Canberk Apiş'in Kişisel Günlüğü

  • JINEPS 14 YAŞINDA

    14 yaşını dolduran Jıneps'e abone olabilir, çevrenizdeki insanları abone olmaya teşvik edebilirsiniz.

  • XASE TV SİZİNLE BÜYÜK

    Çağımızın bazı araçları sadece tüketmek için değil, Xase Tv'de bunun en büyük örneği.

  • DERGİ MİZAGE

    "Siyasi Politik Kültürel Düşünce Dergisi" Sloganıyla 3 ayda bir çıkan Mızage'ye abone olun.

  • This is default featured slide 4 title

    Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

  • This is default featured slide 5 title

    Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

Bir kadın isterse herşey olabilir

Biliyorsunuz ve belki yaşıyorsunuz da. Üç paragraftan daha uzun yazı olduğu zaman çoğunluk yazının sonunu getirmiyor. Böyle “ilginç” özelliklerimiz var, sırf bu sebepten dolayı en sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim:

“Bir kadın isterse herşey olabilir”

Bundan 2 yıl önce soğuk bir kış akşamında Da Vinci’nin Melekleri isminde yabancı bir dizi izliyordum. Dizide Da Vinci, bulunduğu şehirden başka yerlere giderken bindiği gemide demir parmaklıklar arasında Çerkes köleler vardı. Gemi denizde yol aldıkça parmaklıklar arasındaki Çerkesler çıldırıyor, kendine zarar verme noktasına geliyorlardı, Da Vinci’de bu duruma şaşırıp sorunu anlamaya çalıştığında, Çerkeslerin inancına göre dünyanın sonuna gittiklerini sandıkları için böyle olduklarını anlıyordu. Onlara dünyanın düz olmadığını, yuvarlak olduğunu kendine teknikleriyle anlatmaya çalışıyordu.

Da Vinci gerçekten hiç Çerkeslerle karşılaşmış mıdır? Bilemem.
Da Vinci’nin annesi Çerkes midir? Hiç bilemem.

Yukarıda anlattığım şey bir dizinin 10 dakikadan fazla sürmeyen kısa bir bölümü, kurgusu var, hikayesi var… doğru mu, yanlış mı derseniz yüzde 99 yanlış, yüzde 1 doğru derim bu sahneye.

Fakat şöyle bir gerçek var ki: Çerkesler ve Xabzesi; bildikleri, inandıkları, saydıkları, sevdikleri şeyler.. Allah eliyle yaratılmış ve bozulmadan olduğu gün gibi bu güne gelmiş şeyler değil. Sadece Çerkesler içinde geçerli değil bu, her millet, her bilgi, her inanç için geçerli şeyler..

Dünya çok değişti, biz dünyadaki değişimden de çok değiştik aslında.. Biz henüz neler olduğunu kavramış bile değilken; imparatorluklar yıkıldı, cumhuriyetler kuruldu. 2 büyük Dünya savaşı oldu, sanayi devrimi gerçekleşti. Töre kalktı, hukuk geldi, ulus devletler kuruldu, seçme seçilme hakkı diye bir şeyler çıktı, Arabalar yaygınlaştı, atlar kayboldu.. demokrasi’nin her çeşidi görüldü, kayboldu (temsilisi, doğrudanı) sonra kadınlara da verildi bu haklar, dünya iki kutba ayrıldı, insanlar aya ayak bastı, uzaya uydular gönderdiler, insanlar kırsaldan kentlere doğru akın akın aktılar.. internet diye birşey icat edildi, geliştirildi. Google denilen bir şey ortaya çıktı, sonra sosyal medya.. vs. vs.

Biz bütün bunlar olup biterken, kendi ulusallaşmasını tamamlayamamış şekilde birçok coğrafyaya sürgün olduk, gittiğimiz yerlerde bile yan yana durdurulmadık. Bütün bunları xabzenin hakim olmadığı, bizleri yok etmek isteyenlerin olduğu yerlerde yaşadık.

Bir zamanlar Çerkes erkeğinin giyimiyle ilgili ““at üstünde doğup yine at üstünde ölecek bir millet” kibarlığındaydı denirdi. Bugün ne at üstünde doğan, ne de at üstünde ölecek kişi erkek kalmadı, o giyim de kalmadı.

Değiştik.

Uzun lafın kısası “Attan indik, otomobile bindik” artık. At bizim atımızdı ama otomobil bizim otomobilimiz değil.. tekerleri bile bizim değil..

Şimdi biz bu otomobille 150 küsür yıl ileri gittikten sonra; 150 yıl geride bıraktığımız atımızın “nalını” neden tartışıyoruz?

Kadından thamade olurmuymuş?

Rahmi Tuna’ya göre Thamade olmak için şu şartlar yetiyor:

“1) Akıl ve anlayış sahibi olmalıdır.
2) Fiziksel ve zihinsel engeli bulunmamalıdır.
3) Üzerine almış olduğu görevin bilincinde ve bilgisinde olmalıdır.
4) Kişisel olarak yeterli deneyim birikimine sahip olmalıdır.
5) Üzerine almış olduğu görevi (thamadelik görevini) başarabilecek kadar yetenekli olmalıdır.
6) Duygu ve düşüncelerini ifade edebilme ve ikna edebilme yeteneğine sahip olmalıdır.
7) Suçlu ve toplumsal yaşama ters düşen bir aileden gelmemelidir.
8) Kendisi toplumun gözünde davranışları ve sözleri ile güvenilir ve inanılır bir kimse olmalıdır.”

O zaman kadından thamade olmaz diyen kişilere soruyorum, kadında yukarıdakilerden hangisinin noksan olduğunu düşünüyorsunuz? Çerkes kadını akılsız, engelli, bilinçsiz, bilgisiz, deneyimsiz, birikimsiz, yeteneksiz, başarısız, kendi duygu ve düşüncelerini ifade edemeyen, ikna kabiliyeti zayıf, güvenilmeyen ve inanılmayan bir karakter mi? Ya da Hz. Havva’nın elmayı ısırmasından bu yana cinsiyeti suçlu bir insan mı?

ya da,

Nahit Serbes’e göre bakalım..

“Thamade: kendini bilen, kendini sorgulayan objektif bakış açısıyla kendini kendi karşısına alarak, noksan taraflarını tespit etmeye gayret eden, kendini tanıyıp tekâmül etmeye çalışan kişidir. Kendini bilmek neden çok önemlidir?
Belli bir kimliğimiz, doğum tarihimiz, adresimiz, anamız babamız belli şeklinde düşünenler, bu kavramla ilk kez karşılaşmış olanlar olabilir. Böyle düşünenlerimiz varsa, onları rahatlatmak için, kendini bilmek derken ne kastediyoruz?
İsterseniz buna, “İnsanlaşmak” ya da “Kendini yeniden inşa etmek”, kâmil olmak diyebiliriz.”

Soruyorum size kadın yukarıda Rahmi Tuna ve Nahit Serbes’in “Thamade” tanımındaki neye aykırıdır?

**

Çerkes kadını thamade olur mu? diyorsunuz..
Kadın;
Yazabilir, düşünebilir, anlayabilir, bilim insanı olabilir, dünyayı yeniden keşfedebilir, uzaya çıkabilir, okyanusa dalabilir..

Kadın;
Devrim yapabilir, lider olabilir, yönetebilir.

Kadın;
Dernek başkanı olabilir, Sendika başkanı olabilir, Federasyon başkanı olabilir, Başbakan olabilir, Cumhurbaşkanı olabilir.

Kadın;
Savaşabilir, barışabilir, karar verebilir.

Kadın isterse herşey olabilir! Yani Thamade'de olabilir.

Ama siz iflah olmazsınız….


Share:

Çerkes parası ve Kaffed'in kozmik aklı.

Şimdiki Reyhanlı Çerkes Derneğinin binası yoktu, Reyhanlı yolu üzerinde bir apartman dairesiydi.. kaç yıl oldu hatırlamıyorum bile… Şuanda Yenişehir muhtar adayı olan Şaban Güneşko, o zamanlar muhtardı. Tahmin edeceğiniz üzere bende çocuktum.

Çocukluk saflıktır ya,

Bütün gün arkadaşlarımızla haylazlıklar yapıp, yüzüp, top oynayıp, ağaçlara çıkmaktan yorulmuş halimiz yüzümüzden okunuyor.

Muhtar Şaban abi büyük ihtimalle yüzümüzden okuyor bu yorgunluğu. Yanımıza gelip şimdiki derneğin olduğu yeri gösterip (tabi o zamanlar daha orada bina yok) “buradaki taşları temizlerseniz size Çerkes parası vereceğim” dedi.

Parayı söylemese bile temizleyeceğimizi Allah biliyor ya, ama parayı duyunca hele de Çerkes parası.. ne yorgunluk kaldı ne halsizlik o zamanlar.. Hemen temizleyelim bitsinde Çerkes parası alalım diye var gücümüzle temizledik orayı…

Paragöz sanmayın ha bizi, biz doğduğumuzda kulağımıza ezan okunmadan önce pşıne çalınmış bizim. Dik durun, temiz giyinin, saygılı olun, terbiyeli olun, yalan atmayın, ağlamayın, şöyle yapın, böyle yapmayın denmiş ama sebebi hep “çünkü siz Çerkessiniz” denmiş bize o yaşa kadar. Çerkesliğimiz, canımızın önüne geçirilmiş kutsanmış. Biz böyle büyüdük. Çerkes parasını duyunca, hani paranın değerini de bilmeyiz ama para Çerkes parası ya, hiç görmemişiz ya biz onu.. Canhıraş çalışmışız ondan.


Tahmin edebileceğiniz üzere, biz o parayı
“Aferin” olarak aldık. Çocukken insan anlamıyor ama, eğer büyüdüğü zaman çocukluğu hâlâ yaşıyorsa hafızasında.. o zaman idrak ediyor gerçekten.

Şimdi bizim cebimizde o Çerkes parası var. Bunu bilen var bilmeyen var. Taşın üstüne taş koymuşuz, bir biriiketi alıp dört metre taşımışız biz. Çocukluğumuz var, çocukluğumuzun alınteri var. Böyle koymuşuz biz o parayı cebimize. Heyecanla, umutla, sevinçle kazanmak istemişiz.. yorumlamış ve pes etmemişiz. Hakkımız olmuş bizim Çerkes parası.

Şimdi siz “ee yani diyorsunuz”

Yani şu; işte bu bizim cebimizdeki parayı hiç kimse, değil şahsi arabayla bir yerden bir yere gitmek, evlerini satıp harcarsa satın alamaz. İşte biz iki kelime ediyoruz diye “kaç para harcadınız bugüne kadar cebinizden” diye sormakta sakınca görmeyenlere, çıkarırız cebimizden Çerkes parasını gösteririz. Değerini bilmeyen olur, bilen olur ya… Bilenin kıymetidir, bilmeyenin ise hiçbir zaman kurtulamayacağı cehaleti.



Bunu yazmadan önce, Kaffedin eski başkanının bir ilçe belediyesi meclis üyeliği adaylığı için “kanaat önderleri” ile istişare ederek, Kaffedten ayrılıp belediye meclis üyeliğine aday olma sürecini, Çerkeslik/Çerkesler için Kaffed başkanı olmaktan daha büyük bir hizmet gibi anlatan Kaffedin resmi duyurusu ile ilgili düşüncemi yazmak isterdim.  Ama bahçesinin taşını temizlediğimiz, biriketini biriketinin üstüne koyduğumuz, içinde çocukluğumuz olan derneğimizin, Reyhanlı Çerkes Derneğinin açıklamasının altına imzamı atıyor ve cebimdeki Çerkes parasını da masanın ortasına bırakıyorum.

Share:

Boşluk Doldurma - Jıneps Kasım 2018


Kafam çok karışık, çünkü içinde düşünüp durduğum herşeyin sırası karışık, oysa toplumsal konularda sorunların ve çözümlerin bir sıraya doğru düşünülmesi gerekir. Kafamdaki karmaşıklığın sebebi; düşünüp durduğum şeylerin hangi sıradan başlayacağını bilemiyor olmak. Hepsi birbirinden önemli olan sorunlarımızın hangisinin çözümü bir diğerinin anahtarı? Beceremiyorum. Kafamın içindeki bu karmaşanın bir bölümünü gazetenin arasına koyup sizlere servis ediyorum, afiyet olsun.



