Çerkes diasporasının güncel örgütsel ve tüzüksel krizleri etrafında yürütülen polemikler, meselenin özünden kopuk, yüzeysel birer oyalanmadan ibarettir. Bu kriz, aslında on yıllardır halı altına süpürülen yapısal çürümenin, zihinsel erozyonun ve politik basiretsizliğin kaçınılmaz bir tezahürüdür. En büyük çatı federasyonlarının isimleri, logoları, başkanlık seçimlerindeki usuller veya hiyerarşik şemaları üzerinden yürütülen o meşhur tartışmalar, gerçekte bu toplumun kimlik inşasındaki iflasını ve siyasal bir özne olma iddiasının çoktan buharlaştığını gösteren birer turnusol kâğıdı işlevi görmektedir. Bu tartışmalar, gemi batarken güvertedeki sandalyelerin yerini değiştirmekten başka bir anlama gelmemektedir. Toplumun sosyolojik dokusunun dönüştüğünü; yeni nesil akademisyenlerin, veriye dayalı çalışan araştırmacıların ve dijital çağın imkanlarını kullanan bağımsız aktivistlerin, geleneksel derneklerin o küf kokulu, hantal duvarlarının çok ötesinde yatay, dinamik ve esnek ağlar kurduğunu tespit etmek oldukça doğrudur. Fakat siyasal irade, sadece teşhis koymakla ölçülmez; asıl olan, o teşhisin gerektirdiği radikal, dönüştürücü ve bazen de yıkıcı hamleleri cesaretle, taviz vermeden hayata geçirmektir. Otuz yılı aşkın süredir devam eden kurumsal ataleti, tüzük maddelerine hapsedilmiş bürokratik hiyerarşiyi; "geniş katılımlı istişareler", "toplum konseyleri", "strateji çalıştayları" veya "vizyon belgeleri" gibi süslü ama içi boş teknokratik makyajlarla kurtarmaya çalışmak, bir reform değil, statükonun ömrünü yapay yollarla uzatma illüzyonudur. Temeli sarsılmış, kolonları çürümüş bir yapının enkazı üzerine istişare masası kurmak, vakit kaybetmekten öte, yanılsamayı beslemektir; zira o masa, karşılaştığı ilk ciddi siyasal rüzgârda kendi iç çelişkilerinin ağırlığı altında un ufak olmaya mahkûmdur.
Uzun yıllardır bir sığınak gibi kullanılan "Kafkas" veya "Kuzey Kafkasya" üst kimliği şemsiyesi, artık Çerkes halkının özgün siyasal iradesini ve tarihsel haklarını görünmez kılan, onları hareketsizliğe iten konforlu bir paraliz alanına dönüşmüştür. Bu mefhum, kapsayıcılık kisvesi altında o kadar belirsizleştirilmiş, o kadar içi boşaltılmıştır ki, herkesi içerdiği iddiasıyla aslında hiçbir topluluğun kendi özgün, acılı ve politik gerçekliğiyle var olamadığı, sentetik ve ruhsuz bir temsil yapısı üretmiştir. Yaşanan tarihsel felaketin adını, "Çerkes Sorunu" olarak net bir biçimde koymaktan korkanların, meseleyi tüm Kafkasya halklarının genel ve belirsiz bir "temsiliyet krizi"ne havale etmeleri, tarihsel hakikatle örtüşmeyen, cesaretsiz bir çelişkidir. Sahadaki somut gerçekliği, politik ağırlığı çoktan tükenmiş olan bu bürokratik söylem, diğer Kafkas topluluklarının çoktan kendi bağımsız örgütlenme hatlarını çektiği, kendi özgün geleceklerini kurguladığı bir vasatta, diasporada yalnızca bir illüzyon üretmektedir. Tıkanıklığı aşmak adına, "Kuzey Kafkasya Konfederasyonu" gibi daha hantal, bürokrasiye boğulmuş ve işlevsiz kademeli yapılar önermek, mevcut krizin niteliğini ve derinliğini kavrayamamaktır. Asıl sorun, kurumsal kademelerin niceliği veya temsil edilen grupların sayısı değil; o yapıları harekete geçirecek, hedeflerini netleştirecek, tarihsel sorumluluk bilinciyle donanmış basiretli bir siyasal aklın yokluğudur. Siyasal netlikten, çatışmadan ve zor kararlar almaktan kaçan bürokrasi, tüzük maddelerine ve marka değerlerine sığınarak, içi boşalmış kabukların sahte itibarıyla övünmeyi tercih etmektedir; bu, bir varoluş mücadelesi değil, bir varlık gösterisi yapma çabasıdır.
