#APiSCANBERK

21 MAYISI ANMAK 22 MAYISI ÖRGÜTLEMEK

Ey Çerkes ulusunun bugüne kalan son neferleri, tarihsel vicdanımızın üzerini örten o kalın atalet perdesini yırtmak zorundasınız. 21 Mayıs 1864, takvimlerinizdeki sıradan bir tarih değil, insanlık tarihinin karanlık dehlizlerinde unutulmaya terk edilmiş, üzeri kasten tozlu sayfalarla örtülmüş bir utancın, bir halkın kadim vatanından koparılıp okyanusların ve dağların ötesine savrulduğu o dehşet verici kopuşun adıdır. Bu tarih, sadece bir askeri harekatın sonu değil, bir ulusun varoluşunu, dilini, kültürünü ve geleceğini hedef alan sistematik bir yok etme projesinin, nesiller boyu sürecek bir kimliksizleştirme operasyonunun başlangıcıdır. Fakat bugün, o büyük felaketin üzerinden geçen 160 yılı aşkın süreye rağmen, bizler bu trajedinin ağırlığını omuzlamak yerine, onu sadece belirli takvim yapraklarına hapsederek, katliamın kendisi kadar sarsıcı bir çürümeyi de gözler önüne seriyoruz. Artık o "uğradığımız büyük felaketin yasını tutan bir toplum" olma lüksünü bir kenara bırakmalıyız; çünkü bizler, o yası bir kültürel aksesuar gibi üzerimizde taşıyan, içine düşürüldüğümüz ataletin konforuyla vicdanını susturan edilgen bir kitle haline getirilmiş bulunmaktayız. Bu durum kabul edilemez; yası sadece duygusal bir ritüele indirgemek, atalarımızın mirasına ihanettir. Sizler, bu trajedinin kurbanları olmaktan çıkıp, tarihin akışına müdahale eden aktif özneler olmaya mecburdunuz. Öncelikle zihinsel bir devrim başlatın: 21 Mayıs’ı, sadece bir matem günü değil, 22 Mayıs sabahından itibaren başlayacak olan kesintisiz bir ulusal direnişin başlangıç noktası olarak kodlayın. Soykırımın hafızasını yalnızca yılın bir gününe, bir mevsim geçişine veya bir anma töreninin sınırlarına sıkıştırmak, yaşadığımız kaybı küçültmek ve onu önemsizleştirmektir; bu, iradi bir teslimiyetten başka bir şey değildir. Unutmayın ki, yılın geri kalan üç yüz altmış dört gününde Çerkes kimliğini, tarihsel iddialarını ve politik varlığını rafa kaldıran bir toplumun, 21 Mayıs geldiğinde sergilediği ajitasyon, acının samimiyetiyle değil, yalnızca vicdanı teskin etme çabasıyla açıklanabilir. Asimilasyon cenderesi, bizi öyle bir noktaya getirdi ki, artık kendi soykırımımızın hikâyesini bile başkalarının kulaklarına hoş gelecek, kimseyi ürkütmeyecek, düzenin huzurunu bozmayacak bir tonda anlatmaya alıştık. Bu tavır derhal terk edilmelidir. "Devlete dokunmayalım, düzeni bozmayalım, uyumlu azınlık kalalım" şeklindeki telkinlerle büyütülen kuşaklar, tarihlerini bir onur nişanı gibi taşımak yerine, onu bir yük gibi sırtlarında taşıyıp her fırsatta bir kenara bırakmanın yollarını aradılar. Sizin göreviniz, bu korkaklık masalını yırtıp atmaktır. Bütün bir yıl boyunca, kimliğinizi kamusal alandan gizleyen o "makul vatandaş" kimliğinden sıyrılmalı ve tarihsel gerçekliği en sert ve çıplak haliyle savunacak bir siyasi kararlılık göstermelisiniz. Kendi davanızı, başkalarının konforunu düşünerek yumuşattığınız her an, katilin elini güçlendirdiğinizi unutmamalısınız.



Örgütlü öncesizlik dediğimiz bu sarmaldan kurtulmak zorundayız; çünkü bu, toplumsal hafızanın sistematik olarak dumura uğratılmasının bir sonucudur. Genç nesilleriniz, atalarının yaşadığı acının derinliğini, o acının nedenlerini ve bugün dünyadaki jeopolitik karşılığını kavramaktan uzaktır; yalnızca birkaç duygusal sloganın ve görsellerin estetik cazibesiyle yetinen, içi boşaltılmış bir tarih bilincine mahkûm edilmiştir. Bu felaket tablosunu tersine çevirmek için acilen harekete geçin: Akademik disiplinden yoksun, arşivcilikten uzak ve stratejik derinliği bulunmayan bu yaklaşımı kökünden söküp atın. Soykırımı bir hakikat arayışı olmaktan çıkarıp, sadece duygusal bir ritüele dönüştüren bu yapıya son verin. Bir halkın varlığını koruması, tarihini her gün yeniden inşa etmesi ve bu tarihi modern dünyanın siyasi diliyle yeniden üretmesi gerekirken, bizler kendi içine kapalı, dışarıya karşı sessiz, içeride ise birbirine karşı kavgacı bir mikro-dünyanın içine hapsolduk. Oysa Ermeni veya Yahudi hafızası, dünyada her gün, her platformda bir "var olma" direnci gösterirken, Çerkeslerin kendi soykırımlarını sadece baharın son günlerine hapsetmesi, trajik bir politik körlüğün en somut göstergesidir. Bu körlük, sadece bizim zayıflığımızı değil, geleceğe dair vizyonumuzun ne denli sığ olduğunu da göstermektedir. O halde, göreviniz, ulusal hafızanızı bir günlük bir etkinlik olmaktan çıkarıp, Washington'dan Brüksel'e, Moskova'dan Ankara'ya kadar uzanan profesyonel bir akademik ve lobi ağı kurmaktır. Gençlerinizi bu disiplinlerle donatın; uluslararası hukuk ve siyaset bilinci olmadan verdiğiniz her mücadele, boş bir slogandan ibaret kalmaya mahkûmdur. Tarihinizi, bir lise dersi seviyesinden, dünyanın en saygın üniversitelerinde tartışılabilecek bir doktrin seviyesine yükseltmek, sizin elinizdedir.