Kendi küçük geçmişime bakıyorum; kendi küçük geçmişim benden daha büyük. Herşey iç-içe girdiği için mi, yoksa herşey birbirini dışarı ittiği için mi emin değilim, ama emin olduğum şey minik bir kaos yaşadığımız. Toplumumuz bir refleks kazanmış ama daha yeni doğmuş bir çocuğun refleksi gibi.  Bizler; Canberkler, Kadirler, Ümitler, falanlar, filanlar olarak bir şeyler yapmışız. Yaptığımız herşeyde adını Çerkesler koymuşuz. Her yere girmişiz; özel alanlara, derneklere, federasyonlara, siyasi partilere.. Eskiden bazı yerlere girerken siyasi düşüncemizi askıda bırakıp sadece Çerkes olarak girmemiz istenirdi ya bizden.. sanki bizde işte tüm bu yerlere girerken Çerkesliğimizi giyinip girmişiz her yere. Ama toplum dışarıda kalmış biraz herşeyden, çünkü girdiğimiz her yere toplumdan çıkarak girmişiz.



Çünkü zaman hepimizi küçük adalarda yaşamaya zorluyor. Birlikte yaşamak bir seçim değil, bir zaruret artık. Artık ya sen dışarıya çıkarsın ya da dışarı içeriye gelir. Aklımdaki bu hikaye; peki bizim dışarıya çıktığımız yerler neresi? ya da dışarıdan içimize giren şeyler neler? Emin değilim.



Çünkü artık bir çok Çerkes genci gibi; hem dışarının hemde içerinin bir parçasıyım. Hangi parçam içerinin, hangi parçam dışarının; aklım bu iç-dış karmaşanın hangi argümanlarında çatışıyor, şahsen yaşadığım bu kriz halinin Çerkes toplumundaki durumu ne? Kestiremiyorum. Siz kestirebiliyor musunuz?





Öyle ki; sen kendini Çerkes olarak dışarı çekersin, ama onlar seni Canberk olarak, Setenay olarak, falan olarak-filan olarak içeri geçirmenin bir yolunu bulurlar. Böylece sen içeride olursun ama Çerkesliğin dışarıda kalır..  Seni bir şeylere bulaştırırlar, önce sen olarak bulaşırsın içeride, dışarıya çıkarken ya paçanda, ya kalbinde, ya aklında seninle gelir bulaştığın şeyde dışarıya. İçeride neye bulaşmışsan işte, tıpış tıpış yürüyerek gidersin onu Çerkesliğe bulaştırmaya. Zerre zerre bulaşır, senden-benden-ondan… aynıları birleşir önce, sonra  farklıları çatışır. Artık senin Çerkesliğini dışarıda bırakıp içerisine girdiğin ne varsa Çerkesliğin içine girmiştir işte.



Hikayemiz bu..

Bu sadece Canberk’in gerçekliği değil, hepimizin gerçekliği. Toplumun dışarı kapalı olduğu her zaman birileri dışarıyı içeriye taşıdılar zaten. Bizi tanımladılar, kodladılar, parçaladılar.. Hep başkalarının tanımına uygun Çerkesler olduk, bize anlatılan Çerkesliği yaşamaya başladık..  Tarihimize uymayan, gerçekle bağdaşmayan şekillerde bütün mantıksal boşlukları hiçe sayarak bir kalabalık oluşturduk. O boşlukları başkaları doldurdular. Başkalarının doldurduğu boşluklarda çözülmeye başladık.



***



Yazının başına farklı bir yerden dönelim..



Yıllar yıllar önceden, Çerkeslerin içine kapanık olarak kendini koruduğunu sandığı dönem, korunmayan çok şeyimiz; ama en çokta korunmamış gençliğimiz ortaya çıktıkça kapanıyor. Olabilecek en iyi başlangıç sayılamaz ama hiç başlamamaktan çok daha iyi olduğuda inkar edilemez. Bizim elimizde olmayan bir çok değişim geçirdik; bunlardan en kırıcı ve yaralayıcı olanı kuşkusuz soykırım ve sürgündü, bu askeri bir politikaydı. Daha sonra bizlerin farkına varamadığı sosyal politikaların bizi sürdüğü yerleri göremedik, unutmamamız gerekenleri unuttuk, hatırlamamız gerekenleri yok saydık.. Küçük ve izole köylerden şehirlere, şehirler meydanlara doğru yavaş yavaş akıyor hala. Arada bir çok boşluk var o günden bugüne. bilinçsizlik, söylemsizlik, eylemsizlik, tepkisizlik.. hepsi birer boşluk.



Bilgi var ama bilinç yok, ses var ama söylem yok, hareket var ama eylem yok, his var ama tepki yok. Hepsi ayrı ayrı boşluk ve her boşluğun içinde ayrı ayrı çok daha fazla boşluk bulunuyor. Çünkü doldurmamız gereken bir çok yeri öyle bıraktık. O boşlukları başkaları doldurdu.. bugünde dolduruyor, o boşluklar olduğu sürece birileri de hep doldurmaya çalışacak zaten.



Bugün olan şey bu değil mi zaten? Boşluk doldurma..



Derneklerimiz var, derneklerimizin doldurduğu bir boşlukta var ama derneklerin doldurduğu boşluk yetmiyor. Derneklerimizin bıraktığı boşluğu hayat dışarıdan doldurup duruyor. Dışarıdan doldurulan yerlerimiz ise hep birbiriyle çatışıyor ve en büyük boşluğumuzu besleyip duruyor: siyasi birlik! Neredeyse giydiğimiz elbisenin bile siyasetle belirlendiği şu çağda; siyasi birliğimizin sürekli dışarıdan beslenen boşluğu bizi eritiyor. Herkes dışarıdan doldurduğu siyasi kimliğiyle kendine göre doğru olan bir çok şey yapmaya çalışıyor halkı için.. bunu yaparken uzlaşma ve hoşgörünün yeri olmadığı için; kendisinden olmayanı yok sayarak ve daha da beteri yok etmeye çalışarak bir şeyler yapmaya çalışıyor.



Bir televizyon kanalının önünde protesto yapılmış, sebep-sonuç ilişkisi belli.. ama sorulması hiçbir işe yaramayan o sorular meydanda cirit atıyor:



-Kim yapmış? Organizatörü kim? Kurumlarımız varken neden onlar yapıyor? vs. vs.



Sonra kendi sorduklarına cevap veren arkadaşları tarafından söylenmesi hiçbir işe yaramayıp hatta halkı yaralayan, tiksindiren, korkutan, çekindiren cevaplar çıkıyor:

-Onlar falancı, onlar filancı, onlar öyledir, onlar böyleler...



Onlar eylemi yapanların kim olduğunu, nasıl olduğunu, neler yaptığını açıklamıyorlar aslında verdikleri bütün uzun cevapların kısaca özeti şudur:



BİZDEN DEĞİLLER VE BİZDEN OLMAYAN HERKES KÖTÜDÜR.



Televizyon kanalının önündeki protesto, kanalın insanda hiç iyi şeyler çağrıştırmayan o yayınından sonra Çerkeslerin önündeki bir boşluktu. O boşluk beğenmediğiniz kişilerden önce ilk başta sizler tarafından pek tabii doldurulabilirken; o boşluğu orada bırakıp, büyümesine izin veren siz değil misiniz ki; o boşluğa dolanları eleştiriyorsunuz. Önce siz neredeydiniz; onun özeleştirisini yapmalısınız.





Boşluğun kaderi dolmaktır… Bugünde doluyor; kim dolduruyor, iyi mi?-kötü mü? bu farklı bir konu... ama yıllar önce arkadaşlarıma söylediğim gibi; mücadelemizin kaderi, dört tarafı duvardan salonlar olmamalı.. meydanlara-sokaklara çıkartmalıyız!



...



Neticede yıllar öncesinden cumhuriyetin yürüyüş yolları altına serdiği kum; ait olduğu yere gitmemiş bile olsa; adını koyuyor artık.  Kumsalı görüyor, tanıyor, biliyor. Hesabını, öfkesini, neşesini, talebini; salon beyefendilerinin keyfine bırakmıyor.  Kendi içinde yanıp, kül etmiyor hiçbirini bunların; ufacıkta olsa, bir kibritlik dahi yansa; çıkıyor sokağa, öyle yanıyor.

Çerkesler bayraklarını süslediklerini yıldızlarla buluşmaya, gökyüzünün altına çıkmaya başlıyorlar.  Çerkeslerle gökyüzü arasındaki o soğuk ve renksiz duvarlar yıkıldıkça; sesleri duyulur oluyor.



Arada çok boşluk var evet, evet birileri o boşluklara dolmaya çalışıyor..  Kimileri o boşlukları, kimileride o boşlukları dolduranları koyuyor masaya işte; diyor ki bu boşluk olmuyor, olmamalı.. buraya şunlar gelmiş, bunu onlar yönetiyor diye…



Acaba o boşluğun kendisi siz olabilir misiniz? Orayı boş bırakan siz misiniz yoksa? Gökyüzünün altından uzak, salonlarda; boşluk doldurmacayı tartışıp; Çerkesliğin içini oya oya bitirmekten usanmadınız mı?

Share:

Fatih midir ne zibildir!

Çerkeslerin üzerinden at mı koşturacaksınız?

Türkiye'de milliyetçi sağın en popüler gündem oluşturma biçimidir vatandaşların kendilerinden olmayan bir bölümünü ötekileştirip bir nefret furyası yaratmak. Hayatımız boyuncada bunun çeşit çeşit örneklerini gördük, duyduk, okuduk, yaşadık.
Bu ülkede adına, diline, kültürüne, talebine hakaret edilmeyen bir halk bırakmadılar bugüne kadar. Böylece kendi küçük dünyalarının popüleri olurken, insanlığın yüz karası olmak umurlarında bile olmadı.
İnsanlar uzayı araştırırken bunlar hala kapı komşularının dilini, rengini, hakkını, talebini gözetip çağımızda hayvanın kendi türüne yapmadığı düşmanlığı körüklüyorlardı.
İnsanlar uzaya uydu yollarken bunlar hakkını arayan insanları sözde kendilerinin olan bu ülkeden kovmaya çalışıyorlardı.
İnsanlar uzayda maden arıyor ve  bunlar haklı taleplerini demokratik yollarla arayan insanları hedef olarak nefret tohumları serpmeye devam ediyorlar.
Çağımız; bilim ve teknoloji çağı, dünya giderek küçüldü.. sınırlar önemsizleşti; ülkelerdeki zenginlik kavramı; halkın refah seviyesiyle ölçülür oldu. Sadece insanlar değil, insanla dünyasını paylaşan  köpekler kediyle, kediler fareyle, fareler börtü böcekle kardeş oldular; bu dangalaklar hiçbir şeyden nasibini almadan, orta çağdan kalma milliyetçilikleriyle yaşamayı marifet sanıyorlar.
Tabii bu dışarıdan masumane bakınca, en temiz gözüken şey..
Kirli olan ne biliyor musunuz? Kirli olan şey; insanların birbirine olan bu düşmanlıklarıyla prim yaptıkları için ortaya durmadan nefret dilini kusan; siyasetçiler, politikacılar, gazeteci kılıklı parazit insanlar.
Farzı misal; daha dün üniversiteler önünde başörtülü okula alınmadıkları için demokratik bir eylem yapan kadınlara fahişe demekten utanmayan, nefret ve ötekileştirme dilini basbaya ortaya kusan bir parazit, geçtiğimiz gün bir televizyon programında en demokratik yollarla haklarını talep eden Çerkeslere yönelik bu ülke tapulu malı gibi, beğenmeyen gitsin diye bir cümle sarfetmiştir.
Üstelik bu medya kanallarında bu sıralar Çerkeslere yönelik aşağılayıcı olan ilk durum değildir. Düzenli periyotlarla Çerkes halkının sinir uçlarına dokunmaktadırlar. Çerkes halkının en kutsal varlıklarından biri olan Çerkes kadınına hakaret edilen dizi bölümünün yankıları dinmeden yine televizyonlarda yine tekrar ve açıkça Çerkes halkı hedefe konarak başka türlü aşağılamalar yapılmaktadır. Hiç kimse Çerkeslere başka adres gösterecek kadar bu ülkenin Çerkeslerden fazla sahibi değildir. Milliyetçi sağın Çerkeslere yönelik bu ayrıştırıcı ve bölücü tutumu sadece bugünün meselesi de değildir Çünkü bu ülkede milliyetçi sağın cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana için için yanan bir Çerkes düşmanlığı vardır. Bunların eseridir ki; cumhuriyetin ilk iç sürgünü Çerkeslere yapılmış, ilk kapatılan sivil toplum kurumları Çerkes kurumları olmuştur. Ethem Pşevu olayı ile ilk sindirilmeye çalışılan halkta Çerkesler olmuştur. Sebebine gelince araştırılmalıdır ancak Çerkes toplumu kendi kültüründen gelen ve yüzyıllardır bünyesinde sindirdiği demokratik toplum olma eğilimiyle; demokrasi düşmanları için bu ülkede her zaman kabus olmuştur ve etmeye de devam edecektir.
Çerkesler tüm haklarını ve hiç ara vermeksizin demokratik yollarla talep etmeye devam edecek ve kendi renkleriyle; sanat, siyaset ve ekonomi alanına  girmeye devam edecektir. Çerkesler üzerinden at koşturanlar; atı Çerkeslerden daha iyi koşturabileceklerine inana dursunlar ve kendi zihniyetlerine uygun biçimde kitlelerinin nefret duygularını istedikleri kadar kırbaçlasınlar. Ancak unutmasınlar ki; onların kırbaçla koşturdukları at bin yıllardır Çerkeslerin kardeşi olup koşan atların her zaman tozunu yutmaya mahkum olacaktır.
Share:

Kadir deyip geçmeyin..

