Tarihin kör kuyularında yankılanan bir çığlık, zamanın paslı çeperlerine çarptıkça ya kendi hakikatini bileyen bir hançere ya da celladının vitrinine meze edilen dilsiz bir süs eşyasına dönüşür. Yeryüzünün hiçbir coğrafyası, Karadeniz’in o tuzlu, dipsiz mezarlığından başlayıp Kafkas Dağları’nın göğü delen sarp ve geçit vermez zirvelerine kadar uzanan bu kanla yıkanmış topraklar kadar ağır, bu denli kahredici bir suskunluğa mahkûm edilmemiştir. Bir yanda Psıhafe’nin buz tutmuş yataklarından süzülen fırtınalı uğultu, asırlık meşe ve gürgen ormanlarının bağrında at koşturanların dilsiz kayalara emanet ettiği kadim yas; diğer yanda ise sürgünün kızgın çöl tozlarında, Amik Ovası’nın bataklık buğusunda, Anadolu’nun yabancı ve kayıtsız bozkırlarında bir lokma ekmeğin içine gömülen haysiyet kavgaları hüküm sürerken, bu iki âlemin arasına gerilen görünmez köprüde asılı kalan tek bir hakikat vardı: Adığe’nin, yani öz be öz Çerkes’in, kendi toprağından koparılışının ve hafızasından soyuluşunun hikâyesi. Lakin asırların çilesiyle yoğrulmuş bu trajedi, bugün ne acıdır ki bir halkın diriliş ve varoluş manifestosu olmak yerine; konforlu diaspora salonlarında, sıcak kalorifer peteklerinin dibinde kurulmuş dernek koltuklarında, sanki alelade bir şirketin piyasa payıymış gibi pazarlanan ucuz bir “marka” maskaralığına feda edilmektedir. Eğer Kafkas kelimesi, bir sokak başında kepenk açan gösterişli bir restorant zincirinin, içi boşaltılmış egzotik baharatlar vadeden bir süpermarket reyonunun ya da şehvetli oryantalist fantezileri tatmin eden turistik turların ışıltılı tabelası olsaydı; ortada dövünecek, kahrolacak hiçbir şey kalmaz, bu tabelayı büyütme gayretleri küresel sermayenin sıradan bir reklam başarısı sayılarak görmezden gelinebilirdi. Ancak bu kavram, bir milletin mezar taşlarının, yakılmış köylerinin, denize dökülen bebeklerinin ve tarihin gördüğü en sistemli soykırımlardan birinin üzerine bir sis perdesi gibi çekildiğinde; onu bir marka olarak yüceltmeye kalkışmak, düpedüz o mezarların üzerinde tepinmek, celladın unutturmak istediği hakikate bilerek veya bilmeyerek suç ortaklığı etmektir.
Gerçekte nedir Kafkas ve bir Çerkes’in gözbebeğindeki o kadim dağın ardında yatan dünya ile bu marka bezirgânlarının zihnindeki pelesenk birbirine ne kadar yabancıdır? Bu sorunun, o süslü diaspora kürsülerinden ahkâm kesenlerin lügatinde namuslu tek bir karşılığı bulunmamaktadır; zira ancestral zihnindeki Kafkas, ne dağların hırçın tabiatıyla ne de o dağların koynunda binlerce yıldır dövülen dillerin trajedisiyle alakası olan bir soyutluktur. Onlar için Kafkas; sınırları keyfe keder çizilen, kimi gün sadece Kuzeybatı Kafkasya’nın otokton evlatları olan Adığe ve Apsuvalara daraltılan, ertesi gün bir toplantı salonunu doldurma telaşıyla içine Alanların, Kumukların, Lakların, Maarulavların, Çeçenlerin ya da İnguşların gelişigüzel fırlatıldığı, fakat hiçbirinin gerçek derdine, diline ve geleceğine temas etmeyen elastik bir yanılsamadan ibarettir. Dini inanç deseniz, Abhazların ve Osetlerin damarlarında hâlâ tüten Hristiyanlık ve kadim pagan inançların tortuları ile Mozdok Çerkeslerinin kilise çanlarıyla harmanlanmış varlığı, bu zevatın kafasındaki tornadan çıkma muhafazakâr aidiyet kalıplarını bir anda paramparça eder. Peki o vakit nedir geriye kalan? Geriye yalnızca, Ankara’nın ya da başka iktidar odaklarının lütfettiği o steril alanlarda toplanıp kendi cılız varlıklarını birbirine alkışlatan, diasporanın kaçınılmaz asimilasyon bataklığında eriyip gitmesini bir folklor gösterisi neşesiyle seyreden bir avuç dernek bürokratının yapay tatmin mekanizması kalır. Bir coğrafyanın adını alıp bir milletin etnik, tarihsel ve siyasal omurgasının yerine ikame etmeye kalkışmak, Çerkes halkının bin yıllık hafızasını bir coğrafi koordinata gömerek buharlaştırma projesinden başka nedir?
Oysa Kafkasya, eğer bir halk değil de bir coğrafyaysa ve bu coğrafyanın adı bir ortak çatı hüviyetiyle sunulacaksa, analarının ak sütü gibi o sarp vadilerin, ovaların ve karlı dorukların sahibi olan bunca kadim milleti hangi küstah elekten geçirip yok sayıyorsunuz? Dağıstan’ın yalçın kayalıklarından Hazar boylarına, Gürcistan’ın bağlarından Azerbaycan’ın yaylalarına kadar asırlardır kök salmış, Tevrat’ın kadim kelamını dağ rüzgârıyla yoğrulmuş Tat diliyle okuyan Dağ Yahudilerini bu markanın neresine sığdıracaksınız? Ermenistan ve Gürcistan yaylalarında kendi sır dolu inançlarını koruyarak yaşayan Yezidileri hangi nizamiyeden geri çevirdiniz? Karaçay-Çerkesya’nın ve Kabardey-Balkar’ın ortak coğrafyasında yan yana nefes alan Karaçayları ve Balkarları, Kuzey Osetya’dan Çeçenistan düzlüklerine uzanan topraklarda at koşturmuş Kumukları, Nogay bozkırlarının çilekeş evlatları Nogayları, Kafkasya’nın başı eğilmez halkı İnguşleri hangi cüretle bir çırpıda sildiniz? Dağıstan denilen o diller denizinin asıl muhafızları olan Avarları, Darginleri, Lezgileri, Lakları, Tabasaranları, Rutulları, Agulları, Tsahurları; dillerinin her biri birer tabiat abidesi olan Andileri, Ahvahları, Bagvalalları, Botlihleri, Godoberileri, Karatalıları, Tindileri, Çamalalları, Tsezleri, Didoları, Hunzibleri, Bejtaları ve Ginuhları hangi marka stratejinizle temsil etmeye cüret edebilirsiniz? Karadeniz’in yeşil koyaklarına sığınmış Megrelleri, Kafkas kulelerinin gölgesinde yaşayan Svanları, dalgaların hırçın türküsünü söyleyen Lazları; Talışları, Tatları, Kafkas Kürtlerini, Ahıska Türklerini ve Karapapakları bu sahte tabelanın hangi köşesine iliştireceksiniz? Bu halkların ne dillerini bilirsiniz, ne uğradıkları katliamlardan haberiniz vardır, ne sürgünlerinin sızısını yüreğinizde taşırsınız; ne onların haklarını uluslararası arenada savunacak bir fikriniz, ne de onlara sunabilecek tek bir dirhem siyasal iradeniz mevcuttur. Sizin Kafkas dediğiniz şey, bu halkların tamamını dışarıda bırakan, içi kof bir nostaljiden, bir Çerkes kaftanı giyip akordeon eşliğinde dönmekten ibaret zavallı bir illüzyondur; ve bu illüzyonun adı Kafkas değil, kendi aczini bölge coğrafyasının arkasına saklayarak gizleyen bir diaspora sahtekârlığıdır.