2000'li yılların başında kurgulanan, "birlik ve beraberlik" mitolojisiyle kutsallaştırılan kuruluş prensipleri, diasporayı ortak bir stratejik hedef etrafında kenetlemek yerine, tam tersine en düşük ortak paydada sabitleyerek eylemsizliğe ve statükoya mahkûm etmiştir. Birlikte hareket etme söylemi, ne tarafa yürüneceği, hangi somut politik kazanımların elde edileceği ve hangi tarihsel hesapların sorulacağı belirlenmediği sürece, kitleleri uyutmaya yarayan anlamsız bir retorikten başka bir şey değildir. Çerkes varoluşunu, yalnızca yaşanılan ülkelerin iç demokratikleşme süreçlerine verilecek, edilgen ve kimliksiz bir "katkı" seviyesine indirgemek, diasporanın özgür, bağımsız ve özgün bir politik gündem oluşturma hakkını gaspetmektir. Çerkes siyaseti, egemen yapıların yedeğinde yürütülen bir sivil toplumculuk veya hemşerilik oyunu değil; kendi anayurduna, gasp edilen tarihsel haklarına, sürgünle bölünmüş geleceğine odaklanmış tavizsiz bir iradedir. Kimliği folklorik bir renge, Xabze'yi ise yalnızca törensel bir nezaket kuralına veya bir "adabımuaşeret" listesine sıkıştıran yaklaşım, bu kadim felsefenin özündeki adalet, direnç ve siyasal ahlak ilkelerini yok etmektedir. Xabze, ehlileştirilmiş, sistemle uyumlu bir "yaşam rehberi" değil; her türlü tahakküme karşı dik duruşun, zihinsel bağımsızlığın ve tarihsel hafızanın sarsılmaz omurgasıdır.
"Demokratik birlik" ve "ortak irade" gibi kavramların diaspora pratiğinde nasıl bir "sessizlik mutabakatına" dönüştürüldüğünü çözümlemek bir zorunluluktur. Bir toplumun kendi içinde farklı siyasal eğilimler barındırması, fikir ayrılıklarına sahip olması son derece doğal, hatta sağlıklı bir süreçtir. Ancak bu renkliliği gerekçe göstererek; kimseyi rahatsız etmeyecek, renksiz, kokusuz ve "kültürel korumacılık" maskesi ardına saklanan bir çizgide birleşmeyi zorunlu kılmak, demokrasinin değil, sinmişliğin örgütlenmesidir. Statükoyu korumayı yegâne misyon edinenler, her özgün, aykırı ve ezber bozan siyasal çıkışı, "toplumu bölmek", "kurumları yıpratmak" veya "dengeyi bozmak" gibi ithamlarla baskılamaktadır. Oysa kurumların yaşadığı bu derin felaket, sanıldığı gibi toplumun fazla politikleşmesinden değil; aksine dünya siyasetinden, tarihsel hakikatlerden ve anayurttaki somut, kanlı gerçeklikten sistematik olarak koparılmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Sahne gösterilerinin, folklorik etkinliklerin ve protokol konuşmalarının gölgesinde eritilen cılız talepler, diasporanın varoluşsal sancısını dindirmeye yetmez. Sürgün psikolojisinin ürünü olan bu uyuşukluk, bu politik atalet dağıtılmadığı takdirde, politik bir hesaba dönüştürülmeyen tarih, eninde sonunda asimilasyonun meşruiyet zeminine dönüşecektir.
