#APiSCANBERK

Siyasal Abrek: KAFKASYA VİZYONU

 Tarihin derin sessizliği, sadece unutulmuş olanın değil, kasten susturulmuş olanın da ağır ve boğucu yükünü taşır. Bu sessizlik, 1864'ün büyük ve tarifsiz trajedisinin, sadece coğrafi bir kırılma değil, aynı zamanda kolektif bir varoluşun kökünden sökülüşü olduğunu gösterir. Bir halkın varlık sancısı, coğrafi sınırların ötesine taşan ve zamanın düz akışını paramparça eden bir süreklilik arz ettiğinde, orada artık sadece bir meseleden değil, 1864’ten miras kalan büyük bir "oluş" mücadelesinden bahsetmek gerekir. Karadeniz’in o hırçın ve karanlık sularına gömülenler sadece fiziksel bedenler değildi; binlerce yıllık bir toplumsal sözleşmenin, eşsiz bir yaşam estetiğinin ve bir siyasal iradenin en saf hayalleri de o sulara karışarak derinlere çekildi. Bu tarihsel facia, yalnızca bir sürgün olayı değil, uluslararası hukukun tanımadığı bir soykırımın sarsılmaz gölgesidir.


Bugün diasporanın her bir hücresinde, her bir sokağında bu temel varoluşsal kırılmanın izlerini sürerken, karşımıza çıkan manzara bir nostalji güzellemesinden ziyade, modernitenin öğütücü çarkları ile ulus-devletlerin asimilasyonist kıskacı arasında ezilen bir kimliğin varoluşsal çığlığıdır. Bu çığlık, sadece geçmişe duyulan bir ağıt değil, geleceğe dair bir bilinç çağrısıdır. Çerkes kimliği, tarihin tozlu raflarında saklanan ve sadece anmalarda hatırlanan bir antikite objesi değil; aksine, bugün her bir siyasal kararda, her bir kültürel tercihte ve her bir düşünsel duruşta yeniden üretilmesi gereken dinamik, akışkan ve dirençli bir bilinci temsil eder. Bu yeniden üretim süreci, kimliğin durağan bir miras olmaktan çıkarılıp, her gün yeniden kazanılması gereken bir duruşa dönüştürülmesi anlamına gelir. Peki, bu bilinç kendisini çevreleyen hakim kültürlerin ve sert politik konjonktürlerin tam olarak neresinde durmaktadır? Sessiz bir kabullenişin ve "uyumlu azınlık" olmanın sahte konforu mu, yoksa onurlu bir reddedişin, kendi gerçeğini haykırmanın o sancılı ama özgürleştirici yolu mu bizi biz yapacaktır? Bu temel ikilem, pasif bir varoluş ile aktif bir öznellik arasındaki keskin tercihi zorunlu kılmaktadır. Kültür, bir toplumun sadece folklorik bir sunumu, dansı ya da dili değildir; o, dünyayı anlamlandırma, evrene dokunma ve insanla ilişki kurma biçimidir. Bu derinlikli anlamlandırma çabası, Çerkes kimliğinin merkezini oluşturan ve basit bir sosyolojik olgudan çok daha fazlasını ifade eden Xabze felsefesinde somutlaşır. Xabze dediğimiz o muazzam ve incelikli etik sistem, bir halkın doğayla, ötekiyle ve kendi iç dünyasıyla kurduğu dengenin yüzyıllar içinde kristalize olmuş, damıtılmış halidir. Xabze’nin evrensel özü, sadece nezaket kurallarını değil, toplumsal yönetim ilkelerini, adalet mekanizmalarını ve ekolojik sorumluluğu da kapsar.


Ancak ne yazık ki Xabze’yi, onu yaşayan bir toplumsal anayasa olmaktan çıkarıp sadece bir nezaket kuralları manzumesine indirgemek, yani onu folklorik bir dekora dönüştürmek, tarihimize yapılacak en büyük kültürel ihanet haline gelmiştir. Bu indirgeme, Çerkes kimliğini siyasal bir özne olmaktan çıkarıp turistik bir meta haline getirme tehlikesini barındırır. Bir kimliğin siyasal bir iradeye ve entelektüel bir özneye dönüşemediği noktada, kültürel unsurların sadece birer "renk" olarak pazarlanması, asimilasyonun en sofistike ve tehlikeli halidir. Kendi dilini kaybeden, tarihsel bilincini yitiren ama hâlâ "kültürünü yaşattığını" iddia eden bir topluluk, aslında farkında olmadan kendi cenaze törenini süslemektedir. Dilin kaybedilmesi, sadece iletişim aracının yitirilmesi değil, aynı zamanda o kültürün dünyayı görme ve deneyimleme biçiminin de kalıcı olarak yok olması demektir.


Burada sormamız gereken iğneleyici ve can yakıcı soru şudur: Biz gerçekten bir kimliği mi savunuyoruz, yoksa sadece atalarımızın muazzam mirasının üzerinden geçinen, onu tüketen mirasyediler miyiz? Demokratik değerlerin arkasına sığınarak yapılan kimlik tanımları, eğer bu kimliğin tarihsel adaletsizliklerine, uğradığı soykırıma ve haklı siyasal taleplerine dokunmuyorsa, o demokrasi sadece güçlü olanın sesini yankılayan buz gibi soğuk ve boş bir odadan ibarettir. Üstelik bu tutarsızlığın kökeni sadece dış baskılarda değil, kendi içimizdeki yapısal çelişkilerde gizlidir: Hem evrensel demokratik haklardan bahsedip hem de kendi içimizde liyakatten uzak hiyerarşik yapıları, aile reislerinin kurumsal etkisini ve sorgulanmaz otoriteleri kutsamak trajikomik bir durumdur. Bu durum, yalnızca feodal bir kalıntı değil, aynı zamanda kurumlarımızın modernleşme sürecinde liyakat yerine sadakati önceliklendiren çarpık ve yarım kalmış bir entegrasyon yaşamış olmasının hazin sonucudur. Kendi iç dinamiklerimizdeki bu çarpıklık giderilmedikçe, dışarıya karşı savunulan kimlik duruşu daima zayıf ve temelsiz kalacaktır. Siyasetin o kaygan ve acımasız zemininde Çerkes meselesini konuşmak, çoğu zaman görmezden gelinen ve halı altına süpürülen gerçeklerle cesurca yüzleşmeyi gerektirir. Diaspora dediğimiz o devasa, parçalı ve heterojen ağ, kendi içinde tutarlı bir siyasal perspektif ve ortak bir üst akıl geliştiremediği sürece, başta Türkiye ve Rusya olmak üzere içinde bulunduğu devletlerin dış politika aparatına, birer stratejik kozuna dönüşme riskiyle karşı karşıyadır. Bu risk, diasporanın Türkiye’den Ürdün’e, Suriye’den Avrupa’ya kadar uzanan coğrafi dağınıklığı nedeniyle her geçen gün daha da büyümektedir.


Kafkasya, sadece şarkılarda yaşayan bir hayal ülkesi değil; bugün reel politik dengelerin, enerji koridorlarının ve jeopolitik gerilimlerin tam merkezidir. Kafkasya, tarihsel olarak büyük güçlerin nüfuz mücadelelerinin kesişim noktası olmuş, kültürel bir kavşak noktası ve stratejik bir tampon bölge rolünü üstlenmiştir. Dolayısıyla, modern Çerkes milliyetçiliği, sadece duygusal bir bağlılık ya da romantik bir aidiyet değil, aynı zamanda bu karmaşık dengeleri okuyabilen, uluslararası hukuku kullanabilen, kendi öznesini inşa edebilen ve küresel ölçekte söz söyleyebilen bir derinliğe sahip olmalıdır. Bu derinlik, entelektüel kadroların eksikliğinden kaynaklanan düşünsel bir çoraklık ve kurumsal hantallık yüzünden bir türlü oluşamamaktadır. Stratejik aktör olamama halimiz, sadece lobicilik faaliyetlerine mahkum olmakla kalmaz, aynı zamanda küresel kamuoyunda kendi hikayemizi anlatma yeteneğimizi de zayıflatır.


Kurumlarımız, günün yakıcı ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak, reaksiyoner ve savunmacı bir çizgide hapsolduğu için, bizi stratejik bir aktör olmaktan çıkarıp dar kapsamlı bir "lobicilik" faaliyetine mahkum etmektedir. Oysa radikal bir düşünsel devrim yapmadan, sadece eski ve içi boşalmış sloganları tekrarlayarak yeni bir yol açamayız; ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişin yasını tutarken geleceğin dilini kurabilecek bir zihinsel sıçramadır. Bu sıçrama, sadece duygusal tepkiler vermektense, uzun vadeli ve akademik temelli stratejiler geliştirmeyi, alternatif çözüm önerilerini uluslararası platformlara taşımayı gerektirir. Başarılı bir stratejik aktör, sadece talepleri dile getirmez; aynı zamanda uluslararası ilişkilerde kendine özgü bir pozisyon belirler ve diğer güç odakları için vazgeçilmez bir partner haline gelmeyi hedefler. Adalet arayışı, Çerkes tarihinin en merkezi, en yaralı ve en vazgeçilmez temasıdır. 19. yüzyılın o karanlık döneminde uğranılan haksızlık, nesiller boyu aktarılan kolektif bir travmayı ve bitmeyen bir sürgünü ifade eder. Bu travmanın sağaltılması, yılda bir kez yapılan sembolik anmalarla değil, gerçek bir adaletle, tarihsel gerçekliğin uluslararası alanda tanınmasıyla ve bu halkın kendi kaderini tayin etme hakkına saygı duyulmasıyla mümkündür. Adalet, sadece geçmişle hesaplaşmak değil, geleceği inşa etmek için gereken ahlaki ve hukuki temeli de sağlar.


Geri dönüşün hukuki ve siyasal alt yapısını oluşturmak için Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Deklarasyonu gibi uluslararası hukuk zeminleri üzerinden sistematik, kararlı ve stratejik adımlar atılmalıdır. Bu stratejinin ilk ve en somut adımı, uluslararası mahkemeler nezdinde hak iddia edebilmek adına 19. yüzyıl dönemi tarihi kayıpların, demografik erimenin ve mülkiyet kayıtlarının bilimsel bir envanterini çıkarma zorunluluğudur. Bu envanter çalışması, sadece duygusal argümanları değil, somut, doğrulanabilir verileri temel alan güçlü bir hukuksal dosya oluşturulmasını sağlayacaktır. Biz bu adaleti başkalarından merhamet dileyerek değil, kendi haklılığımızı ve tarihsel meşruiyetimizi siyasal bir güce dönüştürerek kabul ettireceğiz.


Bu gücü inşa etmenin yolu ise kurumlarımızı baştan aşağı dönüştürmekten geçer. Artık sadece düğün ve cenaze organize eden, kültürü sadece "eğlence" zemininde tutan yapılar olmaktan çıkıp, Xabze’nin modern etik dille yeniden formülasyonu ya da Kafkasya jeopolitiği üzerine analizler üreten birer "düşünce merkezi"ne (think tank) dönüşmemiz kaçınılmazdır. Bu merkezler, sadece teorik çalışmalar yapmakla kalmayıp, asimilasyonla gerçek manada mücadele etmek için bölgesel dillerin öğretimine odaklanacak, uluslararası akreditasyon hedefleyen ortak bir dijital dil platformu gibi saha odaklı, teknolojiyle barışık projeler tasarlamalıdır. Dijital dil platformları, sadece dilin öğretimini değil, aynı zamanda dilin dijital ortamlarda kodlanmasını ve yapay zeka ile entegrasyonunu da içermelidir. Dilini yitirmiş bir halk, ne kadar "ulusal bilinç"ten bahsederse bahsetsin, aslında yaşayan bir kültürel hayalete dönüşmektedir; kelimeleri ölen bir halkın rüyaları da ölür. Kendi içimizde çoğulculuğa ve farklı seslere tahammül edemediğimiz, içeride şeffaf ve adil bir yönetim kuramadığımız sürece, dışarıdan talep ettiğimiz demokrasinin hiçbir samimiyeti ve ahlaki üstünlüğü kalmaz. Bu ikiyüzlülük, içimizdeki en büyük düşmandır. Kadim Xase geleneğinin o muazzam çoğulculuğunu koruyarak, şeffaf oylama, etik kodlar ve modern yönetim ilkeleriyle harmanlanmış katılımcı bir kurumsal yapıya geçiş artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Kurumsal reform, genç ve kadın kadroların karar alma mekanizmalarına entegrasyonuyla derinleştirilmelidir.


Ekonomik bağımsızlığın olmadığı bir yerde, siyasal bağımsızlık ve kültürel özerklik sadece bir seraptan ibarettir. Diaspora toplumu olarak ekonomik gücümüzü, kimliğimizi ve kurumlarımızı destekleyecek bir kaldıraç olarak kullanmalıyız. Bu kaldıraç, sadece basit bağışlar toplamak değil, stratejik ve sürdürülebilir bir ekonomik ekosistem kurmak anlamına gelir. Anavatana yönelik tarımsal teknoloji, dijital dönüşüm ve yenilenebilir enerji sektörlerine odaklı stratejik yatırım fonları oluşturmak, bu fonları genç girişimcilik ağları üzerinden mobilize etmek elzemdir. Bu tür yatırımlar, Kafkasya’daki toplumsal kalkınmaya doğrudan katkı sağlayarak, siyasal taleplerimizin zeminini de güçlendirir.


Bu aynı zamanda, Kafkasya’daki diğer kardeş halklarla olan ilişkilerimizdeki "defansif" ve içe kapalı tutumu değiştirmenin de tek yoludur. Aksine, ortak bilimsel projeler, bölgesel kalkınma inisiyatifleri ve kültürel işbirlikleri gibi somut modellerle proaktif bir müttefiklik zemini oluşturulmalıdır. Bölgesel vizyonumuz, dar etnik sınırları aşmalı ve Kafkasya'yı ortak bir gelecek coğrafyası olarak tanımlamalıdır. Kendi eksenimizi oluşturmak, kendi merkezimizi Kafkasya olarak tanımlamak ve diasporayı bu merkezin güçlü, dinamik ve entelektüel bir dış çeperi haline getirmek asıl stratejik hedefimiz olmalıdır. Kendi evimizde yabancı, başkasının evinde sığıntı kalmanın o gizli ve yakıcı utancı, ne yazık ki diasporanın üzerine sinmiş bir sinmişliğin, bir "görünmez olma" çabasının kaynağıdır. Bu utanç, zamanla uyumlu azınlık olma övüncüyle perdelenmiş, asıl siyasal taleplerin ve kimliksel duruşun üzerini örtmüştür. Korku üzerine inşa edilmiş bir kimlik, ilk büyük fırtınada savrulmaya mahkumdur. Önümüzdeki yol sadece bir "koruma" yolu değil, kökten bir "yeniden inşa" yoludur. Bu yeniden inşa süreci, yalnızca kurumsal ya da ekonomik bir hamle değil, aynı zamanda ruhsal bir arınmayı ve sömürgeleşmiş zihniyetten zihinsel bağımsızlaşmayı gerektirir. Yüzyıllardır süregelen "misafirlik" psikolojisinin yarattığı o görünmez prangalardan kurtulmak, kendi kaderimiz üzerine söz söyleme yetkisini yeniden ele almaktır. Misafirlik psikolojisi, sürekli bir onay bekleme ve kendi kültürel alanını daraltma eğilimi doğurarak, toplumsal yaratıcılığı engeller.