İşte tam bu noktada, bir Çerkes’in yüreğini bir kor gibi yakan, hançer gibi delen o asıl fırtına kopmaktadır; çünkü bu temelsiz markanın bütün hamallığı, bütün bedeli ve bütün kahrı doğrudan doğruya Çerkes (Adığe) halkına ödetilmektedir. Bütün dinamik enerjisini, insan kaynağını, köylerinden şehirlerine kadar akıttığı alın terini, salonları dolduran binlerini ve tarihin en büyük sürgününün kanayan yarasını Çerkes halkından devşiren bir yapı; iş kendi adını koymaya, kendi dilini savunmaya, kendi vatanı Çerkesya’nın adını telaffuz etmeye geldiğinde birdenbire suspus olmakta, korkakça bir genel geçerliğin ardına sığınmaktadır. Çerkes halkının kanıyla yoğrulmuş 21 Mayıs anmalarında kürsülere çıkıp timsah gözyaşları dökenlerin, o meydanlardan indikten sonra sanki Çerkes halkı tarihte hiç var olmamış, sanki katledilen ve anavatanından sürülenler Adığeler değilmiş gibi davranmaları, bir gaflet değil, sistemli bir yabancılaşmanın sonucudur. Bir halk örgütlenmesi yaratmak, yani Çerkeslerin dilini, meclisini, Xabze’nin kadim adaletini ve anavatanla kurulacak kopmaz bağları örgütlemek yerine; adeta içi boş bir franchising zinciri yönetir gibi hareket etmek, Çerkesliğe vurulmuş en ağır darbedir. Kendine ait bir adı olmaktan utanan, tabelasına “Çerkes” yazmaktan ödü kopan, egemen devletlerin asimilasyon politikalarıyla ters düşmemek adına kendi varlığını görünmez kılan bir zihniyet, Çerkes halkının özgürlük ve varoluş iradesini temsil edemez. Çerkesçe, yani Adığabze, yaşlıların dudaklarında son nefesini verirken, köyler birer birer boşalıp mezarlıklar dahi yabancılaşırken, genç nesiller kendi atalarının dilinde tek bir cümle kuramaz hale gelmişken; siz hangi markanın bekçiliğini yapıyorsunuz? Bir halkın dili ölürken korunan marka, ancak o halkın cenaze levazımatçılığı olabilir.
Çerkeslik, yani Adığağe; ne bir spor kulübünün taraftarlığı ne de hafta sonları dernek lokallerinde çay içerken tüketilecek folklorik bir eğlencedir. Çerkeslik, insanın varoluşla, tabiatla, toplumla ve kendi onuruyla kurduğu o mermerden daha sert, ama ipekten daha zarif ahlak nizamıdır, yani Xabze’dir. Bir Çerkes için vatan, haritalarda çizilmiş soyut bir sınır değil; atalarının kanıyla sulanmış, Psıhafe’nin, Laba’nın, Şınjır’ın, Kuban’ın koynunda uyuyan ve adı tarihin her safhasında Çerkesya olarak anılan kutsal topraktır. Rus Çarlığı bu halkı yok etmek için yüz yılı aşkın bir süre boyunca ormanları baltalarla kesip köyleri ateşe verirken, karşısında “Kafkasyalılar” adında yapay bir kitle değil; kendi bayrağı altında birleşmiş, kendi meclisini kurmuş, vatanı Çerkesya için ölüme gülümseyerek yürüyen Adığe ulusunu bulmuştu. 1861 yılında Soçi vadisinde toplanan Çerkes Özgürlük Meclisi, dünyaya seslenirken bir ticaret markası olarak değil, bağımsız ve egemen bir milletin, Çerkesya’nın temsilcisi olarak haykırmıştı. Peki ne oldu da o bağımsızlık andını içenlerin torunları, bugün kendi adını anmaktan çekinen, kendi vatanını haritadan silen ve kendini “Kafkas” denilen dipsiz, kimliksiz bir torbanın içine hapseden bir zihniyetin esiri haline geldi? Bu dönüşüm, diasporanın yaşadığı derin bir yenilgi psikolojisinin, sığındığı topraklarda maruz kaldığı asimilasyon korkusunun ve kendi kimliğini açıkça savunamayan korkak diaspora elitlerinin ürettiği bir teslimiyet ideolojisidir. Diğer Kafkas halkları kendi kimliklerine sımsıkı sarılırken, Abhazlar kendi cumhuriyetlerinin ve federasyonlarının adını göğüslerini gere gere taşırken, Çerkeslerin kendi adını bir kenara bırakıp herkesin yerine konuşmaya kalkan ama hiç kimse olamayan bir kimliksizliğe razı edilmesi, tarihe karşı işlenmiş en büyük vefasızlıktır.
Bu topraklarda ve küresel diasporada yaşayan her bir Çerkes artık şu yakıcı gerçeği görmek zorundadır: Adını koyamadığınız hiçbir şeyi savunamazsınız, sınırını çizemediğiniz hiçbir vatanı yeniden inşa edemezsiniz ve dilini konuşamadığınız hiçbir milletin geleceğini kurtaramazsınız. Kafkasçılık adı altında yürütülen bu tasfiye hareketi, Çerkeslerin uluslaşma bilincini köreltmekten, onları vatansız ve tarihsiz birer yersiz-yurtsuz topluluğa indirgemekten başka hiçbir işe yaramamıştır. Çerkes halkı kendi hafızasıyla, kendi diliyle ve toprağa düşmüş şehitleriyle alay eden bu tükeniş düzenine artık daha fazla sessiz kalamaz; kalmamalıdır. Bir halkın varoluş kavgası, birkaç dernek ağasının bürokratik iktidar alanlarına, kişisel egolarına ve market markası düzeyine indirgenmiş vizyonsuzluklarına terk edilemeyecek kadar mukaddestir. Gün, tabelaların arkasına saklanma günü değil; göğsünü gere gere Çerkes olduğunu, vatanının Çerkesya olduğunu ve bu halkın geleceğinin ancak kendi öz gücüyle, kendi meclisleriyle ve kendi diline sahip çıkarak kurulabileceğini haykırma günüdür. Bu tarihsel yürüyüş, sahte markaların vitrinlerini yerle bir edecek; Çerkes halkı kendi adını, kendi toprağını ve bin yıllık asaletini gasbeden bu gaflet uykusundan uyanarak kendi kaderini yeniden kendi elleriyle yazacaktır.