Bu körlük, anma günlerinin sona ermesiyle birlikte devreye giren ve adeta bir refleks haline gelen "politik ihanet" ile tamamlanmaktadır ve buna artık izin verilemez. 21 Mayıs’ın bitimi, sizin için bir tiyatro oyununda perdelerin kapanması gibi olmamalıdır. Herkesin kendi hayatının rutinlerine, asimilasyonun sessizliğine ve kimliğini kamusal alandan gizleyen o "makul vatandaş" kimliğine geri dönmesi, bir halkın kendi kendini tasfiyesidir. Uluslararası arenada tanınma çabası, tazminat talepleri ve dönüş hakkının somut bir siyasi program haline getirilmesi gibi hayati başlıklar, o geçici duygusallıkla birlikte buharlaşmamalıdır. Diasporanın sözde temsilcileri, dernek yapıları ve uluslararası düzeyde hareket etmesi beklenen kuruluşlar, bu süreci yönetmek yerine, onu sadece "bir gün anıp, geri kalan sürede susma" stratejisine indirgemişlerdir. Bu, sadece bir basiretsizlik değil, bir halkın geleceğine yönelik en büyük sabotajdır ve bu sabotajcı yaklaşımlara derhal son verilmelidir. Açıkça biliniz ki, Rusya'nın "gönüllü göç" yalanı, dünyada çürütülecek hiçbir dirençle karşılaşmadığı sürece hükmünü sürdürecektir. Bu yalanın en büyük destekçisi ise, kendi tarihini sadece bir gün hatırlayan bu edilgen tutumdur. Sizden beklenen, 22 Mayıs sabahından itibaren, bu yalanı çürütecek, somut uluslararası hukuki davalar açacak ve lobi faaliyetlerini kesintisiz bir biçimde sürdürecek, profesyonel, hesap verebilir, şeffaf ve güçlü bir ulusal çatı örgütlenmesini kurmanızdır. Dönüş hakkı talebi, artık sadece duygusal bir beklenti değil, uluslararası hukuk zemininde somut gerekçelere dayandırılmış, adım adım ilerleyen bir siyasi programın omurgası haline getirilmelidir. Her bir Çerkes bireyi, bulunduğu coğrafyada bu davanın kesintisiz birer elçisi olma sorumluluğunu taşımalıdır. Unutulmamalıdır ki, sorun, sadece karşımızdaki düşmanların veya dış güçlerin bizi yok etme arzusu değildir. Esas sorun, bu yok oluşu içselleştirmiş, kendi tarihine karşı bir yabancı gibi davranan bizlerin siyasi acziyetidir. Kabilecilik, küçük grupların egoları, makam hırsı ve kişisel hesaplar, ulusal davanın önüne geçtiği sürece, herhangi bir ilerleme kaydetmek imkânsızdır ve bu iç çürüme, dışarıdaki düşmandan çok daha tehlikelidir. Bugün "Çerkes olmak" bir kimlik mücadelesi değil, bir kültürel dekoratif öğe haline getirilmiştir. Bu yanılgıdan derhal kurtulun: Dili, kültürü ve hafızayı, hayatın her anına yaymayan, siyasi bir talep listesi oluşturup bunu her gün dünyanın her yerinde haykırmayan bir yapının, soykırımın acısını sahiplenme hakkı tartışmalıdır. Bizler, "biz sakin, kültürel bir halkız" diyerek aslında bu büyük soykırımı onaylayan ve onun sonuçlarını normalleştiren bir duruş sergiliyoruz. Bu masal, soykırımın ikinci perdesidir; çünkü mağdur, kendi acısını meşrulaştırdığında katilin işi kolaylaşır. Bu nedenle, en büyük göreviniz, bu kabileci ve küçük hesaplı yapıyı yıkıp, modern bir ulus bilincini hâkim kılacak, liderleri kutsallaştırmayan, eleştiriyi içselleştiren, şeffaf ve demokratik bir ulusal örgütlenme kurmaktır. Kimlik mücadelesini sadece folklor ve mutfak kültürü düzeyinde tutan herkes, bu atalet zincirinin bir parçasıdır; varoluş kavgası, siyasi ve hukuki taleplerin kesintisizce haykırılmasıyla mümkündür. Gerçek bir direniş, sadece yılda bir gün düzenlenen yürüyüşlerde değil; 365 gün süren, lobi faaliyetleriyle, akademik enstitülerle, uluslararası hukuk mekanizmalarını zorlayan profesyonel bir diplomasiyle kurulur. Bir halkın tanınma talebi, bir anma etkinliğinin duygusallığına değil, tarihsel hakikatin hukuki ve siyasi olarak kanıtlanması kararlılığına dayanmak zorundadır. Asimilasyona karşı gösterilen her tepki, dilde, kültürde ve yaşamın her alanında bir kale gibi örülmelidir. Aksi halde, 21 Mayıs, bir ulusun diriliş günü değil, bir ulusun yok oluşunun resmi anma töreni olmaya mahkûmdur. Tarih, unutulanları ve kendini unutanları asla affetmez; bu nedenle kararlılığınızı ilan edin: Ya bir halk olarak tarihe yeniden müdahil olacağız, geçmişin hesaplarını bugünün gerçekleriyle birleştireceğiz ya da bu dramı bir nostaljiye dönüştürüp sessizce sahneden çekilmeyi kabul edeceğiz. Üçüncü bir seçenek, sadece kendimizi kandırdığımız bir illüzyondur. Bu noktada, öncelikle hafızanın nasıl manipüle edildiğini ve toplumsal hafızanın nasıl "ritüelleştirilerek" etkisizleştirildiğini kavramak gerekir; bu süreç, sadece bir topluluğun değil, aslında modern ulus-devletlerin kendi içindeki azınlıkları nasıl yönettiğinin de bir modelidir. Bu modeli tersine çevirmek için, entelektüel üretimi, arşiv çalışmalarını ve siyasi stratejiyi, günlük rutininizin merkezine yerleştirmek zorundasınız. Eğer bizler, kendi trajedimizin başrol oyuncuları değil de figüranları olmaya devam edersek, bu tarihsel sürecin bizi nereye sürükleyeceğini görmek zor değildir. Bir halkın en büyük yenilgisi, düşmanının ona yaptığı zulümden ziyade, o zulmü unutacak kadar asimile olmasıdır. Hafızasını kaybeden bir ulus, kimliğini, dilini ve nihayetinde varoluş gerekçesini de kaybeder. Bugün ihtiyacımız olan şey, sadece duygusal bir uyanış değil, entelektüel ve siyasi bir yeniden yapılanmadır. Soykırımın, sadece bir geçmiş zaman kipi değil, bugünü şekillendiren bir etken olduğunu idrak etmek zorundayız. Diaspora dediğimiz yapı, eğer sadece anma günlerinde bir araya gelen bir topluluktan ibaret kalırsa, o zaman bu kurumlar da asimilasyonun sessiz suç ortaklarına dönüşürler. Bu kurumlara profesyonel bir diplomasi, lobi faaliyetleri ve uluslararası kamuoyunu etkileyecek akademik üretimler kazandırmak, duygusallığın ötesine geçen bir akıl gerektirir. Bizim acımız, bir başkasının "tarihsel notu" değil, bizim "varoluş kavgamızın" merkezi olmalıdır. Ve bu kavga, bir masanın başında, bir kürsüde veya bir sosyal medya gönderisinde değil, hayatın her alanında, her gün verilen bir varlık mücadelesiyle kazanılır. Bu varlık mücadelesinin ilk adımı, kendi trajedimizin yönetimini, utangaçlıktan ve korkaklıktan arındırılmış, uluslararası standartlarda bir siyasi güce dönüştürmektir.