Bugün vizyon belgeleri ve süslü tüzük taslaklarıyla sunulan çözüm reçetelerinin hiçbirinde; 1864 Soykırımı ve Sürgünü, Rusya Federasyonu'nun Kafkasya'da aralıksız sürdürdüğü demografik mühendislik operasyonları ve anayurt merkezli bir dönüş ufku hak ettiği yeri alamamaktadır. 1864, yılda bir kez sembolik törenlerle anılıp kapatılacak nostaljik bir anı değildir; aksine bugün de etkilerini, asimilasyon politikalarıyla ve baskı mekanizmalarıyla sürdüren, diasporanın varlığını doğrudan şekillendiren ve uluslararası hukuk nezdinde, insan hakları zemininde takibi gereken canlı bir süreçtir. Anadili ve kültürel hakları öne çıkarırken, "Çerkesya" mefkuresini ve anayurttaki halkın maruz kaldığı baskıları "riskli", "aşırı" veya "tarihsel" bularak paranteze almak, zihinsel bir teslimiyetin, özgüven kaybının en somut göstergesidir. Geleneksel kurumların toplumsal karşılığı hızla tükenmekte, siyasetin gerçek merkezi, dernek binalarından, anayurtla dolaysız, filtresiz ve bağımsız bağlar kuran bağımsız zihinlere kaymaktadır. Diaspora, başkalarının çizdiği sınırların, belirlediği "kırmızı çizgilerin" içinde bir nesne olmaktan çıkıp, kendi geleceğini tayin eden, tarihsel bir özneye dönüşmek zorundadır. Bu dönüşüm, ambalaj değişiklikleriyle, tüzük revizyonlarıyla değil; ancak adını koymaktan çekinmediğimiz, bedel ödemeye hazır, radikal bir siyasal iradeyle mümkündür.
Kurumsal yapının idari ve tüzüksel tartışmalara sıkışmasının arka planında, toplumsal hafızanın bürokratikleştirilmesi, yani "hafızanın evcilleştirilmesi" yatmaktadır. Diasporadaki hâkim örgütlenme modeli, varoluşsal bir travmayı, bir hak arayışına, bir politik mücadeleye dönüştürmek yerine, onu kontrol edilebilir, tehlikesiz ve rutin anma törenlerine, yıl dönümü etkinliklerine hapsetmek üzere kurgulanmıştır. Yöneticilerin "dengeleri koruma" adı altında ürettikleri söylemler, gerçekte eylemsizliği, sorumluluktan kaçışı ve konfor alanlarını koruma içgüdüsünü gizleyen birer perdedir. Anavatan topraklarındaki asimilasyon çarklarına, kimliksizleştirme politikalarına ve demografik operasyonlara karşı yükseltilmesi gereken kararlı ses, diplomatik çekinceler, "yerel kanunlar" veya "toplumsal huzur" bahanesiyle susturulmaktadır. Siyasi temsil iddiasındaki yapılar, halkının tarihsel haklarını uluslararası platformlarda, küresel kamuoyunda savunmak yerine, kriz dönemlerinde sönük, bürokratik ve etkisiz duyurular yayınlayan idari birer birime dönüşmüştür. Bu tutum, rasyonel bir siyasi aklın değil, özgüvenini yitirmiş, tarihsel hafızası zayıflamış edilgen bir anlayışın trajik yansımasıdır.
Söz konusu edilgenliğin en belirgin sonucu, diasporanın kendisine biçtiği "sorunsuz, uyumlu ve entegre topluluk" rolüdür. Yaşanılan ülkenin müsaade ettiği sınırlar dâhilinde var olmayı bir "başarı kriteri" sayan bu zihniyet, asimilasyon sürecini hızlandırmaktan, Çerkes kimliğini eritmekten başka bir işe yaramamaktadır. Geleneksel yapılar, Çerkes toplumunun itiraz, sorgulama ve direnç kültürünü zayıflatarak onu pasif, itaatkâr bir çizgiye çekmiştir. "Entegrasyon" ile "kimlik kaybı" arasındaki o ince sınır silinmiş; kültür, yalnızca festival ve törenlerde sergilenen dekoratif, turistik bir unsura indirgenmiştir. Oysa siyasi hedeflerden, anayurt perspektifinden ve tarihsel bir iddiadan yoksun hiçbir kültürel koruma çabası kalıcı olamaz. Dili yalnızca geçmişten kalan bir mirastan ibaret gören, kültürü ise anavatanın geleceğinden koparan bu sığ yaklaşım, kendi elleriyle bir etnoğrafya müzesi inşa etmektedir; oysa tarih, yalnızca geçmişi yad etmek için değil, geleceği inşa etmek için, kavgayı büyütmek için kavranmalıdır.