Yüz yılı aşan o kanlı ve eşitsiz savaşın tozu dumanı dağıldığında, Çerkesya’nın yemyeşil vadileri sadece terk edilmiş ocakların külleriyle değil, bir daha asla kendi yurdunda yeşermeyecek bir medeniyetin enkazıyla dolmuştu. General Yermolov’un, Zass’ın ve Evdokimov’un imza attığı barbarlık, haritalardan rastgele seçilmiş bir coğrafi bölgeyi değil, bizzat Çerkes (Adığe) ulusunu hedef alıyordu; zira Çar’ın generalleri gayet iyi biliordu ki bu dağlarda boyun eğmeyen, teslimiyeti onursuzluk sayan ve toprağıyla kutsal bir bağ kuran irade, doğrudan doğruya Çerkesliğin ve Xabze’nin ruhuydu. Köyleri çocuklarıyla, kadınlarıyla birlikte ateşe veren, ekinleri yakan, ormanları baltalarla dümdüz eden o sömürgeci hırsın karşısında direnenler, tarihin sayfalarına kanlarıyla “Biz Adığeyiz, burası Çerkesya’dır” diye kazımışlardı. 21 Mayıs 1864 günü Kbaada vadisinde toplanan Rus alaylarının zafer ayinleri eşliğinde ilan ettiği şey, sadece bir askeri harekatın sonu değil, kadim bir halkın kendi öz yurdundan kökleriyle sökülüp atılmasıydı. Karadeniz’in fırtınalı sularına terk edilen köhne Osmanlı takaları, açlıktan, tifüsten ve kederden kırılan yüz binlerce Çerkes’in yüzen tabutlarına dönüştüğünde; Trabzon, Samsun, Varna ve Köstence sahilleri cesetlerin kıyıya vurduğu birer mahşer yerine çevrildiğinde, o insanların kalbindeki tek fısıltı geride bıraktıkları vatanın, Çerkesya’nın hatırasıydı. Hiç kimse o gemilerin ambarlarında can verirken soyut bir “Kafkasyalılık” hülyasıyla ölmedi; herkes kendi köyünün pınarını, vadisini, kendi kabilesinin meclisini ve anadilinde fısıldadığı ninnileri sayıklayarak o tuzlu sulara gömüldü. Bu denli somut, bu denli yakıcı ve bu denli isimli bir felaketin ardından, aradan geçen bir buçuk asrın sonunda ortaya çıkan diaspora elitlerinin, o şehitlerin mirasını isimsiz bir coğrafi etiketin içine tıkıştırmaya çalışması, celladın başaramadığı silme ve unutturma ameliyesini kendi elleriyle tamamlamaktan başka nedir?
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sancıları içinde Balkanlar’dan Ortadoğu çöllerine, Anadolu’nun kıraç yaylalarından Suriye ve Ürdün sınırlarına kadar savrulan Çerkesler; Uzunyayla’nın karlı bozkırlarında, Düzce’nin nemli ovalarında, Reyhanlı’nın sıtmalı bataklıklarında ve Golan’ın taşlık arazilerinde hayata tutunmaya çalışırken, daima iki ateş arasında kaldılar. Bir yanda sığındıkları devletlerin onları sınır boylarında ucuz birer askeri kalkan, sadık birer jandarma gücü olarak kullanma iştahı; diğer yanda ise kendi kimliklerini, dillerini ve özgünlüklerini koruma gayreti vardı. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise ulus-devlet inşasının tektipleştirici ve asimilasyoncu çarkları arasında Çerkes kimliği, potansiyel bir tehdit, bastırılması gereken bir ayrılıkçılık odağı olarak yaftalanmaktan kurtulamadı. İşte diasporadaki o meşum kırılma tam da burada başladı: Kney öz adını haykırmaktan korkan, devletin gazabını üzerine çekmemek için güvenli limanlar arayan ilk kuşak diaspora aydınları ve bürokratları, “Kafkas” kavramını kendilerine koruyucu bir zırh, tehlikesiz ve steril bir şemsiye olarak seçtiler. Çünkü “Kafkas” demek; devlete karşı sadakatini ispatlamış, siyasal taleplerden arındırılmış, sadece folklorik danslardan, akordeon melodilerinden ve yağlı böreklerden ibaret zararsız bir kültürel renk olarak algılanmanın en konforlu yoluydu. Ancak zamanla bu geçici korunma refleksi, hastalıklı bir bağımlılığa, ardından da kendi kendini inkâr eden kaskatı bir bürokratik ideolojiye dönüştü. Çerkes adını unutturmayı bir marifet sayan, Çerkesya lafını duyduğunda dehşete düşen ve anadilde eğitimi lüks gören bu teslimiyetçi zihniyet, nesiller boyunca Çerkes çocuklarının zihnine “Biz Kafkasyalıyız, herkesle kardeşiz, siyasete bulaşmayız” masalını bir afyon gibi zerk etti. Sonuç ise tam anlamıyla bir kültürel soykırım, geri dönülmez bir asimilasyon uçurumu oldu.