Bundan çok değil, 5 sene önceleriydi. Havalar yine böyle tam soğumamıştı; istanbul’da devletin kadife eldiven giymiş demir yumruklarını hala bedenimizde taşıyorduk arkadaşlarımızla. Arkadaşlarımızdan biri; Kadir Canbek’ti. Daha tanışalı 6 ayı geçmemişti Kadir Canbek ile, Kadir’i sanki kader sürükleyip getirmişti hayatıma; iyi kötü, öyle böyle çok şey yaşadık onunla geçen 6 ay içerisinde.. birden fazla ortak yönümüzün olduğu nadide Çerkes arkadaşlarımdan olsa gerek kanım hemen kaynamıştı ona. Kadir ile beni Çerkes olmayan bir ortak arkadaşımız tanıştırmıştı, dün gibi de aklımda Antalya otogarında onları karşıladığım zaman. Arkadaşımıza ilginç gelen benim adım ile onun soyadının bir harf eksik çok benziyor oluşuydu üstelik. Yani kader bizi tanıştırmak için bulabileceği en saçma bahaneyi bulmuştu diyebilirim. Tanışınca; ben onun, o benim Çerkes olduğunu şıp diye anlamış, Antalya’nın tarihi Kaleiçi’nde bir kafede oturup arkadaşımızın şaşkın gözleri önünde Çerkeslik hakkında konuşmaya başlamıştık.

Siz Kadir’i tanımazsınız, size Kadir’i anlatayım biraz..

Kadir Canbek, uzunyayla’dan böyle birisinin çıkma ihtimali veremeyeceğiniz düzeyde aklen, kalben, madden marjinal bir tip. Bir Çerkes düğününe gelse bir çoğunuzun dönüp “tövbe estağfurullah” çekeceği bir insan. Emin olun buna. Yılların bizde hem şahsi hemde toplumsal olarak biriktirdiği önyargıları yaşamış, öyle bir karakterden kendimi kitap okuyarak, müzik dinleyerek yıllarca uğraşa uğraşa bir parça arındırmış bir kardeşiniz olarak şöyle söyleyebilirim: Kadir benim önyargılarımın temel olarak hala içimde varolduğu gerçekliğini en yoğun hissettiğim insanlardan birisi oldu. Velhasılı kelam; bu adam herhangi bir Çerkes cemiyetinin içerisine girdiğinde, ona orada olmaması gerektiği bir şekilde hissettirilirdi. Kaldı ki; hep öyle yapılmış.

Kadir hepimizin olduğu kadar yanlışları ve doğruları olan, hisseden, üzülen, sevinen o enteresan şekliyle en az hepimizin olduğu kadar Çerkes olan, o kaba görüntüsünün altında Çerkes nezaketi ve asaletini de sonuna kadar taşıyan bir adamdır.

Hani dedim ya; bu adam bir düğüne girse diye.. bu adam bunların hepsini de yaşamış ve dışlandığını hissetmiş, üzülmüş bir adamdı. Biz Kaleiçi’ndeki o kafede oturup Çerkeslikle ilgili konuşmaya başladığında; sevindiğini de hissetmemek elde değildi.

-Değiştirebiliriz dedim bunları, önyargıları ancak onlara çarpa çarpa kırabiliriz. Sen yeter ki; kendine inan, olduğunu inkar etme, Çerkeslik mi? ne hali varsa görsün deme. Seninde en az hepimiz kadar Çerkesliği yaşamaya hakkın var ve yine seninde en az hepimiz kadar sorumluluğunda Çerkeslik.

Sonra hep birlikte otostop çeke çeke Ankara’ya gittik. Sonra Sakarya’ya. Benim tanıdığım, Kadir’in akrabası olan birisini ziyaret ettik. Kendisi Sakarya’da dernekteydi. Biz derneğe girdiğimizde; bizi kovan bakışlarıyla oradakiler duruyordu tam karşımızda, Kadir’in o zamana kadar hissettiği o üzüntüyü iliklerime kadar hissettim bende. O zaman KAFFED’in Samsun’da düzenleyeceği 21 mayıs anması vardı gündemde… Dernekler araç kaldırıyordu hatta, bizde rica ettik bizi de listeye eklemeleri için; tahmin edin ne olmuştu? Yanına gittiğimiz kişi, koskoca adam mahçup olmuştu yanımıza geldiğinde, nasıl söyleyeceğini bilmiyordu bize, bizi istemediklerini. Zaten biz anlamıştık istenmediğimizi, ifade ettik bunu kendisi bize söylemeden…. O bize size bilet alayım Samsun’a.. Otobüsle gelin dedi.. İstemedim gitmek, öyle bir acı yaşattılar bize çünkü...

Araçlar kalkarken 21 mayısı anmaya… biz Sakarya’daydık daha. Hadi İstanbul’a gidelim dedim Kadir’e.. Tamam dedik, yola çıktık otostop çekmeye.. Kadir bana döndü ve dedi ki; onlar bizi istemiyorlar ya… onlar bizi istemiyorlar diye; bizde kendimizi dışlayacak mıyız 21 mayıs anmasından? Şaşırıp ona baktım öylece. Samsun’a gidiyoruz dedi. Tamam ulan dedim, hadi gidelim ve otostopla Samsun gittik, anmaya katıldık; yine korkunç bakışlar, yine kovan bakışlar üstümüzde, ama artık hiçbiri ezmiyordu beni de Kadir’i de.

Anma bittiğinde yine otostopla çıktık yola, Kadir yolda bindiğimiz her araçta 21 Mayısı anlatıyordu insanlara.. İster inanın, ister inanmayın; 30 gün boyunca, otostopla o kadar çok yere gittik ki; Kadir her seferinde Çerkes olduğunu söylüyor, Çerkes sorunlarını açıyor ve anlatıyordu insanlara.

İşte bu, bugünlerde kurumsal akıldan bahsedenler var ya… Çerkes meselesi için kurumsal bir kapital yaratıp; herkesin onun sınırları içerisinde “mücadele” etmesi gerektiğini söyleyenler.. İşte bizi o gün; bu kurumsal akıl istemiyordu.. biz de bireysel çabalarımız ile Çerkeslik yapıyorduk.

Kurumsal akıl bir gün anmaya gidip, ertesi gün dernek salonunda çayını yudumlayarak kendisinden olmayanı nasıl ötekileştireceğini düşünürken, Kadir; 30 gün boyunca Çerkes soykırımını anlatıyordu insanlara.

Kadir deyip geçmeyin…

Bu Kadir ilerleyen zamanlarda “Çerkes Soykırımı Tanınsın İnisiyatifi” adıyla imza toplayan ekibin her aşamasında bulunan, bu imzaları meclise taşıyacak girişimin göbeğinde olan, Adalet yürüyüşünde; devletin kadife eldiven giymiş demir yumruklarını yerken üstünde hala 21 Mayıs elbisesi olan Kadir Canbek.

Kadir deyip geçmeyin!!!

Bu Kadir sizi değişmeye zorlayan, yıllardır yapmanız gerekeni yapmayıp onun yüzünden yapmak zorunda kaldığınız Kadir Canbek.

Şimdi…

Kanal D televizyonunun yayınladığı Çerkesleri ve kadınları aşağılayan o sahnenin ardından başlayan itirazı merkeze almayıp, daha bir kaç gün öncesinde kurumsal olarak özür dilenmeye gittiğiniz binanın önünde özrün dilenilecek bir şey olmadığını size hatırlatan insanları aforoz etmeye kalkacağınıza..
Bir adım ileriye atmaya çalışın.

Demedi demeyin, Kadir deyip geçmeyin.
Share:

Çerkesya'da Sınıf Tarihinin Kısa Özeti



Çerkeslerde Prensler, Soylular, Sınıflar ve bunların özet tarihi üzerine


Natukhay ve Şapsığ kabileleri hariç tüm Çerkeslerde genel olarak; prensler, soylular, özgür köylüler  ve köleler olmak üzere dört sınıf bulunurdu. Bu sert sınıflar içinde çeşitli ailelerin de hiyerarşik sıralamaları vardı. Prensler (bölgesindeki) köylerinin genel servetini (tarım ve hayvancılıktan elde ettikleri ürünleri) yönetme, köylülerden vergi toplama (genelde senede bir veya iki hayvan şeklinde),  ve dış ilişkilerini düzenleme hakkına sahiptiler. Soylular askeri birlikler eğitme ve eğittikleri askerler ile baskınlar ve savaşlar gerçekleştirirlerdi.  Özgür köylüler bağlı oldukları Prenslerin izni dahilinde hayvancılık ve tarımla uğraşırlardı. Köleler genellikle savaş esirlerinden oluşurlardı.  Prensler ve soylulara hizmetçilik yapar, onların arazilerinde çalışır ve hayvan sürülerine bakarak görev yapardı. Soylu atlara yalnızca soylular binebilirdi, kölelerin ise ata binmesi yasaktı. Bu sınıflar sadece Çerkes beyleri ve Çerkes köylüleri arasında düzenlenmezdi. Çerkes prenslerinin ve soylularının bölgelerinde yaşayan bir çok halka karşı uygulanırdı. Bu konuda Adilhan Adiloğlu "Kafkasya'da yaşayan Tatar kabileleri" isimli makalesinde şunları yazmıştır "Karaçaylar'da Kabardey beylerine "bek" denilir, bütün Karaçaylı beyler, asilzade ve köylüler Kabardey beylerine tabidir. En üst makan olarak yalnızca Kabardey beylerini bilirler. Kabardey beyleri, Karaçaylılardan vergi almaktadırlar, genellikle her sene aile başı 5 koyun alırlar. Ancak varlıklı kişilerden iyi bir at, bir öküz, çok sayıda yamçı ve kürk, bakır eşyalar ve diğer şeyleri alırlar."*2 Bu sınıfların arasındaki farkı belki en iyi   1957 yılında Zekoşnığ Sanat-Edebiyat almanağında Tlevusten Yusuf tarafından düzenlenerek yayınlanan (Açumıj Hilmi tarafından çevirisi yapılan)  halk tarafından sürekli anlatılan bir gerçek bir hikaye olan Dyepçen Huseyn hadisesindeki şu  ifade anlatır: "hiç kimse prens ve soylulara ateş etme özgürlüğüne sahip değildi, onlarsa istedikleri gibi ateş ediyorlardı."1

Ancak Çerkesya'daki sınıfları da, hacimleriyle ve sosyal politikalarıyla 2'ye ayırarak inceleyebileceğimizi düşünüyorum.