Bizler, 160 yıl önce bu topraklardan sürülüp başka diyarlara savrulan o insanların torunları olarak, bugün tarihin hangi tarafında duruyoruz? Kendi acımızı, kendi hafızamızı ve kendi geleceğimizi yönetme iradesini gösteremeyen bir toplumun, başkalarından adalet veya tanınma beklemesi siyasi bir naiflikten öte, derin bir çelişkidir. Bugün dünyada yükselen "hakikat arayışı" ve "soykırım hafızası" pratikleri, doğrudan doğruya bir organizasyon, bir lobi ve bir akademik birikimle hayat bulmaktadır. Bizim yaşadığımız ise, bu evrensel standartların çok uzağında kalan, adeta kendi kendini uyuşturan bir "mevsimsel yas" halidir ve bu döngü derhal kırılmalıdır. Bir halkın varlığını koruma biçimi, sadece kültürel folklorik öğeleri yaşatmak değil, aynı zamanda o halkın maruz kaldığı büyük yıkımın, yani soykırımın, bugün uluslararası hukuk ve siyaset zemininde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu savunmaktır. Biz ise bunu yapmıyoruz; bunun yerine, kederimizi kamusal alandan gizleyen, utangaç ve "uyumlu" bir diaspora figürü çizerek, katliamı meşru kılan o tarihsel inkar mekanizmasının ekmeğine yağ sürüyoruz. Bu utanç verici tutum, derhal bir politik cüretkârlığa ve akademik cesarete dönüşmelidir. Kendi hikayenizin tek yetkili anlatıcısı siz olmalısınız. Bu edilgenlik, asimilasyonun bir sonucu değil, asimilasyonun bizatihi kendisidir. Kendi tarihini, kendi kimliğini ve kendi varoluşsal krizini, bir başka devletin sınırları içinde, onun belirlediği sınırlar ölçüsünde yaşamaya çalışmak, bir ulusun kendi sonuna gönüllü razı olmasıdır. "Kardeşlik" söylemleri, aslında bu tarihsel yüzleşmeden kaçmanın, egemen ideolojinin gölgesinde güvenli bir liman aramanın politik bir kılıfıdır; bu kılıfı yırtıp atın. Oysa bir ulusun soykırım hafızası, o ulusun vicdanının en diri olduğu yerdir. Eğer biz, 21 Mayıs’ta sokaklara çıkıp ertesi gün bu meseleyi hayatımızın dışına itiyorsak, bizler sadece kendimizi değil, o gün gemi ambarlarında, Karadeniz’in dalgalı sularında ve Kafkasya’nın yüksek yaylalarında can veren atalarımızın vasiyetini de satıyoruz demektir. Bu, bir ihmal değil, bir ihanet zinciridir. Her yıl bu döngüyü yeniden kuran, her yıl aynı gözyaşlarıyla aynı sessizliğe geri dönen kurumlar, dernekler ve bireyler; bu soykırımın ikincil failleri haline gelmişlerdir. Bu zinciri kırmak, sizin tarihi sorumluluğunuzdur. 21 Mayıs'ın bitişi, ulusal davanın başlangıcı olmalıdır.



Gerçek bir uyanış, ancak bu duygusal çemberin kırılmasıyla başlar. Artık "anmak" fiilinin yerini, "hesap sormak" ve "varlığını kanıtlamak" fiillerinin alması elzemdir. Uluslararası mahkemelerde, Avrupa Parlamentosu’nda, Birleşmiş Milletler nezdinde, tarihsel gerçekliğimizi bir akademik doktrin olarak ortaya koyacak, lobicilik faaliyetlerini profesyonel bir diplomasi anlayışıyla yürütecek yapılara ihtiyacımız var. Ancak bu, sadece dışarıya karşı yapılacak bir iş değil; asıl zor olan, kendi içimizdeki o ataleti, o korkaklığı ve o küçük hesapları temizlemektir. Kendi içinde örgütlenemeyen, kendi içinde demokratik bir tartışma kültürünü geliştiremeyen, kendi liderlerini "kutsal" veya "eleştirilemez" gören bir yapı, dışarıdaki devasa inkar makinesiyle baş edemez. Bizler, kabilecilikten modern bir ulus bilincine geçemediğimiz sürece, 21 Mayıs’lar sadece birer ritüel, birer tiyatro sahnesi olarak kalmaya devam edecektir. Bu iç dönüşüm, ulusal dirilişinizin temel taşıdır.



