#APiSCANBERK

Dostlara Cevaplar

https://jinepsgazetesi.com/2026/08/okur-paylasimi-3/ sayfasındaki tartışmanın devamı olarak:


Diaspora siyasetinin kendi iç krizlerini, tıkanmışlıklarını ve tarihsel yenilgilerini tartışma biçimi, çoğu zaman o yenilgilerin bizzat kendisinden çok daha öğretici bir sosyolojik ve politik vesika sunar. Bir toplum, tarihsel bir yok oluşun tam eşiğinde durduğunun farkında olup da o uçuruma nasıl sürüklendiğini konuşurken bile eski alışkanlıklarının, ideolojik konfor alanlarının ve duygusal savunma mekanizmalarının dışına çıkamıyorsa, ortada devrimci bir yüzleşmeden ziyade rafine edilmiş, entelektüel bir kelime oyunuyla süslenmiş bir kaçış psikolojisi var demektir. Bu kaçış psikolojisi, tesadüfi bir savrulma değil; nesiller boyu yerleşik kurumlarda, konforlu dernek koltuklarında ve statüko ikliminde birikmiş konfor alanlarının doğal bir türevidir. Diaspora sosyolojisi, doğası gereği travmayla beslenirken, aynı travmayı çözümsüz kılacak bir konfor üreterek varlığını sürdürür. Jıneps gazetesinin “üzüm yemek” gibi masum ve birleştirici bir gayeyle açtığı, benim kendi siyasi geçmişime ve içinde bulunduğum yapılara dönük özeleştirilerimle başlayan ve ardından diasporanın değerli isimlerinin katılımıyla genişleyen bu tartışma dizisi, niyetlerin ne kadar samimi olduğundan bağımsız olarak, maalesef bu kaçış psikolojisinin yeni ve son derece zarif bir tezahürüne dönüşme tehlikesi taşımaktadır. Toplumsal dönüşümün önünü açacak olan sert ve sarsıcı hakikatler, "birlik ve beraberlik" kisvesi altında ehlileştirilmekte, diasporanın tarihsel kısırlığı zihinsel bir konforla aklanmaktadır. Öncelikle şunu en berrak haliyle, tarihe bir not düşercesine ifade etmek zorundayım: Benim kaleme aldığım bu satırlar, geçmişin hesaplarını görmek için siper arkasından açılmış bir düşman ateşi, bir tasfiye girişimi ya da bir kuşağı toptan mahkûm etme hevesi asla değildir; bilakis bu metinler, aynı geminin su aldığını gören, aynı tarihsel kaygıyla uykuları kaçan, Çerkes halkının varoluş mücadelesine ömrünü vermiş insanlara duyduğu derin saygıyı onların hatalarını gizleyerek değil, o hataları acımasızca teşhir ederek gösteren bir yoldaşın, bir kardeşin sarsıcı ama zorunlu dost sözleridir. Bizler, birbirimizin geçmişini aklamak, dönemin zorluklarını bahane ederek birbirimizin omuzlarında ağlamak yerine, o devasa enkazın altından geleceği nasıl kuracağımızı konuşacaksak, şefkatli bir sessizlikten ve diplomatik övgülerden ziyade, kanatıcı, tavizsiz ve bedel ödeten bir dürüstlüğe mecburuz. Zira bir halkın sessizce tarih sahnesinden silinişini izlemenin vereceği o nihai acının yanında, birkaç aydının, birkaç siyasi figürün veya bir kuşağı toptan mahkûm etmenin ya da egosunu zedelemenin tarihin terazisinde hiçbir hükmü yoktur.

Bu tavizsiz dürüstlük, her şeyden önce meselenin etrafından dolanmamayı, politik zekâyı gerçekleri örtbas etmek için değil, onları çırılçıplak ortaya sermek için kullanmayı gerektirir. Tartışmanın fitilini ateşleyen sürece biraz yakından ve soğukkanlılıkla dönüp baktığımızda, ortada çok sarih, çok incelikli bir siyasal manevra, daha doğrusu kurumsal bir "ıskalama" durmaktadır. Ben bu süreçte birbirinden içerik ve muhatap olarak tamamen ayrışan iki farklı metin kaleme aldım. Biri, "Çerkes Aktivizminin Tükenmeyen Kibri" başlığını taşıyan; Çerkes siyasal aklının genel kibrine, ideolojik sekterliğine, tabandan kopukluğuna ve kendi örgütsel başarısızlığının faturasını sürekli sokağa, halkın kendisine kesen o hastalıklı, tepeden bakmacı aydın tutumuna yönelik geniş ve genel bir teşhisti. Diğer yazım ise, doğrudan Prof. Dr. Ümit Dinçer’in katıldığı bir televizyon programındaki ufuk açıcı söylemlerine istinaden kaleme alınmış; onun şahsında KAFFED geleneğinin 2015 sürecindeki siyasal cılızlığını, "halklar bahçesi" idealini savunurken pratikte diğer ezilen halklarla neden organik ve cüretkâr bir mücadele hattı kurulamadığını, devletin o ceberut yüzünü görmekten duyulan o kadim, genetik diaspora ürkekliğinin eylemlerimizi nasıl felç ettiğini sorgulayan, adresi, zamanı ve kurumsal muhatabı son derece net olan politik bir yüzleştirme metniydi. Ancak ne tuhaftır ki, Ümit Dinçer, kendi kurumsal pratiklerini, liderlik ettiği dönemin siyasal tercihlerini ve tarihsel bir eşikte gösterilemeyen o cüreti doğrudan merceğe alan o spesifik yazıya tek bir kelime dahi cevap vermemiştir. Bunun yerine, "Çerkes Aktivizminin Tükenmeyen Kibri" isimli, isim zikredilmeyen ve genel bir siyasi iklimi eleştiren yazıma sosyal medyadan kısacık bir yanıt vererek, “benzemezlerin yumruklarını gevşetmesi gerektiği” yönündeki tespitime katıldığını belirtmekle yetinmiştir. Dinçer’in bu tutumu, ilk bakışta sivil siyasetin ihtiyaç duyduğu o asil demokratik tahammülün, farklı fikirlere gösterilen hoşgörünün bir nişanesi olarak alkışlanabilir ki nitekim Can Nart da tam bu noktadan hareketle onu haklı olarak takdir etmiştir. Ancak siyasette gösterilen bireysel nezaket, hiçbir zaman tarihsel bir yüzleşmenin bedelini ödemez. Bazen en zarif kabullenmeler, en derin ve en köklü kaçışların örtüsüdür. Kurumsal hesaplaşmanın faturasını bireysel hoşgörü diliyle savuşturmak, siyasal sorumluluktan sıyrılmanın en rafine yöntemidir. "Hepimiz birbirimizi anlamalıyız, farklılıklarımızla bir arada durmalıyız" gibi son derece genel geçer, ahlaken yüce ve itiraz edilmesi imkânsız bir doğru üzerinden uzlaşmak işin en kolay kısmıdır; asıl zor, asıl kanatıcı ve siyaseten kurucu olan eylem, apartman cayır cayır yanarken neden sadece kendi odamızın dumanını tahliye etmekle yetindiğimizi, neden o yangını gövdesiyle söndürmeye çalışan diğer komşularla omuz omuza su taşımaktan kurumsal olarak imtina ettiğimizi, devletin hışmından korkarak nasıl kendi sessizliğimize gömüldüğümüzü açıklamaktır. Ümit Dinçer’in, kendisine yöneltilen o doğrudan, tarihsel ve can yakıcı kurumsal eleştiriyi büyük bir ustalıkla teğet geçip, herkesin rahatlıkla altına imza atabileceği soyut bir "birlik" temennisi üzerinden yeni bir uzlaşı zemini inşa etmesi; aslında diaspora siyasetinin o çok iyi bildiğimiz, çatışmadan ölesiye kaçan, meseleleri derinlemesine yarmaktansa üzerini örten, salon diplomasisini andıran yapısal savunma refleksinin ta kendisidir. Bu tutum, halkın somut taleplerini soyut bir hoşgörü siyasetiyle eriten ve nihayetinde eylemsizliği kural haline getiren bürokratik akıldır. Bizim artık entelektüel seviyesi yüksek soyut temennilere değil, eylemsizliğimizin köklerine inen somut, sarsıcı ve gerekirse kurumsal yapıları yerle yeksan edecek tarihsel yüzleşmelere ihtiyacımız vardır.
Bu tartışmanın Jıneps sayfalarında aldığı hal, sadece Dinçer'in zarif kaçışıyla sınırlı kalmamış, Can Nart ve Mefewud Nartan’ın kıymetli yazılarında çok daha sistematik bir "tarihsel mazeretçilik" eğilimi olarak kendini dışa vurmuştur. 78 kuşağının başarısızlığını, Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi gibi iddialı yapıların sönümlenmesini ve hareketin giderek geniş halk kitlelerinden koparak bir avuç entelektüelin kendi arasındaki teorik egzersizine dönüşmesini açıklarken sürekli dışsal faktörlere sığınmak, ne yazık ki kendi zihinsel ve örgütsel kısırlığımızı örtmenin en konforlu ve en tehlikeli yoludur. Can Nart, bu siyasi felç halini ve zihniyet kırılmasını küresel ölçekte neoliberalizmin yükselişine, popülist Yeni Sağ hegemonyanın dünyayı kuşatmasına ve 1980 faşist darbesinin Türkiye toplumunda yarattığı o büyük siyasal tahribata bağlarken; Mefewud Nartan, 2015 sonrası HDP çizgisiyle kurulan o umut verici "halklar sofrasının" dağılmasını Suruç’ta, Ankara Garı’nda ve Diyarbakır’da patlayan bombalara, yani egemenlerin muhalefetin üzerine indirdiği ağır devlet balyozlarına bağlamaktadır. Bu değerli dostların yazdıklarının hiçbirine "bunlar tarihsel olarak yalandır veya yanlıştır" denemez; zira devletin kanlı şiddeti de, küresel sistemin asimilasyoncu çarkları da, 12 Eylül'ün toplumsal hafızada açtığı yaralar da son derece gerçektir. Ancak bir siyasal hareketin, kendisini halkının öncüsü olarak gören bir devrimci kadronun varlık sebebi zaten güneşli günlerde yelken şişirmek değil, bu cehennemi şartlar altında, bu ağır devlet baskısının ve küresel kuşatmanın tam ortasında bir çatlak bulmak, bir yol açmak ve sarsılmaz bir irade inşa etmek değil midir? Bombalar patladığında, kan aktığında ve devlet terörü sokakları teslim aldığında, örgütsüz kitlelerin korkuya kapılıp evlerine çekilmesi anlaşılabilir, beklenen bir sosyolojik reflekstir; fakat onlara yol gösterme iddiasındaki siyasal aklın, öncü kadroların bu geri çekilmeyi kalıcı bir felce dönüştürmesi, kendi kabuğuna çekilmesi ve ardından yaşanan hezimetin faturasını "zamanın ruhuna, devletin gaddarlığına veya küresel konjonktüre" kesmesi tarihsel bir iflastır. Rüzgâr sert esti diye devrilen bir ağaç, sadece fırtınanın yıkıcı gücünden değil, toprağa tutunamayan köklerinin sığlığından da şikayet etmelidir. Bizim siyasal hareketimiz, Kayseri'nin Uzunyayla'sındaki esnafın, Samsun'daki çiftçinin, Düzce'deki işçinin gündelik dertleriyle, onların inanç dünyasıyla ve kadim Xabze refleksleriyle organik, sahici ve yerli bir bağ kuramadığı; bunun yerine dışarıdan ithal edilen sol veya sağ jargonların, dar fraksiyon tartışmalarının ve çeviri metinlerin içine hapsolduğu için o dışsal rüzgârlara bu kadar kolay, bu kadar çabuk teslim olmıştır. Yenilgimizi sürekli olarak "biz aslında teorik olarak çok doğru işler yapıyorduk, niyetimiz çok halisti ama devlet çok gaddardı, konjonktür çok tersti" diyerek dışsallaştırmak, bu halkın kendi kaderini kendi ellerine alma inisiyatifini, o özne olma halini elinden alıp onu sonsuz, pasif ve şikayetçi bir mağduriyet döngüsüne mahkûm etmektir. Mağduriyet, pasifleştirici bir sığınak haline geldiğinde tarihsel öznellik (agency) fikri yok olur. Bir halk, kendisini yalnızca egemen güçlerin eylemlerinin nesnesi veya maruz kalanı olarak tanımlamaya başladığında, kendi kaderini tayin etme hakkını da kendi elleriyle feda etmiş demektir. Tarihsel öznellik, tam da şartların imkânsız göründüğü, baskının zirveye çıktığı anlarda irade gösterebilme, tarihi edilgen bir şekilde izlemek yerine ona müdahale edebilme yetisidir. Bizler kendimizi sürekli olarak "tarihin mağdurları" ilan ettikçe, eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmekten kaçıyor, kendi öznel gücümüzü felç ediyoruz. Bizim yoldaşlarımız, nesnel koşulların zorluğunu bir mazeret kalkanı olarak kullanmaktan vazgeçip, başarısızlığın yapısal, ideolojik ve kibre dayalı kodlarını kendi içimizde arama, o acı verici aynaya bakma cesaretini artık göstermek zorundadır.
Tüm bu savunma mekanizmalarının ve mazeret üretimlerinin ötesinde, K’areşey Selçuk’un kaleme aldığım argümanlara getirdiği yorumlarda meselenin bambaşka ama bir o kadar da tehlikeli, hatta yapısal olarak en tahrip edici boyutu karşımıza çıkmaktadır: "İdeolojisizleştirilmiş bir varoluş mutabakatı" çağrısı. Selçuk, geçmişi bugünün koşulları ve bilgisiyle yargılamanın yöntemsel yanlışlığına işaret ederek, bugün diasporada ve anavatanda hepimizi birleştirmesi gereken tek ve nihai şeyin "yok oluş kaygısı" olduğunu; dönüşçü, devrimci, liberal veya muhafazakar tüm ideolojik farklılıkları, tüm geçmiş hesaplaşmaları bir kenara bırakarak sadece kimliğin geleceği üzerinden asgari müştereklerde buluşmamız gerektiğini, aksi takdirde enerjimizi iç çatışmalarda tüketeceğimizi savunmaktadır. Okunduğunda kulağa çok masum, çok kucaklayıcı, son derece sağduyulu ve akılcı gelen bu yaklaşım, aslında Çerkes halkının maruz kaldığı asimilasyonun doğasını, devletlerin işleyiş mantığını ve siyasetin ontolojisini tamamen yanlış okumanın trajik bir sonucudur. Çerkes dilinin adım adım yok olması, kültürel aktarımın durması, anadili eğitiminin engellenmesi, köylerin boşaltılması ve isimlerimizin unutturulması; gökten yağan bir yağmur, önüne geçilemez bir deprem veya apolitik, doğal bir felaket değildir ki bizler bu yıkıma karşı hiçbir siyasi ufku olmayan, ideolojisiz, salt bir hayatta kalma ve korunma içgüdüsüyle bir araya gelelim. Asimilasyon; devletlerin, egemen ulus ideolojilerinin, eğitim sistemlerinin ve bürokratik mekanizmaların son derece politik, iliklerine kadar ideolojik, bilinçli ve yüz yıllık bir plan dahilinde işleyen sistematik bir tercihidir. Karşınızda sizi sosyolojik olarak eritmek, dilinizi koparmak ve kimliğinizi folklorik bir anıya dönüştürmek üzere programlanmış, elinde devasa bir bütçe ve yasa yapma gücü bulunduran devasa bir politik akıl varken; siz ona karşı "siyaseti, devleti eleştirmeyi ve ideolojiyi bir kenara bırakalım, sadece derneklerimizde kültürümüzü yaşatma endişesi etrafında toplanalım, ortak kaygımızda birleşelim" diyemezsiniz. Bu bir siyaset üretme biçimi değil, celladına gülümseyerek boyun eğmenin, teslimiyetin şirinleştirilmiş başka bir adıdır. Siyaset dışılık iddiası, egemen siyasetin ve asimilasyonist rejimin mevcut durumunu aynen kabullenmek ve ona örtük bir meşruiyet sağlamaktan başka bir işe yaramaz. Geçmişteki ideolojik sekterliğin, ithal teoriler uğruna kardeşin kardeşi dışladığı o "benim doğrum seninkini döver" kibrinin bizi örgütsel olarak paramparça ettiği ne kadar yadsınamaz bir gerçekse; bu kibrin ve parçalanmışlığın panzehirinin ideolojisiz, silik, renksiz, devlete karşı hiçbir talepkâr cüreti olmayan dişe dokunmaz bir "kimlik romantizmi" ve "varoluş mutabakatı" olduğunu sanmak da o kadar büyük, o kadar ölümcül bir yanılgıdır. Bizim tarihsel olarak ihtiyacımız olan şey ideolojiden, siyasal tutum almaktan ve dünyayı okumaktan kaçmak değildir; bilakis bizim ihtiyacımız, geçmişin o ithal, dogmatik ve halkımıza tamamen yabancı soğuk savaş ideolojilerini terk edip, Çerkesya'nın binlerce yıllık direniş kültüründen, o sürgün gemilerindeki acıdan, diasporanın sessiz direnişinden ve modern demokrasinin en ileri evrensel standartlarından beslenen yepyeni, sarsılmaz, kendi ayakları üzerinde duran ve devlete karşı hakkını söke söke almayı hedefleyen cüretkâr bir Çerkes siyaseti inşa etmektir. Siyasetsiz ve çatışmasız bir kültürel savunma hattı, ancak bir etnografya müzesinde sergilenen cansız bir antikaya birkaç on yıl daha ömür biçebilir; sokakta nefes alan, geleceği kurmak isteyen ve var olma iddiası taşıyan bir millete değil. Dolayısıyla bizler, geçmişin aydın kibrini ve hatalarını yargılarken, o hataların yerine renksiz ve kokusuz bir apolitizmi değil, tam tersine iliklerine kadar politik, yerli ve bu halkın genetik kodlarıyla uyumlu sarsılmaz bir iradeyi koymak zorundayız; zira dostların kalbini kırmaktan korktuğumuz kadar, bu halkın tarihten sessizce silinişini izlemekten de korkmuyorsak, yazdığımız onca yazının, yürüttüğümüz onca tartışmanın zaten hiçbir anlamı kalmamıştır.