BATI ÇERKESYA:

18nci yüzyılın ortalarında  Çerkesler içindeki bu sınıfların arasında bir çatışmalar başladı. 1770 yılında Prens ve soylulara karşı ayaklanan Abzehler, diğer bölgelerdeki prenslerin (ve onlara tabi soyluların) ve Rusların Abzeh beylerine sundukları yardımlarıyla  başarısız oldular. Ancak 20 yıl sonra 1790'lı yıllarda tekrar ayaklanan Abzehler bu defa başarılı olarak bazı beyleri öldürdüler, hayatta kalan beylerin bir çoğu, diğer Çerkes bölgelerindeki prens ve soylulara ya da Moskova'da Ruslara sığındılar. Asiller sınıfına (verk) da aşağıdaki şartlarda canlarını bağışlama ve Abzeh bölgesinde yaşama hakkı verdiler;
1 - Abzeh bölgesinde yağma yapmayacaklar
2 - Diğer bölgelerde yağmaladıkları ganimeti vs. Abzeh topraklarından geçirmeyecekler
3 - Abzeh ülkesinde yaşamaya karar verenler, herkes gibi kendi emeği ile çalışarak geçinecek
Abzehlerin bu ayaklanmaları neticesinde çevre bölgelerde prens ve soyluların baskılarından  bıkan köylüler ya kendi bölgelerini bırakarak Abzeh bölgesine sığındılar ya da Abzeh bölgesindeki ayaklanmalardan ilham alarak kendi beylerine karşı ayaklanmaya başladılar. Bunun neticesinde Bjeduğ bölgesinin beyleri Abzeh bölgesine saldırmaya başladı. Bu saldırılarının bir çoğunda Çeçenlerden de yardım aldılar. Ancak 1799 yılında, demokratik bir toplum olmasına rağmen Şapsığlar ve Ruslardan da yardım alarak Abzeh bölgesine saldıran Bjeduğlar Abzehleri yenilgiye uğrattılar. Ancak bu yenilgi de Batı Çerkesya'da feodalitenin kaderini değiştiremedi. 19ncu yüzyılın ilk yarılarına kadar Batı Çerkesya'da feodalitenin izi dahi kalmadı.
Çerkeslerde  bu sınıf çatışmaları hakkında Tsığo Tevçoj'un "Derebeyi savaşı" adlı şiirsel destanı ile Meşbaşe İshak'ın "Bzyıko Savaşı: Bitmeyen umutlar" adlı 2 ciltlik romanı da bulunmaktadır.
19ncu yüzyılın ikinci yarısından sonra ise Batı Çerkesya'nın büyük kısmında feodal kalıntılar da yok oldu. Sadece Rus egemenliği altında olan Kabardey bölgesi ve diğer küçük yörelerde bir süre daha kaldı. Feodalitenin yok edildiği yerlerde egemenlik Xase adı verilen seçilmiş insanlardan oluşan halk meclislerinin eline geçti ve meclislerin her biri kendi bölgelerini ilgilendiren konularda karar alma ve bu kararları kendi oluşturdukları yürütme organları tarafından uygulamaya sokmaya başladılar.  Bu yöre xaselerinin üstünde Zefes adı verilen ve tüm Çerkesya'nın ulusal meclisi bulunuyordu. Meclis Xabze olarak bilinen toplumsal sözleşme (geleneksel yasalar, kurallar) ile tüm Çerkesya'yı kapsayacak düzeyde karar alıp uyguluyordu. Ne var ki bu dönemden sonra Çerkesler Rus imparatorluğunun doğrudan ve kuvvetli işgal harekatına maruz kalarak çağın ötesinde olan demokratik yönetimlerini geliştiremediler ve bu işgalle başlayan süreçte başlayan savaşta çok büyük bedeller ödeseler de savaşı kaybederek kendi ülkelerindeki yönetimi kaybettiler. Kabardey bölgesinin aksine, kendi özgürlüklerini kendi mücadeleleriyle sağlayan batı Çerkesya bölgelerinin kendi iradeleri ile örgütledikeri demokrasi Rus çarlığının askeri politikaları karşısında ayakta çok fazla ayakta kalamadan altüst edilmiş oldu.

DOĞU ÇERKESYA

Baştan belirtmek gerekir ki Çerkesya'daki tüm sosyal sınıflar bir tarafa, Kabardey bölgesindeki sosyal sınıflar bir tarafadır. Bu anlamda Kabardey soylu sınıfını özel olarak incelemekte gerekir..  Özellikle Kabardey bölgesinde beylerin komşuları olan bütün halklardan vergi aldığı da bilinir. Kabardey beyleri, Kabardey bölgesine yakın komşu olan Balkar, Karaçay ve Nogaylar üzerine her yönde tam bir hakimiyet kurarlarken, uzak komşuları olan Çeçen-İnguş ve Osetinler de Kabardeylerin vasalları idiler. Kafkasların bu küçük monarşilerine Şamhal beyliklerinden Abaza beylerine kadar herkes vergi ödemek zorundaydı. Sınıflar meselesinde belki de Kabardey bölgesini, geri kalan diğer tüm Çerkesya bölgelerinden ayrı olarak ele almakta fayda vardır. Zira Kabardey bölgesi; Çerkesya içerisinde en köklü feodal sınıf düzenini yaratmış, uygulamış bölgedir ve ayrıca Kabardey beylerinin Çerkesya'da siyasi rolleri de güçlüdür. Kabardey bölgesi çok büyük tahminle 15nci yüzyılda diğer Çerkes kabilelerinden koparak oluşmuştur. Sözlü tarihe göre efsanevi Kabardey beyi Yinal tarafından  Kuban nehrinin doğusuna yerleştirilmiştir. Kırım Tatarlarının bölgede yarattıkları baskılarla birlikte daha sonraları güneye ve doğuya ilerleyerek bilinen büyük Kabardey bölgesine yerleşmişlerdir. En büyük yerleşme göçü ise Alan kabileler birliğinin Moğol istilasıyla yıkılmasından sonra gerçekleşmiştir. Kabardeyler 15nci yüzyılın sonlarına kadar Altınorda devletine tabii kaldılar.  Kabardeyler 16ncu yüzyılda kendilerini Tatar saldırılarına karşı  koruyabilmek için Moskova ile politik ilişkiler içine girmiştir. Hatta Kabardey beyi kızını Rus çarı ile evlendirerek Rusya'nın vasallığına da girer ve Tatar saldırılarına karşı sürekli destek gördüğü de bilinir. Bu politik ilişkiler de Temruk'un oğlu Boyar'ın idam edilmesi dahil bir çok pürüzler olsa bile sürmüştür. Rus Çarı 1661 yılında Kabardey beyi Kazbulat Mirza'yı tüm Çerkeslerin beyi olarak ilan etmiş ve Çerkesleri Terek üzerinden kontrol edecek bir kale sözü vermişti. Kazbulat'da Moskova'nın dostu olarak Kırım ve Osmanlı'lara karşı sık sık savaşlara katılmıştır. Kabardey beyleri ile Moskovanın arasındaki en büyük problemi Kabardey bölgesinden Rus bölgesine kaçan köylülerin Rus Çarı tarafından Kabardey beylerine geri vermemesi oluşturuyordu. Bu problem Kabardey beyleri arasında bir çatışmaya da neden oluyordu; bazı Kabardey beyleri Ruslar ile savaşan Kırım hanlığı ile iyi ilişkiler geliştirmek isterken bazı Kabardey beyleri Ruslar ile olan iyi ilişkileri sürdürmekten yanaydılar. 1758 yılında gerçekleşen Çeçen-Rus savaşında bazı Kabardey beyleri Ruslarla birlikte Çeçenlere karşı savaşmışsa da 2nci Katerina döneminde Kabardey bölgesinden kaçarak Rus bölgesine yerleşen köle ve köylülerin hristiyanlaştırarak bağımsızlaştırılmasının etkisiyle, İslam Kabardey beyleri arasında iyice kök salmıştır. Rusların Kabardey bölgesinde Terek kıyısına askeri kale kurması ise b Kırım dostu Kabardey beylerinin taraftarlarının çoğalmasına yol açmış, Kabardey beyleri 1765 yılında Kızılyar kalesini kuşatmış ve Tatarlar ile Mezdegu kalesinden gelebilecek askeri yardıma karşı anlaşarak Rusların bölgede Kabardeylere karşı  politikasını askerileştirmesine sebep olmuştur. 1768 yılında gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşı sırasında Ruslar Kabardey bölgesini bir düşman toprağı gibi istila etmiştir ve egemenliğine almıştır. Bu seferki egemenlik, 1557 yılındaki gibi Kabardey beylerinin istek ve arzularına göre yönetilen değil; askeri bir yönetim olmuştur. 1779 yılına kadar bölgeyi Çar'ın Kafkasya'daki memurları yönetse de, bu memurların baskısına dayanamayan Kabardeyler bir ayaklanma başlatmıştır, ancak ayaklanma hemen bastırılmıştır. Ayaklanmaya katılan herkes bölgeden sürgün edilmiş ve Kabardey beylerinin ayrıcalıklarına karşı harekete geçilerek, köylülere beylerine karşı bağımsızlık ve eşitlik hakkı verilmiştir. Bir Kabardey beyi olan Jancot Peterhan tüm Kabardeyin valisi ilan edilmiş ve onunla birlikte hareket eden askeri-polis şefleriyle Kabardey beyleri baskıya alınarak bir halk toplantısına zorlamıştır bu toplantıda Kabardey beylerine, tüm köylüleri azat ettikleri ilan ettirilirmiştir. Bu baskılara dayanamayan Kabardey beylerinin Osmanlı ve başka ülkelere gitme istekleri de reddedilirmiştir. General Yermolof'un bölgedeki politikalarıyla Kabardey beylerinin tüm ayrıcalıkları kaldırılırmış ancak bu politikaların; bölge halkını batıdaki direnişten koparma niyetiyle olduğu uzun bir süre anlaşılamamıştır. Yüzyıllardır beylerinin baskıları altında yaşayan Kabardey Çerkesleri, beylerin tüm ayrıcalıklarını yok eden bu politikalar ile Ruslara karşı sempati duymaya başlarlar. Yermolof, Çerkes geleneklerine göre idare dilen, fakat sıkı Rus kontrolü altında olan bir yeni yönetim tarzı kurar. Kabardey hükümetinin başında bir bey ya da kadı bulunurdu. Hem gelenek görenekler, hem de şeriat kanunları anlaşmazlıkların çözümünde uygulanıyordu. Bu sıkı kontrollü yönetim tarzı 1858 senesine kadar sürmüştür. Bu yönetime dayanamayan Çerkesler dağlık bölgelere çekilirken Yermolof ile Paskeviç arasındaki bir anlaşmazlık sebebiyle Yermolof'un istifasını fırsat bilen Kabardey beyleri 1827 yılında Rus Çarı'na eski ayrıcalıklı haklarının ve sınırlarının tanınmasını ve Osetlerin tekrar Kabardey beylerine bağlanmasını isteyen bir dilekçe gönderirler.  Çar İvan ile daha önce kurdukları ilişkiyi örnek göstererek, Rus soylularının faydalandıkları haklardan kendilerinin de faydalanması gerektiğini de belirtirler.Bu sırada Şamil'in Çeçenlerle birlikte Kabardey bölgesine saldırmasıyla bazı Kabardeyler Şamil'e katılsa da, pek çok Kabardey'in Ruslarla birlikte Şamil'e karşı savaştığı bilinmektedir. 1866 yılından sonra da Kabardey bölgesindeki feodaliteye karşı çıkarılan kanunlarla Kabardey beylerinin ayrıcalıkları iyice yok olmuştu. Ancak beylik haklarıyla yaşamayı özleyen Kabardey beyleri   Graf Loris, Melikof'a kölelik ve bağımlı köylüler müessesesinin yıkılmaması için ricada bulunurlar. Bu rica mektubunda, şimdiye kadar ağır işlerini yapan köleleri olmazsa beylerin yaşayamayacaklarını belirttiler. Pşılar, azat edilen alt sınıf insanlarının tavır ve davranışlarıyla toplumu bunalıma götüreceklerine inanıyorlardı. Her azad ettikleri köle içinde Çar’dan ücret istediklerini ilettiler. Bu rica ve istekler karşısında Çar  1867'de çıkarılan bir kanunla azad edilen 21.000 kişiye karşılık, her bir kişi için 200 Ruble ödemeyi ancak bu ödeme karşılığında da beyler ellerindeki toprakların yarısını azad edilenlere verilmesi karşılığında kabul etti. Kabardeylerde prens, soylu ve beylerin dönemi 1870lerde, onlara bu gücü politik ilişkilerinde sağlayan  Rus Çarlığı tarafından yine  politik olarak bitirilmiş oldu.