Bugün Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanındaki Çerkes köylerine gidin; o köylerin sokaklarında artık çocukların çınlayan Adığabze seslerini duyamazsınız. Yüzlerce yıldır dağların fırtınalarına, kuşatmalara ve sürgünlere direnen o muazzam dil; Abzeh, Kabardey, Şapsığ, Bjeduğ, Çemguy lehçeleriyle konuşulan o kadim lisan, son yaşlıların mezara girmesiyle birlikte sessizce toprağın altına çekilmektedir. Bir milletin dili öldüğünde, o milletin dünyaya bakışı, ahlakı, felsefesi ve ruhu da ölür; çünkü Xabze dediğimiz o sarsılmaz nizam, ancak kendi anadilinin kavramlarıyla nefes alabilir. Hal böyleyken, Çerkes halkının alın teriyle kurulan ve kendilerini en üst temsil makamı olarak pazarlayan federasyonların salonlarında ne konuşulmaktadır? Hangi köklü dil enstitüsü kurulmuş, hangi uluslararası hukuk mücadelesi başlatılmış, anavatana dönüşün önündeki engelleri kaldırmak için hangi somut diplomatik adım atılmıştır? Hiçbiri. Onların bütün mesaisi; yılda birkaç kez düzenlenen folklor festivalleri, kravatlı beylerin birbirine plaket takdim ettiği protokol törenleri ve şimdi de bir ticaret şirketi gibi “Kafkas markasını koruma” hezeyanlarıdır. Siz kimi kandırıyorsunuz? Dilini kaybeden bir halkın markası mı olur? Gençleri kendi atalarının adını telaffuz edemeyen bir toplumun hangi piyasa değerinden bahsediyorsunuz? Sizin korumaya çalıştığınız şey bir halkın onuru değil; devlete ve egemen sisteme karşı hiçbir risk almadan, konforlu koltuklarda oturup itibar devşirdiğiniz o çürümüş diaspora bürokrasisinin imtiyazlarıdır. Çerkes halkının trajedisi üzerinden kariyer devşiren, ama o halkın geleceği için parmağını dahi oynatmayan bu elitler sınıfı, artık tarihin ve Çerkes vicdanının önünde sanık sandalyesindedir.
Bu maskeli baloya son vermenin vakti çoktan gelmiş, hatta geçmektedir. Çerkes halkı artık şunu yüksek sesle sormaktadır: Eğer siz Kafkasya’nın tamamını temsil ettiğinizi iddia ediyorsanız, Kafkasya’nın gerçek sahipleri nerededir? Kafkasya’nın diğer halkları kendi kimliklerini gururla kuşanıp kendi yollarını çizerken, siz kimi, ne adına ve hangi hakla Çerkes halkının sırtında taşımaya zorluyorsunuz? Bu sahte birliktelik masalı, sadece Çerkeslerin kendi ulusal kimliğini inşa etmesini engellemek için uydurulmuş bir prangadır. Çerkeslerin diğer Kafkas halklarıyla olan tarihsel dostluğu, komşuluğu ve kader ortaklığı ancak eşitler arasında, her halkın kendi öz adıyla ve kendi bağımsız iradesiyle var olduğu bir zeminde anlam kazanabilir. Kendi adını söylemekten utanan bir halkın başkalarıyla kuracağı ilişki kardeşlik değil, ancak ve ancak bir sığıntılık psikolojisidir. Biz ne bir coğrafi etiketiz, ne bir folklor ekibiyiz, ne de piyasada alınıp satılacak bir markayız. Biz; binlerce yıllık tarihiyle, Nart destanlarıyla, Xabze’nin ödünsüz ahlakıyla yoğrulmuş, vatanı Çerkesya olan, dili Adığabze olan Çerkes ulusuyuz. Bu gerçeği hiçbir diaspora tüccarı değiştiremeyecek, hiçbir sahte konfor alanı bu hakikatin üzerini örtemeyecektir.
Yazı her ne kadar uzun ve kalabalık yazılmışsa da anlatmak istediği kafkasya bir coğrafya, orada onlarca halk yaşıyor. Kafkas adını kullanmak halkların kimliğini dilini yok ediyor. Diyor. Ayrıca Çerkes ulusal sorununun çözümsüzlüğünü de buna bağlıyor. Muhtemelen yazıyı Kaffed genel kurulunda Federasyonun adının değişmemesine sitem etmek için yazdı. Bir an için gözünüzü kapatın Federayonun adının Çerkes Federasyonu olduğunu hayal edin, sonra neler değiştiğine bakın. Hiç bir şeyin değişmediğini göreceksiniz. Kaffed zaten Çerkes odaklı faal bir federasyon, federasyonu ouşturan şubelerin içinde ne bir oset ne bir abaza derneği var. Federasyonda da tüzüksel bir temsilleri yok.
Canberkin yazısındaki temel yanlşlık Çerkes ulusal sorununun çözümünü kültür dernekçiliğine indirgemek. Kaffed kültür derneklerinin bileşkesidir. Ondan Çerkes ulusal sorununu çözmesi bekenmemelidir. Ondan beklenmesi gereken, dil folklör, tarih, iletişim gibi alanlarda başarılı olması. Başarılı mı tabiki tamamen başarısız.
Paylaşılan yorumdan yola çıkarak ve ne yazık ki bu tür bakış açısının bazı çevrelerce organize biçimde yayıldığını görerek aşağıdaki cevabı yazıyorum:
Bir düşünceyi, bir varoluş kaygısını ve asırların süzgecinden geçerek bugüne ulaşan kolektif bir hafızayı kâğıda dökerken kelimeleri özenle seçmek, her bir cümlenin taşıdığı anlam yükünü kuyumcu terazisinde tartarcasına ilerlemek ve konunun hiçbir boyutunu karanlıkta bırakmamak adına uzun ve kapsamlı metinler inşa etmek, çağımızın hız ve özet tutkusuna karşı verilmiş bilinçli bir entelektüel sorumluluktur. Hakikatin çok katmanlı yapısı, özellikle sürgünlerle, derin tarihsel kırılmalarla ve asimilasyon tehdidiyle karşı karşıya kalmış kadim halkların hafıza arayışlarında, birkaç basmakalıp slogana yahut alelacele çekilmiş kestirme sınırlara sığmayacak kadar geniştir. Bu sebeple kendimizi adarcasına, meselenin köklerine inerek ve ortaya çıkabilecek her muhtemel anlam kaymasını önceden göğüsleyecek bir titizlikle yazmak, asla lüzumsuz bir ayrıntıcılık ya da meramı uzatma hevesi değildir. Bilakis bu, düşüncenin her bir kıvrımını ilmek ilmek dokuyarak ardında hiçbir açık gedik, hiçbir yanlış anlaşılma payı bırakmama; muhatabımızın zihninde belirebilecek olası boşlukları daha baştan sevgiyle, dikkatle ve mantıksal bir derinlikle karşılama gayretidir. Nitekim yazımıza gelen ve meseleyi büyük bir dikkatle okuyarak kendi süzgecinden geçiren kıymetli değerlendirme, tam da bu düşünsel zeminde son derece verimli, öğretici ve üzerine etraflıca konuşulmayı hak eden bir diyalog kapısı aralamaktadır. Muhatabımızın iyi niyetinden, toplumsal meselelere duyduğu içten ilgiden ve bu tartışmaya sunduğu yapıcı katkıdan zerre kadar şüphe duymaksızın; onun sunduğu argümanları birer zenginlik ve samimi bir fikir alışverişi fırsatı olarak kabul ediyoruz. Çünkü farklı pencerelerden bakan ama aynı ortak kaygının sancısını çeken insanların birbirini ötekileştirmeden konuşabilmesi, diasporanın en çok ihtiyaç duyduğu zihinsel olgunluğun temel şartıdır. Bununla birlikte, uzun bir metnin arka planındaki varoluşsal çığlığı yalnızca genel kurul süreçlerindeki isim tartışmalarına, dar bir dernekçilik sitemine ya da biçimsel bir tabela değişikliği arzusuna indirgeyen bakış açısının, meselenin felsefi, sosyolojik ve tarihsel boyutlarını istemeden de olsa daralttığını görmekteyiz. Bize yöneltilen bu eleştiri, muhatabımızın şahsından bağımsız olarak, diasporamızda uzun yıllardır kök salmış olan belirli bir düşünce alışkanlığını yansıtmaktadır. Bu bakımdan amacımız asla kırıcı olmak, karşıdaki düşünceyi küçümsemek ya da herhangi bir kişiyi haksız ithamlarla bir tarafa itmek değildir; aksine, ortak kaygılarımızın merkezinde duran bu kadim meseleyi, karşılıklı saygı, derinlikli bir sorgulama ve entelektüel bir nezaket çerçevesinde enine boyuna tartışarak zihinlerimizdeki düğümleri birlikte çözmeye çalışmaktır. Yazmak, bu bağlamda bir üstünlük kurma aracı değil; aksine aynı kaderi paylaşan insanların ortak hafıza havuzuna bıraktığı samimi bir muhasebe davetidir. Muhatabımızın satırlarında hissettiğimiz o arayış, esasında hepimizin ortak sancısı olan geleceksizlik endişesinin farklı bir dille ifadesinden ibarettir.
