Çerkes kimliğinin bugünkü ahvali, kökleri derinlerde olan ancak gövdesi rüzgârda savrulan bir ağacın trajedisini andırıyor. Bir halkın varlık sancısı, sadece geçmişin yasını tutmakla ya da yitirilen toprakların haritasına bakıp iç çekmekle dindirilebilecek bir sızı değildir. Diaspora denilen o devasa, uçsuz buçaksız ve zamanın durduğu bekleme salonunda, kimliğimizi muhafaza etme iddiasıyla kurduğumuz yapılar, ne yazık ki zaman içerisinde o kimliğin kendisinden daha hantal, daha donuk ve daha işlevsiz hale gelmiştir. Mesele sadece kurumların varlığı ya da yokluğu değil, bu kurumların zihnimizde işgal ettiği yer ile hayatın gerçekliği arasındaki o korkunç yarıktır. Bugün Çerkes kurumları, birer kurtuluş adası olmaktan çıkmış, kendi yarattıkları bürokratik labirentlerde yankılanan boş seslerin mekanı haline gelmiştir. İnşa edilen duvarlar dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bir kalkan değil, içerideki cevherin dünyayla temasını kesen birer engeldir. Kimliğin sessizce çözülüp gitmesi, büyük gürültülerle değil, bu duvarların ardındaki o sinsi kayıtsızlıkla gerçekleşmektedir.Kurumsallaşma dediğimiz olgu, modern dünyanın en keskin silahıyken, bizim ellerimizde paslı birer tabelaya dönüşmüştür. Bir toplumsal yapının "kurum" niteliği kazanması için sadece bir tüzüğe veya bir binaya sahip olması yetmez; o yapının bir "akıl" ve "irade" merkezi olması gerekir. Oysa bugün karşımızda duran tablo, vizyon birliğinden yoksun, sadece statü kaygılarının ve kişisel egoların çarpıştığı bir arena görünümündedir. Kurum, bir halkın yürüyen aklıdır dedik; ancak bu akıl, yirmi birinci yüzyılın ritmine ayak uydurmak yerine, elli yıl öncesinin refleksleriyle bugünü yönetmeye talip olunca ortaya çıkan tek şey patinajdır. Gönüllülük kavramı, kutsal bir fedakarlık zemininden koparılarak, profesyonel bir işleyişin eksikliğini gizleyen, stratejik beceriksizliklerin üzerine örtülen bir mazeret örtüsü haline getirilmiştir. "Biz gönüllüyüz, bu kadar yapabiliyoruz" cümlesi, aslında "biz bu işin ehli değiliz ama koltuğu da bırakmıyoruz" demenin diplomatik yoludur. Bu amatörlük zırhı, liyakati dışlayan ve sadece sadakati ödüllendiren bir mekanizma kurarak, halkın potansiyelini heba etmektedir.
Stratejik planlama adı altında kağıda dökülen cümleler, yönetim kurullarının dar koridorlarında yankılanıp tozlu raflarda sönümlenmektedir. Bu planların hayata geçmesi için gereken finansal bağımsızlık ve donanımlı kadrolar, kurumsal yapılarımızın en büyük eksiğidir. Bağımsız bir bütçesi olmayan, süreklilik arz eden bir gelir modeli yaratamayan bir yapının, uluslararası arenada ya da yerel siyasette bir aktör olma şansı yoktur. Finansmanı hala aidatlara veya bir elin parmaklarını geçmeyen bağışçıların "lütfuna" bağlı olan bir dava, rüzgarın estiği yöne göre eğilmeye mahkumdur. Bu ekonomik bağımlılık, beraberinde siyasi ve düşünsel bir bağımlılığı da getirmekte, kurumları özgürce söz söyleyebilen yapılar olmaktan çıkarıp, onay bekleyen birer onay makamına dönüştürmektedir.Yönetim katmanlarındaki tıkanıklık ise sadece bir nesil çatışması değil, bir zihniyet krizidir. Tecrübe, geçmişte yapılanların aynısını bugüne dayatmak değil, geçmişten alınan dersle bugünü inşa etmektir. Ancak kurumlarımızın tepesindeki "iktidar direnci", tecrübeyi bir baskı aracı olarak kullanmaktadır. Emeklilik kulübü benzetmesi, belki can yakıcıdır ancak hakikatin ta kendisidir. Modern dünyanın kodlarını çözememiş, dijital dönüşümün ve küresel siyasetin dilini kavrayamamış kadroların, yeni nesli peşinden sürüklemesini beklemek bir hayalden ibarettir. Kendi konfor alanlarını terk etmeksizin, değişen dünyaya eski cevapları veren bu anlayış, kurumları hayatın nabzından