ÇERKES AKTİVİZMİNİN TÜKENMEYEN KİBRİ

 İki binli yılların sonlarından itibaren belirginleşen ve 2010’lu yılların ilk yarısında sokaklara, meydanlara, salonlara sığmayan o devasa siyasi ivmenin bugün vardığı nokta, yalnızca bir yenilgi değil, aynı zamanda trajik bir çürümedir. Tarihin nadir sunduğu bir uyanış anının, bizzat o anın "öncüsü" olma iddiasındaki kadrolar tarafından nasıl heba edildiği ortadayken, bugün karşı karşıya bırakıldığımız tablo çok daha ağır ve sinir bozucudur. Dünün ideolojik sekterleri, kendi elleriyle inşa ettikleri ve altında binlerce gencin umudunu ezdikleri o devasa enkazın tam tepesine tırmanmış, hiçbir ahlaki veya siyasi özeleştiri verme gereği duymadan "Çerkes halkını" suçlama cüretini sergilemektedir. Bu, salt bir siyasi başarısızlık öyküsü değil; kendi dar gruplarının, fraksiyonlarının ve dış dünyaya kapalı ideolojik gettolarının sınırlarını aşamamış bir elitin, yenilginin faturasını sıradan insana keserek kendini temize çekme çabasıdır. Aynı amaca yürüdükleri, aynı varoluşsal kaygıları taşıdıkları insanlarla aynı masaya oturmayı bile "siyasi bir taviz", bir "kirlenme" veya "ilkelerden sapma" olarak gören bu sözde öncülerin, ortaya çıkan yıkımın ardında kendi gölgelerini aramamak için sergiledikleri bu tavır, siyasi ikiyüzlülüğün ulaştığı en tehlikeli zirveyi temsil etmektedir. Ortada öylesine büyük bir kibir vardır ki, kendi kısırlıklarını toplumun bütününe teşmil ederek, asırlık bir var olma mücadelesini kendi narsisizmlerinin mezesi haline getirmekten zerre kadar hicap duymazlar.

Geçmişin o puslu aynasına baktıklarında yalnızca kendi uydurdukları "kahramanlık" destanlarını ve ne pahasına olursa olsun korudukları "haklılıklarını" gören o dönemin aktörleri, adeta paralel bir evrende yaşamaya devam etmektedirler. Sokaklarda neden binlerin, on binlerin tek bir yürek olarak toplanamadığı, asimilasyona ve yok oluşa karşı muazzam bir direncin filizlenemediği sorulduğunda, dillerine pelesenk ettikleri ezberler hep aynıdır ve asla değişmez: "Halk bizi anlamadı", "Çerkesler zaten asimile olmayı çoktan seçmişti", "Toplum apolitik, konformist ve korkaktı." Oysa bu, gerçeğin bilinçli ve sistematik bir biçimde katledilmesidir. Hayır, bu toplum ne korkaktı ne de asimile olmaya dünden razıydı; asıl sorun, sizin o devasa kibrinizden bir milim dahi taviz verip, farklılıkları kucaklayan ortak bir çatı kuramayacak kadar bencil, ufuksuz ve vizyonsuz olmanızdı. Gözlerindeki ateşle omuz omuza direnişe geçen, yılların suskunluğunu yırtıp atan gençleri, kendi aranızdaki "kim daha devrimci", "kim daha tavizsiz", "kim daha gerçek ve köklerine bağlı Çerkes" şeklindeki hastalıklı sidik yarışlarına kurban ettiniz. Kendi klanınızın, derneğinizin veya fraksiyonunuzun o mikroskobik iktidar alanını, koca bir halkın makro düzeydeki kurtuluşuna ve siyasi bütünlüğüne hiç düşünmeden tercih ettiniz. Tüm bu yıkımın, tüm bu parçalanmışlığın muhasebesini yapmadan, faturayı sokaktaki insana kesip sosyolojik bir analiz kasıyormuş gibi davranmak, en hafif tabirle siyasi ahlaksızlık, en ağır tabirle ise tarihsel bir ihanettir.

Dün, aynı dertten muzdarip oldukları insanlarla bir araya gelip iki satırlık ortak bir asgari müşterek bildirisi kaleme almayı dahi kendi "ideolojik safkanlıklarına" yönelmiş varoluşsal bir tehdit olarak görenler, bugün sığındıkları fildişi kulelerinden Çerkes halkına parmak sallama hakkını kendilerinde bulabilmektedir. Kayseri'nin Uzunyayla'sındaki bir esnafın, İstanbul'un karmaşasındaki bir üniversite öğrencisinin, Samsun'un köylerindeki bir çiftçinin anadilini, kültürünü ve kimliğini yavaş yavaş kaybetmesini "duyarsızlık" veya "ihanet" olarak yaftalamak, o konforlu kulelerden bakıldığında son derece kolaydır. Asıl zor ve meşakkatli olan; o insanların önüne, şüphe duymadan güvenebilecekleri, kendi içinde birbirini yemeyen, asgari demokratik değerlerde birleşmiş, devlete ve asimilasyon çarklarına karşı tek sesli, vakur ve itibarlı bir siyasi irade koyabilmekti. Siz, toplumun size sunduğu o tertemiz iradeyi kendi bitmek bilmeyen çekişmelerinizle paramparça edip, zayıf ve cılız parçalar halinde devlete altın tepside sunduktan sonra, tabanın umutsuzluğa kapılarak dağılmasını nasıl olur da toplumun suçu olarak görebilirsiniz? Bu aktivist ve aydın tayfasının, hiçbir özeleştiri süzgecinden geçirmeden Çerkesleri toptancı bir yaklaşımla eleştirmesi, aslında kendi derin suçluluk duygularını bastırma ve kendi yetersizliklerini rasyonalize etme yönteminden başka bir şey değildir. Eğer dillerinden düşürmedikleri gibi "halk zaten duyarsız, yozlaşmış ve kurtarılmaya değmez" ise, o zaman kendi beceriksizlikleri, uzlaşmaz kibirleri ve siyaseti bir avuç insanın egosunu tatmin etme aracına indirgeyen örgütsel miyoplukları görünmez olacaktır. Bu, klinik bir siyasi narsisizmdir; kendi hatalarıyla yüzleşecek, "biz nerede yanlış yaptık" diyecek entelektüel ve ahlaki cesareti olmayanlar, suçu her zaman sessiz ve savunmasız olan cahil çoğunluğa atarak kendilerini o hayali kaidelerinin üzerinde tutmaya çalışırlar.

Bu yapıların en büyük yanılgısı, kendi siyasetsizliklerini, uzlaşmazlıklarını ve sekterliklerini ulvi bir "siyaset" sanmalarıdır. Demokrasi ve siyaset; tıpatıp aynı düşünen, aynı kelimelerle konuşan ve aynı sloganları atan dostlarla veya laboratuvarda üretilmiş klonlarla yapılmaz; tam aksine benzemezlerle, farklı dünyagörüşlerine sahip olanlarla, hatta bazen tahammül edilmesi en zor olanlarla ortak, hayati bir hedef uğruna yapılır. Türkiye'deki Çerkes hak savunuculuğunun o dönemki kanaat önderleri, bu en asgari demokratik beceriyi, bu asgari bir arada yaşama ve mücadele etme erdemini gösteremedikleri için tarihi bir yenilgiye imza attılar. Şimdi, yarattıkları bu çölün ortasında kalkıp da "Biz fikirlerimizle, eylemlerimizle çok ileriydik ama Çerkes toplumu bizim bu yüce fikirlerimizi anlayamayacak kadar çok gerideydi" masalını anlatmalarına, bu zehirli kibri bir entelektüel duruş gibi pazarlamalarına müsaade etmek imkansızdır. İleri falan değildiniz; siz sadece kendi yankı odalarınızın sahte konforunda, kendi yazdığınız sloganlara âşık olmuş, dış dünyanın gerçekliğinden ve toplumun sosyolojik dinamiklerinden tamamen kopuk birer hayalperesttiniz. O dönemin aktörleri, inisiyatifleri ve figürleri acilen ve amansızca aynaya bakmak zorundadır. "Biz nerede hata yaptık da on binleri sokağa dökemedik?", "Neden en temel meselelerde bile birbirimizle medenice konuşmayı, yan yana durmayı başaramadık?" sorularını sormaktan aciz olanların, bugün Çerkes toplumuna verecek hiçbir aklı, yöneltecek hiçbir meşru eleştirisi, çizecek hiçbir rotası yoktur. Kendi elleriyle boğdukları, nefessiz bıraktıkları bir uyanışın ardından, o cansız bedene dönüp "Neden nefes almıyorsun, neden ayağa kalkmıyorsun?" diye öfkeyle bağırmak, yalnızca trajikomik bir aymazlık değil, aynı zamanda tarihin affetmeyeceği bir vicdansızlıktır.