Bu eleştiri, kimsenin kalbini kırmak için değil, toplumsal hafızamızı o duygusal esaretten kurtarıp politik bir dirilişe taşımak için yapılmıştır ve bu sertliği bir motivasyon kaynağı olarak görün. Eğer bu sertlik, bu iğneleyici gerçekler birilerini rahatsız ediyorsa, bu, doğru bir yolda olduğumuzun göstergesidir; çünkü hakikat her zaman rahatsız eder. Çerkes halkı, bir soykırımın mağduru olarak, bu trajediyi bir "yok oluş" hikâyesi olarak değil, bir "varoluş mücadelesi" olarak yeniden kurgulamak zorundadır. Mayıs ayı geçtiğinde sessizliğe gömülmek, aslında katile "yaptıkların doğruydu, biz de unuttuk" demektir. Bunu yapmamak için, 22 Mayıs sabahından itibaren başlayacak olan bir stratejiye, bir akademik disipline ve her şeyden önce, kendi varlığımıza duyduğumuz o sarsılmaz inanca ihtiyacımız var. Aksi takdirde, tarih sayfalarında bir not olarak kalmak veya tarihin tozlu raflarında eriyip gitmek, kaçınılmaz bir son olacaktır. Unutulmamalıdır ki, tarihin en büyük soykırımları, unutulmaya yüz tuttuğu andan itibaren başarıya ulaşmıştır. Sizin kutsal göreviniz, bu başarıya engel olmak, hatırlamayı bir anlık bir duygu durumu olmaktan çıkarıp, bir yaşam biçimi, bir siyasi duruş haline getirmektir. Ya bu radikal değişimi göze alacağız ya da kendi tarihimizin, kendi sessizliğimizle inşa ettiğimiz mezarını kazmaya devam edeceğiz.


Diasporanın Zihniyet Krizi ve Gençliğin Görevi

Çerkes kimliğinin bugünkü ahvali, kökleri derinlerde olan ancak gövdesi rüzgârda savrulan bir ağacın trajedisini andırıyor. Bir halkın varlık sancısı, sadece geçmişin yasını tutmakla ya da yitirilen toprakların haritasına bakıp iç çekmekle dindirilebilecek bir sızı değildir. Diaspora denilen o devasa, uçsuz buçaksız ve zamanın durduğu bekleme salonunda, kimliğimizi muhafaza etme iddiasıyla kurduğumuz yapılar, ne yazık ki zaman içerisinde o kimliğin kendisinden daha hantal, daha donuk ve daha işlevsiz hale gelmiştir. Mesele sadece kurumların varlığı ya da yokluğu değil, bu kurumların zihnimizde işgal ettiği yer ile hayatın gerçekliği arasındaki o korkunç yarıktır. Bugün Çerkes kurumları, birer kurtuluş adası olmaktan çıkmış, kendi yarattıkları bürokratik labirentlerde yankılanan boş seslerin mekanı haline gelmiştir. İnşa edilen duvarlar dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bir kalkan değil, içerideki cevherin dünyayla temasını kesen birer engeldir. Kimliğin sessizce çözülüp gitmesi, büyük gürültülerle değil, bu duvarların ardındaki o sinsi kayıtsızlıkla gerçekleşmektedir.Kurumsallaşma dediğimiz olgu, modern dünyanın en keskin silahıyken, bizim ellerimizde paslı birer tabelaya dönüşmüştür. Bir toplumsal yapının "kurum" niteliği kazanması için sadece bir tüzüğe veya bir binaya sahip olması yetmez; o yapının bir "akıl" ve "irade" merkezi olması gerekir. Oysa bugün karşımızda duran tablo, vizyon birliğinden yoksun, sadece statü kaygılarının ve kişisel egoların çarpıştığı bir arena görünümündedir. Kurum, bir halkın yürüyen aklıdır dedik; ancak bu akıl, yirmi birinci yüzyılın ritmine ayak uydurmak yerine, elli yıl öncesinin refleksleriyle bugünü yönetmeye talip olunca ortaya çıkan tek şey patinajdır. Gönüllülük kavramı, kutsal bir fedakarlık zemininden koparılarak, profesyonel bir işleyişin eksikliğini gizleyen, stratejik beceriksizliklerin üzerine örtülen bir mazeret örtüsü haline getirilmiştir. "Biz gönüllüyüz, bu kadar yapabiliyoruz" cümlesi, aslında "biz bu işin ehli değiliz ama koltuğu da bırakmıyoruz" demenin diplomatik yoludur. Bu amatörlük zırhı, liyakati dışlayan ve sadece sadakati ödüllendiren bir mekanizma kurarak, halkın potansiyelini heba etmektedir.