Değerli muhatabımızın ileri sürdüğü en çarpıcı düşünce deneylerinden biri, bir an için gözlerimizi kapatarak federasyonun adının Çerkes Federasyonu olduğunu hayal etmemizi ve bu durumda aslında hiçbir şeyin değişmediğini göreceğimiz yönündeki samimi tespitidir. İlk bakışta son derece pratik, ayakları yere basan ve biçimsel ayrıntılara takılmak yerine içeriğe odaklanmayı öneren bir sağduyu yaklaşımı gibi görünen bu argüman, aslında ontolojik, yani varlıksal açıdan üzerinde çok daha derin düşünülmesi gereken temel bir felsefi problemi barındırmaktadır. İnsanlık düşünce tarihi boyunca, kadim felsefeden modern semiyotiğe ve dilbilime kadar uzanan bütün düşünce gelenekleri göstermiştir ki, adlandırma eylemi sadece nesnelerin üzerine yapıştırılan tesadüfi bir etiket ya da binaların kapısına asılan sıradan bir teneke levha değildir. Bir özneye, bir kuruma yahut bir halka verilen ad; onun dünyadaki yerini, varoluş gayesini, sınırlarını ve kendisini nasıl tarif ettiğini belirleyen kurucu bir iradedir. Adı konulmayan, kendi öz kimliğiyle açıkça telaffuz edilmeyen hiçbir kavram ya da toplumsal irade, tarihin ve kamusal alanın meşru bir aktörü olarak tam anlamıyla görünürlük kazanamaz. İsimlendirmek, varlığı tanımak, onu tarihin karanlık dehlizlerinden çıkarıp bilincin aydınlığına kavuşturmak ve ona bir istikamet çizmektir. Siz bir topluluğun çatı örgütünde o topluluğun kendi öz adını taşımaktan imtina ettiğinizde, aslında sadece teknik bir kelime tercihi yapmamış olursunuz; aynı zamanda o topluluğun tarihsel varlığını, siyasal meşruiyetini ve kamusal alandaki hak arama zeminini farkında olmadan belirsizleştirmiş olursunuz. Adı açıkça zikredilmeyen bir öznenin sınırları flu kalır; sınırları flu kalan bir yapının ise hangi talebi kimin adına savunduğu daima bir tartışma konusu haline gelir. Dolayısıyla bir çatı kurumunun kendi kurucu kitlesinin adını taşıması meselesi, asla tali bir şekilcilik yahut bürokratik bir kapris olarak görülemez; bilakis bu, o kitlenin kendi tarihsel varlığıyla kurduğu barışık, dürüst ve şeffaf ilişkinin en doğal, en meşru ve en kaçınılmaz tezahürüdür. Bir topluluk kendi dilinin, kendi tarihinin ve kendi hafızasının taşıyıcısı olan ismi telaffuz etmekten çekindiğinde, zamanla o ismin temsil ettiği bütün değerler dünyasını da yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. İsim, geçmiş ile gelecek arasında kurulan en sağlam köprüdür.
Eğer adın değişmesi gerçekten hiçbir şeyi değiştirmeyecek kadar önemsiz, sıradan ve tesirsiz bir formaliteden ibaret olsaydı, diaspora tarihimiz boyunca bu konunun her gündeme gelişinde neden bu denli derin bir hassasiyetin, kaygının ve duygusal yoğunluğun yaşandığını anlamak güçleşirdi. Toplumsal hafıza ve kurumsal refleksler, hiçbir pratik sonucu olmayacak içi boş meseleler etrafında bu derece yoğun bir direnç ya da hararetli tartışmalar üretmez. İsim tartışmalarının etrafında oluşan bu yüksek duyarlılık, aslında herkesin içten içe adlandırmanın ne denli kurucu, dönüştürücü ve sorumluluk yükleyici bir güce sahip olduğunu çok iyi bilmesinden kaynaklanmaktadır. Bir tabelaya açıkça ve tereddütsüz biçimde o halkın kendi adını yazmak, hem içerideki topluluğa hem de dış dünyaya yönelik son derece berrak bir mesaj iletmek anlamına gelir: Biz buradayız, bu kimliğin taşıyıcısıyız ve bu kimliğin geleceğinden doğrudan sorumluyuz. Geniş, geçirgen ve sınırları belirsiz bir coğrafi adın arkasında kalındığında ise, bu durum zaman zaman kurumların kendi önceliklerini netleştirmesini zorlaştırabilir, toplum nezdinde bir kimlik muğlaklığına yol açabilir ve asimilasyon gibi hayati bir tehlike karşısında atılması gereken somut adımların odak noktasını dağıtabilir. Nitekim geçmiş kuşakların belirli tarihsel zorunluluklar, dönemin siyasal hassasiyetleri ve bir sığınma refleksiyle benimsediği genel kavramlar, zamanla sorgulanamaz tabulara dönüşmemelidir. Kuşaklar değiştikçe, demokratikleşme süreçleri ilerledikçe ve anadil kaybı gibi yakıcı sorunlar kapımıza dayandıkça, kurumların da kendi kimliklerini daha net, daha özgüvenli ve daha şeffaf bir dille ifade etmesi bir gereklilik haline gelir. Bu sebeple isim meselesi, kesinlikle tek başına her derdi bir anda çözen sihirli bir formül değildir; ancak kendi adını sahiplenmek, doğru bir rotada ilerlemenin, dürüst bir kurumsal kimlik inşa etmenin ve geleceğe dönük stratejileri sağlam bir zemine oturtmanın ilk ve vazgeçilmez basamağıdır. Bu sebeple meseleyi sadece tabeladaki harflerin dizilimi olarak görmek, meselenin ruhunu gözden kaçırmak demektir. Çerkes kimliği, yüzyıllardır sürgün yollarında, asimilasyon cenderesinde ve yabancı coğrafyaların bozkırlarında var olma mücadelesi vermiş bir ulusun haysiyet bayrağıdır; bu bayrağın kendi kurumlarımızın çatısında dalgalanmasını arzulamak ise her ferdin en meşru hakkıdır.