Gerçek bir siyasi aklın ve bugün yapması gereken, bu zehirli mirası kökünden reddetmektir. Diaspora gibi varoluşu pamuk ipliğine bağlı, her geçen gün asimilasyonun sessiz ama acımasız çarkları arasında öğütülen bir topluluğun, elitist kaprislere, "benim doğrum seninkini döver" şımarıklığına feda edilecek tek bir saniyesi bile yoktur. Kimliği savunmak, kültürü yaşatmak ve tarihi bir bilinci politik bir talebe dönüştürmek; halka küserek, onu aşağılayarak veya ona yabancılaşarak yapılamaz. Çerkes kalmak bir inat meselesidir ve bu inat, fildişi kulelerden dikte edilen teorilerle değil, doğrudan doğruya tabanın, sokağın, köyün, derneğin nabzını tutarak, oradaki sıradan insanın kaygılarını anlayarak ete kemiğe bürünür. Kendi dar ufuklarını halkın vizyonsuzluğu gibi sunan o eski dönemin sözde aydınları, bugün birer siyasi mevtadan farksızdırlar ve onların bıraktığı enkazı temizlemek, öncelikle onların o hastalıklı, tepeden bakan, toplumu salt bir nesne gibi gören zihniyetini mahkûm etmekten geçer. Çerkes insanı, kendi kaderini tayin etme gücünü, onu sürekli yetersiz hissettiren bu kibirli kurtarıcılardan değil, bizzat kendi tarihsel direncinden, o sessiz ama derin aidiyet duygusundan alacaktır. Zaman, başarısızlıklarının faturasını halka kesen sahte öncülerin devrini kapatıp, halkın kendisiyle barışık, demokratik tahammülü yüksek, asgari müştereklerde buluşmayı şeref sayan yeni, olgun ve sarsılmaz bir siyasi aklın inşa edilme zamanıdır.



Abhazfed’in Temsil Tekeli ve Sivil Siyaset Sınavı

 Tarihin ve sosyolojik gerçeklerin soğuk süzgecinden bakıldığında, toplumların geleceğini tayin eden şey kâğıt üzerindeki unvanlar veya bürokratik konfor alanları değil, eylemin bizzat kendisidir. Türkiye’deki Abhaz diasporasının senelerdir kanayan, insan hakkı boyutunu çoktan aşmış hayati bir yarası olan izolasyon meselesi karşısında sergilenen son tutum, kurumlaşma adı altında ne tür bir vizyonsuzluğun ve bürokratik kibrin inşa edildiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Abhaz Dernekleri Federasyonu’nun "Abhazya İzolasyonuna Son İnisiyatifi" tarafından TBMM çatısı altında gerçekleştirilen hamleye dönük yayımladığı metin, haklı bir diplomatik kaygıdan ziyade, meşruiyetini topluma hizmetten değil mührün kendisinden alan elitist bir refleksi ifşa etmektedir. Mesele halkın anavatanıyla kucaklaşması, pasaportun tanınması veya doğrudan ulaşım hatlarının açılması gibi somut bir kazanım olduğunda felç olan kurumsal akıl, kendi imtiyaz sahasına bir sivil irade dokunduğu anda aniden en sert, en mahkûm edici rezonansa ulaşabilmektedir. Bu tablo, demokratik değerleri ilke edinmiş her mütefekkiri derin bir sorgulamaya sevk etmek zorundadır.

Söz konusu açıklamada kurumsal meşruiyet ve tüzük mantığı neredeyse kutsal bir zırh gibi kuşanılırken, halkın somut felaketleri ve günlük yaşamını felç eden tecrit gerçeği bürokratik prosedürlerin ardına gizlenmektedir. Kendilerine "meşruiyetin tek adresi" payesini biçeçursunlar, sorulması gereken asıl soru şudur: Yıllardır diplomatik koridorlarda, süslü icraat raporlarında ve salon toplantılarında yürütüldüğü iddia edilen o "kurumsal diplomasi" nerededir ve topluma hangi somut neticeyi armağan etmiştir? Bir yapının meşruiyeti sadece genel kurul delegelerinin kaldırıp indirdiği ellerle mi ölçülür, yoksa o yapının temsil ettiğini iddia ettiği halkın en hayati varoluşsal krizlerine getirdiği çözümlerle mi? Kendi ataletini "ciddiyet ve sabır" maskesiyle meşrulaştırmaya çalışan bir kurumsal aklın, halkın mağduriyetini gidermek adına inisiyatif alan insanları basit bir "WhatsApp grubu" parantezine alarak küçümsemesi, trajikomik bir kibir göstergesidir. Dijital çağın getirdiği hızlı örgütlenme imkânlarını ve sivil dinamizmi aşağılayan bu dil, aslında kendi hantallığının ve işlevsizliğinin itirafından başka bir şey değildir.

Görünen o ki, çatı kuruluşu olma iddiasındaki yapı için asli mesele tecridin kırılması veya soydaşların yaşadığı ulaşım çilesinin bitmesi değil; muhataplık tekelinin kendi elinde kalmasıdır. "Biz yapamadık, yapmıyoruz ama bizden başka kimse de adım atamaz" şeklinde özetlenebilecek bu vesayetçi yaklaşım, diasporanın sivil enerjisini emen en büyük dinamittir. İnsani ve politik bir krizi, sırf kendi onay mekanizmalarından geçmediği için bir "yetki gaspı" ve "paralel temsil" iddiasıyla boğmaya çalışmak, kurumsal hırsın toplumsal maslahatın önüne geçtiğinin sarih bir kanıtıdır. Bir parlamenterin ifadelerindeki siyasi terminoloji hatasına sığınarak tüm bir eylemi ve kazanımı mahkûm etme kolaycılığı ise, tam anlamıyla bağcıyı dövme telaşıdır. Şüphesiz ki Abhazya’nın statüsü hassas bir konudur ve doğru tanımlanmalıdır; ancak bu teknik hatayı bir kaldıraç olarak kullanıp, TBMM gibi bir irade beyan alanında konunun gündeme taşınmasını tamamen değersizleştirmek, diplomatik hassasiyetle değil, eylemsizliğin getirdiği suçluluk psikolojisiyle açıklanabilir.

Bir siyasi yapının veya federasyonun varlık sebebi, kendi varlığını korumak değil, varlık sebebi olan halkın yolunu açmaktır. Ancak karşımızdaki bildiri, halkın gerçek ihtiyacı yerine kurumsal itibarın koruma kaygısının merkeze alındığı, katı ve mütehakim bir üslubun vesikasıdır. "Dernekte görev alın, genel kurulda aday olun" tavsiyesi, sivil toplumun dinamizmini bürokratik labirentlerde boğma çağrısından başka bir anlam taşımamaktadır. Yıllardır aidat ödeyen, emek veren insanların hakkından bahsederken, o emeklerin neticesinde ortaya konamayan vizyonun hesabını vermekten kaçınmak son derece iğneleyici bir çelişkidir. Toplum, salon diplomasisinin ve sonu gelmez toplantı tutanaklarının ötesinde, cesur ve sonuç alıcı adımlar beklemektedir. İnisiyatifin kısa sürede elde ettiği kamusal görünürlük ve siyasi muhataplık skalası, federasyonun yıllardır yaratamadığı etkiyi bir anda yaratmışsa, burada sorgulanması gereken şey o inisiyatifin meşruiyeti değil, federasyonun varlık sebebidir.

Gelişmeleri yakından takip eden her tarafsız gözlemci için durum nettir: Karşımızda duran metin, diasporanın geleceğine dair yapıcı bir manifesto değil; mevzi kaybetme korkusuyla yazılmış, paternalist ve engelleyici bir reaksiyondur. Halkın pratik sorunlarına çözüm üretemeyen yapılar, çözüm üreten sivil iradeleri "kurumsal itibar" söylemiyle engellemeye çalıştıkça, aslında en büyük zararı yine o çok savundukları kurumsal itibara vermektedirler. Çerkes ve Abhaz dünyasının ihtiyacı olan şey, yetki belgelerine hapsedilmiş, bürokratik kıskançlıklarla malul, sadece kendi varlığını kutsayan bir yapı değil; demokratik değerlerle donanmış, halkın hakiki dertleriyle hemhal olan ve sonuca odaklanan dinamik bir anlayıştır. Temsil yetkisi, kâğıt üzerindeki tüzük maddeleriyle değil, alanın dönüştürücü gücüyle ve halkın vicdanında karşılık bulan eylemlerle kazanılır.

Yeni bir Çerkeslik vizyonu:

Modern dünyanın, zamana karşı yarışan akışkan, geçirgen ve sürekli bir dönüşüm içerisinde devinen o çok katmanlı yapısı, geleneksel aidiyet bağlarının büyük bir hızla çözülmeye yüz tuttuğu bu kaotik çağda, Çerkes diasporasının karşı karşıya kaldığı belki de en zorlu, en köklü ve en hayati sosyolojik sınavı teşkil etmektedir. Bireyin artık rasyonel sınırları çoktan aşmış, tek bir aidiyet dairesine sığması, dar gelmesi, hatta neredeyse imkansız hale gelmiş bu yeni, parçalı ve oldukça karmaşık varoluş biçimi; ne yazık ki diaspora düşün dünyasının o aşınmaz, statik, değişime kapalı ve içine gömülü duvarlarına çarpmakta ve orada yankısız, karşılıksız, tamamen çaresiz kalmaktadır. Özellikle Türkiye’nin içinden geçtiği fırtınalı siyasi süreçler, derinleşen iktisadi yarılmalar ve sürekli şekil değiştiren sosyo-kültürel fay hatları, bu kopuş makasını her geçen gün çok daha vahim bir şekilde derinleştirmekte; tek tipleştirici resmi kamusal anlatı ile toplumsal hafızanın en ücra, en gizli ve en derinlikli katmanlarında biriken o tarihsel gerçeklik arasındaki gerilimi kronik, iyileşmez bir hale getirmektedir. Metropol hayatının acımasız ritmi, betonlaşan kentlerin ruhsuzluğu, dijitalleşen kamusal alanın parçalayıcı etkisi, Çerkes kimliğini de o köklerinden, o kadim damarından koparıp modern birer akışkanlığa, yani bir tür belirsizliğe, savruluşa teslim etmektedir. Diaspora seçkinleri ise güncel hayatın en ince, en hassas kılcal damarlarına kadar sızan bu radikal devingenliği kavramak, analiz etmek ve ona uygun yeni stratejiler geliştirmek yerine, etnik aidiyeti toplumsal hayatın tamamen dışına itilmiş, steril, havasız bir laboratuvar ortamında korunan bir nesne ya da kimsenin dokunmasına izin verilmeyen kutsal bir emanet gibi saklama refleksinde inatla ısrar etmektedir. Kimliği hayatın gerçekliğinden, sokağın o kontrolsüz dinamizminden, siyasetin karmaşık labirentlerinden ve modernitenin çelişkili doğasından tamamen kopararak sadece belirli anma günlerine, folklorik dans ritüellerine ve nostaljik birer müze objesine indirgeyen bu dar ufuklu yaklaşım, aslında bizzat kendi elleriyle inşa edilmiş, dışarıya kapalı, zihinsel bir hapishanedir. Kültürel mirası geleceğe taşıma iddiasındaki bu ezberci dil, bugünün Türkiye’sinin metropollerinde ekonomik, entelektüel ve varoluşsal bir hayatta kalma mücadelesi veren yeni insan tipinin gerçekliğine hiçbir şekilde dokunamamakta; dokunamadığı, anlayamadığı ve kapsayamadığı ölçüde de onu yalnızlığa, köksüzlüğe, yabancılaşmaya ve kaçınılmaz bir asimilasyon sarmalının o en karanlık derinliklerine terk etmektedir. Folklorun o göz alıcı ama içi boş, sadece bir sahne dekoru kadar geçici olan sessiz kabuğuna sığınarak asırlık bir çınarın kurumaya yüz tutmuş dallarını gizlemeye çalışmak, ne tarihsel bir sorumluluk bilinciyle ne de sosyolojik gerçeklikle bağdaşmaktadır; asıl korkulan, kimliğin moderniteyle temas ettiğinde erimesi değil, belki de bu değişimin getireceği konforlu statükonun sarsılması, o küçük iktidar alanlarının elden gitmesidir.