Stratejik planlama adı altında kağıda dökülen cümleler, yönetim kurullarının dar koridorlarında yankılanıp tozlu raflarda sönümlenmektedir. Bu planların hayata geçmesi için gereken finansal bağımsızlık ve donanımlı kadrolar, kurumsal yapılarımızın en büyük eksiğidir. Bağımsız bir bütçesi olmayan, süreklilik arz eden bir gelir modeli yaratamayan bir yapının, uluslararası arenada ya da yerel siyasette bir aktör olma şansı yoktur. Finansmanı hala aidatlara veya bir elin parmaklarını geçmeyen bağışçıların "lütfuna" bağlı olan bir dava, rüzgarın estiği yöne göre eğilmeye mahkumdur. Bu ekonomik bağımlılık, beraberinde siyasi ve düşünsel bir bağımlılığı da getirmekte, kurumları özgürce söz söyleyebilen yapılar olmaktan çıkarıp, onay bekleyen birer onay makamına dönüştürmektedir.Yönetim katmanlarındaki tıkanıklık ise sadece bir nesil çatışması değil, bir zihniyet krizidir. Tecrübe, geçmişte yapılanların aynısını bugüne dayatmak değil, geçmişten alınan dersle bugünü inşa etmektir. Ancak kurumlarımızın tepesindeki "iktidar direnci", tecrübeyi bir baskı aracı olarak kullanmaktadır. Emeklilik kulübü benzetmesi, belki can yakıcıdır ancak hakikatin ta kendisidir. Modern dünyanın kodlarını çözememiş, dijital dönüşümün ve küresel siyasetin dilini kavrayamamış kadroların, yeni nesli peşinden sürüklemesini beklemek bir hayalden ibarettir. Kendi konfor alanlarını terk etmeksizin, değişen dünyaya eski cevapları veren bu anlayış, kurumları hayatın nabzından koparmıştır. Karar alma mekanizmalarının demokratik birer platform olmaktan çıkıp, şahsi ikballerin korunduğu kalelere dönüşmesi, bu yapıların en büyük yapısal bozunumu dur. İçeriye taze kan girmesini engelleyen bu kapalılık hali, dışarıdaki yetkin ve donanımlı zihinlerin kurumlara olan aidiyetini koparmakta, onları kendi bireysel başarı hikayelerine mahkum etmektedir. Genç kuşak ile bu hantal yapılar arasındaki uçurum, bir kopuş değil, bir itiliştir. Gençler, kimliklerini modern dünyanın içinde onurlu bir şekilde taşımak isterken, karşılarında sadece folklorik birer süs eşyası gibi görülmekten yorulmuşlardır. Onları sadece "geleceğin teminatı" gibi içi boş sloganlarla oyalayan, ancak karar süreçlerine dahil etmeyen anlayış, bu kuşağı kendi yalnızlığına ve asimilasyonun kollarına terk etmektedir. Gençlerin dijital devrimle kurdukları o hızlı ve dinamik dil, derneklerin o hantal ve ağdalı bürokrasisine çarpıp paramparça olmaktadır. Bir genç, yirmi otuz yaş bandında kimliğiyle var olma mücadelesi verirken, karşısında sadece geçmişin yasını tutan bir "nostalji müzesi" bulunca, o müzeden kaçarak hayatın gerçekliğine karışmaktadır. Bu durum, halkın geleceğinden her gün bir parça daha eksilmesi demektir.

Asimilasyonun, dil kaybıyla beraber %90’lara vardığı bir felaket tablosunda, hala elli yıl önceki kurs metodolojileriyle çözüm aramak, sadece bir yönetim hatası değil, apaçık bir tarihsel basiretsizliktir. Dil, bir halkın ruhudur ve o ruhun teknolojiyle, pedagojiyle, modern sanatla ve edebiyatla yeniden canlandırılması gerekirken; rutin, heyecansız ve vizyonsuz girişimlerle vakit kaybedilmektedir. Siyasi pasiflik ise bu tablonun en karanlık tarafıdır. Geçmişin baskıcı dönemlerinden tevarüs eden "hayatta kalma refleksi", bugünün özgürlükçü dünyasında birer prangaya dönüşmüştür. Konuk psikolojisinden kurtulamayan, kendi anayasal ve evrensel haklarını talep etmeyi "ev sahibine nezaketsizlik" sanan bu çekingenlik, halkın varoluşsal meselelerini pazarlık konusu dahi yapamamaktadır. Dil hakları, kültürel özerklik ve soykırımın uluslararası hukuk nezdinde tanınması gibi hayati konular, bu korkak atmosferin içinde kaybolup gitmektedir.

Kurumlarımızın birer sosyal lokal seviyesine inmesi, onları sadece düğün ve cenaze törenlerinin organizatörü haline getirmekte, siyasi bir ağırlık oluşturmalarını engellemektedir. Lobi faaliyetlerinden bihaber, uluslararası hukuk mekanizmalarını kullanma becerisi olmayan bir yapının, dünya siyasetinde bir karşılığı yoktur. Gelecek vaat edemeyen, sadece geçmişi tekrar eden bir yapının varlığını sürdürmesi, toplumsal bir refleks değil, sadece biyolojik bir süreçtir. Oysa bir kimlik, ancak iddia ve o iddiayı hayata geçirecek eylemle yaşar. İç bölünmeler, küçük iktidar alanları yaratma hırsı ve "benim derneğim senin derneğinden daha büyük" yarışı, enerjimizi atomize etmekten başka bir işe yaramamaktadır. Aynı şehirde birbirine selam vermeyen iki yapının varlığı, Çerkes kimliğine hizmet değil, o kimliğin parçalanmışlığına vurulan bir mühürdür. Stratejik bir akıl inşa edilemediği, profesyonel bir işleyişe geçilemediği ve liyakat temelli bir kadrolaşma sağlanamadığı sürece, bu çok başlılık bir zenginlik değil, yapısal bir zafiyet olarak kalacaktır. Sessiz çöküşün içinde, kendi küçük bürokrasilerini yaşatma telaşında olanlar, asıl büyük yangını görmezden gelmektedirler. Halkın onuru ve geleceği, bu vizyonsuzluk girdabında her geçen gün daha fazla buharlaşmaktadır. Eğer bugün bir silkiniş, köklü bir zihniyet devrimi gerçekleşmeyecekse; yarın ne anılacak bir vatan kalacaktır ne de o vatanın adını anacak bir dil. Sadece sloganlardan ibaret kalan bir tarih, rüzgarın önündeki toz gibi dağılıp gidecektir.