Kaynakça:

*Jineps gazetesi,Eylül 2006 eki
*Encyclopedia of World Cultures - Circassians, 1996
*Vorlesungen von Prof. Dr. M. Sarkisyanz. SAI- Heidelberg
Trubetykoy, Nikolaj Sergejewitsch Fürst Erinnerungen an einen Aufenthalt bei den Tscherkessen des Kreises Tuapse. In: Caucasica, 1934, 11, S. 1-39
*Dyepçen Huseyn, Zekoşnığ Sanat-Edebiyat almanağı 1957 (Tr çeviri Açumıj Hilmi bağlantı:io-soz.blogspot.com.tr/2014/07/dyepcen-huseyn-olmus-bir-vaka.html)
*2:Adilhan Adiloğlu, "Kafkasya'da yaşayan Tatar Kabileleri S. 29
*Kabardey Tarihi Moskova, 1957 Kabardino-Balkarskij Nauçno issledovatelskij institut

Share:

Dünya bizi kıskanıyor



Türkiye'nin iç siyasetinde özellikle sağ politikacılar iktidar olduklarında vatandaşlara sürekli "dünya bizi kıskanıyor" derler. Ne zaman bu lafı duysam  gülmekten çatlayacak hale geliyorum  ama,oturup sakin kafaya düşündüğüm de; hakikaten de kıskanabileceklerini düşünüyorum. Biz tabi artık dünyanın geri kalanını Türkiye üzerinden değerlendirdiğimiz için, (mecburen) mesela bir Almanya, bir İngiltere, bir Yunanistan falan bizim için bulunmaz hint kumaşı gibi yerlere dönüştü.


Sanki oraların devletleri öyle cicili-bicili yapılarmış ki; "ez beni, dümdüz et, kemiğimin bir de iliği var, gel onu da sömür" diyen halklarına karşı "hayır, siz insansınız ve insanlık onurunu standartlarında yaşamayı hak ediyorsunuz" diye direniyormuş gibi düşünüyoruz. Tabi iş bu kısımlara gelince; hepimiz de iyi biliyoruz ki marifet devlette değil, toplumdadır. Toplum neyse, devlet o olmak zorundadır! Toplum açlığa şükür ederse, devlet toplumu beslemez ki. Devlet toplumdan beslenen bir makinedir, toplum devletten değil. Toplumu eğitmeden devleti demokratikleştiremezsiniz..  cahil bir toplum her devletin arzusudur.  Devlet bir makinedir; bu makinenin de doğası; hayatı tamamen sermayeye çevirmektir. Toplum devletten ne kadar az almaya razı olursa, devlet toplumdan o kadar sermaye devşirir.  Ekonomik sistem ideolojilerini çatallaştıran şey de işte bu sermayenin bölüşümüyle ilgili görüş ayrılıklarıdır.  Devlet yeryüzünde olduğu sürece, hangi toplumu egemenliği altında tutuyorsa, o toplumun izin verdiği kadar hayatı sermayeye çevirecek ve bu sermayeyi de yaslandığı sisteme uygun bölüştürecektir.

Vatana gelirsek; vatan tarlarımızı ekip biçtiğimiz, üstünde ev yaptığımız, evde aile kurduğumuz, köy olduğumuz; 4 mevsimi yaşadığımız, kışın üşüdüğümüz, yazın karardığımız, dağlarında çiçekler açan, ovalarında otlar fışkıran, vadilerinden nehirler fışkıran bir toprak parçasıdır. Sadece bizim değil ha; bizimle birlikte yaşayan kurdun, çakalın, börtü-böceğin, çiçeğin de vatanıdır bu vatan... ne öyle bir bez parçasıdır ne de bir devlet binasıdır vatan...

Devlet işte bizim vatanımızın üstünde; hayatı sermayeye çevirmek için çalışan bir makineden öte hiçbir şey değil ki..  tarlaya ektiğimiz mahsülden tutun, doğan çocuğumuza kadar her şeyde hak sahibidir, kimin adına? Vadinin suyunu kesip, toprağın bize bedavaya verdiğini parayla satan değil midir? Ağaçlara, hayvanlara; sınırlar koyan, onları vatanda bir metaya çevirerek sermayeye dahil eden makine değil midir? Bizi günde 12 saat çalıştırıp, bizim emeğimizle zengin olanlara yük olmayalım diye kendi belirlediği açlık sınırının altında yaşatan bu makine değil midir?

Biz vatanı, devlet sanmışız...  işte dünyanın kıskandığı budur..!

Oysa devlet dediğin dün yoktu bugün var.. belkide bugün var yarın yok..   Oysa ilk insan ayağa kalktığından bu yana insanın bir vatanı var!

Karın tokluğuna verdiğimiz emekle, bütün yaşamımızı kendi sermayesine çeviren devlet makinesi; bu sermayede bize zırnık vermiyor... verdiği 3 kuruşluk zammı, 3 lirayla geri alabileceğinin hesabını yaparak bize uzatırken; verdiği üç kuruşla "açlık çekiyoruz" diyenlere de "elinize dizinize dursun" diyecek kadar gaddarlaşıyor.

Biz şükür ediyoruz; işte dünya bunu kıskanıyor.

Yüzde bilmem kaç büyüdük, şu kadar güçlüyüz, bu kadar iddialıyız diyen makineye; madem o kadar büyümüşüz, niye bize hiç yansımamış diyemiyoruz-diyemiyoruz ya!

İşte dünya bunu kıskanıyor.

Hayatı sermayeye dönüştürmek, sermayeyi de burjuvaya pekiştirmek isteyen hangi makine; en çok çalışıp, en az kazanan... aç kalan, açıkta kalan böyle insanları kıskanmaz ki?



Share:

2017: Çerkesler neredeydi?

Hamit Ğış'ın çizimi


Çok hızlıca anlatmak gerekirse bu yıl her yıl olduğu gibi önemli günler anıldı ve kutlandı. Mesela birilerinin muhteşem bir inatla sürgün olarak, birilerinin de intikam edasında soykırım olarak andığı 21 Mayıs bu yıl da anıldı.  21 Mayısla ilgili paneller de hemen hemen her yıl olduğu gibi gerçekleştirildi.  Bu yıl aslında yine bir rutin olan ama her yıl olmayan; derneklerin genel kurul toplantıları ve yeni yönetim seçimleri ve yine Kaffed'in de olağan kongresi ve yeniden yönetimi seçildi.. 21 Mayıs'ta  Golovinka'da Büyük Ağaç altında izin Çerkes Soykırımı anmasında Çerkesçe dua eden Ruslan Guaşho'nun Rus yargısı tarafından cezalandırılması sonucu başlattığı mücadele bu yıl Türkiye Çerkes diasporasında olağanüstü bir hareketlilik yaşattı. Ruslan Guaşho'nun bu mücadele içinde açlık grevine başlaması ise Çerkeslerin hiç alışık olmadıkları bir protesto biçimi olduğundan diaspoara Çerkeslerinin gözünü iyice oraya çevirdi.  Aşağıda hepsini kendi kalemimce yorulmaya gayret edeceğim.

*** XASE TV

Can sıkıcı kısımları yazmadan önce, can alıcı bir kısımı yazıp; sezarın hakkını sezara da vererek başlamak istiyorum. Bence geride bıraktığımız yılın Çerkes diasporası içinde ortaya çıkan en büyük kazanımı XASE TV projesi oldu. Şuana kadar 9 kısacık video üretebilmiş ancak şuandan sonrası içinde üreteceği bir çok şeyi olduğunu gözler önüne seren bu proje, çağımızın olanaklarını kullanarak halkı için üretim alanı oluşturdukları bir nokta. Geride bıraktığımız yılın Şubat ayında "Sosyal Medya Çerkesler İçin de Bir Fırsat Olabilir"  başlığıyla kısa bir yazı kaleme almıştım ve şöyle yazıyordu bir bölümünde:

"İnternetin zararları anlatmakla bitmez, ancak sadece zararlarını anlatırsak pesimist gibi boş tarafa bakıyor olmaz mıyız? Çünkü aynı zamanda internetin yararları da anlatmakla bitmez. Mesele; interneti hangi yönde kullanacağımıza kalıyor.
İnternet yalnızca film-dizi izlediğiniz, oyun oynadığınız, alışveriş yaptığınız bir yer değil. Hatta hiçbiri değil! İnternet bir taşıyıcı, sunan ile alan arasındaki o bağlantı. Biz sürekli alan gibi; ne sunuluyorsa onu almaya çalışmak zorunda da değiliz.. belki bizim de sunacak bir şeylerimiz olabilir?"
İşte Xase TV projesinin emekçileri; interneti Çerkesler için bir "alan" olmaktan bir adım ileriye taşıyıp "sunan" olabildiler. İnterneti Çerkesler için sadece tüketilen bir yer olmaktan, üretilen bir alan olmaya doğru ilk adımı da başarıyla attılar. Bu anlamda bu projeye gönül veren, emek verenlere şahsen çok minnettarım! Sadece bize sundukları 9 video ya da sunacakları diğer materyaller için değil bu minnattarlığım, bu nesile bir yolu açtılar...
Onları takip etmek için bu bağlantıyı takip edebilirsiniz. 

*** ÇERKES SOYKIRIMI

Çerkes Soykırımı, Jıneps'in deyimiyle: Tsitsekun..

Nedendir bilinmez Çerkeslerin yaşadığı trajedinin tam adı SOYKIRIM olsa da, Çerkesler daha çok sürgün demeyi yeğliyorlar. En iyi ihtimalle de ikisini bir arada kullanıyorlar yani "Çerkes Soykırımı ve Sürgünü". Halbuki yaşadığımız herşeyin toplamının tam karşılığıdır Soykırım..  Buna Çerkesya'yı Çerkessizleştirmek üzere yürütülen politikalar da dahil. Yani en baştan kendimize doğru soruları sorarak başlamamız gerekiyor; Çerkes soykırımı nedir?

İlk önce Soykırım nedir diye soracak olursak; uluslararası hukuka göre soykırımın tanımı aşağıdaki gibidir:

"Ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir öbeğin tümünü ya da bir bölümünü yok etme niyetiyle
(a) Öbek üyelerinin öldürülmesi;
(b) Öbek üyelerine fiziki ya da ruhsal açıdan zarar verilmesi;
(c) Öbeğin, fiziki varlığını tümüyle ya da kısmen sona erdirecek yaşam koşullarıyla yüz yüze bırakılması;
(d) Öbek içi çoğalmanın engellenmesi;
(e) Öbek bünyesindeki çocukların başka bir öbeğe aktarılması
eylemlerinden herhangi birinin işlenmesi"

Yukarıdaki A'dan E'ye sıralanan listedekilerden sadece birininin bile işlenmiş olması Çerkeslerin yaşadığı trajediyi uluslararası hukuka göre Soykırım olarak niteler.  Çerkesya'yı işgal etmek için 101 yıl vatanımıza saldıran kuvvetlerin Çerkesleri öldürdüğü, Çerkes köylerini yakıp yıkarak maddi ve manevi açıdan zarar verdiği.. Çerkeslerin tarlalarını kullanılmaz hale getirip, meyve ağaçlarını yok ederek Çerkesleri açlığa mahkum ettiği, Çerkesleri hiç alışık olmadıkları iklimlere ve topraklara zorla gönderdiği.. gönderildiği yerlerde Çerkeslerin yaygın hastalık ve açlıktan öldüğü göz önünde bulundurulunca.. yukarıdaki listede soykırımı oluşturan 5 maddenin neredeyse tamamının işlendiği gün gibi ortadadır.