Bu derin idraksizlik ve günceli, dünyayı, yaşanan dönüşümü ıskalama hali, kaçınılmaz bir netice olarak diaspora kurumlarının ve mevcut sivil toplum yapılarının içsel bir felç yaşamasına, adeta bir hareket kabiliyeti yitimine, kilitlenmişliğine yol açmaktadır. Temelde aynı tarihsel trajediden, aynı sürgün coğrafyasından ve aynı acı veren kültürel kaynaktan beslendiğini, onun varisi olduğunu iddia eden yapıların bir türlü bir araya gelemeyişi, sıradan bir yönetimsel başarısızlık ya da basit bir fikir ayrılığı değil; derin, köklü, kemikleşmiş ve adeta hastalıklı bir çift merkezli anatomik yapının, bir bölünmüşlük halinin tezahürüdür. Bugün Çerkeslik, dağınık kitleleri ortak bir gelecek ülküsünde, ortak bir vizyonda bir arada tutacak kurucu, kapsayıcı, kuşatıcı ve birleştirici bir üst kimlik, yani toplumsal bir çimento vazifesi görmek yerine; ne yazık ki aktörlerin kendi dar alt kimliklerini, ideolojik pozisyonlarını veya kişisel, küçük ikballerini meşrulaştırmak için kullandığı elverişli birer koçbaşına dönüştürülmüştür. Türkiye’nin katı, uzlaşmasız ve keskin fay hatlarıyla bölünmüş mevcut siyasi iklimi, diaspora kurumlarının en kılcal noktalarına kadar sirayet etmiş ve buraları adeta makro siyasetin, partizan kavgaların, bitmek bilmez mikro cepheleri haline getirmiştir. Her grup, kendi ideolojik, siyasi ya da inançsal doğrusunu mutlaklaştırırken, Çerkesliği bu dar doğruların koruyucu kalkanı ya da karşı tarafa fırlatılacak bir meşruiyet oku haline getirmekten geri durmamaktadır. Başkalarının durduğu yeri yozlaşma, hainlik veya kültürel sapma ilan edip, kendi dar patikasını yegane kurtuluş yolu olarak sunan bu refleksif çatışma dinamikleri, aslında sahte bir hegemonya kurma ve cılız bir güç devşirme yarışından başka hiçbir şeye hizmet etmemektedir. Çerkesliği, Türkiye’nin gündelik ve sığ ideolojik kavgalarının kullanışlı bir enstrümanı haline getiren bu tahakküm mücadelesi, toplumsal ortak paydanın içini sinsice boşaltmakta; kendi halkının geleceğini yerel siyasi dengelerin, küçük hesapların ve günlük ikbal beklentilerinin mezesi haline getiren bir akıl, hangi yüksek milliyetçilik tezinden veya demokratik değerden söz edebilir? Bu dağınık, vizyonsuz ve kendi içine kapanmış yapı, niteliksel bir büyüme gerçekleştirmek yerine, tüm entelektüel ve örgütsel enerjisini birbirini tüketmek, zayıflatmak ve mevcut kurumsal mevzileri korumak uğruna feda etmektedir.


Kriz anlarında diasporanın sergilediği en trajikomik ve savunmacı refleks ise kendini modern dünyanın dinamiklerinden, dış dünyanın etkilerinden ve etnik dışı kimliklerden tamamen arındırma, yani naif ve sosyolojik olarak imkansız bir temizlik arayışına girişme yanılgısıdır. Oysa Türkiye’nin bugünkü ağır ekonomik girdapları, kronikleşen güvencesizlik ortamı ve bireyin hayatta kalma mücadelesi, kimliksel kaygıların çok önünde giden rasyonel, sert ve kaçınılmaz zorunluluklar dayatmaktadır. Bir Çerkes gencinin kariyer planlaması, ekonomik varoluş çabası, akademik yetkinlik arayışı veya bireysel özgürlük talebi, kurumların dayattığı dogmatik Çerkesliği yaşatma gayretinin önüne geçtiğinde, bunu bir sadakatsizlik, köksüzlük veya kültürel çürüme olarak damgalamak, sosyolojinin en temel yasalarını ve insan doğasını kibirli, sığ ve anakronik bir şekilde inkar etmektir. Geçim derdiyle boğuşan, yarınından emin olamayan, geleceğini inşa etmeye çalışan bir gence, senede bir kez salonlarda ağıt yakmayı, belli ritüelleri tekrar etmeyi yegane ödev olarak sunmak hangi rasyonel stratejinin ürünüdür, hangi aklın eseridir? Kimliği hayatın acımasız rekabet sahasından, modern dünyanın entelektüel meydan okumalarından kaçırarak sterilize etmeye çalışmak, o kimliği taşıyan bireyleri modern dünyanın vahşi şartları karşısında donanımsız, silahsız ve tamamen savunmasız bırakmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır. Siyasal yönelimleri, dünyevi kaygıları veya modern yaşam pratiklerini dışlayıcı, aforoz edici bir dille mahkum etmek, diasporanın kendi insan kaynağını, kendi geleceğini bizzat kendi elleriyle baltalaması, kökünü kurutması demektir. Gerçekçi, onurlu ve kalıcı bir varoluş, hayatın bu dayatmacı zorunluluklarını ve modernitenin getirdiği kaçınılmaz etkileri reddederek değil; aksine modern dünyanın tüm karmaşık renklerini, rasyonel kazanımlarını, teknolojik imkanlarını ve felsefi birikimlerini Çerkeslik merkezli bir disiplinle harmanlayarak, onlarla cesurca ve akılcı bir şekilde yüzleşerek mümkündür. Bireyi kültürel bir hapishaneye mahkum etmek yerine, ona dünyayı fethedecek, kendini ifade edecek zihinsel bir omurga ve donanım kazandırmak, diasporanın asıl ve vazgeçilmez ödevi olmalıdır.


Bu kısırdöngünün, zihinsel tıkanıklığın ve kurumsal felcin aşılması, hamasetin o çok konforlu, hiçbir sorumluluk yüklemeyen ve sadece şanlı geçmişi sürekli övmekle yetinen o atıl alanından derhal ve kararlılıkla çıkmayı gerektirmektedir. Siyasi kürsülerden yapılan içi boş, retorik düzeyindeki övgülerin ya da sosyal medyanın sığ sularında tüketilen günübirlik polemiklerin bu topluma kazandıracağı tek bir santimlik mevzi bile yoktur; aksine bu durum, kolektif bilinci köreltmekte, algıları manipüle etmekte ve yapısal sorunları görünmez kılarak ertelemektedir. Bugün acilen ihtiyaç duyulan şey, kalabalıkların niceliksel gürültüsünü veya sloganik coşkusunu değil, niteliğin kurucu ve dönüştürücü gücünü örgütleyecek, bağımsız, disiplinli, liyakat sahibi bir "Aydınlar Topluluğu" zeminini titizlikle inşa etmektir. Türkiye’nin sürekli değişen, kaygan siyasi dengeleri ve toplumsal fay hatları karşısında, bu zemin sıradan bir dernekçilik ya da reaksiyoner bir sivil toplum faaliyeti yürütmenin çok ötesine geçmek zorundadır. Toplumsal sorunları sosyolojik bir soğukkanlılıkla analiz eden, orta ve uzun vadeli stratejiler üreten, küresel ve yerel siyasetin dinamiklerini doğru okuyan gerçek bir entelektüel mutfak kurulmalıdır. Bu mutfak, farklı siyasi, ideolojik ve alt kimliksel aidiyetlere sahip Çerkes bireylerinin, kendi özgül ağırlıklarını ve rasyonel dünyalarını yitirmeden ortak bir demokratik vizyonda, asgari müştereklerde nasıl buluşabileceğini akılcı yöntemlerle formüle etmelidir. Kendi çelişkileriyle yüzleşmekten korkmayan, sorunları halının altına süpürmek yerine onların üzerine rasyonel bir kararlılıkla giden bir akıl, diasporayı edilgen bir tarihsel nesne olmaktan çıkarıp, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olan iradeli bir siyasi ve kültürel aktöre dönüştürecektir. Bu dönüşüm sadece bir isim değişikliği ya da yeni bir yönetim kurulu seçimi meselesi değildir; bu, düşünsel bir devrimdir. İnsanların birbirini suçlamaktan vazgeçip, üretmeye odaklandığı, bilginin, tecrübenin ve liyakatin baş tacı edildiği bir ekosistemin oluşturulmasıdır.


İnşa edilmesi gereken bu yeni gelecek vizyonu, Çerkesliği modern kimliklerin ve Türkiye’nin karmaşık sosyolojik yapısının içinde eritip yok eden bir teslimiyetçiliği ve "entegrasyon" adı altındaki gönüllü asimilasyonu ne kadar reddediyorsa, onu dünyadan ve ülkeden koparan, içe hapseden bir gettolaşma izolasyonunu da aynı şiddetle reddetmelidir. Asıl kurtarıcı formül, modernitenin sunduğu tüm kazanımları, demokratik hak arayışlarını ve bireysel alt kimlikleri, Çerkesliğin o köklü, ahlaki ve insani potasında birer zenginlik unsuru olarak işleyebilecek kapsayıcı bir zihniyet devriminde yatmaktadır. Bir Çerkes bireyin iş dünyasında elde ettiği küresel ya da yerel başarı, akademideki kuramsal derinliği, sanattaki avangart üretkenliği veya kamusal siyasetteki demokratik etkinliği, Çerkes kimliğinin dışındaki, ona yabancı veya mesafeli süreçler olarak konumlandırılmamalıdır. Tam aksine, bu modern başarıların ve toplumsal mevkilerin her biri, merkezin entelektüel, siyasi ve toplumsal sermayesini büyütecek, ona kamusal alanda gerçek bir meşruiyet, görünürlük ve söz söyleme gücü kazandıracak stratejik kaynaklar olarak kodlanmalıdır. Kimliğimizi Türkiye’nin ve dünyanın fırtınalı, kaygan ikliminden köşe bucak kaçırılan, kırılgan ve tozlu bir antik nesne muamelesi görmekten kesin olarak kurtarmak zorundayız. Onu, o fırtınaların tam ortasında yön bulan, modern kurumları yöneten, entelektüel tartışmalara yön veren, üreten ve çağdaş dünyaya kendi evrensel değerleriyle seslenen kurucu bir özne haline getirdiğimiz gün, iç çekişmeleriyle kendi kendini tüketen bir kitle olmaktan sıyrılıp, iradeli, örgütlü ve geleceğe yön veren tarihsel bir topluluk haline gelebiliriz. Ancak bu ödünsüz, rasyonel ve disiplinli dönüşüm, tarihsel mirası geleceğin modern, özgürlükçü ve demokratik vizyonuyla taçlandırmanın, bu topraklarda onurlu bir şekilde var kalabilmenin yegane ve kaçınılmaz yoludur. Türkiye koşullarında bir varlık mücadelesi yürütmek, rüzgara karşı durmakla değil, o rüzgarı kendi yelkenlerine dolduracak stratejik bir akılla mümkündür. Bu akıl, duyguların körlüğünden kurtulmuş, gerçekçi ve pragmatik bir bakış açısını zorunlu kılar.


Türkiye’nin mevcut sosyo-politik ikliminde, bu stratejik aklın önündeki en büyük yapısal engel, diaspora kurumlarının kendi özerk alanlarını inşa etmek yerine, makro siyasetin mikro taşeronluğuna soyunmuş olmalarıdır. Dernek ve vakıf çatıları altında yürütülen faaliyetlerin, toplumu geleceğe taşıyacak özgün bir doktrin üretmekten ziyade, Türkiye’deki egemen siyasi kamplaşmaların dilini, üslubunu ve reflekslerini taklit etmesi, entelektüel çoraklığın en açık kanıtıdır. Kendi içindeki çoğulculuğu yönetemeyen, farklı fikirlerin bir arada var olmasına tahammül edemeyen bir yapının, dış dünyaya karşı demokratik hak talebinde bulunması sarsıcı bir tutarsızlıktır. Statükoyu elinde tutan aktörler, kurumsal mevzilerini korumak adına, toplumun dinamik unsurlarını sistemin dışına itmekte ve böylece kendi dar çevrelerinde kurdukları sahte iktidar alanlarında teselli aramaktadırlar. Bu durum, kurumların toplumsal tabandan kopmasına ve sadece belirli bir yaş grubunun ya da ideolojik çerçevenin hapsedildiği hantal yapılara dönüşmesine yol açmaktadır. Değişen dünya şartlarını ve Türkiye’nin ekonomik gerçeklerini ıskalayan bu kurumsal körlük, Çerkes kimliğini kamusal alanda güçlü bir aktör kılmak yerine, onu yerel idarelerin veya genel siyasetin icazetine muhtaç, edilgen bir lobicilik faaliyetinin nesnesi haline getirmektedir. Bu kurumlar, adeta kendi kalelerini inşa edip o kalelerin içinde hayali düşmanlarla savaşarak enerjilerini tüketmektedirler. Oysa dışarısı, yani gerçek hayat, bu kurumların sunduğu dar kalıpları çoktan aşmış durumdadır.


Bu entelektüel tıkanıklığın en somut tezahürü, tarihsel bir felsefi derinliğe ve toplumsal düzenleyici normlara sahip olan Xabze gibi kurucu ilkelerin, bugünün dünyasında adeta birer görgü kuralı veya düğün protokolü seviyesine indirgenmiş olmasıdır. Xabze, özü itibarıyla bireyin toplumsal sorumluluğunu, adaleti, eşitliği ve insan onurunu merkeze alan evrensel bir ahlak disiplini ve sivil bir hukuk çerçevesi sunarken; onun bu kurucu ve dönüştürücü potansiyeli tamamen göz ardı edilmektedir. Kültürü sadece ritüellerden, kıyafetlerden ve nostaljik anlatılardan ibaret gören bu sığ yaklaşım, modernitenin rasyonel meydan okumaları karşısında hiçbir varlık gösterememektedir. Metropollerde hayatta kalma, kariyer edinme ve entelektüel bir kimlik inşa etme mücadelesi veren yeni nesil, kendisine dayatılan bu içi boşaltılmış, biçimsel kültür kalıpları içinde kendi varoluşuna dair bir anlam bulamamaktadır. Felsefi arka planından koparılan her değer gibi, bu kurallar bütünü de zamanla işlevsizleşmekte ve modern hayatın akışında birer ayak bağı olarak algılanmaya başlanmaktadır. Kültürel mirası geleceğe taşımak, onu geçmişin kalıplarına aynen sadık kalarak dondurmakla değil; özündeki ahlaki ve insani ilkeleri çağın diliyle yeniden yorumlayarak, modern dünyanın karmaşık sorunlarına çözümler üretebilecek bir vizyona kavuşturmakla mümkündür. Gerçek bir kültür taşıyıcılığı, müze bekçiliği yapmakla değil, o kültürün ruhunu bugünün insanının yaşam pratiğine bir rehber olarak sokabilmekle ölçülür.