Bu kurumsal eylemsizliğin ve zihinsel durgunluğun yarattığı en büyük tahribat, toplumsal hafızanın sadece birer "anı" nesnesine indirgenmesidir. Geçmişin acılarını ve kahramanlıklarını bugünün politik diline tercüme edemeyen bir yapı, o geçmişi sadece bir yük olarak omuzlarında taşır. Diaspora sathında kurulan bu hantal yapılar, modern sosyolojinin ve siyaset biliminin sunduğu imkanları ıskalarken, aslında halkın elindeki en büyük kozu; yani "meşruiyet zeminini" de aşındırmaktadır. Dünyanın herhangi bir yerinde hak arama mücadelesi veren topluluklar, lobi faaliyetlerini profesyonel birer diplomasi sanatı olarak icra ederken, bizim yapılarımızın hala "hatırlanmayı bekleyen mağdur" pozisyonunda kalması, siyasi olgunluktan ne kadar uzak olduğumuzun göstergesidir. Mağduriyet, kendi başına bir haklılık doğursa da, bu haklılığı kurumsal bir güce dönüştüremediğiniz sürece tarihin tozlu sayfalarında bir dipnot olmaktan öteye geçemezsiniz. Kurumların kendi içindeki mikro iktidar savaşları, aslında büyük resmi görmekten kaçanların sığındığı birer limandır. Bir halkın varlık sorunu ortadayken, dernek kongrelerinde hangi listenin kazanacağı ya da kimin hangi koltuğa oturacağı üzerinden verilen mücadeleler, trajikomik bir tiyatrodan farksızdır. Bu içe dönük enerji tüketimi, dış dünyaya karşı geliştirilmesi gereken kolektif refleksi felç etmektedir. Oysa ihtiyaç duyulan şey, birbirini taklit eden yüzlerce küçük yapı değil; her biri belirli bir alanda uzmanlaşmış, koordinasyon yeteneği yüksek, finansal ve entelektüel derinliği olan ihtisas kuruluşlarıdır. Bugün bir hukuk merkezimizin, bir stratejik araştırma enstitümüzün ya da küresel ölçekte yayın yapan bir medya ağımızın olmayışı, sadece imkansızlıklarla değil, öncelik sıralamamızdaki o büyük sapmayla açıklanabilir. Kaynaklarımızı tabela derneklerini yaşatmak için seferber ederken, kimliğimizi geleceğe taşıyacak olan "akıl merkezlerini" inşa etmeyi akıl edemiyoruz. Anavatan ile kurulan ilişkilerin niteliği de bu vizyonsuzluğun bir başka yansımasıdır. Vatan kavramını sadece yaz tatillerinde ziyaret edilen turistik bir rota ya da nostaljik bir özlem durağı olarak gören anlayış, oradaki gerçeklikle olan bağını da koparmıştır. Diaspora ve anavatan arasındaki ilişki, romantik söylemlerin ötesine geçip, karşılıklı sorumluluk ve stratejik ortaklık zeminine oturmalıdır. Ancak kurumlarımız, anavatandaki siyasi dinamikleri doğru analiz etmekten ve oradaki kardeşleriyle ortak bir gelecek perspektifi geliştirmekten acizdir. Kendi içindeki bölünmeleri vatan topraklarına da ihraç eden bu yapı, birleştirici değil, ayrıştırıcı bir rol oynamaktadır. Siyasi bir irade koyamayan, sadece edilgen bir bekleyiş içerisinde olan diaspora elitleri, vatan ile olan bağın altını boşaltmakta ve bu bağı sadece kültürel bir alışverişe indirgemektedir. Dilin kaybı karşısındaki vurdumduymazlık ise bu tablonun en acı verici yanıdır. Dilini kaybeden bir halkın, siyasi haklarından ya da kültürel özerkliğinden bahsetmesi, temeli olmayan bir binanın çatısını inşa etmeye benzer. Kurumlar, dilin yaşatılmasını sadece birkaç saatlik hobi kurslarına hapsetmiş durumdadır. Oysa dil, hayatın her alanında nefes alması gereken canlı bir organizmadır. Dijital oyunlardan çizgi filmlere, edebi eserlerden akademik çalışmalara kadar dilin her mecrada var olması gerekirken, bu konuda hiçbir kurumsal teşvik veya fon mekanizması işletilmemektedir. Gençlerin "dil öğrenmek zor" dediği bir dünyada, onlara bu dili sevdirmenin ve hayatlarına entegre etmenin yollarını aramak yerine, onları ilgisizlikle suçlamak en kolay kaçış yoludur. Bilimsel ve pedagojik altyapıdan yoksun her girişim, başarısızlığa mahkumdur ve bu başarısızlıklar toplumdaki umudu biraz daha kırmaktadır.

Karşımızda duran mesele, basit bir dernekçilik krizi değildir; bu, bir halkın tarihten silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalma krizidir. Eğer bugün bu kurumlar kendi kendilerini feshedip, modern dünyanın gereklerine uygun olarak yeniden inşa edilmeyeceklerse, sadece kendi çöküşlerini hızlandıracaklardır. Kimlik, bir emanettir ve bu emaneti taşıyanlar, onun onurunu koruyacak cesarete sahip olmalıdır. Sessizce dağılmak ya da gürültüyle direnmek arasında bir seçim yapmak zorundayız. Nostaljinin konforlu kollarından çıkıp, bugünün sert ve gerçekçi dünyasında bir söz söyleyebilmek için önce aynaya bakmalı ve o aynadaki çelişkilerimizle yüzleşmeliyiz. Eğer bu yüzleşmeyi yapamazsak, gelecekte bizi anacak olanlar, sadece neden kaybettiğimizi anlatan tarihçiler olacaktır.