Dolayısı ile yaşadığımız bu trajedinin kesin adı: Çerkes Soykırımıdır.

...Çerkes Sürgününe gelirsek,

Çerkes sürgünü, Çerkeslerin zorla vatanlarından çıkarılmaları olarak yorumlanıyor. Halbuki bu durum soykırımın sadece bir parçası olmakla birlikte, kendi içinde çelişkili bir ifadedir de. Çerkesler Rusya'nın egemenliğini kabul ettikten sonra işledikleri bazı fiillerden dolayı mı cezalandırıldı da adı sürgün oluyor? Çerkesler 1864 yılına kadar ve Rusya'nın egemenliğini asla kabul etmediler. Hatta Osmanlı Çerkes topraklarındaki (sözde) haklarını Edirne antlaşması ile 1829'da Rusya'ya bıraktığında Çerkesler Osmanlı'nın Çerkesya'da böyle bir hakkı bulunmadığını haykırarak mücadelelerini yükselttiler ve işte asıl bundan sonra Rusya Çerkesya'yı Çerkeslere zehir zıkkım edecek politikalarına başladı. Biz bugün 21 Mayıs'ta andığımız trajediye sürgün dersek, baştan o dönemde Rusya'nın bir parçası olduğumuzu ve yaptığımız eylemlerden ötürü sürgün ile cezalandırıldığımızı kabul etmiş gibi oluruz.

Bu sebeple gerek bizim vatanımızı yağmalamak ve işgal etmek üzere askeri hareketleriyle, gerek askerlerinin vatanımızdaki insanlara karşı işledikleri her türlü katliam, zulüm ve baskılarıyla gerek  vatanımızda yaşama şansı vermeyen politikalarıyla bizi vatanımızda yaşayacak şans bırakmayarak oradan zorla ayrılmamızı sağlayan Çarlık Rusya'sının Çerkeslere karşı işlediği bütün bu suçların ederi ÇERKES SOYKIRIMI'dır.  Bizler de 21 Mayıs'ta Soykırımı anmalı, Soykırım suçuna yönelik hak ve taleplerimizi sürekli canlı tutmalıyız.

Ancak 2017 yılında dahi kurumlarımız soykırımı ağız ucuyla söylemeyi, sürgünü ise haykırmayı tercih eden bir tutum sergilediler. Soykırıma uğramaktan nedense utanır bir tavır sergiledikleri izlenimi verdiler.

Çerkes halkının tamamının en kara günü olan 21 Mayıs'ta... bu coğrafyada bulunuyor olmamızın tek sebebi olan 21 Mayıs'ta... Kendi anavatanımızın bir parçası sayılmıyor olmamızın sebebi olan 21 Mayıs'ta... kurumlarımızın neredeyse her birinin andığı bu 21 Mayıs'ta...  Yine sağımızı, solumuzu, adımızı, grubumuzu bir kenara koyup Çerkesler olamadan... acımızda birleşemeden kırk parça andık bu kara günü... en kötü günümüzün anmasında dahi birlik olamadıktan sonra; başka yerde hiçbir şey de olamayız. Hala anlayamadık...

 *** RUSLAN GUAŞHO

2017'nin 21 Mayıs anmalarıyla ilgili değerledirmemi yapmışken, bugüne kadar rutinleşen  sıradan anma günlerini bozan "Ruslan Guaşho" davasına gelmezsem olmazdı.
https://www.jinepsgazetesi.com/makale/benimadimruslanguaso-2015
Ruslan Guaşho'nun davası; bize Çerkes soykırımına dayalı bir politikanın hala sürdüğünü göstermektedir. Vatanımızı yüz yıl savaşa mahkum eden, vatanımızı işgal ederken yüz binlerce insanımızı katleden.. evlerimizi, tarlalarımızı yakan.. binlerce bebeğimizi yetim bırakan.. yüz binlerce insanımıza vatanımızda yaşama şansı bırakmayan bir devletin; şimdi bütün bu yaptıklarında kaybettiklerimizi anmamızı dahi yasaklayan ve cezalandıran tavrı da bunun en net delilidir. Ruslan Guaşho 21 Mayıs'ta anavatanımızda Çerkes soykırımını anmak için toplanan kalabalık önünde Soykırımda hayatını kaybeden ve acılar çeken herkes için Çerkesçe dua ettiği gerekçesiyle Rus polisi tarafından gözaltına alınmış, Rus yargısı tarafından cezalandırılmış ve bunu hem kendine hem de halkına karşı bir hakaret olarak değerlendirip açlık grevine başlamıştı. Böylelikle Türkiye'de ortalama 2 gün hatırlanan bu acı gün, onun eylemiyle birlikte, o eylemini sonlandırana kadar Çerkeslerin gündeminde oldu ve Türkiye'deki Çerkesler hiçbir kurumun örgütlemesine ihtiyaç duymadan her kesimiyle birlikte Ruslan Guaşho'nun bu davasına sahip çıkmış  "Soykırımı anmak değil, Soykırımı yapmak suçtur" diyerek Türkiye'deki sosyal medyada ses getirmeyi başarmıştı. Çerkes kurumlarının yıllardır devam eden ayrıştırıcı tutumunun üzerine Çerkeslerin, bir kişinin Çerkes davasını bu denli bir iradeyle savunup eyleme geçmesiyle ortak bir söylem gerçekleştirebilmiş olması; Çerkeslerin en azından kendi ulusal sorunlarında aynı yere ne kadar kolay gelebildiklerinin bir örneği iken; bu durumun kısa sürede yok olması ve yine Çerkes kurumların etkisindeki söylemlerin Çerkes iç dinamiklerini birbirinden ayırması da ayrı bir konu. Ancak yinede; Ruslan Guaşho'nun tek başına diasporada yarattığı bu etki; Çerkeslerin en azından kendi ulusal meselelerinde bir araya gelmeyi ne kadar arzuladıklarının göstergesi olarakta düşünülmelidir.

*** ÇERKES SOYKIRIMI YOKTUR

2017 yılında Çerkes derneklerinin genel kurul toplantıları yapıldı ve dernek yönetimleri seçildi... ve inatla Kafkas adını kullanan, çoğunlukla Çerkes derneklerinin oluşturduğu Kaffed (Kafkas Dernekleri Federasyonu)'te Olağan Kongresini gerçekleştirdi ve yönetimini  tekrardan seçti. Bu belli aralıklarla rutin olan bir uygulama olsa da bile; bu yıl genel kurul toplantısına katılan siyasetçilerden Çerkes kökenli CHP milletvekili Zekeriya Temizel kürsüden şok eden bir konuşma gerçekleştirdi.

Zekeriya Temizel genel kurula her ne kadar "protokol" listesinden "Chp milletvekili" sıfatıyla katılmış olsa da, konuşmasında özellikle Çerkes olduğunu belirterek Çerkeslerin yaşadığı trajedinin soykırım olarak nitelendirilmesine katılmadığını, adeta soykırıma uğramak bir bir ayıpmış gibi ifade etti. KonuşmasınıBURADAN izleyebilirsiniz. Dolayısı ile genel kurula milletvekili sıfatıyla protokolden katılan bir kişinin özellikle Çerkes olduğunu belirterek Çerkes sorunlarının en büyüğünü inkar etmesini nereye sığdıracağımı bilmiyorum. Kendisinin milletvekili sıfatıyla Çerkesler için bir damla su bile taşımamış olması yetmez gibi, milletvekili sıfatıyla katıldığı KAFFED genel kurulunda Çerkeslerin en büyük sorunu olan Çerkes Soykırımını bu şekilde inkar etmeye kalkması; düştüğü pozisyonun en net tablosudur herhalde. Ben kendisine cahil demeyi içime yediremiyorum, yok ama kendisi bu durumdan sonra birileri tarafından uyarılmışsa; cahil olduğunu ve en azından Çerkesler için söylediği hiçbir şeyin kıymeti harbiyesi olmayacağını açıklasın.. Ama esaslı meselenin özü de bu ya; koskoca genel kurul üyelerinin (her biri bir Çerkes stk'sının bünyesinde KAFFED için seçilmiş delegelerdir) hiçbiri bu konuya müdahale etmemiş, hatta bir kısmı da bu söylemi alkışlamışken.. bundan sonra Çerkeslerin stk'larında onları da acılarını da yaralarını da sorunlarını da inkar etmeye zaten herkes cesaret eder.

 *** KAFKASYA'DA ÇERKES BULAMAZSINIZ

2017 yılının ilginç bir gündemi de yıllarca STK'larda görev almış Abaza kökenli büyüğümüzün bir televizyon kanalının Çerkesleri konu alan programına katılıp "Kafkasya'da Çerkes bulamazsınız" söylemi oldu.

Söylemin ilgili bölümü tam olarak şöyle idi:

"Osmanlı Tarihçileri de bu kadar kavramları karıştırmışlar, Çerkes kavramını çıkarmışlar. Yani ortalama bir kavramdır, Çerkes kavramının Kafkasya'da bir kaşılığı yoktur. Bugün Kafkasya'ya gitseniz de Çerkesleri görmeye geldim derseniz hiç kimseyi bulamazsınız. Çünkü orada Adiğeler Adige cumhuriyetinde, Abazalar Abhaz Cumhuriyetinde, Kabartaylar Kabartay Balkar Cumhuriyetinde, Osetler Osetya'da, Çeçenler Çeçenistan'da, Dağıstanlılar Dağıstanda. Çerkes Yok. Dolayısıyla Çerkes kavramı, Osmanlı'nın Kafkasya'dan gelen her orijinli kişiye verdiği bir addır."

Bu söylem haliyle ortalığı toz ve dumana boğarken başka birisinin bu söylemi eleştirmek için kullandığı "puşt zulası" ifadesiyle birlikte belki bu konu Çerkeslerin 2017 yılındaki en aktif gündemi oldu. Tartışma; Kafkasya'da Çerkes var mı yok mu?, Adigeler ile Kabardeyler farklı halk mı? Çeçenler kendine Kafkasya'da Çeçen mi der, Osetler kendine Kafkasya'da Oset mi der? değildi. Tartışma; bunu söyleyen kişinin "eleştirilemeyeceği" ya da eleştiren onlarca kişi içinde birisinin söylediği "puş zulası" söylemi üzerine sürdü devam etti. Sonra ilgili; "Kafkasya'da Adige anlamında Çerkes yok demek için aklımı yitirmiş olmam gerekir" dedi ve konu kapandı. Konunun ilgiliden çekip bilgiliye   -Kafkasya'da Oset yoktur- deyip ortalığın tozunu dumanına katıp; -Kafkasya'da Alan anlamında Oset yoktur demek için aklımı yitirmiş olmam gerekir- demiş gibi kapattırarak ciddiyetini de ortaya koyalım.

Bu konuda kamuoyu bildirileri yayınlandı (stk eski başkanları, yazar, çizer, entel ve bir sürü kişinin katılımıyla), imzalar toplandı, dernekler açıklama yayınladı ve bir dernek aranarak bir üye hakkında disiplin soruşturması başlatılmak istendi. Bu bildiriler "Kafkasya'da Çerkes yoktur" diyen için yayınlanmadı.. gerisini siz anlayıverin artık.

*** AHED TAMİMİ

2017'nin bir diğer konusu ise Filistin'de kahraman ilan edilen AHED TAMİMİ'nin Çerkes asıllı olduğu iddiasıydı. Doğrusu mu Trt'den okuyunca bir aptal gibi inanıp anlamsız bir sevinç hissettim bende bu konuda.  Önce özeleştirimi vereyim; Ahed Çerkes olsa ya da olmasa benim onun mücadelesine karşı sevgim, saygım azalır mı? Hayır... ama Ahed'in Çerkes olup olmaması Çerkeslere bir şey kazandırır mı yada kaybettirir mi? Hayır... işte bu iki sebepten ötürü gerçekten içimi kaplayan sevinç o kadar anlamsız ki... Ahed'in Çerkes olmadığı ortaya çıktı.. onun kavgasına, mücadelesine karşı saygım ve sevgim hiç azalmadı.. Ahed Çerkes olsaydı da onun Çerkes olmasının Çerkes halkına karşı hiçbir faydası ve zararı olmayacaktı.. bunu da anlamam gerekirdi. Başkalarının kahramanlarında Çerkes kanı arayıp övünmek budadalık. Çerkes olsa bile budalalık.. Çerkes kahramanının Çerkes olmasına gerek bile yok, Çerkes halkı ve vatanı için mücadele etsin, isterse Laz olsun; Çerkes kahramanı diye övünülecek kişi o olur.