Diaspora seçkinlerinin, yeni neslin çok katmanlı kimlik arayışlarını ve modern yaşam pratiklerini "yozlaşma" olarak damgalama kolaycılığı, aslında kendi entelektüel ve idari yetersizliklerini gizlemek için kullandıkları konforlu bir kalkandır. Türkiye’nin bugünkü ekonomik kriz sarmalında, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelecek kaygısıyla boğuşan bir gence, profesyonel hayatına veya entelektüel gelişimine hiçbir katkı sunmayan statik bir aidiyet dayatmak, rasyonel bir akılla açıklanamaz. Genç kuşaklar, küresel ağların, dijital kültürün ve modern eğitim imkanlarının sunduğu geniş ufukla dünyayı anlamlandırmaya çalışırken, onları dar bir etnik gettonun sınırları içine hapsetmeye çalışmak, asimilasyon sürecini hızlandırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Kimlik, bireye hayatın zorlukları karşısında direnç katacak, onun entelektüel kapasitesini büyütecek bir donanım haline getirilmediği sürece, rasyonel bir bireyin öncelikler sıralamasında gerilere düşmesi kaçınılmazdır. Siyasal yönelimleri, estetik tercihleri ya da modern yaşam tarzları nedeniyle dışlanan her birey, diasporanın geleceğinden eksilen bir tuğladır ve bu dışlayıcı dil, kendi geleceğini kendi elleriyle dinamitleyen trajik bir idraksizliğin eseridir. Gençlerin dilini konuşamayan, onların dünyasına giremeyen, onların heyecanlarını paylaşamayan hiçbir kurumun geleceği inşa etme şansı yoktur; bu kurumlar sadece kendi içlerinde konuşan yaşlı bir topluluk olmaya mahkumdurlar.


Türkiye’nin içinde bulunduğu bu çetin şartlar, diaspora için hamasi nutukların ve günübirlik polemiklerin ötesinde, soğukkanlı ve disiplinli bir kurumsallaşmayı zorunlu kılmaktadır. Bahsi geçen "Aydınlar Topluluğu" veya stratejik mutfak, sadece akademik unvanlara sahip kişilerin bir araya gelerek bildiri yayınladığı sembolik bir meclis olmanın ötesine geçmelidir. Bu zemin; Türkiye’nin ve dünyanın değişen sosyolojik dengelerini anlık olarak takip eden, veri temelli analizler yapan, dil, tarih ve kültür politikaları geliştiren gerçek bir düşünce kuruluşu gibi çalışmak zorundadır. Farklı alt kimliklerin, ideolojik kamplaşmaların ve inançsal farklılıkların yarattığı dağınıklık, ancak bu mutfakta üretilecek kapsayıcı, demokratik ve rasyonel bir gelecek vizyonuyla aşılabilir. Bu vizyon, bireylerin diğer aidiyetlerini yok saymayan, aksine onları Çerkeslik ortak paydasında birer zenginlik ve etki alanı olarak konumlandıran bir mimariye sahip olmalıdır. Çelişkilerden beslenen sahte hegemonyaların yıkılması ve enerjinin birbirini tüketmek yerine kurucu projelere harcanması, ancak böylesi disiplinli ve liyakat temelli bir entelektüel liderlikle hayata geçirilebilir. Bu yeni liderlik tarzı, otoriter değil, katılımcı; savunmacı değil, yapıcı bir karaktere bürünmelidir. İnsanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyen değil, imkanlar yaratan bir anlayışın hakim olması şarttır.


Bu bağlamda, bireysel başarıların kurumsal bir güce ve toplumsal sermayeye dönüştürülmesi süreci, mevcut diaspora yapılarının en zayıf halkasıdır. İş dünyasında, akademide, sanatta veya siyasette önemli mevkilere gelmiş Çerkes bireyler, mevcut kurumların vizyonsuzluğu, iç çekişmeleri ve liyakatten uzak yönetim tarzı nedeniyle bu yapılardan uzak durmayı tercih etmektedirler. Mevcut yapılar, bu nitelikli insan kaynağını bünyesine katmak ve onların birikiminden faydalanmak yerine, geleneksel hiyerarşileri veya dar grup çıkarlarını dayatarak bu isimleri yabancılaştırmaktadır. Oysa modern dünyada bir topluluğun gücü, sadece nüfus yoğunluğuyla değil, yetiştirdiği nitelikli bireylerin kamusal alanda işgal ettiği alanın büyüklüğü ve ürettiği sözün değeriyle ölçülür. Başarılı bir iş insanının sermayesi, bir akademisyenin kuramsal derinliği veya bir sanatçının estetik üretimi, Çerkes kimliğinin entelektüel havuzunu büyütecek, ona kamusal alanda meşruiyet ve itibar kazandıracak en değerli enstrümanlardır. Bu kazanımları merkeze bağlayacak, onları kolektif bir iradenin parçası kılacak esnek, geçirgen ve profesyonel mekanizmalar inşa edilmediği sürece, diaspora kendi cevherlerini modernitenin değirmeninde öğütmeye devam edecektir. Bu bir yetenek kaybıdır, bu bir geleceği kaybetme biçimidir. Kurumlar, bu insanların etiketlerine değil, onların dünyaya bakış açılarına, bağlantılarına ve tecrübelerine ihtiyaç duymalıdır.


Geleceğin vizyonu, kimliği dış dünyadan korunan kırılgan bir antik nesne olmaktan çıkarıp, o dünyanın kurucu, üreten ve dönüştüren dinamik bir öznesi haline getirmekle şekillenecektir. Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği bu tarihi dönüşüm eşiğinde, Çerkes diasporası ya kendi iç çelişkileriyle boğuşarak folklorik bir anı haline gelmeyi kabul edecek ya da rasyonel, disiplinli ve demokratik bir zihniyet devrimiyle kendi kaderini eline alacaktır. Tarihsel mirasın büyüklüğü, geleceğin inşası için tek başına yeterli bir teminat değildir; o miras ancak bugünün modern bilgisiyle, entelektüel derinliğiyle ve stratejik aklıyla taçlandırıldığında kalıcı bir varoluşa zemin teşkil edebilir. Rüzgarın yönünü değiştiremiyorsak, yelkenlerimizi rasyonel bir disiplinle ayarlamak ve modern dünyanın tüm renklerini bu kurucu merkezin potasında eriterek geleceğe yürümek, bu topraklarda onurlu ve iradeli bir topluluk olarak var kalabilmenin yegane ve kaçınılmaz yoludur. Bu, bir son değil, belki de gerçek anlamda bir başlangıç olabilir; eğer cesaretle, akılla ve büyük bir kararlılıkla, bugünün gerçekliğine bakıp yarının inşasına girişebilirsek, Çerkes kimliği sadece bir geçmiş değil, aynı zamanda canlı, yaşayan ve geleceğe yön veren bir güç haline gelecektir. Her şeyden öte, bu bir tercih meselesidir; kendi ellerimizle bir geleceğe mi yürümek istiyoruz, yoksa tarihin akışına terk edilmiş bir enkaz mı olmak istiyoruz?



21 MAYIS BİTTİ, 22 MAYIS BAŞLAMALI..!

21 Mayıs’ın ağır havası, yerini 22 Mayıs’ın o soğuk ve çıplak gerçeğine bıraktı. Takvim yapraklarındaki o siyah matem günü geride kalırken, sadece bir ritüeli değil, aynı zamanda kendimizi içine hapsettiğimiz o güvenli yas çemberini de kırmak zorundayız. Çünkü anmak, eğer arkasından bir irade beyanı gelmiyorsa, failin ekmeğine yağ süren pasif bir kabullenişe dönüşür. Bizler, Çerkesya’nın kadim çocukları, her yıl aynı tarihte sahillere karanfil bırakıp denize yaşlı gözlerle bakarken, aslında o denizin altındaki kemiklerin bizden sadece gözyaşı değil, bir haysiyet davası beklediğini unutmamalıyız. 21 Mayıs bitti; bu bir son değil, 22 Mayıs ile başlayan o bitmek bilmeyen hakikat nöbetinin ilk saatidir. Yasın konforlu ama uyuşturucu etkisinden sıyrılıp, örgütlü bir siyasal bilincin sert rüzgârına yelken açma vaktidir. Bugün artık acımızı bir sergi nesnesi gibi sunmaktan vazgeçip, o acıyı bizi ayakta tutan, sarsılmaz bir omurga haline getirmeliyiz. Zira yas tutmak bir duygu hali ise, hesap sormak bir varoluş biçimidir ve biz artık sadece ağlayan değil, söz söyleyen ve o sözün arkasında duran bir özne olmak zorundayız. 22 Mayıs’ın siyasal ağırlığı, bizden felsefi bir kırılma talep etmektedir; artık mücadelemizin "mekânını" doğru tanımlamak zorundayız. Trajedi, sadece takvimde işaretli bir tarih değil, aynı zamanda devam eden varoluşsal bir meydan okumadır. Bu meydan okumaya cevap vermek, eylemsizliğin ve edilgenliğin getirdiği o psikolojik felç halini tamamen terk etmeyi gerektirir. Pasif bir mağduriyet diline takılıp kalmak, yalnızca geçmişteki büyük acının mirasını tüketmekle kalmaz, aynı zamanda gelecekteki ulusal diriliş imkânını da baltalar. Kendi kaderimizi kendi ellerimizle yazma iradesi, her şeyden önce, o büyük acıyı bizi birleştiren ve harekete geçiren devasa bir siyasal sermayeye dönüştürme yeteneğimizle ölçülecektir. Hakikat nöbeti, sadece bir yas tutma görevi değil, kolektif hafızamızı ve geleceğimizi güvence altına alan stratejik bir mevzilenmedir. Bu bilinçle hareket ettiğimizde, denize bıraktığımız her karanfil, bir ağıt olmaktan çıkıp, uluslararası arenada yankılanacak bir adalet talebinin manifestosu haline gelecektir.


Bu mücadelenin ilk ve en hayati cephesi ise dildir. Kelimelerin masumiyetine inananlar, tarihin nasıl tahrif edildiğini anlamayanlardır. "Sürgün" kelimesi, bugün zihnimize vurulmuş en ince ama en dayanıklı zincirdir. Bu kavram, yaşanan dehşeti bir yer değiştirme, bir lojistik aksaklık veya trajik bir göç hikayesi gibi ambalajlayıp önümüze koyar. Oysa 1864 ve öncesinde yaşananlar, bir halkın kendi iradesiyle veya savaşın doğal bir sonucu olarak toprağını terk etmesi değildir; bu, sistematik bir imha, bilinçli bir köksüzleştirme ve tarihten silme operasyonudur. "Sürgün" dediğinizde, failin sorumluluğunu bulandırır, o korkunç planı bir "zorunluluk" perdesinin arkasına saklarsınız. Bu kelime, asimilasyonun en sadık hizmetkârıdır çünkü acıyı evcilleştirir, onu sistemin içinde hazmedilebilir bir boyuta indirger. Bizim ihtiyacımız olan, kulağa hoş gelen veya başkalarını rahatsız etmeyen bir dil değil, gerçeğin o sarsıcı ve rahatsız edici çıplaklığıdır. Kendi kırımımıza "sürgün" demek, atalarımızın mezarsız naaşlarına ve bugün darmadağın olmuş diasporanın geleceğine yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Kimseyi ürkütmemek adına seçilen her yumuşak ifade, aslında kendi kimliğimizden verilen bir tavizdir. Asimilasyonun en büyük başarısı, mağduru kendi celladının kavramlarıyla düşünmeye zorlamasıdır. İşte tam da bu yüzden, "sürgün" kelimesini terk etmek bir terminoloji değişikliğinden çok daha fazlasıdır; bu bir zihinsel dekolonizasyon sürecidir. Eğer biz, tarihimizi hâkim anlatıların bize sunduğu o dar perspektiften okumaya devam edersek, Rusya’nın o "gönüllü göç" masallarının sadece bir başka versiyonunu seslendirmiş oluruz. Sürgün kelimesi, suçun failini anonimleştirir; sanki ortada bir "karar" ve bu kararın "uygulanması" varmış gibi bir hava yaratarak meselenin ahlaki ve hukuki ağırlığını hafifletir. Oysa soykırım, bir niyetin ve bu niyeti hayata geçiren bir mekanizmanın adıdır. Bir halkın sadece fiziksel varlığını değil, dilini, kültürünü ve geleceğini de hedef alan o korkunç planı, masum bir yer değiştirme kavramıyla açıklamak, asimilasyonun ocağına odun taşımaktır. "Soykırım" kelimesi ise bir tercih değil, hukuki ve tarihsel bir zorunluluktur. Bu kavramı telaffuz ettiğimiz anda, meselenin sadece bir "hüzün" meselesi olmadığını, uluslararası hukukun ve insanlık vicdanının konusu olduğunu ilan etmiş oluruz. Soykırım demek; planı, faili, kastı ve sonucu net bir şekilde adlandırmaktır. Rusya’nın o yüzyıllık "gönüllü göç" yalanını yerle bir edecek olan güç, bizim bu kelimeyi sadece bir slogana değil, akademik, siyasi ve hukuki bir zemine oturtma irademizdir. Soykırım kelimesini sahiplenmek, mağduriyetin gölgesinden çıkıp adalet talebinin ışığına yürümektir. Bu terim, hafızamızı sadece bir günlüğüne uyandıran bir alarm değil, her sabah bizi bir mücadeleye uyandıran temel bir bilinçtir. Bir halkın topyekûn yok edilmek istenmesi gerçeğini "sürgün" gibi geçici kavramlarla açıklamaya çalışmak, failin suç ortağı olmaktır. Bizim görevimiz, bu gerçeği evrensel hukuk normlarıyla donatıp, dünya kamuoyunun karşısına sadece "mağdur" olarak değil, "hakkını arayan kararlı bir ulus" olarak çıkmaktır. Kelimelerimiz ne kadar net olursa, duruşumuz da o kadar sarsılmaz olacaktır. Bu hukuki terminolojiyi kullanmak, sadece Rusya’nın tarihsel revizyonizmine değil, aynı zamanda diaspora içindeki sessizliğe ve kabullenişe de karşı bir tavır almaktır; bu, zihinsel dekolonizasyon sürecimizin en keskin adımıdır. Soykırım kelimesini sahiplendiğimizde, sadece geçmişteki bir ölümü değil, bugünkü bir direnişi ve gelecekteki bir adaleti de selamlamış oluruz. Bu kelime, hafızamızı diri tutan bir kalkan, adalet talebimizi ise siyasal bir kılıca dönüştürür.