Bu noktada diasporanın entelektüel emeği, sadece tarihsel trajediyi raporlayan bir sekreterlik görevinden sıyrılıp, küresel ölçekte yeni bir Kafkasya paradigması kuracak bir laboratuvara dönüşmelidir. Söz konusu laboratuvar, anavatan ile diaspora arasındaki o kopuk ve bazen karşılıklı sitemlerle dolu köprüyü, ortak bir gelecek projeksiyonuyla sağlamlaştırmalıdır. Bu gelecek projeksiyonu, karşılıklı eleştirinin ötesinde, bilgi ve kaynak transferine dayalı somut işbirliği modellerini esas almalıdır. Bizim için "anavatan" sadece coğrafi bir koordinat değil, aynı zamanda etik ve siyasal varoluşumuzun dayanak noktasıdır; ancak bu dayanak noktasını güçlü kılacak olan, diasporanın elindeki modern bilgi birikimi, lobi tecrübesi ve ekonomik sermayenin anavatandaki dirençle senkronize edilmesidir. Bu senkronizasyon sağlanamadığı sürece, bir tarafın mücadelesi yerelliğin dar boğazında boğulurken, diğer tarafın çabası küresel rüzgarlarda savrulan bir yapraktan öteye geçemeyecektir. Bu denge, yalnızca maddi kaynakların değil, aynı zamanda siyasal hedeflerin ve entelektüel üretimin de ortak bir platformda buluşmasıyla sağlanabilir. Özellikle genç kuşakların, kimliklerini bir "yük" ya da "geçmişin tortusu" olarak değil, küresel dünyada onları ayrıcalıklı kılan, çok boyutlu bir bakış açısı sunan bir "donanım" olarak görmelerini sağlamak zorundayız. Gençlere kimliğin, sadece bir tarih dersi değil, aynı zamanda modern dünyada çözüm üretebilecek bir felsefi kaynak olduğu gösterilmelidir. Dijitalleşen dünyada, Çerkesce’nin sadece yaşlıların dilinde solan bir hatıra değil, yapay zekâ algoritlamalarından dijital sanat içeriklerine kadar her alanda kodlanan yaşayan bir yazılım dili haline getirilmesi, kültürel devrimin en somut zaferi olacaktır. Bu, sembolik bir romantizmden ziyade, bir dilin hayatta kalması için gereken teknolojik ekosistemin inşa edilmesidir. Dilin dijitalleşmesi, aynı zamanda Çerkesce’nin evrensel bir bilim ve sanat dili olarak yeniden konumlandırılması hedefini taşımalıdır.


Unutmamalıyız ki, bir halkın dünyadaki kapladığı yer, sahip olduğu nüfusla değil, ürettiği değerin evrenselliği ve bu değeri koruma kararlılığıyla ölçülür. Xabze’nin evrensel insan hakları ve çevreci yaklaşımlarla harmanlanarak yeniden yorumlanması, sadece Çerkesler için değil, anlam krizindeki modern dünya için de özgün bir teklif sunabilir. Bu teklif, hiyerarşinin değil saygının, mülkiyetin değil adaletin, tahakkümün değil dengenin esas olduğu bir yaşam tasarımıdır. Bu felsefe, modern kapitalizmin ve bireyciliğin yarattığı boşluğa karşı, köklü ve etik temelli bir alternatif sunar. Son kertede, onurlu bir reddedişin sancısı, sessiz bir kabullenişin çürümesinden her zaman daha evladır. Bizler, tarihin bizi ittiği o edilgen "nesne" konumunu reddederek, kendi hikayesinin başrolüne soyunan "özne"ler olmak zorundayız. Öznellik, kendi eylemlerimizin sorumluluğunu almak ve pasif mağduriyet söyleminden aktif strateji geliştirme konumuna geçmek demektir. Bu yolun sarp ve engebeli olduğu bir gerçektir; fakat Karadeniz’in dibindeki sessiz bedenlerin çığlığını dindirecek tek şey, onların bıraktığı bayrağı sadece bir hatıra olarak saklamak değil, o bayrağı özgür bir geleceğin rüzgarıyla dalgalandırmaktır.


Çerkes kalmak, bir direnme biçimidir; ama bu direniş sadece "yok olmaya" karşı değil, "başkalaşarak yok sayılmaya" karşı verilmelidir. Kendimizi inşa ederken kullandığımız her bir kelime, attığımız her bir stratejik adım ve kurduğumuz her bir ortaklık, bizi o büyük geri dönüş rüyasına, yani kendi merkezimizde, kendi dilimizde ve kendi irademizle var olma gerçeğine bir adım daha yaklaştıracaktır. Tarih bizi susturmaya çalıştı, coğrafya bizi dağıttı; ancak ortak irade ve sarsılmaz bir bilinç bizi yeniden bir araya getirecek yegâne güçtür. Şimdi, o gücü kuşanmanın ve tarihin derin sessizliğini, kendi sesimizle yırtmanın vaktidir. Bizler, küllerinden doğan bir anka kuşu gibi, tarihin o karanlık sayfasından çıkıp geleceğin aydınlık, demokratik ve çoğulcu dünyasında kendi özgün yerimizi alacağız. Ancak bu, kendi içimizdeki çelişkilerle korkusuzca yüzleşip, zihinsel bağımsızlığımızı ilan ettiğimizde ve tutarlı, derinlikli bir duruş sergilediğimizde mümkün olacaktır. Çerkes olmak, sadece bir soy ağacına sahip olmak değil, o ağacın köklerindeki adaleti ve dallarındaki hürriyet özlemini her an hissederek, bu bilinci bir yaşam pratiğine dönüştürerek yaşamaktır; bu onuru taşımak ise cesaret, akıl, sabır ve sarsılmaz bir irade gerektirir.


SİYASAL ABREK'İN DOĞUŞU

Çerkes halkının tarihsel yürüyüşü, bir asrı aşkın süredir devam eden bir hayatta kalma mücadelesinin ötesine geçememişse, bunun müsebbibi sadece dışsal baskılar ve coğrafi savrulmuşluk değil, bizzat kendi içimizde büyüttüğümüz o hastalıklı melankolidir. Siyasal Abrek, her şeyden evvel bu duygusal romantizmin infazını gerçekleştirmek üzere doğmuştur. Yıllardır acılarımızı birer madalya gibi göğsümüzde taşıyıp, uğradığımız haksızlıkları sadece ağıtlarla dünyaya duyurmaya çalışmak, trajediyi bir kimlik haline getirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bir halk, kendi kurbanlık statüsüne aşık olduğu sürece, celladının elindeki bıçağı meşrulaştırmış olur. Siyasal Abrek, bu ağıt kültürünün üzerine toprak atarak, geçmişi ağlanacak bir mabetten ziyade, soğukkanlılıkla analiz edilmesi gereken bir laboratuvara dönüştürmeyi teklif eder. Gözü yaşlı bir hatırlama eylemi, siyasal bir irade doğurmaz; aksine zihni uyuşturur ve gerçeklikten koparır. Bizim ihtiyacımız olan şey, tarihin tozlu raflarında teselli aramak değil, o tarihin içinden bugünün ve yarının stratejisini süzüp çıkarmaktır. Duygu, ancak bir hedefe yönelmiş iradenin yakıtı olduğunda anlam kazanır; kendi başına buyruk duygu seli ise sadece bozgunu ve teslimiyeti davet eder. Bu sebeple Siyasal Abrek, irade ve feraseti merkeze alarak, duygusal yüklerinden arınmış bir siyasal aklın inşasını zorunlu kılar. Bu yeni aklın sahadaki karşılığı, asimetrik bir varlık biçimidir. Bizi Karadeniz’in kıyılarından koparıp dünyanın dört bir yanına dağıtan tarihsel süreç, ilk bakışta bir zayıflık ve parçalanmışlık gibi görünse de, Siyasal Abrek bu dağılmışlığı küresel ölçekte bir stratejik avantaja çevirmeyi hedefler. Modern dünyada güç, artık sadece belirli bir coğrafi merkezde toplanan ordularla ölçülmüyor. Sabit merkezlerde beklemek, statik kalmak ve sadece savunma refleksiyle hareket etmek, yok oluşun en kestirme yoludur. Siyasal Abrek, sistemin tüm gözeneklerine sızan, her karar alma mekanizmasında ağırlığını hissettiren, lobisiyle, sermayesiyle ve entelektüel derinliğiyle var olan görünmez ama hissedilir bir kuvvettir.


Bizim ordumuz, geçmişin kılıç kuşanan süvarilerinden değil; bugünün hukukçularından, algoritmaları yazan yazılımcılarından, piyasalara yön veren ekonomistlerinden ve geleceği tasarlayan stratejistlerinden teşekkül edecektir. Bir halkın gerçek özgürlüğü, rakiplerinin bile ona muhtaç kaldığı, onun varlığını yok sayamadığı ve çıkarlarını onunla hizalamak zorunda hissettiği o kritik eşikte başlar. İşte Siyasal Abrek, bu asimetrik gücü inşa ederek, Çerkes varlığını küresel sistemin vazgeçilmez bir unsuru haline getirme iradesidir.


Ancak dışarıya karşı bu denli iddialı bir duruş sergileyebilmenin ön koşulu, kendi içimizde başlayacak olan radikal ve tavizsiz bir etik disiplindir. Kendi yalanlarıyla yüzleşme cesareti gösteremeyen, kendi içinde adaleti ve liyakati tesis edemeyen bir topluluğun, başkalarından adalet talep etmesi sadece trajikomik bir beklentidir. Siyasal Abrek’in disiplini, dışarıdan dayatılan bir korku rejimi değil, içeriden neşet eden sarsılmaz bir onur yasasıdır. Bu yapı içerisinde söz namustur ve alınan kararlar tartışmaya kapalı birer emir telakkisidir. "Yatay Hiyerarşi" adını verdiğimiz bu örgütlenme modeli, bir emir komuta zinciri değil; ortak sorumluluk ve onur yasasına dayalı disiplinli bir konsensüs mekanizması olarak, modernitenin getirdiği bireyci çürümeye ve parçalanmışlığa karşı en dirençli kalemiz olacaktır. Her bir ferdin, bir diğerinin onurundan ve başarısından bizzat sorumlu olduğu bu disiplin, bizi içeride çelik kadar sert ve bükülmez, dışarıda ise diplomatik bir zarafetle kadife kadar yumuşak kılacaktır. Kendi içinde tutarlılığını kaybetmiş hiçbir hareketin uzun vadede başarı şansı yoktur; bu yüzden arınma, Siyasal Abrek için sadece ahlaki bir tercih değil, siyasal bir zorunluluktur.


Bu arınmanın en kritik safhası ise zihinsel bağımsızlığın kazanılmasıdır. Yüzyıllardır başkalarının ürettiği kavramlarla kendi gerçekliğimizi açıklamaya çalışmak, entelektüel bir köleliğin tezahürüdür. Batı’nın veya Doğu’nun bize sunduğu hazır "izm"ler, bizim yaralarımıza merhem olamaz. Özgürlük, birilerinin bize bahşettiği bir lütuf veya uluslararası metinlerin tanıdığı bir izin değil; tarihimizin derinliklerinden süzülüp gelen, varoluşumuzun özünde yer alan sarsılmaz bir haktır. Siyasal Abrek, dünyayı başkalarının gözlükleriyle değil, kendi bin yıllık ferasetiyle ve kendi yarattığı paradigmayla okuma cesaretidir. Kendi kavramlarını, kendi siyaset dilini ve kendi gelecek vizyonunu inşa edemeyen her hareket, eninde sonunda sadece efendisini değiştirmiş olur. Bizim amacımız bir efendiden diğerine sığınmak değil, kendi kaderimizin efendiliğini bizzat üstlenmektir. Bu zihinsel devrim gerçekleşmeden, siyasal bir zaferden bahsetmek mümkün değildir.


Nihayetinde Siyasal Abrek, bireysel kahramanlıkların veya geçici parlamaların toplamı değildir; o, kolektif bir iradenin fonksiyonudur. Bireysel çıkarların ve kişisel hırsların, büyük mekanizmanın işleyişi önünde birer engel teşkil etmesine izin verilemez. Her bir nefer, bu devasa organizmanın vazgeçilmez bir dişlisi olduğunu bilerek hareket etmelidir. Gücümüz, birbirimize olan sarsılmaz sadakatimizden ve ortak hedefe duyduğumuz tavizsiz inançtan beslenir. Geçtiğimiz 160 yıl boyunca bizi asimile etmek, tarihin dışına itmek ve kimliğimizi silmek için uğraşanlar, artık karşılarında dağınık ve duygusal yığınlar bulamayacaklar. Aksine, her bir parmağı tek bir yumruk gibi kenetlenmiş, disiplinli, örgütlü ve ne yaptığını bilen bir organizmayla karşılaşacaklar. Siyasal Abrek, bir halkın sadece hayatta kalma arzusu değil, aynı zamanda tarihin akışına kendi mührünü vurma kararlılığıdır.


Bu kararlılık, sadece bir varoluş iddiası değil, aynı zamanda mevcut statükonun tüm çelişkilerini yüzüne çarpan bir eleştirelliktir. Bizlere sunulan "demokrasi" veya "eşitlik" masallarının, gerçekte birer asimilasyon aparatı olarak kullanıldığını görmeyecek kadar kör değiliz. Siyasal Abrek, bu ikiyüzlü dili deşifre ederken, kendi demokratik değerlerini tarihindeki "Xabze" geleneğinin süzgecinden geçirerek yeniden tanımlar. Modern dünyanın sığlıklarına kapılmadan, köklerindeki derinliği bugünün siyasal diliyle konuşturmak, bu hareketin en temel karakteristiğidir. Çerkes kimliğini, folklorik bir unsur veya sadece düğünlerde sergilenen bir sahne gösterisi olmaktan çıkarıp, hayata yön veren politik bir iradeye dönüştürmek kaçınılmazdır. Bu dönüşüm gerçekleşirken, toplumun her kesiminde bir uyanışın ve özgüvenin inşası hedeflenir. Zira ezilmişlik psikolojisiyle malul bir zihin, ne kadar güçlü argümanlara sahip olursa olsun, asla tam manasıyla hür olamaz. Siyasal Abrek, bu prangaları önce zihinlerde kırarak işe başlar ve ardından bu özgürlüğü kurumsallaştırır.