Ahed'in Çerkes olduğu iddiasının nereden ortaya çıktığı da daha sonra belli oldu.. İçimizdeki saraylılardanmış; bir de gazeteci olacak.. efendim bir yerden bilgi almışmışta, falanmış.. birincisi ne gazetecilik ünvanını hak ediyorsun, ikincisi sen ne yazık ki Çerkessin; bize ancak kaybettiriyorsun. Keşke onu bunu Çerkesleştireceğine kendini yabancılaştırsan Çerkeslere..

*** ÜLKENİN OHAL'İ

2017'nin dolaylı yollardan Çerkesleri de ilgilendiren diğer meselelerine de değinelim...

Biz şuanda diaspora olarak Türkiye'de yaşamaktayız, doğrudan Çerkesleri hedef almasa ve ilgilendirmese dahi bu ülkenin sosyal, ekonomik ve siyasi her parametresi bizi de bir halk olarak etkiliyor. Fanus içinde yaşamıyoruz ve ülke resmen ve fiilen 2017'yi OLAĞANÜSTÜ HAL içinde geçirdi.

Fetullahçı Terör Örgütünün TSK içinde yuvalanan bir kesimi tarafından Temmuz 2016'da darbe kalkışmasında bulunmasıyla birlikte Türkiye olağanüstü halle yönetilmeye başlandı. Bu kalkışmadan bu güne gelinen noktayı en iyi iktidar partisinin genel başkanının şu sözü açıklıyor: "Bu Allah'ın büyük lütfu." Doğrusu mu kendisi açısından bakıldığında  gerçekten de öyle olduğu anlaşılıyor, bu süreçle birlikte ortaya konulan bir ruhla yapmak isteyip yapamadığı ne varsa hepsini yaptı. Hiçbir yargılamaya gerek duymadan on binlerce memur işinden atıldı, milletvekilleri, belediye başkanları hapse atıldı, belediyelere, şirketlere kayyumlar atandı, halkın sokağa çıkma hakkı sürekli baskı altına alındı, ohal altında başkanlık referandumu yapıldı ve daha neler neler...

...ve bütün bunlar olurken Çerkesler de Türkiye'de yaşıyordu.

Filmi geriye sarıp; Fetullahçı Terör örgütünün bu kadar güçlü olmasına ve halka halkın tankıyla-uçağıyla bomba atacak konuma ulaşmasına vesilen; Çerkeslerin de vergileriyle maaşları ödenen, silahları alınan insanlara dönüştürülmesi, darbe kalkışmasında Çerkesleri de öldürmesi hangi şartlarda gerçekleşti? KHK'lar ile ihraç edilenlerden kaç Çerkes etkilendi ve suçları kesinleşti mi? Çerkeslerlerin de oy verdiği bir milletvekili hapse atılmadı mı?

Hepsinin olduğunu hepimiz biliyoruz.

Suçu olan varsa; cezasını çeksin! kim olursa olsun... ama suçu olmayanları konuşmaya engel mi bu?

Kadına yönelik şiddetin her geçen gün arttığı ve ülkenin artık kadınlar açısından ölümcül bir bölgeye dönüştüğü gün gibi gerçek; peki bu gerçek Çerkesleri maddi manevi nasıl etkiliyor? Kadınları en az erkekleri kadar özgür, söz sahibi ve hayatın içinde olan Çerkesler giderek artan bu şiddet sarmalından sosyolojik olarak nasıl etkileniyorlar?

Bunlar hiçbir Çerkes kurumu tarafından gündeme taşınacak kadar konuşulmuyor.. Oysa Çerkesler bunların her birinin içinde yaşıyorlar; sanki zamanında Gönen Manyas Çerkeslerine yönelik çıkan bir KHK gibi, doğrudan kendilerini hedef alan bir KHK bekliyorlar gibi...

Bu ülkenin iyi-kötü her gündeminden de bir şekilde etkileniyoruz.

...ve kendine Çerkes partisi diyen bir siyasi parti; tüm bu siyasi meseleleri es geçerek, hiçbirine iyi-kötü değinmeyerek hala dernekçilik yapıyor..

Ne diyelim?

2018'de herşeyin yoluna girmesini, Çerkeslerin de artık kendine gelmesini dileyelim en azından....

Xase TV ortada...

Ruslan Guaşho ortada...

artık kenarda kalmanın hiçbir şey kazandırmadığını anlayabiliriz belki...



Share:

Globalizm ve Çerkesler: Kendimizi Hazırlamak / Jıneps Ocak 2018



GLOBALİZM VE ÇERKESLER :

 Kendimizi Hazırlamak



 "... Çerkes kültürünün Çerkes toplumu tarafından üretilen bir sistem olduğunu ve dokunulmaz olmadığını hatta bin yıllarca dokunula-dokunula oluştuğunu, çağına uyduğunu, çağın ihtiyaçlarını karşılayabildiği için bugünlere geldiğini anlamak gerekir. Bunu anlarken de kültürün bu tarihsel serüveninin hiçbir yerinde, tek bir defa tartışılarak değişmediğini de anlamalıyız. Dün öyle olmadı, bugün de öyle olmayacağı gibi eğer bir yarını olursa yarın da öyle olmayacak hatta her değişim kendi arifesinde krizler bile doğuracak. İşte bunları hesaba alarak ve göz ardı etmeden hem kendimizi hem de toplumu hazırlamalıyız. Ancak toplumu hazırlamadan çok daha önce kendimizi hazırlamamız çok önemli. Hazır olmalıyız. Devam Edecek"



Jıneps Gazetesi'nin Kasım sayısında yayınlanan "Globalizm ve Çerkesler" isimli köşe yazımın sonu böyle bitiyordu. İlgili yazıyı okumadıysanız ve gazeteniz varsa 12nci sayfadan ulaşabilirsiniz. Gazeteniz yoksa gazetenin ofis numarasını arayarak temin edebilir ya da gazetenin web sayfasından ulaşabilirsiniz.



***



Dünya artık eski dünya değil. Yiğitlik ve cesaret şahsi karakterimizi zenginleştirmekten başka çok fazla şeye yaramıyor. Ama yiğit ve cesur olmalıyız ki; herkesin koruduğu bir yanlışı eleştirebilelim. Yiğitlik ve cesaret cahillerin kaba gücünden çok daha fazlası... doğru bilinen yanlışlara karşı durabilmekte, yanlış bilinen doğruları savunabilmekte yiğitliktir. Yapılması gerekince yapılmaz denileni de yapabilmektir cesaret.



Çerkeslerin özellikle büyük kentlerde ender ortak noktası olan derneklere eskiden siyaset sokmak ayıptı. Bugün ise içerisi buram buram siyaset kokmayan dernek kaldı mı? Çoğu hala tüzük ve programlarında a-politik kalsa bile, derneği oluşturan üyelerin her biri politik bir dalganın parçası. Hatta büyükşehirlerimizde farklı politik grupların farklı dernekleri bile var. Siyaset ve politika yaşadığımız çağın bir ihtiyacı ve aslında kültürümüz bunu karşılayan bir sisteme de sahip, ancak Türkiye diasporasının kültürü orijinal değil. Devlet örgütlenmelerinin çeşitli ve yoğun politikalarıyla tarumar edilerek çok dar alana sıkıştırılmış bir halde kültürümüz. Kültürümüzün siyaset ve politika ihtiyacını karşılayan yapısı da (Türkiye için yazıyorum) yaşanmadığından olsa gerek çağına uygun bir halde değil. Ancak uygun olsun ya da olmasın, kültürün bu ihtiyacı karşılayacak köklü yollarının olması, kültürünü çağına uygun hale getirmek isteyecek yiğit ve cesur insanlar için iyi bir fırsat! Bu fırsattan istifade ederek toplumsal alana girebiliriz. Yine de toplumsal alanın kağıdın üstünde yazdığı kadar sabit ve durağan olmadığını da bilmeli ve aslında kendimizi hazırlamak işte bu durağan ve sabit olmayan toplumsal alanımızı anlayabilmek, eğilimini, değişimini görebilmek için lazım. Topluma dokunabilmek için, toplumu hayallerimizdeki toplumun dışından, gerçek hayatıyla anlayabilmemiz lazım. Çerkesleri anlatan masallar öykü olarak çok güzeller ama o kahramanlık çağları tüm dünya ile birlikte Çerkesler içinde bittiler. Çerkesler üstelik, küçük topluluklar olarak yaşadıkları her coğrafyaya ait yüzlerce sosyolojik ve psikolojik izler de taşıyorlar.  Kendimizi hazırlamamızın ilk adımlarından birisi bunu anlamak ve kabul etmek diye düşünüyorum. Bu topraklara geldiğimiz günden bu yana bu topraklara adapte olan toplumsal sistemimizi kabul etmeden ve anlamadan, çağımızın gerisindeki farklı coğrafyalarda ve şartlarda gelişen toplumsal yapımızı hala olduğu gibi kabul ederek topluma dokunabilmemiz çok zor. Bazı şeyler sadece doğru olduğu için kabul edilmez, yanlış olduğu içinde kabul edilir. Kendini Çerkesliğe (ya da Çerkeslere, Çerkesliğe vs.) sorumlu hissedenin kendi gerçekliğine saplanıp kalması ve bu gerçekliğin kendisi ile toplumu arasında bir engel olmasına rağmen inatla savunmasında; kendini sorumlu hissettiği şey için hiçbir fayda olmayacaktır. Toplumsal olan toplumla ilerleyebilir ve toplumu toplumsal alana yönlendirebilmek için sorumlunun kendi gerçekliğinden daha çok toplumsal gerçeklik üzerine düşünmesi gerekir. Sorumlu toplumu dününü bildiği kadar, şu anını da iyi bilmelidir. İyi tanımalı, dinamiklerini görebilmelidir. Sorumlunun toplumuna yabancı olmaması gerekir ki hitap ettiği toplum sorumlunun söyleminde kendisini bulabilsin. Kendisini toplumuna karşı sorumlu hissedenin, kendisini toplumuna karşı hazırlamış olması gerekir. Çerkeslerin içerisinde "Herkesin her şeyi bilmesi" ya da "Herkesin her şeye karşı çıkması" gibi kronik bir sorun olduğu düşünülür, oysa bunun nedenine hiç kimse değinmez. Bu Tanrının Çerkeslere uyguladığı bir lanet değilse, toplumsal olanın topluma hazır olmayanlarca değerlendirilmesinden başka pek sebebi yoktur. Sorumlu davranan kişilerden birisinin toplumsal soruna karşı çözüm üretmek üzere kullandığı dil toplumun dışında kalıyor, toplumun içinden başka bir sorumlu kişi bu çözümü yine toplumun dışında kalan bir dille eleştiriyor; toplumun dışında kaldığı bu tartışma soruna bir çözüm bulamıyor. Çünkü toplumsal hiçbir sorun, toplumun dışında kaldığı bir şekilde çözülemez. Toplumsal olan politiktir! Toplumun yabancı olduğu bir dille gelişen söylemin ürettiği politikaya; bütün yaşama alışkanlıklarını bir kenara bırakarak katılmasının imkansız olduğu düşünüldüğünde, sorumlu çözümünü toplumun kullandığı, yaşadığı dilde anlatabilecek bir düzeyde toplumu tanıyor olmalıdır. Kendimizi hazırlamak; sorumluyu hazırlamaktır! Sorumluyu topluma hazırlamaktır! Toplumun işleyişini ve dengelerini  kırılganlaştırmadan eleştirilerle veya önerilerle örgütlemesi düzeyine gelmelidir. Bunu tek seferde metrelerce zıplayarak değil, tutarlı bir şekilde milim milim ilerleyerek yapacak düzeye gelmesidir! Çünkü her ani değişim göstergesi toplumu daha çalkantılı hale getirip içerideki zümreleri ve bireyleri daha kırılganlaştırır.