Bu bilinci öncelikle kendi içimizde, özellikle de Çerkes gençliği arasında yeşertmeliyiz. Gençlerimizi, sadece folklorik birer figür veya yılda bir kez ağlayan yas tutucular olarak değil, davasının elçisi olan donanımlı bireyler olarak yetiştirmek zorundayız. Onlara atalarının yaşadığı dehşetin sadece geçmişe ait bir hikâye olmadığını, bugünkü jeopolitik dağılmışlığımızın ve kültürel erozyonumuzun temel sebebi olduğunu anlatmalıyız. 22 Mayıs’ın şafağında önümüze koyduğumuz bu yeni yol haritasının en kritik durağı, kendi içimizdeki o sahte konfor alanlarını yerle bir etmektir. Yıllardır biriktirdiğimiz ve "gelenek" adı altında kutsallaştırdığımız birçok alışkanlığın, aslında bizi bir adım ileriye götürmeyen prangalardan ibaret olduğunu görmek zorundayız. Diaspora siyasetinin içine düştüğü o sığ döngü; yani sadece belirli günlerde bir araya gelip acıyı paylaşan, geri kalan zamanlarda ise asimilasyonun o sinsi çarkları arasında kaybolan o yapı, artık miadını doldurmuştur. Kendi gettolarımızda, kendi kendimize verdiğimiz o "kahramanlık" nutuklarının, Çerkesya’nın bugünkü reel-politiğinde ya da uluslararası arenada hiçbir karşılığı olmadığını idrak etmek için daha kaç kuşak kaybetmemiz gerekiyor? Kabilecilikten beslenen küçük hesapların, kişisel egoların ve dernek koridorlarına hapsolmuş makam hırslarının bu büyük davaya verdiği zarar, düşmanın mermisinden daha az yıkıcı değildir. Şeffaf, demokratik ve ulusal çıkarları her türlü kişisel ikbalin üzerinde tutan bir örgütlenme modeli kaçınılmazdır. 22 Mayıs, sadece dışarıya karşı bir hesap sorma günü değil, aynı zamanda kendimize, kurumlarımıza ve siyasal ufuksuzluğumuza karşı bir iç hesaplaşma günüdür. Kabilecilik refleksleriyle hareket eden, mikro-milliyetçilikle vakit öldüren veya kişisel egolarını ulusal davanın önünde tutan her türlü yapı, bugün sormaya başladığımız o büyük hesabın ilk muhatabı olmalıdır. Bir halkın yok oluşuna dair verilen bu devasa kavga, dar kadroların, şeffaflıktan uzak yönetici elitlerin veya içi boş bir nostaljiye hapsolmuş zihinlerin tekelinde kalamayacak kadar hayati bir meseledir. Gençlik, bu davanın sadece romantik bir takipçisi değil, profesyonel bir savunucusu olmalıdır. Tarihsel hakikatleri akademik bir derinlikle kavrayan, uluslararası ilişkiler zemininde söz söyleyebilen ve kendi kimliğini modern dünyanın gerekleriyle birleştirebilen bir nesil, soykırımın nihai amacı olan "yok oluşu" engelleyecek tek güçtür. Bizim onlara borcumuz, sadece bir trajedi mirası değil, o trajediden doğan güçlü bir gelecek iradesidir. Ancak bu anlatı sadece kendi içimize dönük kalmamalıdır; içinde yaşadığımız topluma, özellikle de Türkiye toplumuna karşı bir sorumluluğumuz ve borcumuz vardır. Yıllardır kapalı kapılar ardında, sadece kendi aramızda konuştuğumuz, adeta bir aile sırrı gibi sakladığımız acılarımızı artık kamusal alanın tam merkezine taşımalıyız. Çerkes soykırımı gerçeği, sadece Çerkeslerin meselesi değil, bu topraklarda beraber yaşayan herkesin yüzleşmesi gereken bir insanlık suçudur. Kendi acısını yönetemeyen, onu başkalarına anlatma cesareti gösteremeyen bir halkın, kimseden adalet veya anlayış bekleme hakkı olamaz. Bizler, bu trajediyi bir "sessiz hüzün" olmaktan çıkarıp, her platformda, her mecrada ve her fırsatta cesaretle dile getiren bir politik özneye dönüşmeliyiz. Komşumuza, mesai arkadaşımıza ve bu ülkenin yöneticilerine, 1864'te ne olduğunu, Karadeniz'in neden bizim için sadece bir su kütlesi olmadığını anlatmak zorundayız. Bu anlatı, bir şikâyet değil, bir varoluşun tescili ve adalet talebinin toplumsallaşmasıdır. Sessizlik, asimilasyonun en verimli toprağıdır ve biz artık o toprağı kelimelerimizle, hakikatimizle kurutmalıyız. Bu mücadele hattını Türk toplumuna anlatırken de o yerleşik, konjonktürel ve çoğu zaman "misafirperverlik" sosuyla sunulan anlatıyı reddetmek durumundayız. Bizler, bu toprakların sadece folklorik birer süsü, bayramlarda dans eden, cenazelerde hüzünlenen sessiz birer figürü değiliz. Bizler, bir soykırımın bakiyesi olarak bu topraklara sığınmış ve burada kimliğini koruma mücadelesi veren, siyasal hakları olan bir halkız. Kendi tarihimizi, sadece "hüzünlü bir göç hikâyesi" olarak başkalarının kulağına hoş gelecek şekilde anlatma zayıflığından kurtulmalıyız. Başkalarının vicdanına sığınmak yerine, kendi hakikatimizin sarsılmaz gücüne yaslanmalıyız. Toplumsal hafızada yer edinmek, sadece acındırmakla değil, saygı uyandıracak bir duruş sergilemekle mümkündür. Gerçeği bütün çıplaklığıyla, hiçbir komplekse kapılmadan dile getirdiğimizde, karşımızdaki toplumun da bizimle kurduğu ilişki o sığ sempatiden, derinlikli bir adalete ve ortak bir vicdani zemine evrilecektir. Kendi acımızı yönetme iradesi, aynı zamanda o acının başkaları tarafından manipüle edilmesine veya araçsallaştırılmasına izin vermemek demektir. 22 Mayıs’ta başlayan bu yeni dönemde, Çerkeslerin talepleri artık birer "rica" değil, tarihsel birer "hakkın" teslimi olarak masaya konmalıdır.


Aynı zamanda bakışımızı Washington’dan Brüksel’e, Moskova’dan Birleşmiş Milletler’e kadar uzanan geniş bir uluslararası sahneye çevirmeliyiz. Profesyonel bir lobi faaliyeti, derinlikli akademik çalışmalar ve uluslararası hukuk zemininde yürütülen davalar, bu davanın olmazsa olmazıdır. Rusya’nın tarihsel revizyonizmine ve yalanlarına karşı, dünyanın her yerinde akademik ve siyasi barikatlar kurmalıyız. Soykırımın uluslararası düzeyde tanınması, vatana dönüş hakkının güvence altına alınması ve tazminat taleplerinin somutlaştırılması, sadece birer "hayal" değil, stratejik hedeflerimiz olmalıdır. Bizim meselemiz sadece bir "tarih" tartışması değildir; bugün hâlâ devam eden bir adaletsizliğin telafisidir. Uluslararası toplumun ilgisini çekmek için mağduriyet edebiyatı değil, haklılığın ve kararlılığın diliyle konuşmalıyız. Eğer biz kendi davamızı dünya gündemine taşıyacak profesyonel ve kurumsal iradeyi göstermezsek, dünya bizi unutmaya ve yok saymaya devam edecektir. 22 Mayıs, işte bu profesyonel ve küresel mücadelenin planlanma günüdür. Uluslararası platformlarda yürütülecek olan mücadelenin profesyonellikten uzak, amatör ruhlu dernek faaliyetleriyle yürütülemeyeceği ise gün gibi ortadadır. Washington’daki bir karar vericiyi veya Brüksel’deki bir raportörü etkilemek, sloganlarla değil, veriyle, uluslararası hukuk terminolojisiyle ve titizlikle hazırlanmış raporlarla mümkündür. Rusya’nın devlet geleneği olan "hafıza silme" operasyonlarına karşı, biz de kendi hafıza merkezlerimizi, arşivlerimizi ve lobi ağlarımızı kurmak zorundayız. Bu, sadece bir dış politika meselesi değil, aynı zamanda diaspora ile anavatan arasındaki o kopukluğu giderecek, ortak bir ulusal strateji geliştirme meselesidir. Dönüş hakkı ve tazminat gibi talepler, sadece birer siyasi slogan olmaktan çıkarılıp, uluslararası mahkemelerin ve insan hakları kuruluşlarının gündemine taşınacak somut dosyalar haline getirilmelidir. Rusya’nın Çerkesya üzerindeki o karanlık gölgesini dağıtacak olan şey, bizim bu davayı küresel vicdanın bir parçası haline getirme becerimizdir. 21 Mayıs’ta sahillerde yakılan meşaleler, eğer 22 Mayıs’ta lobi ofislerinde, akademik kürsülerde ve diplomatik masalarda birer ışığa dönüşmüyorsa, o meşaleler sadece kendi karanlığımızı aydınlatmaktan öteye geçemez.


Adalet mücadelesi, sadece geçmişin hesabını sormak değil, geleceği o geçmişin küllerinden yeniden inşa etmektir. 21 Mayıs’ı anmak bir vefa borcudur ancak 22 Mayıs’ı örgütlemek bir gelecek sigortasıdır. Yası sadece duygusal bir ritüele hapsetmek, o büyük acıyı sıradanlaştırmak ve hatta ona ihanet etmektir. Bizim acımız, hafızamız ve geleceğimiz sadece bizim ellerimizde olmalıdır; onu başkalarının tanımlamasına, başkalarının takvimlerine veya siyasi konjonktürlerine kurban edemeyiz. Kelimelerin gücünü keşfetmeli ve "sürgün" gibi uyuşturucu kavramları tarihin çöplüğüne atmalıyız. "Soykırım" diyebilmek, sadece bir kelime değişikliği değil, diz çökmeyi reddeden bir halkın ayağa kalkışıdır. Bu duruşu Çerkes gençliğine, kendi toplumumuza ve tüm dünyaya kabul ettirene kadar durmak, yorulmak ve susmak bize haramdır. 21 Mayıs bitti; o ağır matemin yerini artık çelikten bir irade, keskin bir zekâ ve bitmek bilmeyen bir mücadele azmi almalıdır. Şimdi örgütlenme, şimdi hakikat için kavga verme ve şimdi o büyük adaleti yeryüzüne indirme zamanıdır. 22 Mayıs başladı ve bu başlangıç, köleliğin değil, özgürleşen bir ulusal bilincin şafağıdır. 