Örgütlü bir halkın kolektif iradesi, tesadüfi başarıların değil, planlı ve sistemli bir çalışmanın ürünüdür. Siyasal Abrek, bu sistemin mimarı olarak, her bir bireyin potansiyelini toplumsal bir kazanıma dönüştürme sanatıdır. Kişisel yeteneklerin kolektif hedeflerle uyumlandırılması, bizi sadece bir topluluk olmaktan çıkarıp, bir güç odağına dönüştürecektir. Bu yolculukta karşılaşılan zorluklar, birer engel değil, irademizi sertleştiren birer örs hükmündedir. Her baskı, bizi daha da kenetleyecek; her görmezden gelme, varlığımızı daha gür sesle duyurmamız için bir vesile olacaktır. Siyasal Abrek’in doğuşu, Çerkes halkı için sadece bir uyanış değil, aynı zamanda küresel siyaset sahnesinde kendi rolünü talep ettiği yeni bir çağın başlangıcıdır. Bu çağda söz sırası, artık sadece acılarını anlatanların değil, haklarını söküp alanların ve geleceğini kendi elleriyle kuranların olacaktır.


Siyasal Abrek’in inşa etmeye çalıştığı bu çelikten irade, elbette statükonun konforlu yastıklarında uyuyanlar için bir huzur projesi değildir. Aksine, bu hareketin doğuşu, hem dışarıdaki hegemonik yapılar hem de içerideki köhneleşmiş klikler için kaçınılmaz bir tehdit ilanıdır. Karşı çıkanların cephesi homojen olmayacaktır; zira Siyasal Abrek, sadece dışsal bir düşmana karşı değil, aynı zamanda toplumun kılcal damarlarına sızmış olan niteliksizliğe, dalkavukluğa ve küçük hesapların iktidarına karşı da bir savaş başlatmıştır. Bilmediklerinden korkanların endişesi, bir nebze de olsa eğitilebilir bir cehaletin ürünüdür; ancak asıl direnç, kendi küçük cemiyetlerini devasa birer kale zannedenlerden ve bu kalelerin burçlarında gizli iktidar devşirenlerden gelecektir. Onlar için Çerkes davası, sadece yılda birkaç kez düzenlenen folklorik etkinliklerden, içi boş nutuklardan ve kendi dar çevrelerinde yürüttükleri "itibar" oyunlarından ibarettir. Siyasal Abrek’in asimetrik güç ve etik disiplin vurgusu, bu sığ yapıların altındaki zemini kaydıracak, onları tarihin çöplüğüne süpürecek bir fırtınanın habercisidir.

Bu sözde elitlerin ve gizli iktidar sahiplerinin en büyük korkusu, kontrol edemedikleri, pazarlık masasına oturtamadıkları ve kendi kişisel çıkarlarına kurban edemedikleri bir kolektif iradenin vücut bulmasıdır. Onlar, dağınık ve duygusal bir halkı yönetmenin, rüzgara göre yön değiştiren yığınları manipüle etmenin kolaylığına alıştırılmışlardır. Siyasal Abrek ise bu manipülasyon düzeneğini kökünden sarsar. Her fert bir diğerinin onurundan sorumlu olduğunda, liyakat sadakatin önüne geçtiğinde ve zihinsel bağımsızlık bir kural haline geldiğinde, bu gizli iktidarların "arabuluculuk" maskesi düşecek, çıplak ve aciz gerçeklikleri ortaya çıkacaktır. Onlar için Siyasal Abrek bir "tehdittir", çünkü bu hareket hiçbir şahsi ikbalin veya karanlık oda pazarlığının parçası olmayacak kadar yüksek bir etik çıtaya sahiptir. Kendi imtiyazlarını halkın genel menfaati gibi pazarlayanlar, bu yeni paradigmanın karşısında en sert muhalefeti yürütecek, her türlü kara propaganda ve nifak tohumunu ekmekten çekinmeyeceklerdir.


Dış unsurlar için de durum farklı değildir. Siyasal Abrek, sisteme sızan ve sistemin içinde var olan bir güç dedik; ancak bu sızıntı bir uyum sağlama değil, bir dönüştürme ve dengeleme operasyonudur. Bugüne kadar Çerkes varlığını sadece jeopolitik bir enstrüman veya bir "güvenlik sorunu" olarak gören stratejik akıllar, karşılarında kendi kavramlarıyla konuşan, kendi oyun planını kuran ve asimetrik gücünü masaya koyan bir irade gördüklerinde bu durumdan hoşnut kalmayacaklardır, çünkü bu durum onlara yabancıdır. Onlar, itaatkar ve sadece hayatta kalmaya odaklanmış bir topluluk beklerken, karşılarında dünyanın her yerinde operasyonel kabiliyeti olan bir akıl bulacaklar. Bu durum, yerleşik güç dengeleri için ciddi bir rahatsızlık kaynağıdır. Siyasal Abrek’in sorgulayıcı ve iğneleyici dili, sadece söylemde kalmaz; sistemin aksayan yönlerini, çifte standartlarını ve tutarsızlıklarını bir cerrah titizliğiyle açığa çıkarır. Bu da, statükonun bekçilerini rahatsız etmek için kafi bir sebeptir.

İçerideki muhalefetin bir diğer katmanı ise, romantik geçmişe sığınarak bugünü ıskalayan "gelenek muhafızları" olacaktır. Onlar, Siyasal Abrek’in pragmatizmini ve modern dünyanın araçlarını kullanma becerisini "özden kopuş" olarak nitelendirme gafletine düşeceklerdir. Oysa asıl kopuş, değişen dünya şartlarında ayakta kalacak yeni bir savunma hattı kuramayıp, bin yıllık bir mirası sadece müze malzemesine dönüştürmektir. Siyasal Abrek, geleneği dondurulmuş bir form olarak değil, bugünü şekillendiren canlı bir enerji olarak görür. Bu enerjiyi bir siyasal güce tahvil etmek, elbette eski dünyanın yöntemleriyle yaşayanların zihinsel sınırlarını zorlayacaktır. Ancak biz biliyoruz ki, rahatsızlık duyanların sayısı arttıkça, etkinin şiddeti de artmaktadır. Siyasal Abrek’in başarısı, tam da bu statüko sahiplerini ne kadar köşeye sıkıştırabildiğiyle ölçülecektir.


Bu süreçte karşılaşacağımız engeller, sadece karşımızdakilerin gücünden değil, kendi içimizdeki kararsızların ve "küçük olsun benim olsun" diyenlerin direncinden beslenecektir. Ancak Siyasal Abrek, bu küçük dirençlerin üzerinde yükselecek kadar büyük bir vizyona sahiptir. Kendi iktidar alanlarını korumaya çalışanların gürültüsü, tarihin gürül gürül akan seli karşısında sadece birer cılız ses olarak kalacaktır. Bizim yolumuz, bu cılız seslere takılmak değil, bu seslerin neden çıktığını analiz ederek yolumuza devam etmektir. Zira hakiki bir değişim, ancak eski dünyanın kalıntıları temizlendiğinde ve o kalıntıların sahipleri artık itiraz edemeyecek kadar etkisiz hale getirildiğinde tamamlanmış olur. Siyasal Abrek, bu temizliğin de, bu inşanın da bizzat kendisidir


Ey Gençler, Kurucu İrade Sizsiniz!


Siyasal Abrek, bizzat Çerkes gençliğinin ruhu, zekası ve öfkesidir. Statükonun paslı çarkları arasında ezilmeyi reddeden, atalarının sürgün hatıralarını sadece bir keder yükü olarak değil, bir direnç yakıtı olarak gören her genç, bu hareketin doğal bir neferidir. Gençlik, tarihin her döneminde donmuş yapıları eriten ateştir; ancak Siyasal Abrek’in gençliği, kontrolsüz bir alev değil, hedefine kilitlenmiş bir lazer hassasiyetiyle hareket etmek zorundadır. Ey gençler, size vaat edilen "gelecek" bir hediye paketinde sunulmayacak; aksine o gelecek, bugünün küçük iktidar odaklarının, cemiyet baronlarının ve vizyonsuz statüko bekçilerinin elinden sökülüp alınacaktır. Sizin varlığınız, sadece nüfus sayımlarında bir rakam veya dernek lokallerinde birer hizmetli olmanız demek değildir; sizin varlığınız, bin yıllık Xabze disiplinini modern dünyanın dijital kodlarıyla birleştiren o yeni ve yıkıcı akıldır.


Geleceğin size ait olması, yalnızca zamanın geçmesiyle gerçekleşecek biyolojik bir süreç değildir. Bu, bir zihniyet devrimini ve yüksek bir sorumluluk bilincini iktiza eder. Siyasal Abrek olan genç; sadece slogan atan değil, analiz yapan; sadece itiraz eden değil, alternatif inşa edendir. Sizler, kendi halkınızın içinde bulunduğu bu ataleti, bu "küçük olsun benim olsun" sığlığını ve "elalem ne der" prangasini parçalayacak olan yegane güçsünüz. Başkalarının çizdiği sınırların içinde oynamayı reddetmek, kendi oyun sahanızı kurmak zorundasınız. Siyasal Abrek’in o asimetrik varlığı, sizin teknik donanımınızda, yabancı dillerdeki hakimiyetinizde, küresel ağları yönetme becerinizde ve hepsinden önemlisi sarsılmaz etik duruşunuzda hayat bulacaktır. Kendinizi sadece birer "aktivist" olarak değil, birer "kurucu irade" olarak görmeye başladığınız gün, Siyasal Abrek ete kemiğe bürünmüş demektir.


Karşınıza çıkacak olanlar yine aynı tanıdık yüzler olacaktır: Sizi "tecrübesizlikle" suçlayanlar, heyecanınızı "marjinallik" olarak damgalayanlar ve kendi koltuklarını korumak için sizi birer vitrin süsü gibi kullanmak isteyenler... Onlara vereceğiniz en sert cevap, iğneleyici bir suskunluk ve disiplinli bir başarı olacaktır. Siyasal Abrek, konuşmaktan çok sonuç almayı sever. Birileri gizli iktidarlarında entrika çeviredursun, sizler dünyanın neresinde olursanız olun birbirinize görünmez iplerle, ortak bir dava şuuruyla ve sarsılmaz bir sadakatle bağlı kalacaksınız. Sizin birliğiniz, modern dünyanın atomize olmuş bireylerine karşı bir meydan okumadır. Unutmayın ki, örgütlü bir azınlık, örgütsüz bir çoğunluğu her zaman ve her şartta yener. Siz o nitelikli, disiplinli ve ne istediğini bilen örgütlü güç olacaksınız.


Gelecek, onu bugünden tasarlayanların, onun için konforundan vazgeçenlerin ve kendi halkının onurunu kendi canından aziz bilenlerin olacaktır. Siyasal Abrek bir şahıs değil, bir fonksiyondur demiştik; bu fonksiyonun en dinamik parçası sizlersiniz. Tarih, ağlayanları değil, ayağa kalkıp yürüyenleri yazar. 160 yıllık o devasa parantezi kapatacak olan el, sizin elinizdir. Kendi kavramlarınızla, kendi değerlerinizle ve kendi bağımsız aklınızla dünyayı yeniden okuyun. Efendi değiştirmeyin, efendi olun. Bu yolun çetinliği sizi korkutmasın; zira abreklik, zaten en zor zamanlarda, en imkansız görünen şartlarda bir onur kalesi inşa etmek demektir. Siyasal Abrek sizsiniz, gelecek sizin iradenizle şekillenecektir.

Bu hareket, tarihsel bir sürekliliğin rastlantısal bir durağı değil, yüzyıllardır biriken ve tahsil edilmeyi bekleyen o büyük borcun muhatabıdır. Geçmişin ödenmemiş borcu; Karadeniz’in hırçın sularında yitip gidenlerin, vatan topraklarından koparılırken arkada bıraktıkları onurun ve sürgün yollarında sahipsiz bırakılan sessiz çığlıkların mirasıdır. Siyasal Abrek, bu mirası sadece bir yas objesi olarak değil, tahsil edilmesi gereken siyasal ve hukuki bir senet olarak masaya koyar. Bizden çalınan zamanın, bizden çalınan coğrafyanın ve bizden çalınan kimliğin bedeli, bugünün dünyasında ancak sarsılmaz bir iradeyle geri alınabilir. Bu borç, sadece başkalarının bize olan borcu değildir; aynı zamanda bizim, bizi biz yapan değerlere karşı ihmal ettiğimiz, ertelediğimiz ve korkularımıza kurban ettiğimiz sadakat borcumuzdur. Artık bu hesabı kapatma vakti gelmiştir ve bu hesaplaşma, tarihin tozlu sayfalarında değil, bugünün reel politik arenasında gerçekleşecektir.


Geleceğe ödenecek bedel ise, bugünden göze alınması gereken bir feragat manzumesidir. Hiçbir özgürlük, konfor alanlarını terk etmeden kazanılmamıştır ve hiçbir gelecek, bugünün kurbanları verilmeden inşa edilemez. Siyasal Abrek, bu bedeli ödemeye hazır olanların safıdır.

Gelecek nesillere onurlu bir isim, bağımsız bir zihin ve ayakları yere sağlam basan bir siyasal kimlik bırakmak istiyorsak; bugünün geçici rahatlıklarını, küçük koltuklarını ve sahte itibar gösterilerini elimizin tersiyle itmek zorundayız. Bizim ödeyeceğimiz her bedel, bizden sonrakilerin ödemek zorunda kalmayacağı birer özgürlük taksitidir. Siyasal Abrek, bu uzun vadeli yatırımın, bu kolektif fedakarlığın adıdır.