Muhatabımızın değerlendirmesinde yer alan ve fevkalade önemli bir sosyolojik hakikate işaret eden bir diğer tespit ise, federasyonun fiiliyatta zaten tamamen Çerkes odaklı olduğu, bünyesinde ne bir Oset ne de bir Abaza derneği bulunduğu ve bu halkların tüzüksel bir temsillerinin dahi yer almadığı yönündeki son derece açık gözlemidir. Yorumcumuzun hiçbir komplekse kapılmadan, büyük bir samimiyet ve nesnellikle ortaya koyduğu bu olgu, aslında diasporadaki kurumsal yapının içinde bulunduğu en büyük yapısal çelişkiyi bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Eğer bir federasyonun insan kaynağı, üye dernekleri, maddi ve manevi dinamizmi, taban enerjisi ve faaliyet sahası neredeyse bütünüyle Çerkeslerden oluşuyorsa ve diğer Kafkas halklarının orada kurumsal bir temsili bulunmuyorsa, o halde o yapının tabelasında genel bir coğrafyanın adını muhafaza etmesi kimi, nasıl ve ne ölçüde temsil etmektedir? Bu durum, tarafların niyetinden bağımsız olarak, son derece karmaşık ve iki yönlü bir temsil krizine yol açmaktadır. Bir yandan, Kafkasya’nın her biri kendi dili, kültürü ve özgün tarihiyle saygıdeğer birer özne olan diğer kadim halkları (Abhazlar, Osetler, Çeçenler, İnguşlar, Dağıstan halkları), fiilen içinde bulunmadıkları ve karar alma süreçlerine katılmadıkları bir çatının adı altında simgesel olarak yer alarak kendi özgün kimliklerinin bağımsız görünürlüğünü yitirme riskiyle karşılaşmaktadır. Diğer yandan ise, bütün fedakârlığı üstlenen, aidatını ödeyen, salonları dolduran, dili yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan ve anayurdundan koparılmış olan Çerkes halkı, kendi öz adıyla kurumsallaşmaktan imtina ederek bir tür kimlik anonimleşmesine mahkûm edilmektedir. Diğer Kafkas halklarıyla olan tarihsel kardeşliğimiz, kader ortaklığımız ve komşuluk bağlarımız elbette başımızın tacıdır; ancak bu kardeşlik, halkların birbirinin adını gölgelemesiyle değil, her birinin kendi adı ve kimliğiyle eşitler olarak yan yana durmasıyla anlam kazanır. Dolayısıyla muhatabımızın bu samimi tespiti, bizim ilk metindeki eleştirimizi zayıflatmak şöyle dursun; aksine, var olan temsil krizinin ne kadar somut, ne kadar gerçek ve ne kadar çözüme muhtaç olduğunu en yetkin ve berrak biçimde teyit etmektedir. Bu durum, diğer halklarla aramıza bir mesafe koymak değil; bilakis her halkın kendi özgün kimliğiyle var olabileceği çoğulcu ve adil bir kardeşlik zeminini savunmaktır. Çünkü gerçek bir dayanışma, ancak kendi kimliğinden emin olan ve başkalarının kimliğine de aynı saygıyla yaklaşan eşit özneler arasında kurulabilir. Muhatabımızın bu tespiti, işte tam da bu eşitlikçi ve şeffaf kardeşlik anlayışına giden yolu aydınlatmaktadır.
Tartışmanın en can alıcı noktalarından birini oluşturan ve yorumcumuzun da haklı bir teorik ayrımla altını çizdiği temel itiraz ise, Çerkes ulusal sorununun çözümünün kültür dernekçiliğine indirgenemeyeceği ve kültür derneklerinin bir bileşkesi olan bir federasyondan ulusal sorunları çözmesinin beklenmemesi gerektiği fikridir. Bu argüman, klasik sivil toplum kuramı açısından son derece anlaşılır ve teorik olarak saygıdeğer bir ayrıma dayanır: Bir tarafta kültür, folklor, müzik ve dil alanında faaliyet gösteren dernekler; diğer tarafta ise siyasal, anayasal ve yapısal talepleri üstlenen siyasi mekanizmalar yer almalıdır. Ancak sosyolojinin, siyaset biliminin ve azınlık araştırmalarının bize gösterdiği üzere, sürgüne uğramış, ana vatanından koparılmış ve varoluşsal bir asimilasyon tehdidi altında yaşayan topluluklar için kültür ile siyaset arasındaki çizgi hiçbir zaman steril ve birbirinden tamamen yalıtılmış bir sınır olamaz. Bir dilin yaşaması eğitim politikalarıyla, bir kültürün korunması anayasal haklarla ve bir halkın hafızasının muhafazası ise doğrudan doğruya kamusal alanla ilgilidir. Dahası, somut kurumsal pratiğe ve federasyonun yakın tarihine nesnel bir gözle baktığımızda, bizzat federasyonun kendisinin hiçbir zaman kendisini sadece apolitik bir kültür dernekleri toplamı olarak tarif etmediğini, aksine çok geniş ve iddialı bir kamusal-siyasal misyon üstlendiğini görmekteyiz. Bunun en somut ve açık kanıtı, federasyon bünyesinde kurulan ve kamuoyuna gururla tanıtılan KAFFED Siyaset Akademisi projesidir. Bu akademinin müfredatına ve hedeflerine bakıldığında; Türkiye’nin siyasi tarihi, seçim sistemleri, kamu yönetimi mevzuatı, yerel yönetimler hukuku, lobicilik ve savunuculuk teknikleri, siyasal iletişim ve uluslararası ilişkiler gibi doğrudan profesyonel siyasetin temel alanlarının yer aldığı görülür. Ayrıca farklı siyasi partilerden milletvekillerinin, genel başkan yardımcılarının ve siyaset uzmanlarının derslere davet edilmesi, gençlerin aktif siyaset ağlarıyla temasının hedeflenmesi ve açıkça yerel yönetimlerden parlamentoya kadar diasporanın taleplerini sahiplenecek siyasi aktörler yetiştirilmesinin amaçlanması, kurumun kendisini salt bir folklor kulübü olarak görmediğinin en bariz, en meşru ve en somut kanıtıdır. Bu çaba, kendi içinde son derece anlaşılır bir sivil katılım arayışıdır; ancak böyle bir siyasi kadro yetiştirme iddiası ortadayken, eleştiriler karşısında birdenbire biz sadece kültür derneklerinin masum bileşkesiyiz argümanına sığınılması, kurumun kendi pratikleriyle çelişen bir savunma ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla sorun siyaset yapmakta veya siyasal aktörler yetiştirmekte değildir; asıl sorun, yapılan bu işlerin kurumsal kimlikle örtüşmemesinde ve topluma karşı açık bir şekilde sahiplenilmemesindedir. Bir yandan siyasetin en karmaşık araçlarını kullanıp diğer yandan apolitik bir kültür kurumu görüntüsü vermek, hem kurumun inandırıcılığını zedelemekte hem de tabanın beklentileriyle yönetim pratikleri arasında derin bir mesafe yaratmaktadır.