 Hep bir 'sorumlu' özneden bahsettim, bu sorumlunun kendini hazırlamasının önemini anlatmaya çalıştım. Tabi bir halk toplumu olarak kendimizi ait hissettiğimiz Çerkes halkı toplumuna hazırlanmaktı bu. Elbette yalnızca Çerkes halkına karşı hazırlanmak her şey değil, Çerkeslerin içinde bulunduğu koşulları bir halk olarak Çerkesliği kendi değerinden başka bir takım değerlerinde toplumda kökleşmesine neden oldu. Ancak yinede en baştan toplumun kendi özgün değerlerinin bugününe karşı hazırlıklıksız başlatılan her sorumluluk baştan bir hiçtir. Çerkes halkının Türkiye'deki toplumu (diasporası) halkın kendisine hazırlanmamış onlarca düşünürüyle zaten fazlasıyla çalkantılı ve bu durumun bir etkisi olarak toplumsal olanı giderek azalan bir halk. Halbuki düşünür (kalem erbapları, stk erkanları vs.) hepsi birer sorumludur ve doğal olarak bu bu halka karşı sorumluluk sahibi olmalıdırlar.. Bu sorumluluk şahıslara ve kurumlara değil bizzat toplumun kendisine karşı olmalıdır. Ne yazık ki bizim düşünürlerimiz kendini topluma karşı hazırlamadıkları için sorumlu oldukları alanı toplumun dışına koyarak ve buna rağmen topluma karşı yapıtlarıyla; toplumsal alanı bir çatışma alanına çeviriyorlar. Böyle bir durumun hemen sonrasında çıkan karmaşadan  daha sonra da; kendilerinin topluma karşı sorumlu olmadıklarını, toplumun belirli bir zümresine karşı sorumlu olduklarını söylemekten utanmıyorlar. Çünkü hazır oldukları şey Çerkes halkı değil, hazır oldukları şey Çerkes toplumunun da içinde olan farklı bir olgu oluyor. Oysa bizler işte tüm düşünürlerimizin sorumluluk bilincini toplumumuza yönelik hissedecekleri o hazırlığı başlatabilmiş olsaydık, düşünürler toplumsal alanı bir çatışma alanı olarak değil de uzlaşma alanı olarak kurgulayabilirler ve her biri kendi zümreleri dahil toplumun içindeki farklı zümrelerle farklı şeyleri aynı toplumun içinde üreterek toplumsal alanı sağlayabilirlerdi.





Yaşadığımız dünyada çok fazla kimliğe sahibiz. Şahsi sorumluluklarımız yada en azından kendimizi sorumlu hissettiğimiz alanları genel olarak bu kimlikler belirliyor. Bu kimliklerin başında önce insan olmak geliyor. Sonra cinsiyetlerimiz, sonra üyesi olduğumuz devlet ve o devletin içinde gelişen bir çok şeyler. Müzik, sinema seçimlerimiz... Yani hem üretici hem tüketici olarak sanatsal kimliğimiz. Kuşkusuz "halk" kimliğimiz de tüm bu kimliklerin içindedir ve kimileri için önceliği yitirilmişse de, önceliği halkı olanlarımız da var. Halk müziğimiz,  halk sinemamız, halk danslarımız, halk edebiyatımız ve kuşkusuz halk sınıflarımız da var. Ancak bazı kimlikler evrenseldir, bazı evrensel kimlikler de diğer kimliklerle ilişki içerisindedir; bu ilişkilerde bir kimlik araç, diğeri ise amaçtır. Halk müziği böyledir mesela, halk etnik bir kimlik, müzik evrensel bir kimliktir; halk müziğinde müzik halkın aracıdır. Siyasi kimlikte böyledir, siyasi kimlik ya amacınız ya aracınızdır. Halk siyasetinde, siyaset halkın aracı olmalıdır yoksa halk siyasetin aracı olur. Sorumlu bunları bilir ve halkını araca çevirse bile halkının içindeki siyaseti de tanır, onu inkar etmez.. Sorumlunun işi inkar etmek değil, kabul etmektir. Sorumlu halkının içinde olanı kabul ettiği kadar nüfuz eder toplumuna. Halkına onları kabul ettiği kadar karışır. İşte kendimizi hazırlamaktan bahsettiğim şeyin özetinin özeti de budur. Toplum kendine nüfuz etmeyen birini veya düşünceyi asla sindirmez. Sorumlu; giderek globalleşen dünyanın toplumun içindeki her kimliğine nasıl nüfuz ettiğini görüyor musunuz? Toplumun içindeki her zümrenin bir parçası haline geliyor! Toplumları onlara karışarak, onları kabul ederek; tüketim toplumuna çeviriyor..  Peki ne tüketiyoruz?.. ne verirlerse onu? Bilgide, felsefede, beslenmede, eğlencede.. neredeyse her şeyde; biz üretmeden tüketen oluyoruz. Ürettiğimiz şeyin sahibi değiliz, giderek de kölesi haline geliyoruz. Oysa sorumlu; toplumsal alanı bir üretim alanına çevirmelidir. Bu alanda toplum kendini üretmeli, sanatı üretmeli, siyaseti üretmelidir. Toplum bu üretimiyle kendi içinde kendi elleriyle kendini değiştirmelidir. Değişmekten korkmayın; çünkü değişim doğanın ve özellikle insan doğasının en büyük gerçeği. Mutlaka değişeceğiz.. Öyle-yada-böyle! Ya sorumlularımız toplumsal alanı bir üretim sahası yapacak ve toplum oradan kendi değişimini örgütleyecek ya da başkalarının zaman bu toplumu başkalarının ürettiklerini tüketen bir topluma çevirip yok edecek. 



Bu Yazı Jıneps Gazetesi'nin  Kasım 2017 sayısında yayınlanan Globalizm ve Çerkesler yazısının devamıdır ve Ocak  2018 sayısında yayınlanmıştır.



Share:

Çerkes Halkı yokturculuk!



Reyhanlı'da doğdum büyüdüm ve kendimi bildim bileli ben Çerkesim, benim doğduğum yerde ki tek Çerkeste ben değilim. Ben neden Çerkesim? Çünkü babam Çerkes! Babamında kendi yaş grubunda çok fazla Çerkes arkadaşı var! Geçen yıl birisi, Çerkes Soykırımı panelinde "Çerkes Halkı yoktur" dediğinde, gidip babama "Baba biz Çerkesiz değil mi?" dedim. Şüpheyle baktı bana, acaba Çerkes değil miyiz? biz diye korktu belki adam.. "Hayırdır?" dedi... Yani dedemler, dedesigiller falan hep Çerkes miydi? dedim.. "Evet!" dedi ama, beni gözaltına almıştı... "biz çerkes değilmişiz" dememi bekliyor olsa gerek, endişe ve öfkeyle yüzüme bakıyordu, hiçbir soru sormamıştı ama benden bir cevap bekliyordu, belliydi. Bende dedim ki, "geçen gün Ankara'da Çerkes Soykırımıyla ilgili bir panel vardı, panelin katılımcılarından birisi Çerkes halkı diye bir halk yoktur dedi" dedim. Babamın yüz ifadesi rahatladı ve bana "oğlum o kişi Çerkes mi" diye sordu. Bende "Evet" deyince... babam dedi ki; "bir daha ben Çerkesim demesin, hem kendi rahatlar hem bizi rahatlatır" dedi.

Benim babam 70 yaşına merdiven dayamış bir insan! Çerkesce Anadili, sadece Çerkesce konuşmuyor, Çerkesçe düşünüyorda! birde yabancı dil olarak  hem Türkçe, hem Arapça konuşabiliyor. Arapça dilini Türkçe'den daha iyi biliyor olabilir.

Babam biz Çerkesiz diyor.  Ama bize Çerkes olmayı babamdan daha çok öğreten birisi var ki onu anlatmadan geçemem!

Rahmetlik nenem Apişlerin gelini, Pihavaların kızıdır... Pihava Guga tam bir Çerkes kadınıydı! Ne zaman doğduğu kesin değil, ancak rahmetlik olduğunda 100 küsür yaşındaydı! Guga  Türkçe'yi çat pat bilirdi.. Yaşadığı hayatın yükü de çok ağırdı nenemin... Suriye ile İsrail'in Golan savaşında çocuklar büyütmüş bir kadındı. Şimdiki aklım olsa, otururdum karşısına; ben sorardım, o anlatırdı, o anlatırdı, ben yazardım!

Nenem bize hep; "biz Çerkesiz, Çerkes gibi olun" derdi! Babasının Çerkesliğini filan da anlatırdı. Babasından-annesinden gördüklerini de anlatırdı.

Şimdi;

benim nenemin annesi, babası..
benim nenem
reyhanlı'daki Çerkesler
benim babam
ben,
Türkiye'de kendine Çerkes diyenler
onların neneleri, dedeleri, babaları, köyleri

Aslında yok muyuz?  valla biz varız, Kafkasya'da da varız... Türkiye'de de varız, Suriye'de de varız! Amerika'da, İsrail'de bile varız.

*

Şimdi birisi çıkmış Çerkes Soykırımı panelinde, Çerkes halkı diye bir halk yoktur diyor. Bunu söyleyen arkadaş; Afrikalı değil. Katıldığı Panelde Nijerya paneli değil. 

Münferittir diyorsun! Yani Çerkeslerin diğer halklardan neyi eksik? Şuursuz insan mı olmaz yani! Olur elbet, her halkın içinde olur!

Sonra Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun Olağan Kongresine bazı milletvekilleri katılıyorlar, bir tanesi kürsüden söz istiyor ve kürsüye çıkıyor! Karşısında Federasyona bağlı bilmem kaç derneğin delegelerinden oluşan koskoca genel kurul var... Milletvekili önce Çerkes olduğunu da anlatma gereği hissediyor.. Sonra Çerkes Soykırımı yoktur diyor.. bunu derken de, soykırıma uğramak suç gibi, alçak bir şey gibi sunuyor.. "kardeşim; soykırıma uğramak, ancak soykırımı yapanların suçu ve alçaklığıdır! Biz niye soykırıma uğradık diye utanalım? Niye soykırım yoktur diyerek soykırımcıyı aklayan ifadeni bizim lehimizdeymiş gibi anlatıyorsun? El-İnsaf!" diyen çıkmıyor genel kurulda, sadece bunu demeyen değil; hiçbir şey demiyor koskoca genel kurulda bir Allahın kulu! birşey demeyen çıkmadığı gibi, alkışlayanlar da cabası!

Münferittir diyorsun! Yani Çerkeslerin diğer halklardan neyi eksik? değil mi! Dünyada yaşayabilen her türlü insanın bir halkı var sonuçta, bizim içimizde de böyle biri olmuş çok mu! diyorsun...

Birisi çıkıyor televizyon kanalına...  Programın adı: "Çerkesler!" Çıkan kişi "aydın!" "yazar!" "thamade!" Diyor ki "Kafkasya'da Çerkes yok!" falan... 



E ama yuh artık!  Yetmedi mi! Kafkasya dediğiniz yerde yerli halklar kendi dillerinde kendine  Çerkes demiyormuş! mu...   diye savunacaksınız yine!

Kafkasya'daki yerli halklar kendine Çeçen de demiyor! Oset de demiyor mesela!

Kafkasya'da Çeçen yoktur, Kafkasya'da Oset yoktur! demek mi oluyor bu...

ama yok...

... Çeçen var, Oset var; Çerkes yok...

Yahu siz münferit değilsiniz anladım! Programlısınız.

Çerkesler yoksa, biz Çerkesiz! Sizde bizden değilseniz; gidin ait olduğunuz yerlerde cirit atınız!

Bıktık!

Kafkasya'da bıkmak  yok dersiniz diye söylüyorum, Türkiye'den bıktık!

Share:

Telif

İçeriğinde aksi belirtilmediği sürece, tüm yazılanlar Canberk Apiş'e aittir. Bu belirtildiği sürece paylaşıma açıktır.

Ne yazmışım?

  • içimdeki boşluk v2 - v2 nasıl bir yalnızlık içindeyim siyahın değmediği beyaz yok burası benim içimde içimi kim oymuş benim neden bu kadar derin? nerden geldim buraya kimsin s...
    3 gün önce

Etiketler

Recent Posts