatsız eder. Çerkes halkı, bir soykırımın mağduru olarak, bu trajediyi bir "yok oluş" hikâyesi olarak değil, bir "varoluş mücadelesi" olarak yeniden kurgulamak zorundadır. Mayıs ayı geçtiğinde sessizliğe gömülmek, aslında katile "yaptıkların doğruydu, biz de unuttuk" demektir. Bunu yapmamak için, 22 Mayıs sabahından itibaren başlayacak olan bir stratejiye, bir akademik disipline ve her şeyden önce, kendi varlığımıza duyduğumuz o sarsılmaz inanca ihtiyacımız var. Aksi takdirde, tarih sayfalarında bir not olarak kalmak veya tarihin tozlu raflarında eriyip gitmek, kaçınılmaz bir son olacaktır. Unutulmamalıdır ki, tarihin en büyük soykırımları, unutulmaya yüz tuttuğu andan itibaren başarıya ulaşmıştır. Sizin kutsal göreviniz, bu başarıya engel olmak, hatırlamayı bir anlık bir duygu durumu olmaktan çıkarıp, bir yaşam biçimi, bir siyasi duruş haline getirmektir. Ya bu radikal değişimi göze alacağız ya da kendi tarihimizin, kendi sessizliğimizle inşa ettiğimiz mezarını kazmaya devam edeceğiz.