Nihayetinde her şey tek bir noktada düğümlenir: İrade. İrade, sadece istemek değil; istediğin uğruna tüm dünyayı karşısına alabilme, akıntıya karşı kürek çekme ve her türlü baskı altında dahi kendi doğrularından milim sapmama sanatıdır. Siyasal Abrek’in iradesi, ne hamasi bir cesarete ne de içi boş bir inatçılığa dayanır; bu irade, bin yıllık ferasetin ve modern stratejik aklın birleşmesinden doğan soğukkanlı bir kararlılıktır. Bu irade, karşısına çıkan engelleri aşmak için gerekirse sistemi kendi silahıyla vuran, gerekirse kendi yolunu sıfırdan inşa eden bir güçtür. Bizim irademiz, Çerkes halkının sadece hayatta kalma refleksini değil, dünyayı kendi gözleriyle görme ve kendi kelimeleriyle anlatma hakkını temsil eder.


Bu yolculukta ne geçmişin yükü altında ezileceğiz ne de geleceğin belirsizliğinden korkacağız. Geçmişten aldığımız o ağır borç senediyle, geleceğe bırakacağımız müreffeh mirasın arasında bir köprü olacağız. Bu köprü iradeden, disiplinden ve onurdan inşa edilecektir. Karşı çıkanların gürültüsü, gizli iktidarların entrikaları ve statükonun uyuşturucu etkisi, bu çelikten iradenin karşısında eriyip gitmeye mahkumdur.


Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi (DÇK-G) üzerine özeleştiri

Demokratik Çerkes Kongresi girişimi üzerine yürütülen bu özeleştiri, sadece bir siyasi oluşumun kronolojisini tutmak değil, aynı zamanda toplumsal bir iddianın kendi iç dinamikleriyle, o kaçınılmaz ve bazen de sarsıcı yüzleşme çabasıdır. Bir katılımcı ve bu sürecin mutfağında yer almış bir hafıza olarak, niyetlerin samimiyetinden zerre şüphe etmeksizin, yöntemsel ve zihinsel tıkanıklıklarımızı açık yüreklilikle masaya yatırmak, tarihe karşı borcumuzdur. Bizler, büyük bir heyecanla yola çıkarken, aslında farkında olmadan bir düşünsel esaretin sınırlarında dolaştığımızı göremedik. Girişimimizin en temel ve belki de en trajik çıkmazı, evrensel olduğu iddia edilen ancak belirli bir coğrafyanın ve belirli bir tarihsel kesitin ürünü olan hazır ideolojik kalıpları, Çerkes halkının özgün meselelerine birer kurtuluş reçetesi gibi giydirmeye çalışmasıdır. Kendi sosyolojik gerçeğimizi anlamak yerine, halihazırda paketlenmiş teorilerin konforuna sığındık. Bu durum, toplumumuzun binlerce yıllık tarihsel derinliğinden ve yaşayan değerlerinden süzülüp gelen bir siyaset dili inşa etmek yerine, dışarıdan ithal edilen kavramların ve teorilerin gölgesinde bir varlık göstermeye çalışmamızla sonuçlandı. Kendi hakikatimizi, başkalarının kavramsal mercekleriyle görmeye başladığımız o an, aslında özgünlüğümüzden feragat ettiğimiz andı. Başka merkezlerin belirlediği düşünsel sınırlar içinde kalarak verilen bir mücadele, ne kadar gürültülü olursa olsun, nihayetinde o sınırların bekçiliğine hizmet etmekten öteye geçemezdi.

Hazır reçetelere duyulan bu aşırı ve sorgulanmayan güven, bizi kendi toplumumuzun ruhuna dokunacak, o kadim ama modern dünyaya söyleyecek sözü olan özgün sesi üretmekten alıkoydu. Çerkes kimliğini savunurken bile, bu savunmayı Çerkesliğin kendi kavram setleriyle değil, küresel veya yerel siyasal modaların diliyle yapmaya çalıştık. Oysa bir halkın kurtuluşu veya demokratik temsili, o halkın genetik kodlarına işlenmiş toplumsal işleyişten bağımsız kurgulanamaz. İthal edilen bu teorik çerçeve, sadece düşünsel bir daralma yaratmakla kalmadı, beraberinde kaçınılmaz olarak halktan kopukluk sorununu da getirdi. Tartışmalarımız, bildirilerimiz ve entelektüel üretimlerimiz; halkın gündelik yaşamından, ekmek kavgasından, binlerce yıllık toplumsal reflekslerinden ve gerçek beklentilerinden koparak, maalesef dar bir çevrenin kendi içinde çevirdiği bir egzersize dönüştü. Bizler, halkı bu sürecin gerçek sahibi, iradesi ve kurucu öznesi kılmak yerine, onları sadece bizim kağıt üzerinde kurguladığımız teorik kalıpları onaylayacak bir   taban   veya bir   istatistik   olarak gördük. Halkın değer yargılarıyla, yaşam pratikleriyle ve kolektif hafızasıyla harmanlanmayan her siyasi hamle, teoride ne kadar kusursuz görünürse görünsün, toplumun geniş kesimlerinde bir yankı bulamadı. Bu örtük tepeden bakış açısı, bizi kendi insanımıza yabancılaştırırken, hareketin toplumsallaşmasının ve kitleselleşmesinin önündeki en aşılmaz barikat haline geldi.

Kendi insanımıza ulaşamamanın sancısını çekerken, bir yandan da siyasetimizi sürekli bir mağduriyet ve haklılık anlatısı üzerine kurmanın getirdiği o konforlu ama yıkıcı edilgenlikten kendimizi kurtaramadık. Geçmişin büyük acılarını ve trajedilerini bir kimlik bileşeni haline getirip sürekli bunu hatırlatmak, elbette bir hafıza tazelemedir; ancak bu hatırlatmanın bir gelecek tasarısına dönüşmemesi, geleceği inşa edecek olan iradeyi felç etti. Kendimizi sürekli   anlaşılmayı bekleyen  ,   hakkı teslim edilmesi gereken   veya   merhamet dilenen   bir pasif konumda tanımladık. Bu durum, bizleri aktif, talepkar ve kendi kaderini tayin eden siyasal aktörler olmaktan çıkarıp, başkalarının inisiyatifine, konjonktürel çıkarlarına veya vicdanına bağlı birer gözlemci konumuna itti. Oysa tarihsel bir özne olma iddiası, sadece geçmişin yasını tutmakla veya başkalarına suçlarını hatırlatmakla değil; bugünün ve yarının şartlarını kendi öz gücünle, kendi iradenle ve kendi cümlelerinle belirlemekle mümkündür. Bizler, başkalarının masasındaki bir meze ya da bir tartışma başlığı olmayı reddedip, masanın kendisini kuracak o yerli iradeyi göstermekte geç kaldık.

Başlangıçtaki o devrimci ruhuna rağmen, dışarıdan alınan ideolojik prangaların ağırlığı altında ezilmiş ve halkın kendi dinamikleriyle, o doğal damarıyla gerçek bir bağ kuramadığı için beklenen toplumsal sıçramayı gerçekleştirememiştir. Bir hareketin sönümlenmesi sadece sayısal bir azalış değil, aynı zamanda fikri bir tıkanmanın dışavurumudur. 2015 sonrasında yaşanan daralma, aslında bu yöntemsel yanlışların doğal bir sonucudur. Toplumdan onay almayan, toplumun diliyle konuşmayan hiçbir yapı, sonsuza kadar entelektüel bir fanusun içinde yaşayamaz. Gerçek bir uyanış ve kalıcı bir siyasal temsil, ancak başkalarının çizdiği o dar kavramsal sınırlardan cesaretle çıkıp, kendi toplumsal değerlerimizi modern dünyanın ihtiyaçlarıyla yeniden harmanlayan, sarsılmaz ve yerli bir iradeyle mümkündür. Kendi gücümüzü başkalarının siyasal projelerinin içinde bir eklem olarak değil, halkımızın ferasetinde ve kendi kültürel derinliğimizde aramalıyız. Bu özeleştiri, geçmişe yakılan bir ağıt veya bir vazgeçiş ilanı değil; tam tersine, daha gerçekçi, daha ayakları yere basan, daha toplumsal ve her şeyden önemlisi daha   bizden   bir yürüyüşün zorunlu, sancılı ama umut verici ilk adımıdır. Kendi hakikatimize dönmek, aslında en büyük devrimdir.

Bu süreçte ideolojik angajmanların yarattığı bir diğer bariyer, diğer Çerkes örgütleriyle kurulamayan o sağlıklı ve yapıcı diyalogdur. Kendimizi   en doğru  ,   en ilerici   veya   en demokrat   olarak tanımlamanın getirdiği o gizli kibir, bizi aslında aynı kaygıları taşıyan ancak farklı üslupları benimseyen kardeş yapılarımızla aramıza kalın duvarlar örmeye itti. İdeolojik saflık arayışımız, siyasal bir körlüğe dönüştü. Dünyaya aynı pencereden baktığımızı varsaydığımız gruplarla dahi bir araya gelmekte zorlanmamız, aslında teorik çerçevemizin ne kadar dışlayıcı ve esneklikten uzak olduğunun en somut göstergesidir. Siyaset, farklılıkları ortak bir paydada buluşturma sanatı iken, bizler bu sanatı icra etmek yerine, kendi küçük hakikatlerimizin muhafızlığını yapmayı tercih ettik. Bu tutum, Çerkes diasporasının ve anavatanının çok katmanlı yapısını kavramaktaki yetersizliğimizin bir sonucudur. Bir halkın geniş mutabakatını sağlamak, her şeyden önce o halkın tüm renklerini, çekincelerini ve hassasiyetlerini kapsayacak bir esneklik gerektirir. Bizler ise, bu esnekliği bir   ilkesizlik   olarak yaftalayıp, kendi dar grubumuzun konforlu ama etkisiz alanına hapsolduk. 2015'ten sonra başlayan o sessiz sönümlenme, aslında bu dışlayıcı dilin ve kapsayıcılıktan uzak siyaset tarzının doğal, hatta kaçınılmaz bir faturasıdır. Toplumsal bir hareket, ancak farklı damarlardan beslendiği ve o damarlar arasında sağlıklı bir kan akışı sağladığı sürece canlı kalabilir. Oysa biz, damarları tıkamayı, safları sıklaştırmak sanma yanılgısına düştük.

Siyasal temsiliyetin sadece söylem düzeyinde kalması, bizi pratik alanda çözüm üreten bir mekanizma olmaktan çıkarıp, sadece eleştiren ve konum belirleyen bir yapıya indirgedi. Halkın önüne somut, uygulanabilir ve kendi iç dinamiklerinden beslenen bir   Çerkes Siyaseti   vizyonu koyamadık. Bunun yerine, genel geçer politik tartışmaların içinde kendimize bir yer bulmaya çalışırken, asıl odaklanmamız gereken kimliksel ve tarihsel sorumluluklarımızı bu tartışmaların teferruatı haline getirdik. Bu, sadece bir temsil krizi değil, aynı zamanda bir vizyon yitimidir. Kendi kaderimizi başkalarının ajandasına eklemlemek, özgün bir siyasal iradenin intiharıdır. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o daralan yapının içinde hapsolmuş enerjinin, neden geniş halk kitlelerine sirayet etmediğini anlamak zor değildir. İnsanlar, kendilerini ifade edecekleri bir kürsü ararken, biz onlara sadece ezberlenmiş metinleri okuyacakları bir koro vaat ettik. Bu koro ise zamanla sesini yitirdi ve yankısı sadece kendi odalarımızda duyulur hale geldi. Demokratik değerlere bağlılık iddiamız, kendi içimizde ve diğer Çerkes dinamikleriyle olan ilişkimizde bir hoşgörü ve işbirliği kültürüne dönüşmediği sürece, kağıt üzerinde kalan bir temenniden öteye geçemeyecektir. Gelecek, kendi hatalarından ders çıkaran, ideolojik bağnazlıklarını halkın ali menfaatleri uğruna terk edebilen ve en önemlisi, aynaya baktığında gördüğü o eksiklikleri tamamlama iradesi gösterenlerin olacaktır.

 


Siyasal Abrek Fikrinin Doğuşu

Çerkes kimliğinin yüzyıllardır süregelen trajediler silsilesiyle anılması, sadece tarihsel bir gerçeğin teslimi değil, aynı zamanda bu kimliğin bir atalet sapağına hapsedilmesinin de hazin öyküsüdür. Mağduriyet, doğası gereği edilgen bir sığınaktır; insanı geçmişin karanlık dehlizlerinde ağlamaya mahkûm ederken, geleceğin inşası için gereken iradeyi de sinsice kemirir. Bugün Çerkes bireyi, üzerine dikilen o "ebedi kurban" gömleğinin dikiş yerlerinden sökülmeye başladığını hissetmek zorundadır. Zira acının kutsanması, zamanla o acıyı bir kimlik bileşeni haline getirir ki bu da toplumsal hafızanın dinamizmini öldüren en tehlikeli uyuşturucudur. Siyasal Abrek figürü, tam da bu noktada, o sızlanan ve merhamet dilenen ruh halinin reddi olarak tarih sahnesine yeniden davet edilmektedir. Mağduriyetten beslenen bir siyasetin üretebileceği tek şey, egemenlerin vicdanına sunulan cılız bir dilekçedir; oysa irade, dilekçe yazmaz, tarih yazar. Kendi varlığını sadece uğradığı haksızlıklar üzerinden tanımlayan bir halk, düşmanının çizdiği sınırların dışına çıkamaz. Bizim için "soykırım kurbanı" nitelemesi, tarihsel bir hakikatin tespiti olabilir ancak bir varoluş stratejisi asla olamaz. Kendini dünya sahnesinde bir nesne, bir istatistik veya bir merhamet objesi olarak değil; aksine, tarihi yeniden kurgulayacak, olayların akışına yön verecek bir ana özne olarak konumlandırdığın an, zihindeki o sığınmacı prangaları parçalanmış demektir.

Bu büyük kabullenişin infazı, aslında bireyin kendi içindeki o pasif bekleyişi öldürmesidir. Çerkes kalmanın sadece folklorik bir öğe veya bir hüzün senfonisi olmadığını anlamak, siyasal bir bilincin ilk ve en sert adımıdır. Abrek ruhu, bir dağ yamacında dünyadan elini eteğini çekmek değil, adaletsizliğin hüküm sürdüğü her alanda o haksızlığı göğüsleyen bir irade beyanıdır. Ağlamayı zayıflık, sızlanmayı ise ecdada ihanet sayan bu sert duruş, duygusuzluk değil, duygunun eyleme dönüşmüş halidir. Sorulması gereken asıl soru şudur: Kendi acısını pazarlayarak hayatta kalmaya çalışan bir topluluk mu olacağız, yoksa o acıyı bir yakıta dönüştürüp kendi kaderinin tayin hakkını zorla alan bir güç mü? Sığınmacı ruhu, her zaman bir "ev sahibi" arar; oysa fatih ruhu, bastığı her yeri evi kılma kudretine sahiptir. Diasporanın konforlu ama kişiliksiz koridorlarında "biz neydik" diye sayıklamak yerine, "biz kimiz ve ne olacağız" sorusunun soğuk ve keskin cevabını aramak gerekir. Bu, sadece bir yer değiştirme değil, bir zihniyet devrimidir.