koparmıştır. Karar alma mekanizmalarının demokratik birer platform olmaktan çıkıp, şahsi ikballerin korunduğu kalelere dönüşmesi, bu yapıların en büyük yapısal bozunumu dur. İçeriye taze kan girmesini engelleyen bu kapalılık hali, dışarıdaki yetkin ve donanımlı zihinlerin kurumlara olan aidiyetini koparmakta, onları kendi bireysel başarı hikayelerine mahkum etmektedir. Genç kuşak ile bu hantal yapılar arasındaki uçurum, bir kopuş değil, bir itiliştir. Gençler, kimliklerini modern dünyanın içinde onurlu bir şekilde taşımak isterken, karşılarında sadece folklorik birer süs eşyası gibi görülmekten yorulmuşlardır. Onları sadece "geleceğin teminatı" gibi içi boş sloganlarla oyalayan, ancak karar süreçlerine dahil etmeyen anlayış, bu kuşağı kendi yalnızlığına ve asimilasyonun kollarına terk etmektedir. Gençlerin dijital devrimle kurdukları o hızlı ve dinamik dil, derneklerin o hantal ve ağdalı bürokrasisine çarpıp paramparça olmaktadır. Bir genç, yirmi otuz yaş bandında kimliğiyle var olma mücadelesi verirken, karşısında sadece geçmişin yasını tutan bir "nostalji müzesi" bulunca, o müzeden kaçarak hayatın gerçekliğine karışmaktadır. Bu durum, halkın geleceğinden her gün bir parça daha eksilmesi demektir.
Asimilasyonun, dil kaybıyla beraber %90’lara vardığı bir felaket tablosunda, hala elli yıl önceki kurs metodolojileriyle çözüm aramak, sadece bir yönetim hatası değil, apaçık bir tarihsel basiretsizliktir. Dil, bir halkın ruhudur ve o ruhun teknolojiyle, pedagojiyle, modern sanatla ve edebiyatla yeniden canlandırılması gerekirken; rutin, heyecansız ve vizyonsuz girişimlerle vakit kaybedilmektedir. Siyasi pasiflik ise bu tablonun en karanlık tarafıdır. Geçmişin baskıcı dönemlerinden tevarüs eden "hayatta kalma refleksi", bugünün özgürlükçü dünyasında birer prangaya dönüşmüştür. Konuk psikolojisinden kurtulamayan, kendi anayasal ve evrensel haklarını talep etmeyi "ev sahibine nezaketsizlik" sanan bu çekingenlik, halkın varoluşsal meselelerini pazarlık konusu dahi yapamamaktadır. Dil hakları, kültürel özerklik ve soykırımın uluslararası hukuk nezdinde tanınması gibi hayati konular, bu korkak atmosferin içinde kaybolup gitmektedir.
Kurumlarımızın birer sosyal lokal seviyesine inmesi, onları sadece düğün ve cenaze törenlerinin organizatörü haline getirmekte, siyasi bir ağırlık oluşturmalarını engellemektedir. Lobi faaliyetlerinden bihaber, uluslararası hukuk mekanizmalarını kullanma becerisi olmayan bir yapının, dünya siyasetinde bir karşılığı yoktur. Gelecek vaat edemeyen, sadece geçmişi tekrar eden bir yapının varlığını sürdürmesi, toplumsal bir refleks değil, sadece biyolojik bir süreçtir. Oysa bir kimlik, ancak iddia ve o iddiayı hayata geçirecek eylemle yaşar. İç bölünmeler, küçük iktidar alanları yaratma hırsı ve "benim derneğim senin derneğinden daha büyük" yarışı, enerjimizi atomize etmekten başka bir işe yaramamaktadır. Aynı şehirde birbirine selam vermeyen iki yapının varlığı, Çerkes kimliğine hizmet değil, o kimliğin parçalanmışlığına vurulan bir mühürdür. Stratejik bir akıl inşa edilemediği, profesyonel bir işleyişe geçilemediği ve liyakat temelli bir kadrolaşma sağlanamadığı sürece, bu çok başlılık bir zenginlik değil, yapısal bir zafiyet olarak kalacaktır. Sessiz çöküşün içinde, kendi küçük bürokrasilerini yaşatma telaşında olanlar, asıl büyük yangını görmezden gelmektedirler. Halkın onuru ve geleceği, bu vizyonsuzluk girdabında her geçen gün daha fazla buharlaşmaktadır. Eğer bugün bir silkiniş, köklü bir zihniyet devrimi gerçekleşmeyecekse; yarın ne anılacak bir vatan kalacaktır ne de o vatanın adını anacak bir dil. Sadece sloganlardan ibaret kalan bir tarih, rüzgarın önündeki toz gibi dağılıp gidecektir.