Federasyonun siyasal alandaki bu kurumsal varlığı ve sivil toplum ötesi vizyonu, sadece bir eğitim projesiyle de sınırlı kalmamış; devletin en üst kademelerine, Meclis Başkanlığına, Cumhurbaşkanlığına, bakanlıklara ve siyasi partilere sunulan kapsamlı talep dosyalarında da kendisini açıkça göstermiştir. Bu dosyalarda dile getirilen maddelerin her biri, basit bir folklorik derleme çalışmasının yahut dernekler arası geleneksel dayanışmanın fersah fersah ötesinde, doğrudan doğruya devletin anayasal, siyasal ve hukuki mimarisini ilgilendiren köklü yapısal taleplerdir. Örneğin, TRT bünyesinde devlet bütçesiyle haftanın yedi günü yirmi dört saat kesintisiz Adığece ve Abhazca yayın yapacak resmi bir televizyon kanalının, yani TRT Çerkes’in kurulması talebi tam da bu siyasal ajandanın merkezindedir. Bu talep için Meclis kapılarında basın açıklamaları yapılmış, imza kampanyaları düzenlenmiş, siyasi parti liderleriyle doğrudan görüşmeler yürütülmüştür. Yine aynı federasyon, Milli Eğitim Bakanlığı'nın seçmeli dersler politikasını aşarak, anadilde eğitimin anayasal bir güvenceye kavuşturulmasını, kadrolu Adığece öğretmen atamalarının yapılmasını talep etmiştir. Daha da ötesi, Cumhuriyet dönemindeki İskan Kanunu gibi tektipleştirici ve asimilasyonist politikalar çerçevesinde değiştirilen tarihi Çerkes ve Kafkas köy isimlerinin resmi olarak iadesi istenmiştir ki bu talep, doğrudan devletin tarihsel hafıza ve ulus-devlet politikalarıyla hesaplaşma anlamına gelen son derece radikal bir siyasal hamledir. Bununla da yetinilmemiş; 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü ve Katliamı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından resmi bir kararla Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suç olarak tanınması için kanun teklifi taslakları hazırlanmış, milletvekillerine lobi yapılmıştır. Diaspora mensuplarının Rusya Federasyonu'ndaki anavatan cumhuriyetlerine ve Abhazya'ya dönüşlerini kolaylaştırmak adına koşulsuz çifte vatandaşlık imtiyazlarının diplomatik yollarla sağlanması talep edilmiştir. Bütün bu talepler, doğası gereği bütünüyle siyasaldır, anayasaldır ve modern dünyada bir topluluğun hak arama mücadelesinin en üst düzey başlıklarıdır. Bu denli kapsamlı ve doğrudan siyaset kurumunu muhatap alan talepleri masaya koyan bir yapıyı, sadece folklorik danslar icra eden masum bir kültür kulübü olarak nitelendirmek, bizzat o yapının kendi kurumsal hafızasına, tarihsel iddialarına ve bugüne kadar ortaya koyduğu samimi emeğe haksızlık etmek olur. Bu taleplerin meşruiyeti ve haklılığı konusunda hiçbir şüphe yoktur; aksine bunlar, demokratik bir hukuk devletinde yaşayan her onurlu yurttaşın en temel insan haklarıdır. Ancak bu denli hayati ve anayasal hedefleri takip eden bir çatı örgütünün, kendi kimliğini ve misyonunu kamuoyuna anlatırken son derece açık, tutarlı ve cesur bir dil kullanması gerekir. Ulusal hak arayışı, ancak kendi adını açıkça koyan bir kurumsal iradeyle başarıya ulaşabilir.
Aynı şekilde, seçim dönemlerinde yayımlanan resmi Seçim Bildirgeleri ile siyasi partilere açık çağrılarda bulunulması, Çerkeslerin taleplerini seçim bildirgelerine almayan siyasi partilere ve adaylara oy verilmeyeceğinin açıkça ilan edilmesi ve nüfusun yoğun olduğu illerde milletvekili ya da belediye meclis üyesi adaylarının belirlenmesi süreçlerinde parti genel merkezleri düzeyinde yürütülen lobi temasları, kurumun siyasal süreçlerde doğrudan bir aktör olma arzusunu ortaya koymaktadır. Dahası, uluslararası alanda Rusya Federasyonu ile yürütülen diplomatik temaslar, anavatan cumhuriyetlerindeki gelişmelere dair atılan adımlar, Türkiye’nin resmi olarak tanımadığı Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının tanınması için yürütülen kamu diplomasisi ve uluslararası insan hakları platformlarında diaspora adına yapılan raporlamalar; bu organizasyonun fiilen bir tür sivil dış politika aktörü gibi hareket ettiğini göstermektedir. Bütün bu tabloyu sergileyen bir kuruma dair eleştiriler yöneltildiğinde, onu aniden sadece çay içilip folklor oynanan masum bir dernekler bileşkesi olarak konumlandırmak, ister istemez derin bir tutarsızlık ve çelişki hissi yaratmaktadır. Elbette bir sivil toplum kuruluşu siyasal alanda hak arayışı içine girebilir ve girmelidir de; bunda yadırganacak hiçbir şey yoktur. Modern demokrasilerde sivil toplumun temel görevi zaten kamusal politikaları etkilemektir. Yadırganan ve sorgulanan husus, siyasal etki ve temsil iddiası söz konusu olduğunda en üst düzey otorite gibi hareket eden bir anlayışın, iş hesap vermeye, sonuç almaya ve varoluşsal krizlere çözüm üretmeye geldiğinde sorumluluğu üzerinden atarak kendini dar bir kültür dernekçiliği kalıbına hapsetmesidir. Bu durum, kurumun kendi misyonunu tam olarak tanımlayamamasından ve siyaset ile kültür arasındaki ilişkiyi şeffaf bir zemine oturtamamasından kaynaklanan yapısal bir açmazdır. Bir sivil toplum örgütünün seçim süreçlerinde toplumun haklarını savunması, adaylardan taahhütler istemesi ve uluslararası mekanizmalarda lobi faaliyetleri yürütmesi son derece kıymetli demokratik haklardır. Fakat bu faaliyetler yürütülürken, kurumun kendi tabanına karşı hesap verebilir olması, başarı ve başarısızlıkların şeffafça tartışılması ve en önemlisi de bu büyük iddiaların arkasında durulması gerekir. Güçlü bir temsil, ancak şeffaf ve tutarlı bir duruşla mümkündür.