Bu keskin ve yer yer rahatsız edici tespitlerin her bir satırı, bir halkın geleceğine duyduğum sarsılmaz inancın ve bu inancın örselenişinden doğan derin kederimin mahsulüdür. Okuyucunun zihninde uyanabilecek olası "düşmanca eleştiri" algısını peşinen reddetmek, bu metnin ahlaki zeminini tahkim etmek adına elzemdir. Zira ben, dışarıdan bir gözün soğuk ve mesafeli analiziyle değil, bizzat yangının merkezinde kalmış bir kalbin feryadıyla konuşuyorum. Bu bir saldırı değil, bir sadakat beyanıdır; yıkıcı bir balyoz darbesi değil, paslanmış kilitleri açmaya çalışan zorlu bir anahtar çevirişidir. Kendi evinin eksiklerini, gediklerini ve sarkan tavanını söylemeyen, o evin içinde yaşayanlara en büyük ihaneti etmiş sayılır. Dolayısıyla burada sergilediğim tavır, yıkmak için değil, enkazın altındaki o kadim cevheri yeniden gün yüzüne çıkarabilmek için giriştiğim bir temizlik faaliyetidir. Benim derdim kurumların tabelalarıyla değil, o tabelaların altında pıhtılaşmış olan iradesizliğledir. Şahısları değil, şahısların konfor alanına dönüştürdüğü köhne zihniyeti hedef alıyorum. Eğer bugün bu acı gerçekleri dile getirmezsem, yarın methiyeler düzeceğim bir halkın kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayım. Bu yazı, içeriden gelen, bizzat kimliğin sancısını iliklerinde hisseden bir "ben"in, yine kendisine tuttuğu aynadır. Aynadaki bu görüntüden ürkmek, meseleyi bir husumet parantezine almak, aslında eleştirinin haklılığını tescil etmekten başka bir işe yaramaz. Ben, Çerkes halkının sadece geçmişin bir folklorik kalıntısı olarak müzelere kaldırılmasına itiraz ediyorum. Bu itirazın dozu, tehlikenin büyüklüğüyle doğru orantılıdır. Kurumları eleştirirken, onların varlık nedenlerine olan saygımı değil, bu nedenlerin içini boşaltan işleyişe olan öfkemi kusuyorum. Yapıcı olmayı, her yanlışa bir kılıf uydurmak veya "olsun, hiç yoktan iyidir" diyerek vasatlığa rıza göstermek olarak görmüyorum. Aksine yapıcı olmayı, daha iyisinin, daha güçlüsünün ve daha onurlusunun mümkün olduğuna inanmak olarak tanımlıyorum. Eğer bir yapı, toplumsal talepleri karşılayamıyor ve varlığı sadece statükoyu korumaya hizmet ediyorsa, o yapıyı sarsmak, topluma karşı bir sorumluluktur. Sessiz kalarak asimilasyonun değirmenine su taşımaktansa, konuşarak ve sorgulayarak bir uyanışın fitilini ateşlemeyi tercih ediyorum. Bu metin, kurumsal bürokrasiye değil, halkın ufkuna hitap etmektedir.

Özeleştiri, bir toplumun olgunluk düzeyinin en somut göstergesidir. Kendi kusurlarını halının altına süpüren topluluklar, o halının üzerinde birikmiş olan yalanların ağırlığı altında ezilmeye mahkumdur. Benim yaptığım, sadece o halıyı kaldırmak ve altındaki gerçeği tüm çıplaklığıyla göstermektir. Bu süreçte canı yananların, koltuğu sallananların veya alışkanlıkları bozulanların tepkisi, eleştirimin doğruluğunun nişanesidir. Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; demokratik bir toplum bilinci, kutsallık atfedilen kurumların bile sorgulanabilir olduğu yerde başlar. Hiçbir dernek, vakıf veya federasyon, halkın geleceğinden daha aziz değildir. Eğer bu yapılar amaç olmaktan çıkıp araç haline gelmişlerse ve bu araçlar artık yolda kalmışsa, onları tamir etmek ya da yenilemek sadece bir tercih değil, bir mecburiyettir. Eleştirilerimin sertliği, içimdeki sevgiden ve o kadim kültüre olan derin bağlılığımdan neşet etmektedir. Kaygısı olmayan, öfkesi olmayan bir sevgi, sahtedir. Ben, sevdiğim bu halkın ve kültürün yavaş yavaş eriyişine tanıklık ederken "nezaket" sınırları içerisinde kalıp sahte bir iyimserlik sergileyemem.

Bu noktada kalemimi, sadece kurumların hantallığını teşhis eden bir neşter gibi değil, aynı zamanda ufukta belirecek olan yeni iradenin çağrıcısı olarak kullanıyorum. Asıl muhatabım, bu köhne yapıların labirentlerinde kaybolmayı reddeden, zihni modern dünyanın imkânlarıyla donanmış ama kalbi kadim bir sızının ritmiyle atan yeni nesildir. Gençlik, sadece biyolojik bir yaş aralığı değil, statükoya karşı geliştirilen bir reddediş ve inşa etme iradesidir. Eğer bugün bir çıkış yolu aranıyorsa, bu yol ancak geçmişin ağır yükünü omuzlarından atan ama mirasının onurunu ruhuna nakşedenlerin ayak izlerinde bulunacaktır. Sizi, sadece folklorik birer figür olarak gören, enerjinizi dernek koridorlarındaki sığ tartışmalarla tüketen bu anlayışa mahkûm değilsiniz. Kendi dilini, sanatını ve siyasi tezlerini yirmi birinci yüzyılın küresel sahnesine taşıyacak olanlar, "bizden bir şey olmaz" diyenlerin yarattığı o karanlık dehlizlerden çıkmak zorundadır. Zamanın ruhu, dikey hiyerarşilerin değil, yatay ve dinamik ağların vaktidir. Birikiminizi, entelektüel donanımınızı ve teknolojik kabiliyetinizi, kurumların içine hapsolmuş o dar iktidar alanlarına feda etmeyin. Aksine, o alanları dönüştürecek, gerekirse onları sarsıp yerinden oynatacak bir özgüvenle ayağa kalkın. Gelecek, bir lütuf olarak verilmez; o, ancak bugünün edilgenliğini yırtıp atanlar tarafından inşa edilir. Sessiz kalarak asimilasyona boyun eğmek ile gürültü çıkararak varlığını tescil etmek arasındaki o ince çizgide, tercihinizi onurlu bir varoluştan yana yapmanızı bekliyorum. Bu, sadece bir davet değil, aynı zamanda tarihin üzerimize yüklediği bir zorunluluktur. Eğer bir uyanış başlayacaksa, bu ancak kendi sesini bulan ve o sesin gücüyle dünyayı titreten bir neslin ellerinde hayat bulacaktır. Kendi hakikatinizle yüzleşmekten korkmayın. Eleştirdiğim her nokta, aslında sizin için açılmaya çalışılan birer nefes borusudur. Kurumsal paslanmışlığın ötesinde, hâlâ diri olan o toplumsal cevher, sizin vizyonunuzla birleştiğinde gerçek bir siyasi ve kültürel güce dönüşecektir. Nostaljinin konforlu ama uyuşturucu etkisinden sıyrılıp, hayatın tam merkezinde, dijital evrende, akademik kürsülerde ve uluslararası platformlarda kendi kimliğinizle var olmanın mücadelesini verin. Bu yolculukta ihtiyacınız olan tek şey, geçmişin yasını tutmak değil, geleceğin kurucu aklı olmaktır. Bizden sonraki kuşaklara sadece bir mağduriyet hikâyesi değil, bir başarı ve direnç destanı bırakmak zorundayız. Şimdi, o donuk binaların ve hantal yapıların gölgesinden çıkıp, kendi güneşinizi yaratmanın tam vaktidir.