Bu kurumsal eylemsizliğin ve zihinsel durgunluğun yarattığı en büyük tahribat, toplumsal hafızanın sadece birer "anı" nesnesine indirgenmesidir. Geçmişin acılarını ve kahramanlıklarını bugünün politik diline tercüme edemeyen bir yapı, o geçmişi sadece bir yük olarak omuzlarında taşır. Diaspora sathında kurulan bu hantal yapılar, modern sosyolojinin ve siyaset biliminin sunduğu imkanları ıskalarken, aslında halkın elindeki en büyük kozu; yani "meşruiyet zeminini" de aşındırmaktadır. Dünyanın herhangi bir yerinde hak arama mücadelesi veren topluluklar, lobi faaliyetlerini profesyonel birer diplomasi sanatı olarak icra ederken, bizim yapılarımızın hala "hatırlanmayı bekleyen mağdur" pozisyonunda kalması, siyasi olgunluktan ne kadar uzak olduğumuzun göstergesidir. Mağduriyet, kendi başına bir haklılık doğursa da, bu haklılığı kurumsal bir güce dönüştüremediğiniz sürece tarihin tozlu sayfalarında bir dipnot olmaktan öteye geçemezsiniz. Kurumların kendi içindeki mikro iktidar savaşları, aslında büyük resmi görmekten kaçanların sığındığı birer limandır. Bir halkın varlık sorunu ortadayken, dernek kongrelerinde hangi listenin kazanacağı ya da kimin hangi koltuğa oturacağı üzerinden verilen mücadeleler, trajikomik bir tiyatrodan farksızdır. Bu içe dönük enerji tüketimi, dış dünyaya karşı geliştirilmesi gereken kolektif refleksi felç etmektedir. Oysa ihtiyaç duyulan şey, birbirini taklit eden yüzlerce küçük yapı değil; her biri belirli bir alanda uzmanlaşmış, koordinasyon yeteneği yüksek, finansal ve entelektüel derinliği olan ihtisas kuruluşlarıdır. Bugün bir hukuk merkezimizin, bir stratejik araştırma enstitümüzün ya da küresel ölçekte yayın yapan bir medya ağımızın olmayışı, sadece imkansızlıklarla değil, öncelik sıralamamızdaki o büyük sapmayla açıklanabilir. Kaynaklarımızı tabela derneklerini yaşatmak için seferber ederken, kimliğimizi geleceğe taşıyacak olan "akıl merkezlerini" inşa etmeyi akıl edemiyoruz. Anavatan ile kurulan ilişkilerin niteliği de bu vizyonsuzluğun bir başka yansımasıdır. Vatan kavramını sadece yaz tatillerinde ziyaret edilen turistik bir rota ya da nostaljik bir özlem durağı olarak gören anlayış, oradaki gerçeklikle olan bağını da koparmıştır. Diaspora ve anavatan arasındaki ilişki, romantik söylemlerin ötesine geçip, karşılıklı sorumluluk ve stratejik ortaklık zeminine oturmalıdır. Ancak kurumlarımız, anavatandaki siyasi dinamikleri doğru analiz etmekten ve oradaki kardeşleriyle ortak bir gelecek perspektifi geliştirmekten acizdir. Kendi içindeki bölünmeleri vatan topraklarına da ihraç eden bu yapı, birleştirici değil, ayrıştırıcı bir rol oynamaktadır. Siyasi bir irade koyamayan, sadece edilgen bir bekleyiş içerisinde olan diaspora elitleri, vatan ile olan bağın altını boşaltmakta ve bu bağı sadece kültürel bir alışverişe indirgemektedir. Dilin kaybı karşısındaki vurdumduymazlık ise bu tablonun en acı verici yanıdır. Dilini kaybeden bir halkın, siyasi haklarından ya da kültürel özerkliğinden bahsetmesi, temeli olmayan bir binanın çatısını inşa etmeye benzer. Kurumlar, dilin yaşatılmasını sadece birkaç saatlik hobi kurslarına hapsetmiş durumdadır. Oysa dil, hayatın her alanında nefes alması gereken canlı bir organizmadır. Dijital oyunlardan çizgi filmlere, edebi eserlerden akademik çalışmalara kadar dilin her mecrada var olması gerekirken, bu konuda hiçbir kurumsal teşvik veya fon mekanizması işletilmemektedir. Gençlerin "dil öğrenmek zor" dediği bir dünyada, onlara bu dili sevdirmenin ve hayatlarına entegre etmenin yollarını aramak yerine, onları ilgisizlikle suçlamak en kolay kaçış yoludur. Bilimsel ve pedagojik altyapıdan yoksun her girişim, başarısızlığa mahkumdur ve bu başarısızlıklar toplumdaki umudu biraz daha kırmaktadır.