Dünler, Gölgeler ve GELECEK

 Bir toplumun tarihsel varoluş mücadelesi, hiçbir zaman sadece coğrafi sınırların içine hapsedilmiş, dört duvar arasına sıkıştırılmış fiziki bir mekânın müdafaasına ya da dönemin egemen siyasi iradesinin konjonktürel çıkarları doğrultusunda keyfi olarak çizdiği dar ve sığ ideolojik koridorlara indirgenebilecek basitlikte bir olgu olarak algılanmamalıdır. Bir kimliğin geleceğine vurulan en ağır zihinsel pranga, tam da bu türden indirgemeci, mekanik ve durağan yaklaşımlardır; bu bakış açısı, varoluşun karmaşık katmanlarını, yalnızca yüzeydeki görünümlere dayalı pasif bir kabul edişe dönüştürme tehlikesini barındırır. Stratejik derinlikten ve topluluğun geleceğine yönelik inşa edilmiş, vizyoner bir perspektiften yoksun kalan bu sığ anlayış, diasporada var olmanın doğası gereği dinamik, sürekli siyasal yenilenmeyi gerektiren ve zamana yayılan bir direnç hattı inşa etme zorunluluğunu göz ardı eder, bu hayati zorunluluğu basitçe geçiştirir. Bu vizyonsuzluk, kimlik bilincini, mevcut sistemle sürtüşmeyi asgari düzeye indiren, bireylerin adaptasyonunu kolaylaştıran pasif bir sosyal rehabilitasyon enstrümanı olarak konumlandırır; bu, aslında topluluğun kolektif enerjisini nötralize etme çabasından başka bir şey değildir. Kimlik, bu indirgemeci zihniyet içinde, yalnızca belirli tatil günlerini veya anma törenlerini doldurmaya yarayan anlık bir mecra, ulusal hafızanın ağırlığından arındırılmış, entelektüel sorgulamadan uzak, zararsız ve kolayca tüketilebilir folklorik bir dekoratif unsur olarak algılanır. Bu yanıltıcı ve yüzleşmekten kaçınan yaklaşım, 162 yılı aşkın süredir devam eden sistematik sürgün, baskı ve kimliksizleştirme trajedisinin yarattığı muazzam tarihsel, duygusal ve siyasal boşlukla cesurca yüzleşme iradesini sergileyemez. Aksine, bu derin ve kolektif travmayı, bireysel alanda tutulan "hobi faaliyetleri," "boş zaman yönetimi" ya da "yetişkin eğitimi kursları" gibi yüzeysel, apolitik ve bireysel meşguliyetlerin kozmetik yamalarıyla örtbas etmeye çalışır; bunu yaparken de kamuoyuna gerçeklikten tamamen kopuk, eleştirel bir süzgeçten geçirilmemiş, parlatılmış bir "başarı hikâyesi" sunma hevesine kapılır, böylece kendi ataletini ve vizyonsuzluğunu toplumsal bir zafer retoriğiyle perdelemeyi amaçlar. Oysa bir toplumun varoluşsal direnişi, ne bir dans figürünün estetiğine ne de bir kursun sertifikasına sığdırılabilir; bu direniş, kökleri derinlerde olan siyasal bir öznellik iddiasının sürekli canlı tutulmasını gerektirir, aksi takdirde, varoluşsal krizin boyutu, bireysel rahatlama eylemleriyle geçiştirilemeyecek kadar büyüktür. Bu indirgeme çabası, yalnızca tarihe değil, aynı zamanda geleceğe karşı işlenmiş bir entelektüel hırsızlıktır, zira halkın tüm bir siyasal potansiyelini, kişisel bir kaçış rotasına kanalize eder, kolektif eylemi felç eder ve direnç hattını kurban eder.


Bir halkın binlerce yıllık dilini, asırlar süren tarihsel bilincini ve kolektif hafızasını, gençleri sadece "sokaktaki yozlaşmadan koruma" veya onlara temel bir "nezaket ve görgü eğitimi" verme gibi ahlaki ve pedagojik kaygılar düzeyine indirgemek, o halkın entelektüel derinliğine, tarihsel özneliğine ve kendi kaderini tayin etme iradesine yönelik gizli, sinsi ve yıkıcı bir aşağılamanın dışa vurumudur. Bu, derin siyasal ve felsefi bir mücadeleyi, basit bir sosyal hizmet misyonuna dönüştürme girişimidir. Eğer bir kurumsal bilinç, kendi varoluşsal meşruiyetini ve başarısının mihengini, sadece bireylerin "küfürsüz iletişim kurması," "iyi giyinmesi" veya "sistemle uyumlu, yüksek gelirli başarılı meslekler edinmesi" gibi tamamen kişisel kariyer başarılarıyla ve sisteme entegrasyon kriterleriyle sınırlıyorsa, bu durum, kurumun artık kendini tarih yazan, dönüştürücü bir "özne" olarak değil; mevcut sosyo-politik yapının çizdiği sınırlar içinde kalmayı kabul etmiş, itirazsız, pasif ve edilgen bir "uslu azınlık" estetiği olarak kodladığı anlamına gelir ki bu, asimilasyon sürecinin kurumsal düzeyde içselleştirilmesidir. Kuşkusuz, meslek sahibi, topluma faydalı ve yüksek nitelikli bireyler yetiştirmenin toplumsal kıymeti tartışılmazdır ve bu tür çabalar takdire şayandır; ancak bu bireysel başarıların kaynağını, küresel bilimsel düşüncenin evrensel eğitim ilkeleri ve rasyonel liyakat sistemleri yerine, sadece etnik folklorik ritüellere ve kültürel gösterilere bağlamaya çalışmak, kimliğin derin ve asli unsurlarını, bir dans figürünün tesadüfi ve ikincil bir yan ürünü olarak görme yanılgısına düşmektir. Bu sığlaştırma ve basitleştirme eğilimi, kimliği siyasal ve felsefi bir direniş ve mücadele sahasından çekip alarak, onu zararsız, kolayca denetlenebilen ve sistemin onayladığı, anlık tüketimlik bir "kültürel süs" veya bir 'egzotik dekor' haline getirme aracından başka bir işe yaramaz. Bu estetik kodlama, esasında varoluşsal bir teslimiyeti gizlerken, toplumsal travmanın üstünü örtmeye, kolektif ruhu uyuşturmaya ve siyasal refleksi köreltmeye hizmet eder, topluluğu bir müze objesi statüsüne indirger.


Esas tehlike, ne halk oyunları öğrenmekte ne de anadili bir kursta öğretmekte yatar; tehlike, bu kültürel faaliyetlerin kendisinde değil, bu eylemlerin tarihsel ödevin ikamesi olarak sunulmasında ve asimilasyonun devasa, dur durak bilmeyen ilerleyişine karşı duran tek ve yeterli savunma mekanizması olarak dogmatik bir inançla pazarlandığı yanılsamasının ta kendisindedir. Toplumsal hafızayı ve siyasal enerjiyi felç eden bu rehavet, 162 yıllık sürgünün yarattığı muazzam siyasal ve tarihsel borç bakiyesini, birkaç bürokratik engelin aşılarak elde edilmiş cılız ders saatleri, kısıtlı yayın hakları veya ufak kurumsal etkinliklerle dengeleme çabasıyla bir illüzyon yaratır; bu, meselenin kökensel ağırlığını, travmanın şiddetini ve kayıp nesillerin mirasını kavrayamayan bir kendini aldatmacadır. Elde edilmiş her bir sınırlı kazanımı ki bunlar birkaç üniversite kürsüsü, seçmeli dil dersi kontenjanı veya kısıtlı yayın hakkı olabilir, asimilasyonun devasa dişlileri önünde inşa edilmiş nihai birer "zafer anıtı" veya yeterli birer savunma seti olarak algılayan bu kanaatkâr ve rehavet yüklü tutum, toplumsal bilincin ne kadar dramatik bir şekilde "pansuman çözümler" sarmalına hapsolduğunu göstermektedir. Bu zihinsel sarmal, bir halkın enerjisini büyük bir vizyoner atılıma odaklamak yerine, küçük başarıların anlık coşkusuyla yetinmeye ve büyük kayıpları görmezden gelmeye koşullandırır. Kaldı ki, bu tür kazanımlar, ne bir lütuf ne de minnet gösterilmesi gereken bir ihsan veya bağıştır; aksine, yüzlerce yıldır ödenen ağır bedellerin, kaybedilen vatan topraklarının ve dilsizleşen nesillerin ardından gelen, yetersiz, kısıtlı ve fazlasıyla gecikmiş tarihsel hakların iadesi olarak görülmelidir. Bu kazanımların gerçek değerini, asimilasyonun sürekli baskısı altında, siyasal bir öznellik iddiası olarak talep edebilme cesareti, rehavet ile vizyon arasındaki kritik ayrım noktasını belirler, zira minnet duygusu, siyasal taleplerin keskinliğini köreltir ve tarihsel sorumluluğu ikincil bir konuma iter.


Bu tarihsel hakların elde edilişini, eleştirel düşünceye karşı kullanılan, dokunulmaz bir "eleştirilmezlik zırhı" gibi işlevselleştirip, mevcut yapıların stratejik hatalarına, kronikleşmiş ataletine veya yönetim zafiyetlerine karşı ses yükselten her ferdi anında "nankörlük" ithamıyla baskılamaya çalışmak, bir demokratik kimlik bilincinin değil; tam aksine, otoriter, vesayetçi, hiyerarşik ve hesap vermekten kaçınan bir zihniyetin en çarpıcı ve yıkıcı göstergesidir. Bu tavır, kurumsal yapıyı toplumsal iradenin üstünde, kutsal bir varlık olarak konumlandırmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Dahası, otuz yıl öncesinin kısıtlayıcı siyasi atmosferini, polis denetimli kongrelerin ve baskıcı zorlukların hatırasını, bugünün sergilenen stratejik ataletine ve vizyon eksikliğine bir mazeret kılan bu anakronik ve geriye dönük yaklaşım, yalnızca mevcut zamanın ruhunu okumaktan ve küresel diasporanın gerektirdiği çağa özgü, radikal meydan okumaları anlamaktan aciz kalmaz; aynı zamanda, geçmişin zorlu ve değerli mirasını, onu geleceğe taşıyacak yeni, iddialı vizyonlar ve eylem planları üretmek yerine, kendi eylemsizliğini ve konfor alanını meşrulaştırmak için sorumsuzca tüketir, geçmişi bir sığınak olarak kullanır. Oysa tarih, atalete sığınılacak bir mazeret yığını, bir nostalji durağı değil; aksine, ders çıkarılıp üzerine yepyeni, vizyoner ve iddialı bir gelecek inşa edilecek siyasal, etik ve kolektif bir laboratuvardır. Eğer bir toplum, geçmiş travmalarını gelecekteki eylemsizliğine kalkan yapıyorsa, bu, o toplumun dinamik yaşam enerjisini kaybetmeye başladığının kesin bir işaretidir. Bu bağlamda, genç kuşakların, durağanlaşmış ve hantal kurumsal yapıların dışında kalarak, modern iletişim araçları üzerinden yeni, çoğulcu bir kimlik ve siyaset inşasına girişme zorunluluğunu derinlemesine analiz etmek, bu zorunluluğu anlamlandırmak yerine, onları toptancı bir şekilde "klavye başında ahkâm kesmekle," gerçeklikten kopuklukla veya sığlıkla suçlamak, toplumsal kopuşu, kurumlara karşı yabancılaşmayı ve genç nesillerin siyasal enerjisini bizzat hızlandıran, yıkıcı bir reaksiyonu tetikler. Bu tavır, modern örgütlenme biçimlerinin ruhunu reddetmek ve teknolojik çağın sunduğu olanakları görmezden gelmek demektir.


Değişen iletişim dinamiklerini, küresel diasporanın coğrafi sınırları aşan ve yeni teknolojilerle desteklenen, çoğulcu siyasal dilini ve örgütlenme biçimlerini "laf cambazlığı," "hayalperestlik" veya "gerçeklikten kopukluk" olarak yaftalayan bu dar görüşlü ve statükocu tutum, kendi dar "izan," "edep" ve "görgü" sınırlarını, tüm bir topluma evrensel, tartışılmaz bir siyasal doğruymuş gibi dayatma hadsizliğini gösterir. Bu zihniyet, toplumsal tahayyülün sınırlarını, kendi kişisel konfor alanının ve entelektüel kapasitesinin ötesine geçemeyecek şekilde daraltır. Gerçek vefa, dünü bir tabu haline getirerek kutsallaştırıp, bugünü o kutsallığın gölgesinde pasifliğe, hareketsizliğe ve stratejik eylemsizliğe mahkûm etmek değildir; tam tersine, dünün birikimini, acı tecrübelerini ve fedakârlığını, yarının karmaşık, küresel, çok boyutlu ve radikal dönüşüm meydan okumalarına taşıyacak örgütlenme cesaretini, siyasal vizyonunu ve dönüşüm iradesini gösterebilmektir. Vefa, geçmişten alınan borcu gelecekteki zaferlerle ödeme iradesidir. Bu hayati ve zorunlu dönüşümün önündeki en büyük yapısal ve zihinsel engel, kurumsal yapıları sorgulayan, eleştiri getiren, alternatif bir yol haritası arayan her sesi derhal irrasyonel ithamlarla "canavarlaştırarak," "hain" ilan ederek veya "bölücü" yaftasıyla marjinalize etme çabasıdır. Bu tavır, bir toplumun kendi kendini oto-kontrol, özeleştiri ve yenilenme mekanizmalarından yoksun bırakıp, dolaylı yoldan kendi kendini imha sürecine onay vermesi, asimilasyona karşı direniş kapasitesini kendi elleriyle sıfırlaması anlamına gelir. Tarihsel olarak bakıldığında, atılan her somut ve ilerletici adımın, her büyük toplumsal kazanımın ardında, daima bir öncü tarafından dile getirilmiş keskin, rahatsız edici bir eleştiri, kolektif vicdanda derinden hissedilmiş bir eksiklik duygusu ve bu eksikliği gidermeye yönelik sergilenen yüksek bir siyasal irade yatar. Hiçbir ilerleme ve önemli toplumsal kazanım, statükonun konforlu ve uyuşuk sularında, "her şey yolunda, gemi emin limanda" şeklindeki sahte bir yanılsamayla kendiliğinden gerçekleşmemiştir; değişim daima bir çatışmanın, bir entelektüel hesaplaşmanın ve eylemin ürünüdür.