Tarihsel arka planımızdaki o büyük yıkımı, bir "yenilgi" olarak değil, bir "ara dönem" olarak kodlamak zorundayız. Çünkü bir halk, bittiğini kabul ettiği an gerçekten yok olur. Mağduriyetin o uyuşturucu etkisinden kurtulmak, aynı zamanda modern dünyanın sunduğu "insan hakları" retoriğinin ardındaki riyakârlığı da görmeyi gerektirir. Hiçbir güç, ağlayan birine haklarını iade etmez; hak, ancak onu alabilecek bir irade karşısında geri çekilmek zorunda kalındığında teslim edilir. Çerkes milliyetçiliği, bu bağlamda, romantik bir geçmiş özleminden ziyade, geleceğe dair politik bir meydan okumadır. Kurban rolünü oynamak kolaydır, çünkü sorumluluk gerektirmez; sadece suçlu tayin eder ve bekler. Ancak özne olmak, hatayı da sevabı da üstlenmeyi, risk almayı ve en önemlisi de başkasının yazdığı senaryoda figüran olmayı reddetmeyi gerektirir. Abrek, zihnindeki o görünmez sınırları yıktığında, aslında sadece kendi özgürlüğünü değil, toplumun kolektif iradesini de özgürleştirmiş olur. Bu uyanış, sızlanmanın sessizliğinden, iradenin gür sesine geçiştir.

Bir halkın kendi tarihini bir yas kitabına dönüştürmesi, o halkın mezar taşını kendi elleriyle dikmesidir. Bizim görevimiz o yas kitabını kapatıp, sayfaları boş bırakılan o büyük mücadele defterini yeniden ele almaktır. Çerkes bireyi, kendisine dayatılan "uyumlu azınlık" veya "sadık sığınmacı" rollerini elinin tersiyle itmelidir. Bu sahte kimlikler, özneleşmenin önündeki en büyük engellerdir. Gerçek bir siyasal irade, ancak kendi tarihsel hıncını bir rasyonaliteye ve stratejiye dökebildiğinde ortaya çıkar. Siyasal Abrek, bu stratejinin somutlaşmış halidir; o, sistemin boşluklarını bilen, sessiz ama derinden gelen, vurduğu yerin ses getirmesini değil, sarstığı yapının yıkılmasını hedefleyen kişidir. Mağduriyetin o iğreti konforundan vazgeçmek, rüzgâra karşı çıplak durmak gibidir; zordur ama insanı gerçekten hayatta tutan da budur.

Eğer kendimizi dünya siyasetinin bir kenar süsü olarak görmeye devam edersek, başkalarının pazarlık masalarında birer pul olmaktan öteye geçemeyiz. Kendi oyununu kuramayan, başkasının oyununda ancak kurban olabilir. İşte bu yüzden "soykırım" kelimesi, bizim için bir ağıt değil, bir iddianame olmalıdır. Bu iddianameyi mahkemelere değil, bizzat tarihin kendisine sunmalıyız. Bu, içimizdeki sığınmacı ruhun infazıdır. Artık dışarıdan gelecek bir kurtarıcıyı, bir lütfu veya bir adaleti beklemenin beyhudeliği anlaşılmış olmalıdır. Adalet, onu bizzat tesis edecek güçte olanların icadıdır. Kendi özgün kimliğimizi ve siyasal duruşumuzu inşa ederken, en büyük düşmanımızın içimizdeki o "acınası olma hali" olduğunu idrak etmek zorundayız.

Bir halkın yeniden doğuşu, ancak kendi gerçeğiyle acımasızca yüzleşmesiyle mümkündür. Biz kimiz? Sadece Kafkasya’nın romantik sürgünleri mi, yoksa küresel sistemin çarkları arasında kendi yolunu açacak olan irade sahipleri mi? Mağduriyetin sunduğu o sahte koruma kalkanını attığımızda, geriye kalan o saf güç bizi biz yapacaktır. Tarihi yeniden yazacak olan ana özne olma iddiası, bir fantezi değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, Abrek’in kılıcı kadar keskin, dağların havası kadar serttir. Kendi içindeki o sığınmacı gölgesini öldüremeyen, güneşin doğuşunu asla göremeyecektir. Bu bir çağrıdır; ama bir yardım çağrısı değil, bir ayağa kalkış, bir toparlanış ve nihayetinde bir taarruzun zihinsel hazırlığıdır. Mağduriyetin infaz edildiği yerde, irade hükümdarlığını ilan eder. Bu hükümdarlık, başkaları üzerinde bir baskı değil, kendi kaderimiz üzerindeki mutlak hakimiyetimizdir.

Söz konusu irade beyanı, sadece bir retorik sıçraması değil, aynı zamanda kolektif hafızanın prangalarından kurtulması gereken bir ontolojik devrimdir. Yüzyıllardır süregelen "savunma" refleksi, Çerkes zihnini bir kale kuşatması psikolojisine hapsetmiş, dışarıdan gelecek her hamleyi bir tehdit, içerideki her kıpırdanış ise bir risk olarak kodlamıştır. Oysa bugün ihtiyacımız olan şey, o kalenin kapılarını içeriden kırıp dışarıya, tarihin akışkan ve acımasız meydanına çıkmaktır. Mağduriyetin o sahte kutsallığına sığınarak beklemek, celladına aşık olmaktan farksız bir duygusal çürümedir. Celladından merhamet bekleyen bir halkın, o merhameti lütuf olarak aldığı her an, aslında kendi özgürlüğünden bir parça daha feda ettiğini görmesi gerekir. Siyasal Abrek, bu riyakâr pazarlığın masasını deviren kişidir. O, masadaki kırıntılarla yetinmek yerine, o masayı kuran iradenin meşruiyetini sorgular. Kendi varlık sebebini başkasının "hoşgörüsüne" endeksleyen her yapı, eninde sonunda asimile olmaya veya silinip gitmeye mahkûmdur. İrade, başkasının tanıdığı alanlarda dans etmek değil, kendi alanını bizzat o otoritenin gözlerinin içine bakarak inşa etmektir.

Tarihsel süreçte bize biçilen "sadık tebaa" veya "kahraman savaşçı" rollerinin her ikisi de aslında bizi özne olmaktan çıkaran, başkasının stratejik çıkarlarına hizmet eden birer işlevsel araçtan ibarettir. Birincisi bizi kimliğimizden arındırarak sistemin içine emer, ikincisi ise bizi cephelerde harcanacak birer kurşun olarak görür. Siyasal Abrek ruhu ise her iki rolü de reddeder; o ne sisteme eklemlenir ne de sistemin kurbanı olmayı kabul eder. O, kendi gündemini dayatan, kendi doğrularını en sert şekilde savunan ve gerekirse sistemin dışına çıkarak sistemi dışarıdan zorlayan bir kutuptur. Bu duruşun iğneleyici tarafı şudur: Bizden beklenen o "makul" ve "sessiz" Çerkes figürünün ölümü, egemen yapılar için en büyük korku kaynağıdır. Çünkü mağdur olanı yönetmek kolaydır; ona biraz acı, biraz teselli, biraz da sembolik tavizler vererek kontrol altında tutabilirsiniz. Ancak irade sahibi olanı, neyle korkutabilir veya neyle satın alabilirsiniz? Kendi içindeki sığınmacıyı infaz eden bir zihin, artık tehdit edilemez bir noktaya ulaşmıştır.

Gerçek güç, fiziksel nicelikte değil, bu zihinsel kopuştadır. Bir halkın çocuklarına sadece "biz ne kadar büyük acılar çektik" diye anlatması, o çocukların omuzlarına taşınması imkânsız bir yük bindirmektir. Onlara "biz bu acılardan nasıl bir irade çıkardık" diye anlatmak ise onlara birer kanat takmaktır. Siyasal bilincin bu aşaması, acının estetiğinden eylemin estetiğine geçiştir. Diasporadaki derneklerin soğuk salonlarında, nostaljik bir Kafkasya hayaliyle avunmak, aslında o topraklara dönmemenin en konforlu bahanesidir. Oysa Abrek ruhu, nerede olursa olsun Kafkasya’yı orada yaşatmak değil, o ruhu bir siyasal güç odağına dönüştürmektir. Kendi gerçekliğinden kaçan değil, o gerçekliği dönüştürme iddiasında olan bir nesil, ancak bu büyük kabullenişi infaz ederek tarih sahnesine çıkabilir. Bu, geçmişi unutmak değil; aksine geçmişin hıncını, geleceğin kurucu aklı haline getirmektir.

Şunu açıkça sormak gerekir: Biz dünya milletler ailesinin "yaramaz ama sevimli" bir unsuru mu kalacağız, yoksa hakkını söke söke alan, masaya oturduğunda dengeleri değiştiren bir aktör mü olacağız? Eğer ikinci seçeneği istiyorsak, o sızlanan dili kökünden kesip atmalıyız. Tarih, ağlayanları sadece dipnotlarda anar; oysa irade koyanları ana metnin başlığı yapar. Bu, bir seçim değil, bir zorunluluktur. Kurban psikolojisiyle malul olmuş bir toplumsal yapı, en küçük bir sarsıntıda dağılmaya hazırdır. Oysa Abrek’in sertliği, toplumu bir arada tutan o çelik çekirdektir. Bu çekirdek, demokratik değerleri bir zaafiyet olarak değil, hak arayışının en keskin silahı olarak kullanır. Demokrasi, bizim için bir sığınak değil, irademizi dünya kamuoyuna haykırabileceğimiz bir kürsüdür. Ancak bu kürsüde konuşan sesin, mağdur bir çocuğun cılız sesi değil, hakkını arayan bir savaşçının gür sesi olması şarttır.

Sonuç olarak, bu büyük uyanış, bireysel bir aydınlanmadan toplumsal bir şahlanışa evrilmek zorundadır. Kendini nesne olmaktan kurtaran her Çerkes, aslında halkının üzerindeki o kara bulutu bir parça daha dağıtmaktadır. Bu süreçte karşılaşacağımız en büyük direnç, yine kendi içimizdeki o "eski düzenin" savunucularından gelecektir. Onlar, mağduriyetin getirdiği o garip güvenlik hissini kaybetmekten korkacaklar. Ancak korku, Abrek’in lügatinde bir engel değil, sadece aşılması gereken bir eşiktir. Biz, acı çeken bir halk olmanın ötesine geçip, hesap sormaya hazırlanan bir irade olduğumuzu ilan ettiğimiz an, tarih bizim için yeniden akmaya başlayacaktır. Bu, sadece bir başlangıçtır; sığınmacı ruhun ölümü, özgür ruhun doğumudur.

Xabze’nin sadece bir folklorik kalıntı, bir düğün koreografisi veya geçmişin tozlu raflarında unutulmuş bir nezaket manzumesi olarak görülmesi, Çerkes kimliğine yapılabilecek en sinsi saldırıdır. Zira Xabze, estetik bir süs değil, bir halkın hayatta kalma iradesini şekillendiren, kaosu düzene, bireyi ise sarsılmaz bir karaktere dönüştüren yaşayan bir anayasadır. Siyasal Abrek için Xabze, modern dünyanın sunduğu ilkesiz "reel politik" karşısında kuşanılmış en ağır zırhtır. Bugün siyasetin makyavelist pazarlıklarla, ilkesiz uzlaşılarla ve omurgasız manevralarla özdeşleştiği bir çağda, Xabze’yi siyasi bir kimlik olarak diriltmek, sadece bir tercih değil, varoluşsal bir devrimdir. Bu devrim, geleneği bir müze nesnesi olmaktan çıkarıp, her sabah yeniden kuşanılan, kararları yöneten ve eylemleri denetleyen sarsılmaz bir ahlak yasasına dönüştürmeyi gerektirir.

Bizim siyasi etiğimiz, güce tapanların veya sayısal çoğunluğun dikte ettiği geçici doğrulara değil, bin yıllık bir süzülüşle kristalleşmiş olan soyluluğa dayanır. Bu soyluluk, kanda değil, eylemde ve o eylemin onurla olan sarsılmaz bağında gizlidir. "Nape" kavramı, yani yüz akı ve onur, siyasal Abrek’in pusulasıdır. Eğer atılan bir adım, verilen bir karar veya girilen bir ittifak onuru yaralıyorsa, o hamle tüm dünyayı ve iktidarı vaat etse bile elinin tersiyle itilir. Çünkü Xabze’nin yönetmediği bir siyaset, eninde sonunda sahibini köleleştirir. Modern siyasetin "sonuç odaklı" çürümesine karşı Xabze, "süreç ve asalet odaklı" bir direnişi temsil eder. Kazanmak, eğer onurdan vazgeçilerek elde ediliyorsa, o aslında en büyük yenilgidir. Bizim için başarı, sadece bir hedefe ulaşmak değil, o hedefe giden yolu Xabze’nin keskin çizgileriyle yürüyebilmektir.

Xabze’nin bir siyasi kimlik olarak dirilişi, toplumsal yapının yeniden inşası demektir. Bugün parçalanmış, dağılmış ve yönünü şaşırmış bir diaspora toplumu için Xabze, ortak bir dil ve ortak bir eylem planıdır. Bu ahlak yasası, bireye toplumsal sorumluluklarını hatırlatırken, ona aynı zamanda otorite karşısında nasıl dik duracağını da öğretir. Bir Abrek, sadece dışarıdaki düşmana karşı değil, kendi içindeki zayıflıklara, hırslara ve ilkesizleşme eğilimine karşı da Xabze ile savaşır. Geleneği bir folklor müzesinden çıkarmak demek, onu sokağa, meclise, masaya ve kavgaya taşımak demektir. Siyasal duruşunu Xabze üzerine kuran bir topluluk, rüzgâra göre yön değiştiren bir yelkenli değil, fırtınalara göğüs geren bir kaya gibidir.

Pek çokları Xabze’yi "geçmişin kuralları" diyerek küçümserken, aslında onun geleceği inşa edebilecek yegâne güç olduğunu görmezden gelirler. Modernitenin yarattığı kimliksiz ve köksüz birey tipine karşı Xabze, derinliği olan, kökleri toprağın en altına kadar uzanan ve dalları göğe yükselen bir insan modeli sunar. Siyasal Abrek, bu modeli kuşanarak modern dünyanın sığlığına meydan okur. Bizim siyasetimiz, birilerinin lütfuna veya konjonktürel boşluklara sığınmak değildir; bizim siyasetimiz, bin yıllık bir adaletin ve onurun bugünkü dille yeniden haykırılmasıdır. Eğer Xabze bir kenara bırakılırsa, Çerkeslik sadece bir genetik kod veya bir gastronomi kültürüne indirgenir ki bu da kültürel bir intihardır.