Burada üzerinde en çok durulması ve hepimizi derin bir kederle birleştirmesi gereken en samimi tespit ise, değerli yorumcumuzun yazısının sonunda yer verdiği o hüzünlü ve can alıcı cümledir: Kurumdan beklenmesi gerekenin dil, folklor, tarih ve iletişim alanlarında başarılı olması gerektiğini belirttikten sonra, başarılı mı sorusuna verdiği o dürüst cevap: Tabii ki tamamen başarısız. İşte bu noktada, aramızdaki tüm düşünsel nüanslar, üslup farklılıkları ve kavramsal tartışmalar yerini ortak bir acıya ve ortak bir sorumluluk bilincine bırakmaktadır. Yorumcumuzla tamamen aynı hissiyatı ve aynı derin kaygıyı paylaşıyoruz: Evet, ne yazık ki kültürel varoluşumuzun en temel taşıyıcısı olan dilimiz, yani Adığabze, yaşlılarımızın dudaklarında son nefesini vererek sessizce toprağa karışmaktadır. Köylerimiz boşalmakta, şehirlerin karmaşasında yetişen yeni nesiller kendi atalarının dilinde tek bir cümle dahi kuramamakta, zengin folklorumuz düğün salonlarında sergilenen gösterilere indirgenmekte ve Xabze’nin o köklü adalet felsefesi gündelik hayatın dışına itilmektedir. Peki soralım: Eğer bir kurum, yorumcumuzun da ifade ettiği gibi, varoluş gayesi sayılan bu en temel kültürel sahalarda tamamen başarısız ise ve aynı zamanda siyasal temsilde de adını koymaktan çekinen bir ikirciklilik yaşıyorsa, bu durum sadece basit bir yönetim yetersizliği midir, yoksa yarım asırdır sürdürülen kurumsal paradigmanın kökten bir kriz içinde olduğunun kanıtı mıdır? Dilin ve kültürün kurtarılması, onu siyasetin, anayasal güvencelerin ve berrak bir kimlik bilincinin dışına iterek sadece dernek odalarında yaşatmaya çalışmakla mümkün olamaz. Kültürü korumak için bile siyasal iradeye, anayasal haklara ve her şeyden önce kim olduğunu açıkça haykıran onurlu bir özne bilincine ihtiyaç vardır. Dolayısıyla kültür ile siyaset, isim ile içerik arasındaki bu yapay kopuş sona ermedikçe, ne dilimizi yaşatmamız ne de tarihin önünde asil bir duruş sergilememiz mümkün olacaktır. Dilimizin yok oluşu, sadece bir iletişim aracının kaybı değildir; bir milletin dünyaya bakışının, felsefesinin, mizahının, ağıtlarının ve binlerce yıllık bilgeliğinin toprağa gömülmesidir. Eğer bugün derneklerimizin kapısından içeri giren gençlerimiz kendi anadillerini öğrenemiyor, köylerimizde o güzelim Adığabze ezgileri susuyorsa, bu hepimizin ortak acısı ve ortak vebalidir. Bu yangını söndürmek için sadece folklorik gösterilerle yetinemeyiz; köklü bir dil stratejisine ve güçlü bir iradeye ihtiyacımız vardır.
Sonuç olarak, meselenin hiçbir noktasını karanlıkta bırakmamak, her bir muhtemel itirazı ve yanlış anlamayı daha doğmadan cevaplamak adına kendimizi parçalarcasına uzun yazmamız; kimseye bir üstünlük taslama, muhataplarımızı yargılama yahut onları bir tarafa itme hevesi asla değildir. Bu, yok oluşun eşiğinde duran kadim bir medeniyetin evladı olarak, tarihin ve gelecek nesillerin omuzlarımıza yüklediği ağır vicdani borcun bir gereğidir. Yorumcumuzun getirdiği eleştiriler son derece kıymetlidir; çünkü bu eleştiriler sayesinde, diasporanın yıllardır içine hapsolduğu adlandırma paradoksunu, kültür ile siyaset arasındaki yapay çatışmayı ve en önemlisi de dilimizin sessiz sedasız yok oluşu karşısındaki ortak çaresizliğimizi samimiyetle konuşma imkânı bulduk. Birbirimizi dışlamadan, ötekileştirmeden ve hiçbir düşünceyi peşinen mahkûm etmeden yürütülecek bu tür derinlikli tartışmalar, diasporanın üzerindeki o uyuşukluk perdesini aralayacak tek yoldur. Çerkes halkı; ne bir coğrafi adın arkasına saklanmaya muhtaçtır ne de kendi varlığını sadece folklorik bir süs olarak görmeye razı gelecektir. Bizler, kendi adımızın onuruna sahip çıkarak, anadilimizin son nefesini vermemesi için topyekûn bir seferberlik başlatarak ve geçmişin acılarını geleceğin aydınlık ve özgür yarınlarına dönüştürerek var olabiliriz. Tarihin bu nihai kavşağında hiçbir kaçamak savunma geleceğimizi kurtarmaya yetmeyecek; bizleri ancak birbirimize duyduğumuz sevgi, dürüstlük, açık sözlülük ve kendi köklerimize olan sarsılmaz sadakatimiz ayakta tutacaktır. Bu hakikat hiçbir gölgeyi kabul etmez; ortak vicdanımızın sesi bütün yapay barikatları aşacak kadar güçlü ve berraktır. Birbirimizi kırmadan, yargılamadan ve haksız yaftalarla bir tarafa itmeden konuşabilmek, bu topraklarda geleceğimizi birlikte inşa etmenin yegâne teminatıdır. Muhatabımızın samimi eleştirilerine teşekkür ederken, bu tartışmanın bir ayrışma değil, ortak bir akıl ve ortak bir vicdan inşasına vesile olmasını yürekten diliyoruz. Çerkes halkı, kendi tarihine, diline ve onuruna sahip çıkarak geleceğe yürüyecek; bu yürüyüşte her bir ferdin emeği ve sözü başımızın üstünde yer alacaktır.
⚡ YAZIYI ÖZETLE & GRAFİK KART ÜRET