Tabana yayılma iddiasıyla sürdürülen mevcut dernekçilik pratikleri, yerel bir ufuksuzluk üretmenin, insanları küçük gruplara hapsetmenin ötesine geçememiştir. Dar ölçekli lokal alanlara hapsolan yapılar, ulus-ötesi, sınırları aşan bir diaspora bilincinin gelişmesini engellemektedir. Bir yanda dünyayı, küresel hukuku, dijital mecraları etkin kullanan, bilgiyi ve gücü farklı kanallarda arayan dinamik bir nesil var iken; diğer yanda ufkunu fiziki mekânların, tabelaların sınırlarıyla çizmiş, hantal bir bürokrasi yer almaktadır. Gençleri karar mekanizmalarına dahil etme vaatleri, mevcut hiyerarşik yapıyı değiştirmemekte, aksine yeni potansiyelleri eski, miadı dolmuş kalıplar içerisinde eritmektedir. Yeni nesil, eski yapılarda kendisine yer açılmasını değil; çağdaş, dinamik, net bir ulusal bilincin inşa edilmesini talep etmektedir. Gençlerin dijital alanda kurduğu iletişim, bilgi paylaşımı ve etkileşim ağı, fiziki kurumların dar, tozlu kalıplarını çoktan aşmış ve sürgünün zihinsel sınırlarını, o aşılmaz zannedilen duvarlarını zorlamaya başlamıştır.
Diasporik varoluş, sadece coğrafi bir kopuş değil, aynı zamanda tarihsel ve zihinsel bir kırılmadır. Kurumsal akıl, estetik ve duygusal boyutta zamanı 19. yüzyılda, sürgünün ilk yıllarında dondurmuşken; pratik siyasette ise tamamen günün konjonktürel, değişken dengelerine teslim olmuştur. Bu çelişkili durum, toplumun kendi gerçekliğine yabancılaşmasına, kendi hafızasından kopmasına yol açmaktadır. Anayurdu soyut, ulaşılamaz bir kavrama, geri dönüş fikrini ise yalnızca duygusal, nostaljik bir temenniye dönüştüren bu yapı, diasporayı kalıcı bir sürgünlüğe, tarihsizliğe alıştırmaktadır. Bir toplum, anayurdunu politik bir entite olarak tahayyül etme, oradaki mücadeleyi kendi mücadelesi olarak görme iradesini kaybettiğinde, bulunduğu topraklarda yalnızca pasif, kimliksiz bir topluluk olarak varlığını sürdürür ve tarihsel özne olma niteliğini yitirir. Kurumların bu durumu gizlemek, üzerini örtmek için kullandıkları yüzeysel söylemler, yaşanan stratejik tıkanıklığı, o derin boşluğu kapatmaya yetmemektedir.
Meseleyi yüzeysel bir uzlaşı arayışına, "birlik masaları" kurmaya indirgemek, tarihsel ve siyasal sorumluluktan kaçmaktır. Uzlaşma, ancak net, sarsılmaz ve ortak bir hedefin varlığında anlam kazanır. Çerkesya iddialarını gerekçesiz bir çekinceyle karşılayan, 1864'ün politik takibini yapmaktan, Rusya'nın Kafkasya politikalarını eleştirmekten kaçınan bir anlayışla hangi ilkesel zeminde buluşulabilir? Gerçek bir stratejik duruş, herkesi memnun eden, pürüzsüz ve tarafsız söylemlerle değil; hakikatin, ne kadar acı olursa olsun, net ve tavizsiz bir şekilde savunulmasıyla inşa edilir. Kurumsal yenilenme, ancak bu edilgen tutumun terk edilmesi ve anayurtla kurulan bağın yüzeysel, nostaljik bir ilişkinin ötesine geçerek, hak temelli, hukuk odaklı bir politik mücadeleye dönüştürülmesiyle mümkündür. Gerçek irade, başkalarının belirlediği sınırlara uyum sağlamak değil; o sınırları, o engelleri aşacak tarihsel bilince ve politik cesarete sahip olmaktır.