Bu yaşayan ahlak, bireye sadece ne yapacağını değil, neyi asla yapmayacağını da söyler. Günümüzün sınırsızlık ve ölçüsüzlük çağında, "asla" diyebilen bir iradeye sahip olmak, en büyük devrimci eylemdir. Çerkes bireyi, kendi kadim yasasını siyasal bir bilince dönüştürdüğünde, artık manipüle edilemez bir güce dönüşür. İğneleyici olan şudur: Bizi "gelenekçi" diyerek geri kalmışlıkla itham edenler, aslında bizim bu sarsılmaz ahlaki barikatımızı aşamadıkları için öfkelenirler. Xabze, modern köleliğin önündeki en büyük engeldir. O, insanı sadece tanrıya ve kendi onuruna karşı sorumlu kılarak, dünyevi otoritelerin sahte parıltılarını söndürür.

Xabze’nin siyasallaşması, onun otoriter bir baskı aracına dönüşmesi değil, aksine demokratik ve katılımcı bir özgürleşme pratiği haline gelmesidir. Toplumun her ferdinin birbirine karşı sorumlu olduğu, liyakatin ve bilgeliğin (Thamade) esas alındığı bir yapı, en ileri demokrasi modellerinden daha derin bir hakikat barındırır. Bu hakikati yeniden keşfetmek ve güncel siyasetin diliyle harmanlamak, Abrek’in temel görevidir. Geleneği savunmak, onu dondurup saklamak değil; onu bugünün kavgasında bir kılıç gibi kullanmaktır. Her nefeste sorgulanan o "doğru yaşama sanatı", bizi tarihin nesnesi olmaktan çıkarıp, kendi geleceğinin mimarı olan sarsılmaz bir özneye dönüştürecektir. Artık Xabze, sadece masallarda anlatılan bir erdem değil, sokakta ve siyasette çarpışan bir iradedir.

Modern dünyanın rasyonalite maskesi altına gizlediği ilkesizliğe karşı Xabze, bir "ahlak gerillası" gibi sızmalı ve yerleşik tüm çürümüşlükleri sarsmalıdır. Siyasal Abrek için Xabze’yi kuşanmak, sadece bireysel bir erdem yolculuğu değil, toplumsal bir meydan okumadır. Çünkü Xabze, hiyerarşiyi bir tahakküm aracı olarak değil, bir sorumluluk ve liyakat zinciri olarak kurgular. Bugünün dünyasında makamların, rütbelerin ve servetin yarattığı sahte üstünlükler, Xabze’nin o sarsılmaz "Thamade" (Bilge/Önder) anlayışı karşısında darmadağın olur. Gerçek otorite, korkuyla veya parayla değil, toplumun vicdanında karşılık bulan bir bilgelikle kurulur. Bu noktada iğneleyici bir hakikati dile getirmek gerekir: Çerkes toplumu, kendi kadim değerlerini sadece misafir ağırlama protokollerine indirgediği an, siyasal iradesini de kaybetmiş demektir. Xabze, sofradaki oturma düzeninden ibaret değildir; o, zulme karşı kimin önce ayağa kalkacağını, adaletsizlik karşısında kimin susmayacağını belirleyen askeri bir disiplindir.

Siyasal bir kimlik olarak Xabze’nin dirilişi, modern devlet aygıtının bireyi atomize eden, onu yalnızlaştıran ve sadece bir "vergi mükellefi" veya "seçmen" olarak gören sığlığına karşı en güçlü panzehirdir. Xabze’de birey, toplumsal bir dokunun ayrılmaz parçasıdır ve eylemlerinin sorumluluğu sadece kendisine değil, tüm soyuna ve halkına aittir. Bu kolektif sorumluluk bilinci, siyasal Abrek’in en büyük gücüdür. Satın alınamayan, korkutulamayan ve yozlaştırılamayan bir siyasi özne; ancak kendi köklerinden aldığı bu sarsılmaz ahlakla var olabilir. Eğer bugün siyaset sahnesinde Çerkes ismi geçiyor ama Xabze’nin o keskin adalet ve onur anlayışı hissedilmiyorsa, orada sadece içi boşaltılmış bir etnisiteden bahsedilebilir. Oysa biz, içi boş bir kabuk değil, her zerresiyle yaşayan, nefes alan ve her an eyleme geçmeye hazır bir organizmayız.

Eğer bir eylem onuru yaralıyorsa, o eylem tüm dünyayı kazandırsa bile reddedilir ilkesi, reel politiğin o kirli pazarlıklarına çekilen en sert settir. Modern siyasetçinin "şartlar bunu gerektiriyordu" bahanesi, Xabze’nin o vakur duruşu karşısında eriyip gider. Abrek bilir ki, şartlar ne olursa olsun onurdan verilen her taviz, kimliğin kalbinde açılan bir yaradır ve o yara asla kapanmaz. Bizim siyasi etiğimiz, konjonktüre göre eğilip bükülmez; o, bin yıl önceki bir dağ köyünde neyse, bugünün metropollerinde veya uluslararası diplomasi masalarında da odur. Soyluluk, şartlara bağlı olmayan bir sürekliliktir. Geleneği bir zırh haline getirmek, işte bu sürekliliği her gün yeniden üretmektir.

Bu diriliş, aynı zamanda bir "dil" devrimini de beraberinde getirir. Xabze’nin kavramlarıyla düşünmek, meseleleri modernitenin bize dayattığı o dar kalıpların dışına çıkarır. Adaleti sadece hukuk metinlerinde değil, vicdanın ve toplumsal hafızanın derinliklerinde aramayı öğretir. Siyasal Abrek, bu kadim hukuku savunurken aslında sadece Çerkes halkının değil, tüm insanlığın yitirmekte olduğu o evrensel ahlakı da savunmaktadır. Xabze, yerel olduğu kadar evrensel bir çığlıktır; insanın insanla, doğayla ve tarihle kurduğu o kutsal dengenin adıdır. Bu dengeyi bozan her siyasal yapı, Abrek’in doğal hedefidir.

Sonuç olarak Xabze, bizi biz yapan o görünmez ama elle tutulur kadar gerçek olan ruhun kendisidir. Onu siyasetin merkezine yerleştirdiğimizde, artık sadece bir "azınlık grubu" olmaktan çıkar, dünyaya yeni bir yaşam ve yönetim modeli sunan bir iradeye dönüşürüz. Kendi ahlakını siyasi bir silaha dönüştüremeyen halklar, başkalarının ahlaksızlığının kurbanı olurlar. Bizim yolumuz, o süzülmüş soyluluğu her sabah yeniden kuşanarak, tarihin karşısına başı dik, alnı açık ve iradesi çelikten bir özne olarak çıkmaktır. Xabze bir geçmiş özlemi değil, geleceğin yegâne inşa planıdır.

Zihinsel işgal, toprak işgalinden çok daha sinsi, çok daha kalıcı ve yıkıcı bir ilhaktır. Bugün Çerkes zihni; liberalizmin bireyci sığlığı, sosyalizmin sınıf temelli mekanik kurguları veya dini radikalizmin kimliği yutan mutlakiyetçiliği arasında hırpalanmaktadır. Dışarıdan ithal edilen her "izm", aslında bizim kendi hakikatimize bakışımızı bulandıran birer yabancı mercektir. Başka ideolojilerin kavramlarıyla vatan savunulamaz; başkasının kelimeleriyle kurulan bir hayal, eninde sonunda o kelimelerin sahibine hizmet eder. Siyasal Abrek, bu zihinsel kuşatmayı yarmak için entelektüel bir cerrah titizliğiyle hareket etmek zorundadır. Zihne sızmış, damarlara kadar sirayet etmiş o yabancı dogmaları söküp atmak, bir arınma değil, bir varoluş savaşıdır. Bizim dünyayı okuma biçimimiz, laboratuvarlarda üretilmiş ideolojiler değil, binlerce yıllık yaşanmışlığın imbiğinden süzülen Xabzeizm’dir.

Kendi ışığına sırtını dönüp başkasının feneriyle yolunu bulmaya çalışanlar, sadece o fenerin aydınlattığı kadarını görebilir ve o feneri tutan elin kölesi olurlar. Çerkes bireyine dayatılan "Doğu ile Batı arasında bir köprü" olma masalı, aslında bir kimliksizleştirme projesidir. Sen ne Doğulusun ne de Batılı; sen sadece kendinsin, sen Kafkasyalısın. Kendini bu iki kutuptan birine yamamaya çalışmak, kendi kadim merkezini terk edip başkasının çeperinde sığıntı olmayı kabul etmektir. Liberalizmin sunduğu o sahte özgürlük vaadi, toplumsal dokumuzu atomize edip bizi savunmasız bırakırken; ithal radikalizmler, bizi kendi tarihimize ve kültürümüze yabancılaştırarak köksüz birer militana dönüştürmeyi hedefler. Siyasal Abrek için bu ideolojik çöplükten kurtulmak, özgürlüğün ilk şartıdır. Kendi kavramlarınla düşünmediğin sürece, başkalarının yazdığı senaryolarda sana ayrılan figüranlık rolünden öteye geçemezsin.

İğneleyici bir hakikattir ki; bugün pek çok Çerkes aydını, halkının davasını savunurken bile Marksist literatürün veya liberal jargonun dışına çıkamamaktadır. Bu, entelektüel bir yetersizlikten ziyade, zihinsel bir sömürgeleşmenin tezahürüdür. Xabze’nin o muazzam adalet, onur ve denge felsefesi dururken, adaleti dışarıda aramak, hazinenin üzerinde oturup dilenmeye benzer. Xabzeizm, sadece bir gelenek değil, her türlü modern soruna cevap verebilecek kadar diri ve derinlikli bir dünya görüşüdür. Siyasal Abrek, dünyayı bu perspektifle yeniden kurgulamalıdır. Bizim siyasetimiz, yabancı ideolojilerin Çerkes sosuna bulanmış hali değil, doğrudan doğruya kendi özümüzün siyasal bir projeye dönüşmüş hali olmalıdır. Zihinsel işgal sona ermeden, fiziki özgürlük sadece bir illüzyondan ibaret kalacaktır.

Bu ideolojik arınma süreci, aynı zamanda bir cesaret testidir. Çünkü yabancı dogmalardan kurtulmak, o dogmaların sağladığı sahte güvenlik alanlarını da terk etmek demektir. Kendi kavramlarınla konuşmaya başladığında, seni "anlaşılmaz" veya "marjinal" ilan edecek olan o küresel koro ile yüzleşmek zorunda kalacaksın. Ancak unutulmamalıdır ki, tarihte iz bırakanlar, başkalarının alkışını bekleyenler değil, kendi hakikatini dünyaya dayatanlardır. Bizim kavramlarımız olan Nape, Thamade, Pseytle ve Xabze; herhangi bir sosyolojik terimden çok daha ağır, çok daha köklü anlamlar taşır. Bu kelimelerin içini boşaltıp yerine modern safsataları doldurmak, halkın ruhuna suikast düzenlemektir.

Zihni temizlemek, sömürgeci aklın sana öğrettiği tüm o "uygarlık" ve "ilerleme" masallarını sorgulamakla başlar. Sana geri kalmış diyenlerin, aslında senin ahlaki üstünlüğünden korktuklarını fark ettiğin an, o büyük uyanış gerçekleşmiş olacaktır. Siyasal Abrek, kendi kültürel kodlarını birer ideolojik silaha dönüştürerek, zihnine vurulan o görünmez zincirleri kırıp atar. Başkasının gölgesinde serinlemektense, kendi güneşinde yanmayı göze alan bir irade, gerçek özgürlüğe giden tek yoldur. İdeolojik arınma, Çerkes halkının kendi evine, yani kendi özüne geri dönüşüdür. Bu dönüş tamamlandığında, karşımızda durabilecek hiçbir sahte "izm" kalmayacaktır.

Bu zihinsel arınma süreci, sadece kavramsal bir temizlik değil, aynı zamanda ruhun sömürgeci kalıntılardan bütünüyle sıyrılması eylemidir. Çerkes aydınının ve gencinin bugün düştüğü en büyük hata, kendi varlığını kanıtlamak için modernitenin veya egemen ideolojilerin icazetine ihtiyaç duymasıdır. Eğer bir meseleyi savunurken "ama sosyalizm de bunu der" ya da "liberal demokrasiye göre bu haktır" deme ihtiyacı hissediyorsan, zihninde hala bir efendinin gölgesi dolaşıyor demektir. Siyasal Abrek, hakikati başkasının onayında değil, Xabze’nin sarsılmaz mantığında bulur. Bizim adalet anlayışımız, bir parlamentonun oylarıyla ya da bir ideoloğun kitabıyla belirlenmez; o, dağların sertliğinde ve toplumun vicdanında binlerce yıl önce mühürlenmiştir. İğneleyici bir tonda sormak gerekir: Kendi kadim bilgeliğine bu denli yabancılaşmış bir nesil, nasıl olur da vatanın istikbalinden bahsedebilir? Başkasının kavramlarıyla kurulan her cümle, aslında o yabancı iradeye ödenen gizli bir haraçtır.

İdeolojik ithalat, Çerkes toplumunu bölüp parçalayan en etkili silahtır. Bir yanda dini radikalizmin karanlık dehlizlerinde kimliğini eritenler, diğer yanda Batı’nın sunduğu içi boşaltılmış "bireysel özgürlük" masallarıyla köklerinden kopanlar... Bu kutuplaşma, bizim gerçek gücümüzü yani kolektif birliğimizi emen bir parazittir. Siyasal Abrek, bu yapay kamplaşmaların tamamını elinin tersiyle iterek "Xabzeizm" bayrağını yükseltir. Xabzeizm, bir dogma değil, yaşayan ve her çağa kendi mührünü vuran bir eylem biçimidir. O, ne Doğu'nun kaderciliğine ne de Batı'nın maddeci hırsına teslim olur. İnsan onurunu merkeze alan, dengeyi kutsayan ve liyakati esas alan bu sistem, ithal ideolojilerin hepsinden daha derin bir insanlık tanımı sunar. Kendi özgünlüğümüzü savunmak yerine başkalarının taklitçisi olmak, tarihin tozlu sayfalarında bir dipnot olmayı peşinen kabul etmektir.