Karşımızda duran mesele, basit bir dernekçilik krizi değildir; bu, bir halkın tarihten silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalma krizidir. Eğer bugün bu kurumlar kendi kendilerini feshedip, modern dünyanın gereklerine uygun olarak yeniden inşa edilmeyeceklerse, sadece kendi çöküşlerini hızlandıracaklardır. Kimlik, bir emanettir ve bu emaneti taşıyanlar, onun onurunu koruyacak cesarete sahip olmalıdır. Sessizce dağılmak ya da gürültüyle direnmek arasında bir seçim yapmak zorundayız. Nostaljinin konforlu kollarından çıkıp, bugünün sert ve gerçekçi dünyasında bir söz söyleyebilmek için önce aynaya bakmalı ve o aynadaki çelişkilerimizle yüzleşmeliyiz. Eğer bu yüzleşmeyi yapamazsak, gelecekte bizi anacak olanlar, sadece neden kaybettiğimizi anlatan tarihçiler olacaktır.
Bu keskin ve yer yer rahatsız edici tespitlerin her bir satırı, bir halkın geleceğine duyduğum sarsılmaz inancın ve bu inancın örselenişinden doğan derin kederimin mahsulüdür. Okuyucunun zihninde uyanabilecek olası "düşmanca eleştiri" algısını peşinen reddetmek, bu metnin ahlaki zeminini tahkim etmek adına elzemdir. Zira ben, dışarıdan bir gözün soğuk ve mesafeli analiziyle değil, bizzat yangının merkezinde kalmış bir kalbin feryadıyla konuşuyorum. Bu bir saldırı değil, bir sadakat beyanıdır; yıkıcı bir balyoz darbesi değil, paslanmış kilitleri açmaya çalışan zorlu bir anahtar çevirişidir. Kendi evinin eksiklerini, gediklerini ve sarkan tavanını söylemeyen, o evin içinde yaşayanlara en büyük ihaneti etmiş sayılır. Dolayısıyla burada sergilediğim tavır, yıkmak için değil, enkazın altındaki o kadim cevheri yeniden gün yüzüne çıkarabilmek için giriştiğim bir temizlik faaliyetidir. Benim derdim kurumların tabelalarıyla değil, o tabelaların altında pıhtılaşmış olan iradesizliğledir. Şahısları değil, şahısların konfor alanına dönüştürdüğü köhne zihniyeti hedef alıyorum. Eğer bugün bu acı gerçekleri dile getirmezsem, yarın methiyeler düzeceğim bir halkın kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayım. Bu yazı, içeriden gelen, bizzat kimliğin sancısını iliklerinde hisseden bir "ben"in, yine kendisine tuttuğu aynadır. Aynadaki bu görüntüden ürkmek, meseleyi bir husumet parantezine almak, aslında eleştirinin haklılığını tescil etmekten başka bir işe yaramaz. Ben, Çerkes halkının sadece geçmişin bir folklorik kalıntısı olarak müzelere kaldırılmasına itiraz ediyorum. Bu itirazın dozu, tehlikenin büyüklüğüyle doğru orantılıdır. Kurumları eleştirirken, onların varlık nedenlerine olan saygımı değil, bu nedenlerin içini boşaltan işleyişe olan öfkemi kusuyorum. Yapıcı olmayı, her yanlışa bir kılıf uydurmak veya "olsun, hiç yoktan iyidir" diyerek vasatlığa rıza göstermek olarak görmüyorum. Aksine yapıcı olmayı, daha iyisinin, daha güçlüsünün ve daha onurlusunun mümkün olduğuna inanmak olarak tanımlıyorum. Eğer bir yapı, toplumsal talepleri karşılayamıyor ve varlığı sadece statükoyu korumaya hizmet ediyorsa, o yapıyı sarsmak, topluma karşı bir sorumluluktur. Sessiz kalarak asimilasyonun değirmenine su taşımaktansa, konuşarak ve sorgulayarak bir uyanışın fitilini ateşlemeyi tercih ediyorum. Bu metin, kurumsal bürokrasiye değil, halkın ufkuna hitap etmektedir.