Çerkes aydını ve gençliği, kurumsal düzeyde atılmamış her stratejik adımı, eksik bırakılmış her hayati faaliyeti ve süregelen kurumsal hantallığı en sert biçimde sorgulayarak, aslında toplumu hayati bir entelektüel tartışmanın, siyasal bir yüzleşmenin ve kolektif bir yeniden doğuşun eşiğine itmektedir; bu sorgulama, bir varoluşsal itirazın dışavurumudur. Zira rasyonel tartışma, düşünceyi besler, fikirlerin keskinleşmesini sağlar ve bu bilenmiş düşünce, etrafında kenetlenilecek yeni bir siyasal geleceği somutlaştırır, eylem planlarına dönüştürür. Eleştiriyi "toplumsal düşmanlık," "yapıları yıpratma" veya "cinsine ihanet" gibi irrasyonel, duygusal ve ahlaki yargı kalıplarıyla bastırmaya çalışmak, aklın, rasyonel planlamanın, stratejik örgütlenmenin ve geleceğe yönelik vizyon geliştirme yeteneğinin önünü kapatmaktan başka bir işe yaramaz. Bu, duygusal reaksiyonu, rasyonel analizin yerine koymaktır. Aksine, bir toplumun kendi kurumlarını, yöntemlerini, yöneticilerini ve hatta kendi varoluşsal hedeflerini en sert, en acımasız biçimde sorgulaması ve bu sorgulamadan yılmaması, o toplumun hâlâ dinamik, entelektüel olarak canlı, refleks sahibi ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma iradesine sahip olduğunun yegâne kanıtıdır. Bu kritik bağlamda, eleştireni "ötekileştirmek," kurumsal araçlarla sesini kısmak, onu dışlamak ve itibarsızlaştırmak, asimilasyonun en sinsi ve en derin kurumsal zaferidir; çünkü asıl asimilasyon, bir halkın sadece dilini kaybetmesi değil, kendi eksikliklerini tanıma, hatalarından ders çıkarma, kendini yeniden organize ederek siyasal bir özne olarak konumlandırma kapasitesini, yani özeleştiri mekanizmasını kaybetmesidir. Bir toplumun kendini eleştiremez hale gelmesi, siyasal ölümünün başlangıcıdır.


Xabze gibi derin felsefi temellere dayanan, adaleti, toplumsal ahlakı, şeffaflığı ve liyakati temel alan, kolektif yaşamın anayasası niteliğindeki kadim bir toplumsal sözleşmeyi, mevcut kurumların hatalarını perdeleyen, zafiyetlerini gizleyen ve her türlü eleştiriyi "ayıp," "yakışık almaz" veya "edepsizlik" parantezine alan bir susturma aparatına dönüştürmek, bu kadim geleneğin özüne yönelik yapılmış en büyük tarihsel tahrifattır, felsefi bir ihanettir. Xabze'nin özü, toplumsal doğru neyi gerektiriyorsa onun yanında durma ve yanlışa, haksızlığa, liyakatsizliğe yüksek sesle yanlış deme ahlaki cesaretidir; bu, bireysel nezaketin çok ötesinde, kamusal alanda sorumluluk almayı gerektiren bir duruştur. Onu, statükoyu koruyan basit bir görgü ve nezaket kuralları setine indirgeyip, kurumsal zafiyetleri ve yönetim hatalarını "aman kimseyi rencide etmeyelim, bu meseleleri kapalı kapılar ardında, kendi aramızda çözelim" gibi şeffaflıktan uzak, dedikodu seviyesinde önerilerle çevrelemek ve kamusal tartışmanın önüne geçmek, toplumsal çürümeyi "özel hayatın gizliliği" veya "kurum içi hassasiyet" gibi ahlaki maskeler ardında pazarlamaktan farksız bir kurumsal ihanettir. Bir toplum, kendi iç mekanizmalarını hatadan münezzeh saydığı, kurumlarının işleyişini eleştiriden muaf tutarak hesap vermezliği dokunulmazlık haline getirdiği an, gelişim ve yenilenme damarlarını, geleceğe akan enerjisini kendi elleriyle kesmiş demektir; bu, kendi kendini körleştirme eylemidir. "Dış düşmanı sevindirmemek" adına sessiz kalmayı ve stratejik hareketsizliği, yani ataleti öğütleyenlerin, asıl ve en büyük "düşmanın," bu fikirsel kuraklık, entelektüel tembellik ve toplumsal enerjiyi tüketen stratejik atalet olduğunu ne zaman kavrayacaklarını sorgulamak, genç entelektüellerin en doğal, en meşru ve en acil tarihsel hakkıdır. Eğer bir kurum Xabze'yi eleştirel sesleri boğmak için kullanıyorsa, o kurum Xabze'ye değil, Xabze'nin çarpıtılmış, otokratik gölgesine hizmet etmektedir.


Emeğe saygıyı ve fedakârlığı sadece bir binanın kirasını ödemek, aidat yatırmak veya maddi bir bağış yapmak gibi kısıtlı ve yüzeysel bir alana hapsedip, bu dar kapsamlı maddi çabayı "toplumsal bir devrim," "ulusun kurtuluşu" veya "ulu bir fedakârlık" gibi sunan dar vizyon, topluluğun on binlerce gönüllüsünün, özellikle de gençlerin muazzam potansiyelini ve enerjisini verimsiz, tek yönlü, bürokratik ve hiyerarşik bir alanda sönümlenmesine, boşa harcanmasına neden olmaktadır. Bu yapılar, maddi kaynaklara odaklanırken, en değerli kaynak olan insan sermayesini ve gençlerin dinamizmini görmezden gelir. Karar alma mekanizmalarından sistematik olarak dışlanan, sadece "izleyici," "yardımcı eleman" veya "pasif destekçi" konumuna itilen ve tüm stratejik, idari ve mali yükü sadece belirli bir yaş zümresinin veya zümrenin kişisel özverisine terk edilmiş hantal kurumsal yapılar, ne bir başarı ne de bir süreklilik örneğidir; aksine, toplumsal katılımın, şeffaflığın, liyakatin ve kurumsal demokratikliğin acı bir iflas tablosudur. Bu durum, kurumların toplumu değil, toplumun kurumları sırtladığı, tersine dönmüş bir sorumluluk anlayışını gösterir. Gerçek vefa, dünü zorluklarına sığınıp, o zorlukları bugünkü pasifliğe bir mazeret kılmak değil; o zorluklardan alınan ilhamla ve tarihsel bilinçle, bugünün ve yarının imkansız görünen siyasal, kültürel, ekonomik ve örgütsel hedeflerine karşı vizyoner bir cesaretle yürümek, o mirası bir adım daha ileriye, geleceğe taşımaktır. Zira tarih ve gelecek, dünü sadece tekrar edenlerin, onu bir nostaljik anıta dönüştürenlerin veya dünün konforunda eriyenlerin eseri olmayacaktır. Gelecek, dünün ağır mirasını, yarının radikal, küresel ve varoluşsal sorularıyla yeniden yoğurarak büyük bir dönüşüm iradesini ve yenilikçi örgütlenme cesaretini gösterenlerin eseri olarak şekillenecektir; bu, sürekli bir devinim ve kendini aşma zorunluluğudur.


Tam da bu derin toplumsal durağanlığı ve kronik kurumsal ataleti, sözde demokratik değerler ve hatta sosyalist söylemlerle destekleyen, bu durumu meşrulaştıran ve savunan çevrelerin içine düştüğü derin çelişkiyi, tüm çıplaklığıyla teşrih etmek, yani kavramsal bir cerrahi operasyonla ayırmak ve incelemek gerekir. Kendini hararetle "demokrat," "ilerici" veya "sosyalist" olarak tanımlayan bu sözüm ona ilerici zihinler, statükoyu yalnızca merkezi hükümetin koridorlarında veya devletin baskıcı, otoriter aygıtlarında mı aramaktadırlar? Statüko, sadece tepeden inme, baskıcı bir otorite figürü değildir; aynı zamanda toplumsal yapıların içine sızmış, değişimi engelleyen, eleştirel aklı boğan ve imtiyazlı bir zümrenin konforunu toplumun varoluşsal geleceğinin önüne koyan her türlü kurumsal, hiyerarşik ve bürokratik yapıdır. Statüko, bazen en 'bizim' görünen yapıların içine gizlenmiş bir konfor ve eylemsizlik halidir. Eğer bir "demokrat," kendi toplumunun kurumlarındaki antidemokratik işleyişe, hesap vermezliğe, şeffaflıktan uzak yönetim modellerine ve liyakatsizliğe göz yumuyor, sessiz kalıyorsa, onun demokratlığı sadece bir retorikten, içi boş bir dış kabuktan, bir kimlik aksesuarından ibarettir. Demokratlık, sadece başkasının anti-demokratik tutumuna karşı çıkmak değil, aynı zamanda kendi mahallesindeki despotizme, oligarşiye ve karar alma mekanizmalarındaki dışlayıcılığa karşı da aynı ilkesellikle mücadele etmeyi gerektirir. Benzer şekilde, sosyalist olduğunu iddia edip, toplumsal tabanın iradesini yok sayan, hiyerarşik ve bürokratik bir "üst akıl" savunuculuğu yapanların, ironik ve acı bir şekilde, statükonun en sadık ve en yıkılmaz bekçilerine dönüşmüş olmaları ne büyük bir çelişki, ne acı bir ironidir. Bu kişiler, teorik olarak karşı çıktıkları güç yapılarını, bizzat kendi pratikleri içinde yeniden üretmektedirler.


Bu kesimler, eleştirel düşüncenin gerektirdiği rasyonel zeminden koparak, kurumları kutsallaştırarak ve onlara karşı yöneltilen her türlü sorgulamayı birer tabu haline getirerek, aslında toplumsal değişimin ve yenilenmenin önündeki en büyük barikatı bizzat kendi elleriyle, ideolojik maskeler ardında inşa etmektedirler. Eleştirel düşünceyi "birliği bozmak," "yapıları yıpratmak" veya "dışarıya kötü görüntü vermek" gibi muhafazakâr gerekçelerle bastırmaya çalışan bir sosyalist veya demokrat anlayış, kendi savunduğu temel ilkelerle—özgürlük, eşitlik, şeffaflık, liyakat—taban tabana zıt bir noktaya savrulmuştur; bu, entelektüel bir intihardır. Bu durum, toplumsal bilincin geldiği kritik noktayı anlamak için hayati bir soruyu sormayı zorunlu kılar: Statüko, sadece "öteki"nin uyguladığı dışsal bir baskı mıdır, yoksa bizzat bizim kendi ellerimizle yarattığımız, dokunulmaz kıldığımız, eleştiriden muaf tuttuğumuz ve bu yüzden de zamanla hantallaşıp çürüyen o içsel, kurumsal yapılar mıdır? Değişimi sadece devletten veya sistemden bekleyip, kendi içimizdeki çürümeye, liyakatsizliğe, anti-demokratik işleyişe ve stratejik vizyonsuzluğa göz yummak, statükonun en sinsi, en derin ve en yerleşik biçimine gönüllü olarak hizmet etmektir. Toplumun öncüleri olduğunu iddia eden bu çevrelerin, kendi mahallelerindeki feodal kurumsal işleyişi, karar alma süreçlerindeki kapalı devre mekanizmaları ve hiyerarşik yapıları "gelenek," "vefa" veya "birlik ruhu" gibi ahlaki ambalajlarla korumaya çalışmaları, onların ilerici iddialarının samimiyetini kökünden sarsmakta, onları kendi ideolojileriyle alay eder bir konuma düşürmektedir. Gerçek bir demokratik tavır, statükonun her türüne; ister merkezden, devletten gelsin, ister bizzat kendi kurumlarımızın içinden süzülsün, aynı sertlikte, aynı ilkesellikle ve aynı siyasal cesaretle karşı durmayı gerektirir. Aksi takdirde, savunulan değerler sadece birer kimlik aksesuarı, bir retorik süsü olmaktan öteye geçemez ve 162 yıllık bu büyük varoluşsal yürüyüş, kendi yarattığı kurumsal putların gölgesinde sönümlenmeye, bir gölgeden ibaret kalmaya mahkûm olur.


Toplumsal değişim ve dönüşüm iddiası, sadece dışsal düşmanlara, soyut asimilasyon süreçlerine veya hegemonik güçlere karşı yürütülen bir dış savaştan ibaret değildir; bu süreç, her şeyden önce, bizzat içsel tıkanıklıklara, kurumsal hantallığa, yönetimdeki liyakatsizliğe ve en önemlisi fikirsel tembelliğe karşı yürütülen amansız bir iç hesaplaşmayla mümkündür. Bir halkın tarihsel var olma iradesi, kurumların devamlılığından, binaların sağlamlığından veya maddi birikiminden çok daha hayati bir öneme sahiptir; çünkü kurumlar, ancak o varoluşsal iradeye hizmet ettikleri, onu ileriye taşıdıkları ve ona hesap verebilir oldukları sürece meşrudur, değerli ve vazgeçilmezdir. Eğer kurumlar iradenin önünde bir engel haline gelmişse, o kurumların dönüşümü veya tasfiyesi, kolektif varoluşun öncelikli şartıdır. Statükonun bekçiliğini yapan, hantal yapıları kutsayan sözde demokratların ve sosyalistlerin anlamadığı temel ve yakıcı gerçek şudur: Toplumsal irade, ne baskıyla, ne duygusal şantajla ne de "vefa" edebiyatıyla bastırılabilir, sindirilebilir veya susturulabilir. Tam tersine, o kolektif irade eleştiriyle bilenir, rasyonel tartışmayla olgunlaşır, kurumsal dönüşümle güçlenir ve siyasal eylemle ete kemiğe bürünerek toplumsal bir gerçeklik halini alır. Yarının özgür, kendine güvenen ve küresel dünyada kendine onurlu bir yer bulacak olan Çerkes kimliği, dünü bir tabu haline getirenlerin, geçmişin ağırlığı altında ezilenlerin ve statükonun konforunu savunanların değil; o dünle dürüstçe yüzleşme, hesaplaşma cesaretini gösterenlerin ve bugünü radikal bir dönüşüm iradesiyle, korkusuzca dönüştürenlerin eseri olacaktır. Bu entelektüel ve siyasal tavır, diasporanın geleceğini güvence altına alacak yegâne stratejik derinliktir.