Zihinsel işgalin sonu, kendi dilimizle düşünmeye başladığımız an gelir. Burada kastettiğim sadece gramer değil, anlam evrenidir. Bir kelimeyi, bir kavramı (örneğin L'ıghue veya Pseytle) kendi bağlamında ve ağırlığında kullandığında, modern dünyanın sığlığına karşı aşılmaz bir kale inşa edersin. Siyasal Abrek, bu kalenin içinden dünyaya bakar ve dışarıdaki tüm o gürültülü "izm"lerin aslında ne kadar kof olduğunu görür. Başkasının gölgesinde serinleyenler, güneşin yakıcılığından kaçtıklarını sanırlar ama aslında hayatın kaynağından mahrum kalırlar. Bizim güneşimiz kendi tarihimiz, kendi kültürümüz ve kendi sarsılmaz irademizdir. Bu ışığa dönmek, dış dünyayla bağları koparmak değil; aksine dünyaya kendi şartlarınla, kendi kimliğinle ve kendi haysiyetinle meydan okumaktır. Unutulmamalıdır ki, sadece kendi olanlar, başkaları tarafından ciddiye alınır. Taklitçilik ise sadece bir acıma duygusu uyandırır ki bu, bir Abrek için ölümden daha ağır bir hakarettir.

 


GEÇMİŞİ HATIRLAMAK YETMEZ, ONU İNŞA ETMEK GEREKİR

İnsan kendi gerçeğine uyanırken önce o sessizliğin ağırlığını hisseder; hani o üzerine ölü toprağı serpilmiş, yaldızlı kelimelerle süslenmiş ama içi boşaltılmış bir aidiyetin ağırlığıdır bu. Aynadaki suretine bakarken gördüğün o tanıdık yabancılık aslında onca yüzyılın, onca sürgünün ve onca inkarın bir tortusudur ve sen eğer o suretin arkasındaki devasa bir tarihin nasıl birer birer buharlaştığını, kelimelerin nasıl anlamını yitirdiğini fark etmiyorsan, aslında kendi varoluşunun mezar kazıcılığını yapıyorsun demektir. Biz kimiz sorusu bugün sokaktaki adamın ya da sistemin bize biçtiği o folklorik kaftanın içine sığmayacak kadar büyük bir yaradır oysa. Bizi sadece iyi dans eden, düğünlerde nezaket rüzgarları estiren, uysal ve sorunsuz birer kültürel obje olarak kodlayan bu bakış açısı, aslında haysiyetimizin üzerine çekilmiş en ince ve en tehlikeli perdedir. Çerkesya dediğinde zihninde sadece dumanlı dağlar ve uzak bir masal canlanıyorsa, dilin senin için sadece yaşlıların birbirine fısıldadığı bir veda melodisiyse, sen o kadim onurun bedelini modern dünyanın vitrinlerine çoktan meze etmişsin demektir. Derneklerin o statü kokan soğuk koridorlarında, protokol koltuklarına tünemiş ve kendi ikballerini halkın sessizliği üzerine inşa etmiş abilerin neyi saklıyor sanıyorsun; onlar aslında aynaya her baktıklarında kendi asimilasyonlarının o yorgun izlerini görüyorlar ama bunu dışarıya bir başarı hikayesi gibi pazarlıyorlar. Oysa hakikat, o dumanlı odalarda verilen boş vaatlerde değil, dilini kaybeden bir çocuğun boşluğa düşen bakışındadır.
Dünden bugüne miras aldığımız o yarım yamalak kimlik algısı, aslında politik bir iradeden yoksun bırakılmış bir halkın yavaş çekim intiharıdır. Mücadelesiz, itirazsız ve sadece geçmişin estetiğine sığınan bu duruş, bizi yaşayan bir organizma olmaktan çıkarıp bir müze nesnesine dönüştürdü. Kavgasız devralınan mirasın kıymeti bilinmez derler ama bizimki kavgasız değil, kavganın unutturulduğu bir devirdi. Biz sustukça, biz aman tadımız kaçmasın dedikçe, başkaları bizim adımıza cümleler kurdu, bizim tarihimizi kendi ideolojik kalıplarına göre yonttu. Çerkeslik bugün sadece bir aksesuar gibi boyunlarda taşınıyorsa, o kimliğin toplumsal ve siyasal bir inşası yoksa, yarın feda edilecek bir ruhun bile kalmayacaktır. Çünkü gerçek bir kimlik sadece hatıralarla değil, o hatıraları bugünün gerçeğine, yarının iradesine taşıyacak bir bilinçle korunur. Sokaktaki uysallığın alkışlanması senin asaletinden değil, sisteme olan zararsızlığındandır. Seni kavgacı bulmadıkları için övenler, aslında senin politik iradeni çoktan toprağa gömmüş olanlardır. Kafkasya’nın sarp kayalıklarında her karış toprak için verilen o muazzam bedel, bugün büyükşehirlerin beton yığınları arasında kültürel zenginlik denilen o uyuşturucu kavramın içinde eritilip gidiyor. Eğer senin dilin sokakta, meydanda, hayatın tam merkezinde yankılanmıyorsa, o dil sadece cenazelerde okunan bir mersiyedir artık.
Mesele bir bayrak sallamanın çok ötesindedir; mesele, bu yeryüzünde var olma biçimini bir hakikat kavgasına dönüştürüp dönüştüremeyeceğindir. Kimse sana tarihini altın tepside sunmaz, kimse senin yaralarını sarmak için sıraya girmez. Sen kendi sözünü, kendi özgün iradeni kurmadığın sürece başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaktan öteye geçemezsin. Bugün Çerkesya bir coğrafya adı olmaktan çıkıp sadece iç çekişlerin öznesi haline geldiyse, bunun suçlusu sadece o topraklardan bizi koparanlar değil, o vatan fikrini zihninde diri tutamayan, onu gündelik hayatın ve düşüncenin merkezine koyamayan bizleriz. Meydanların gürültüsü içinde senin sesin duyulmuyorsa, o ses sadece kendi içinde boğuluyorsa, bunun faturasını bir halkın silinişiyle ödersin. Kimlik dediğin şey donmuş bir gelenek, statik bir yapı değildir; o her gün yeniden kazanılması, her gün yeniden inşa edilmesi gereken bir onur mücadelesidir. O abilerin bölünmeyelim diyerek aslında senin itirazlarını bastırmasına izin verme; çünkü onların birlik dediği şey, koca bir halkın sessizce ve itirazsızca yok oluşa sürüklenmesidir. Siyasetsiz bir kimlik, ruhu çekilmiş bir cesetten farksızdır. Eğer senin bir toplumsal iraden yoksa, sadece seçim zamanlarında hatırlanan bir istatistik ya da folklorik bir renk olarak kalırsın.
Hakikat bazen can yakar ama o sancı uyanışın tek yoludur. Dilini feda ettiğinde aslında dünyayı algılama biçimini, vatan hayalini feda ettiğinde ise geleceğini feda etmiş olursun. Yarın çocuklarının gözlerinin içine baktığında onlara anlatacağın tek şey "bir zamanlar biz de vardık" masalı olacaksa, bugünden itibaren o aynadaki suretini bir sorgula. O uyuşmuş, apolitik ve kavgasız kimlik sana sadece huzurlu bir yok oluş vaat eder. Oysa tarih, sadece kendi sözünü söyleyenleri, kendi davasının peşinden gidenleri ve hafızasını bir kalkan gibi kuşananları yazar. Geriye kalanlar ise sadece tozlu sayfaların arasında kaybolan, kimsenin hatırlamadığı birer dipnottur. Güç kimin elinde, bu sessizliğin bedelini kimler ödüyor diye sormaktan korkma. Senin sessizliğin, seni yok sayanların en güçlü silahıdır ve sen sustukça o silah her gün biraz daha senin tarihine nişan alıyor. Ya bu sahte romantizmi, bu içi boş asalet söylemlerini elinin tersiyle itip hayatın tam göbeğinde kendi gerçeğini haykıracaksın, ya da o çok övündüğün geçmişinle birlikte sessizce tarihin karanlık dehlizlerine gömüleceksin. Tercih her zaman senindir ama unutma ki vakit daralıyor ve hafızasını kaybeden bir toplumun yürümeye mecali kalmaz.
Bu yolun sonu ya tam bir uyanıştır ya da mutlak bir siliniş. Artık steril salonlarda, konforlu dernek koltuklarında "kültür" konuşma devri kapandı. Hayatın o sert ve acımasız gerçekliği kapımıza dayandı. Eğer bugün kendi politik ve toplumsal inşanı başlatmazsan, yarın başkalarının senin yerine çizdiği sınırlar içinde nefes almaya çalışırsın. Çerkeslik bir nostalji değil, bir adalet arayışıdır; bu arayış sadece kendin için değil, yeryüzündeki tüm mazlum halkların onuruyla kardeştir. Fakat bu kardeşlik içinde eriyip gitmek değil, kendi renginle, kendi sesinle, kendi Xabze’nden doğan o evrensel ahlakla var olmaktır aslolan. Şimdi o uyuşukluğu üzerinden at ve sokağın, meydanın, hakikatin sesine kulak ver. Kendi sesinle haykırmadığın sürece, başkalarının fısıltısında kaybolmaya mahkumsuundur. Kimlik bir miras değil, her nefeste yeniden üretilmesi gereken bir iradedir. Bu iradeyi göstermeye cesaretin yoksa, o çok sevdiğin dağların gölgesi bile seni tanımaz hale gelecektir.
Sessizliğin bir erdem değil, bir imha biçimi olduğunu kavradığın an aslında o aynadaki suretin parçalanmaya başlar ve sen o kırıklardan sızan ışıkla hakikatin o çıplak yüzünü görmeye zorlanırsın. Yıllardır bize anlatılan o vakur duruş, o devlete sorun çıkarmayan, kendi içine kapalı ve sadece gelenekleriyle avunan toplum imajı, aslında bizi tarihin öznesi olmaktan çıkarıp nesnesi haline getiren koca bir illüzyonun parçasıydı. Bir halkın siyasal bilincini, toplumsal itirazını ve vatan hayalini elinden aldığınızda geriye kalan o folklorik tortu, sadece egemenlerin sofrasında bir meze, onların kültürel çeşitlilik masallarında bir renkten ibaret kalır. Bizim ihtiyacımız olan şey, o steril salonların yapay nezaketi değil, hayatın tam göbeğinde, meydanların o tozlu ve sert gerçekliğinde yankılanacak bir iradedir. Çünkü hafıza dediğin şey sadece geçmişe bakıp iç çekmek değildir; hafıza, bugünü o geçmişin onuruyla inşa etmek ve geleceği o mirasın üzerine kurma iradesini göstermektir. Eğer biz bugün dilimizi sadece bir nostalji objesi olarak görüyor, vatanı sadece yaşlıların vasiyetlerinde bırakıyorsak, o dilsizliğin ve vatansızlığın faturasını her gün biraz daha silinerek, her gün biraz daha başkalarına benzeyerek ödüyoruz demektir. Kendi kimliğini bir politik inşaya dönüştüremeyen, kendi hakikatini evrensel bir adalet arayışıyla birleştiremeyen her toplum, tarihin o acımasız asimilasyon değirmeninde öğütülmeye mahkumdur.
Bak o derneklerdeki konforlu koltuklarında sükunet vaaz edenlere; onlar aslında senin uyanışından korkuyorlar çünkü senin uyanışın, onların yıllardır kurduğu o sahte temsil yetkisini ve statü oyunlarını yerle bir edecektir. Onların birlik ve beraberlik dedikleri şey, aslında koca bir halkın tek tipleştirilmesi ve sisteme entegre edilerek uysallaştırılmasıdır. Oysa gerçek bir birlik, ancak farklılıkların, itirazların ve özgün kimliklerin kabul edilmesiyle, o kimliklerin kamusal alanda bir hak öznesi olarak var olmasıyla mümkündür. Bizim asaletimiz, suskunluğumuzda değil, haksızlığa karşı yükselttiğimiz o vakur ama sert sesimizde saklıdır. Eğer biz bugün Çerkesya’yı sadece bir hatıra olarak değil, bir gelecek projeksiyonu olarak masaya koyamıyorsak, o zaman sürgünün o yarası hala kanıyor demektir ve biz o yarayı sarmak yerine sadece üzerine süslü bantlar yapıştırıyoruzdur. Bir halkın omurgası olan hafıza, eğer politik bir bilince evrilmezse, o halk sadece başkalarının rüzgarıyla savrulan bir yaprak gibi kalır. Bugün dünyada ve bu topraklarda verilen varoluş kavgalarına bak; kimse sadece "biz de vardık" dediği için haklarını geri almadı; herkes o hakları kendi tırnaklarıyla, kendi sesiyle ve kendi örgütlü iradesiyle kazandı.
Senin bu sessizliğin, senin bu "aman tadımız kaçmasın" uysallığın, aslında seni yok sayan sistemlerin en büyük yakıtıdır. Onlar seni uysal gördükçe daha fazla yok sayar, seni kavgadan kaçan gördükçe daha fazla sesini kısar. Oysa Xabze, bir teslimiyet ahlakı değil, bir dik duruş ve haysiyet manifestosudur; insanın nasıl yürüyeceğinden ziyade, zulmün karşısında nasıl tavır alacağını öğretir bize. Eğer senin ahlak anlayışın sadece düğünlerdeki ritüellerde kalmışsa, o ahlak yaşayan bir değer olmaktan çıkıp donmuş bir kural yığınına dönüşmüştür. Hakikat parçalanamaz diyoruz ya, işte tam da bu yüzden kendi halkının haklarını savunurken başka halkların uğradığı haksızlıklara gözlerini kapatamazsın; çünkü adalet köksüz bir kavram değildir ve o kök senin kendi tarihinden, kendi sürgününden, kendi sessiz bırakılmışlığından beslenir. Ama bu ortaklık, senin kendi rengini, kendi davanı ve kendi biricik kimliğini o büyük kazanda eritmen anlamına da gelmez. Gerçek dayanışma, herkesin kendi adıyla, kendi diliyle ve kendi hayalleriyle o masada oturmasıdır.
Şimdi o uyuşukluğu, o üzerine sinmiş olan yenilgi psikolojisini bir kenara bırakma vaktidir. Tarih, feda ettiklerini konuşanları değil, feda edilenlerden yeni bir dünya kuranları hatırlar. Biz sadece kurban değiliz, biz sadece sürgün edilmiş ve darmadağın edilmiş bir yığın değiliz; biz, binlerce yıllık bir medeniyetin, bir ahlakın ve bir iradenin taşıyıcılarıyız. Bu taşıyıcılık, sadece sırtımızda bir yük değil, elimizde bir meşale olmalıdır. Eğer o meşaleyi bugün sokağın ortasında, hayatın her alanında yakmazsan, o karanlık her gün biraz daha daraltacaktır çemberi. Meydanlar senin sesini bekliyor, tarih senin o yarım kalmış cümleni tamamlamanı bekliyor. Ya kendi sözünü, kendi kimliğini, kendi davasını bugünün diliyle ve geleceğin perspektifiyle yeniden kurarsın; ya da o sahte asalet masallarının içinde, uysallığın alkışları eşliğinde sessizce yok oluşunu izlersin. Karar, senin o aynadaki parçalanmış suretini yeniden birleştirip birleştiremeyeceğinde gizlidir; çünkü ancak kendi gerçeğiyle yüzleşen bir halk, başkalarının ona çizdiği o dar sınırları yıkıp geçebilir.
Parçalanmış bir sureti birleştirmek yalnızca çatlakları örtmek değildir, o çatlakların arasından sızan tarihin sarsıcı soğuğuyla yüzleşmeyi göze almaktır. Bizim hikayemiz kitapların dipnotlarına sığmayacak kadar büyük, haritaların sınırlarına hapsedilemeyecek kadar derin bir hafıza kavgasıdır ve bu kavgayı sadece geçmişin yaslı diliyle sürdüremezsin. Çerkeslik bugün bir sığınak değil, bir mevzi olmak zorundadır; sığınılan her gelenek zamanla çürür ama savunulan her kimlik kendini yeniden üretir. Sen eğer bugün kendi varlığını bir hak talebi olarak kamusal alanın tam ortasına dikemiyorsan, o meşhur asaletini sadece misafir odalarındaki ağırbaşlılıkta tüketiyorsan, aslında kendi köklerini kendi ellerinle kurutuyorsun demektir. Bak etrafına, dünya sahnesinde sesi duyulanlar sadece mağduriyetlerini anlatanlar değil, o mağduriyetten sarsılmaz bir politik irade çıkaranlardır. Bizim sürgünle yarılmış tarihimiz bize sadece hüzün değil, aynı zamanda evrensel bir adalet pusulası bahşetti. Bu pusula seni hem kendi vatanının silinmiş izlerini sürmeye hem de yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı dik durmaya çağırıyor. Fakat bu duruş, bir başka kimliğin içinde eriyerek, bir başka siyasal mahallenin kullanışlı aparatı haline gelerek sergilenemez. Gerçek onur, kendi rengini koruyarak, kendi Xabze’nden süzülen o rafine ahlakı modern dünyanın çarkları arasında ezdirmeden var edebilmektir.
Derneklerin o tozlu raflarında saklanan, senede bir gün hatırlanan ve sadece ağıtlara hapsedilen o "müzelik" kimlik anlayışı bizi felakete sürükledi. Gençlerin kalbinde Çerkesya bir vatan değil de bir folklorik masal olarak kalmışsa, bunun vebali o uysallığı asalet sanan, "devletle arayı bozmayalım" diyerek halkın geleceğini statü pazarlıklarına kurban eden akil adamlarındır. Bir halkın dili çarşıda konuşulmuyor, hukuku hayatta karşılık bulmuyor ve rüyaları bile başka dillerin tahakkümü altında görülüyorsa, orada artık bir halktan değil, bir asimilasyon bakiyesinden söz edilir. Biz bu bakiyeye razı değiliz; biz bu topraklarda ve Kafkasya’nın sarp yamaçlarında nefes alan, düşünen, itiraz eden ve kendi geleceğine dair söz söyleyen bir özne olma iddiasındayız. Bu iddia, ne kör bir fanatizmin ne de köksüz bir enternasyonalizmin ürünüdür; bu iddia, haysiyetini sürgünde bırakmamış bir toplumun yeniden doğuş çığlığıdır. Tarih bazen çok sert cümleler kurar ve o cümlelerin noktasını koymak bizim elimizdedir. Eğer biz susarsak, o noktayı başkaları koyacak ve o cümle bizim yok oluşumuzun ilamı olacaktır. Sessizliğin bir erdem olduğu masalını artık yırtıp atmalıyız; sessizlik, bazen tarihin gördüğü en büyük teslimiyettir ve biz teslim olmadık, sadece susturulduk. Şimdi o suskunluğu bozacak olan şey, nostaljik bir romantizm değil, bilinçle örülmüş, ayakları yere basan ve geleceği hedefleyen sarsıcı bir uyanıştır.
Hakikatin peşinde koşmak bedel ister ve bu bedel bazen en yakınındakilerle ters düşmeyi, o konforlu yalanları terk etmeyi gerektirir. "Biz hepimiz kardeşiz" retoriğinin ardına gizlenen o asimilasyon gerçeğini görmeden, kimliğimizin nasıl her gün biraz daha solduğunu fark etmeden atılan her adım bizi uçuruma biraz daha yaklaştırır. Bizim kardeşliğimiz, ancak varlığımızın kayıtsız şartsız kabulüyle, dilimizin ve tarihimizin bu toprakların asli bir unsuru olarak tanınmasıyla gerçeklik kazanır. Aksi takdirde bu, sadece güçlünün zayıfı yuttuğu bir illüzyondan ibarettir. Çerkesya bugün bir harita parçasından fazlasıdır; o, zihnimizde diri tuttuğumuz adalet terazisidir. O terazi ne kadar doğru tartarsa, biz de o kadar insan kalırız. Eğer vatan fikri sadece bir nostaljiye dönüştüyse, suçlu sadece coğrafyayı elimizden alanlar değil, o fikri gündelik hayatın, düşüncenin ve mücadelenin merkezinden çıkaran bizleriz. Omurgası kırılan bir toplum yürüyemez diyoruz, işte o omurga bizim hafızamızdır ve o hafızayı her sabah yeniden kuşanmak zorundayız. Uyuşmuş beyinlerin, statü peşinde koşan hırsların ve mücadelesiz bir hayatın bize vaat ettiği tek şey, şatafatlı bir cenaze törenidir. Biz ise yaşamak istiyoruz; dilimizle, Xabze’mizle, hayallerimizle ve o bitmek bilmeyen vatan özlemimizle bu tarihin tam ortasında dimdik durmak istiyoruz.
Meydanların o sert rüzgarı yüzüne çarptığında sakın geri çekilme, çünkü o rüzgar seni uyandıracak olan yegane güçtür. Kendi sözünü söylemeyenlerin yerine başkaları bağırır ve o gürültüde senin gerçeğin kaybolup gider. Ya şimdi o sahte asalet maskelerini çıkarıp atar ve haysiyetini bir politika inşasına dönüştürürsün, ya da bu sessizliğin karanlığında eriyip gitmeye mahkum kalırsın. Gelecek, sadece geçmişiyle övünenlerin değil, o geçmişten sarsılmaz bir irade çıkarıp bugünün dünyasında kendine yer açanlarındır. Bizim sözümüz rüzgara karışacaksa, o rüzgar Çerkesya dağlarından esmeli ve bu topraklardaki her bir ruhu o adaletli uyanışa çağırmalıdır. Unutma ki, hafızasını kaybetmeyen ve onurunu her şeyin üstünde tutan bir halkın sesi, eninde sonunda o kadim dağların yankısıyla buluşacaktır.
Geleceği kucaklamak, geçmişin o ağır ve tozlu perdelerini aralamaktan, o perdelerin ardındaki çıplak hakikate gözlerini kırpmadan bakabilmekten geçer. Bizim bugün içinde bulunduğumuz o derin sessizlik, aslında bir tercihin değil, on yıllardır sistemli bir şekilde ilmek ilmek dokunmuş bir unutturma projesinin sonucudur. Kendi tarihimize yabancılaşırken, aslında kendi insanlığımıza da yabancılaştık; çünkü insan, hatıraları ve o hatıralardan süzülen onuru kadar vardır. Çerkes kimliğini sadece bir köken bilgisine indirgeyen, onu hayatın estetiğinden, politikasından ve sokağın sesinden koparan her yaklaşım, aslında bu kadim ağacın köklerine dökülmüş birer zehirdir. Xabze dediğimiz o muazzam ahlak manzumesi, sadece büyüklerin önünde ayağa kalkmak ya da bir düğün merasimini idare etmek değildir; o, toplumsal bir sözleşmedir, bir adalet arayışıdır ve insanın onurunu koruma sanatıdır. Eğer biz bugün bu ahlakı modern dünyanın adaletsizliklerine karşı bir barikat olarak kuramıyorsak, o zaman biz Xabze’yi yaşamıyoruz, sadece onun birer taklitçisi olarak sahnede rol yapıyoruz demektir. Bir halkın büyüklüğü, geçmişte kaç savaş kazandığıyla değil, bugün hangi haksızlığa karşı nasıl bir iradeyle karşı durabildiğiyle ölçülür. Bizim asaletimiz, mazlumun yanında saf tutmakta, hakikati her türlü çıkarın üstünde tutmakta ve kendi rengimizi kaybetmeden bu evrensel insanlık korosunda kendi sesimizle şarkı söyleyebilmektedir.
Sokaklarda, meydanlarda ve hayatın en sert köşelerinde bizim adımıza konuşanların kim olduğuna iyi bak; eğer onlar senin acından kendine ikbal devşiriyorlarsa, senin sessizliğini birer basamak olarak kullanıyorlarsa, orada temsil değil, bir tasfiye süreci işliyor demektir. Kendi iradesini eline alamayan, kendi toplumsal taleplerini net bir şekilde ifade edemeyen ve "aman başımız ağrımasın" konforuna sığınan bir toplum, sadece başkalarının çizdiği sınırların içinde nefes alabilir. Oysa bizim mirasımız, o dar sınırlara sığmayacak kadar geniştir; Kafkasya’nın o hırçın dağlarından yola çıkan bu irade, bugün bu topraklarda yeniden filizlenmek zorundadır. Bu filizlenme, kuru bir milliyetçilik ya da içe kapalı bir kabilecilik değil, tam aksine, kendi kimliğini bir haysiyet kalesi olarak inşa edip tüm dünyaya adalet penceresinden bakabilmektir. Kürtlerin, Lazların, Ermenilerin ve bu coğrafyanın tüm kadim halklarının haklarını, kendi haklarımız kadar mukaddes gördüğümüz an, aslında kendi Çerkesliğimizi de o evrensel haysiyetle taçlandırmış oluruz. Ama bu duruş, bir ortaklık adına kendi dilinden, kendi vatan hayalinden ve kendi biricik hafızasından vazgeçmek değildir. Gerçek dayanışma, ancak kendi olarak kalabilenlerin ve birbirinin varlığını bir zenginlik değil, bir hakikat olarak kabul edenlerin harcıdır.
Şimdi o derneklerin, vakıfların ve sahte protokollerin sahte ışıltılarını bir kenara bırakıp, halkın kalbindeki o gerçek yangına bakma vaktidir. O yangın, sönmeye yüz tutmuş bir dilin, unutulmaya çalışılan bir vatanın ve yarım kalmış bir rüyanın yangınıdır. Bu yangını söndürmek değil, onu bir uyanışın meşalesine dönüştürmek bizim elimizdedir. Eğer biz bugün sokağın nabzını tutamıyor, gençliğin o kimliksizlik dehlizlerinde kaybolmasına seyirci kalıyorsak, yarın anlatacak bir hikayemiz de kalmayacaktır. Hafıza, bir halkın sadece sırtındaki yük değil, ayaklarının altındaki sarsılmaz topraktır; o toprak kayarsa, üzerine inşa ettiğin her şey yerle bir olur. Bizim vazifemiz, o toprağı yeniden sağlamlaştırmak ve üzerine geleceğin o onurlu binasını dikmektir. Bu bina, sadece beton ve taştan değil, kelimelerden, rüyalardan ve sarsılmaz bir politik iradeden yükselecektir. Hakikat sana her zaman konfor vaat etmez, çoğu zaman seni uykundan uyandırır ve rahatını kaçırır; ama o rahatın kaçması, bir halkın yeniden doğuşunun ilk işaretidir. Ya bu sancılı doğuşu kucaklarsın ya da o uyuşmuş sessizliğin içinde sessizce silinip gidersin. Seçim senin elinde, ama hatırla ki; tarih, kendi kaderini başkalarının ellerine bırakanları değil, o kaderi kendi tırnaklarıyla kazıyarak yeniden yazanları onurlandırır. Bizim sesimiz, Çerkesya dağlarının o mağrur yankısını bu topraklara taşıyacak kadar gür çıkmalıdır; çünkü susmak, sadece ölümü bekleyenlerin işidir ve biz, inadına ve onurumuzla yaşamakta kararlıyız.