Özeleştiri, bir toplumun olgunluk düzeyinin en somut göstergesidir. Kendi kusurlarını halının altına süpüren topluluklar, o halının üzerinde birikmiş olan yalanların ağırlığı altında ezilmeye mahkumdur. Benim yaptığım, sadece o halıyı kaldırmak ve altındaki gerçeği tüm çıplaklığıyla göstermektir. Bu süreçte canı yananların, koltuğu sallananların veya alışkanlıkları bozulanların tepkisi, eleştirimin doğruluğunun nişanesidir. Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; demokratik bir toplum bilinci, kutsallık atfedilen kurumların bile sorgulanabilir olduğu yerde başlar. Hiçbir dernek, vakıf veya federasyon, halkın geleceğinden daha aziz değildir. Eğer bu yapılar amaç olmaktan çıkıp araç haline gelmişlerse ve bu araçlar artık yolda kalmışsa, onları tamir etmek ya da yenilemek sadece bir tercih değil, bir mecburiyettir. Eleştirilerimin sertliği, içimdeki sevgiden ve o kadim kültüre olan derin bağlılığımdan neşet etmektedir. Kaygısı olmayan, öfkesi olmayan bir sevgi, sahtedir. Ben, sevdiğim bu halkın ve kültürün yavaş yavaş eriyişine tanıklık ederken "nezaket" sınırları içerisinde kalıp sahte bir iyimserlik sergileyemem.
Bu noktada kalemimi, sadece kurumların hantallığını teşhis eden bir neşter gibi değil, aynı zamanda ufukta belirecek olan yeni iradenin çağrıcısı olarak kullanıyorum. Asıl muhatabım, bu köhne yapıların labirentlerinde kaybolmayı reddeden, zihni modern dünyanın imkânlarıyla donanmış ama kalbi kadim bir sızının ritmiyle atan yeni nesildir. Gençlik, sadece biyolojik bir yaş aralığı değil, statükoya karşı geliştirilen bir reddediş ve inşa etme iradesidir. Eğer bugün bir çıkış yolu aranıyorsa, bu yol ancak geçmişin ağır yükünü omuzlarından atan ama mirasının onurunu ruhuna nakşedenlerin ayak izlerinde bulunacaktır. Sizi, sadece folklorik birer figür olarak gören, enerjinizi dernek koridorlarındaki sığ tartışmalarla tüketen bu anlayışa mahkûm değilsiniz. Kendi dilini, sanatını ve siyasi tezlerini yirmi birinci yüzyılın küresel sahnesine taşıyacak olanlar, "bizden bir şey olmaz" diyenlerin yarattığı o karanlık dehlizlerden çıkmak zorundadır. Zamanın ruhu, dikey hiyerarşilerin değil, yatay ve dinamik ağların vaktidir. Birikiminizi, entelektüel donanımınızı ve teknolojik kabiliyetinizi, kurumların içine hapsolmuş o dar iktidar alanlarına feda etmeyin. Aksine, o alanları dönüştürecek, gerekirse onları sarsıp yerinden oynatacak bir özgüvenle ayağa kalkın. Gelecek, bir lütuf olarak verilmez; o, ancak bugünün edilgenliğini yırtıp atanlar tarafından inşa edilir. Sessiz kalarak asimilasyona boyun eğmek ile gürültü çıkararak varlığını tescil etmek arasındaki o ince çizgide, tercihinizi onurlu bir varoluştan yana yapmanızı bekliyorum. Bu, sadece bir davet değil, aynı zamanda tarihin üzerimize yüklediği bir zorunluluktur. Eğer bir uyanış başlayacaksa, bu ancak kendi sesini bulan ve o sesin gücüyle dünyayı titreten bir neslin ellerinde hayat bulacaktır. Kendi hakikatinizle yüzleşmekten korkmayın. Eleştirdiğim her nokta, aslında sizin için açılmaya çalışılan birer nefes borusudur. Kurumsal paslanmışlığın ötesinde, hâlâ diri olan o toplumsal cevher, sizin vizyonunuzla birleştiğinde gerçek bir siyasi ve kültürel güce dönüşecektir. Nostaljinin konforlu ama uyuşturucu etkisinden sıyrılıp, hayatın tam merkezinde, dijital evrende, akademik kürsülerde ve uluslararası platformlarda kendi kimliğinizle var olmanın mücadelesini verin. Bu yolculukta ihtiyacınız olan tek şey, geçmişin yasını tutmak değil, geleceğin kurucu aklı olmaktır. Bizden sonraki kuşaklara sadece bir mağduriyet hikâyesi değil, bir başarı ve direnç destanı bırakmak zorundayız. Şimdi, o donuk binaların ve hantal yapıların gölgesinden çıkıp, kendi güneşinizi yaratmanın tam vaktidir.