Kendi gerçeğine uyanan bir insan için artık eski yalanların konforlu gölgesi ebediyen kaybolmuş demektir ve bu uyanış bir kez başladığında hiçbir güç onu yeniden o uyuşmuş sessizliğe mahkum edemez. Bizim için asalet artık bir uysallık nişanı değil, tarihin bizi ittiği o dar köşelerden çıkıp hayatın geniş meydanlarında kendi rengimizle var olma cesaretidir. Çerkesya bir coğrafi kayıptan ziyade zihnimizde her gün yeniden kazanılması gereken bir onur kalesi olarak duruyorsa, o kaleyi savunmak ancak bugünün dünyasında politik, toplumsal ve kültürel bir irade inşa etmekle mümkündür. Kelimelerimizi başkalarının lügatinden ödünç almayı bıraktığımız, acımızı bir sergi nesnesi değil bir bilinç kaynağı haline getirdiğimiz gün, o meşhur sessizliğimizin yerini sarsıcı bir hakikat alacaktır. Hafıza bir yük değil, bir pusuladır ve o pusula bizi hem kendi köklerimize hem de evrensel adaletin o sarsılmaz zeminine ulaştıracaktır. Bizim sesimiz artık sadece geçmişin ağıtlarında yankılanan bir yankı değil, yarının dünyasını kendi ahlak ve haysiyet ölçülerimizle kurmaya aday bir iradenin gür sedasıdır. Bu yolda yürürken ne kimliğimizi bir başkasının varlığına feda edeceğiz ne de kendi biricikliğimizi bir üstünlük iddiasına dönüştüreceğiz; sadece kendimiz olarak, dilimizle, Xabze’mizle ve hiç sönmeyen o vatan ateşimizle tarihin akışına kendi imzamızı atacağız. Çünkü biliyoruz ki, hafızasını bir omurga gibi kuşanan bir halkı hiçbir sürgün yok edemez ve hiçbir sessizlik sonsuza kadar sürmez; o rüzgar bir kez Çerkesya dağlarından esmeye başladığında, bütün dünya bu onurlu dönüşün ve kararlı uyanışın şahidi olacaktır.