Çerkes Tarihine Yönelik ‘Piyonluk’ Söylemine Eleştiri

 Çerkes tarihinin en sancılı dönemlerini, bir halkın topyekûn varoluş iradesini ve bu iradenin trajik bir kırılma noktası olan sürgün ve soykırım sürecini ele alırken başvurulan dilin niteliği, sadece bir üslup meselesi değil, aynı zamanda o tarihi inşa edenlerin ruhuna sadakat meselesidir. Bugün kamuoyuna yansıyan, bağlamı ve kesinliği tartışmalı olsa da üzerinde durulması gereken asıl tehlike; bir halkın onur mücadelesini "öngörüsüzlük" veya "piyonluk" gibi sığ, indirgemeci ve jeopolitik birer aparat nitelendirmesine indirgeme cüretidir. Eğer bu tür ifadeler, toplumun entelektüel kanadında yer tuttuğunu iddia eden kişilerce dile getiriliyorsa, burada karşımıza çıkan şey bir tarih eleştirisi değil, tarihsel bir yabancılaşma ve kimliksel bir intihardır. Şayet Meşbaşe İshak gibi isimlerin bu tür bir yaklaşımla anılması söz konusuysa, bu iddiaların doğruluğu ispatlanana dek şerh koymak bir adalet borcudur; ancak bu iddiaların barındırdığı zihniyetin kendisiyle hesaplaşmak, tarihsel bilincin kaçınılmaz bir gerekliliğidir. Bir ulusun ölüm kalım mücadelesini, dönemin küresel güç oyunlarında basit birer hamleymiş gibi sunmak, o mücadeleyi veren binlerce isimsiz kahramanın hatırasına yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Tarihsel süreçler, masa başında yapılan soğukkanlı analizlerin çok ötesinde, etten, kemikten ve yüksek bir iradeden müteşekkildir. 19. yüzyılın o karmaşık siyasi atmosferinde, Çerkes halkının kendi topraklarını savunma azmini "piyonluk" parantezine hapsedenler, aslında bir halkın özne olma vasfını elinden almaktadırlar. Bu yaklaşım, sadece Çerkesleri değil, emperyalist kuşatmaya direnen her kadim halkı "akılsız" ve "yönlendirilen" bir yığın olarak görme hastalığının bir tezahürüdür. Sormak gerekir: Kendi vatanını savunmanın neresi öngörüsüzlüktür? Bir halkın onuru için bedel ödemeyi göze alması, hangi stratejik hesap makinesinde "hata" olarak kodlanabilir? Entelektüellik, büyük güçlerin arşivlerinden devşirilen soğuk raporları hakikat belleme kolaycılığı değil; o halkın kalbinde atan ritmi ve imkansızlıklar içindeki imkanı görebilme ferasetidir. Bu ferasetten yoksun her türlü analiz, ne kadar akademik soslarla bezenmiş olursa olsun, özünde bir halkın kolektif hafızasını zedelemeye hizmet eden birer retorikten ibarettir.

Eleştirinin sınırları ile tahkirin çizgisi arasındaki mesafe, bir düşünürün ciddiyetini belirler. Elbette tarihsel hatalar, stratejik eksiklikler veya diplomatik çıkmazlar tartışılabilir; ancak bu tartışmanın zemini asla halkın iradesini aşağılayan bir küçümseme olamaz. "Piyon" yaklaşımlı bir tarih okuması, Çerkeslerin binlerce yıllık kültürünü, siyasi örgütlenmesini ve direniş geleneğini yok sayarak onları tarihin öznesi değil, nesnesi konumuna iter. Bu dil, sömürgeci aklın bir yansımasıdır ve bu dili kendi içinden çıkaran bir toplum, kendi tarihsel meşruiyetini kendi elleriyle dinamitlemiş olur. Eleştiri sorumluluk ister; o sorumluluk ise tarihin tozlu sayfalarında değil, o tarihin bedelini ödeyen halkın vicdanında aranmalıdır. Bir yazarın veya düşünce insanının asli görevi, halkının tarihsel yükünü hafifletmek değil, o yükün altındaki anlamı ve vakarı gün yüzüne çıkarmaktır. Bunu başaramayan, aksine o vakarı "akılsızlık" olarak yaftalayan her ses, temsil iddiasında bulunduğu toplumun tarihsel gerçekliğinden kopmuş demektir. Modern zamanların getirdiği o ruhsuz rasyonalizmle geçmişi yargılayanlar, Çerkesya’nın dağlarında ve vadilerinde verilen mücadelenin sosyolojik ve politik arka planını görmezden gelmektedirler. Bir halkın var olma refleksi, laboratuvar ortamında incelenen bir deney değildir. Çerkeslerin 19. yüzyıldaki direnişi, çok katmanlı jeopolitik baskıların, imkansız ittifak arayışlarının ve kaçınılmaz bir kuşatılmışlığın içinde filizlenmiştir. Bu süreci "başkalarının oyuncağı olmak" şeklinde tanımlamak, sadece tarih cahilliği değil, aynı zamanda derin bir kibrin ürünüdür. Bu kibir, direnişin asaletini anlayamayan, teslimiyeti rasyonalite zanneden bir zihniyetin dışavurumudur. Hakikate sadakat göstermeyen, kendi toplumunun acılarına karşı bu denli mesafeli ve hatta küçümseyici bir dil kullanan birinin "entelektüel" sıfatıyla anılması, bu kavramın içini boşaltmaktan başka bir işe yaramaz. Zira entelektüellik, halkının trajedisinden bir "başarısızlık hikayesi" devşirmek değil, o trajedinin içindeki insanlık onurunu savunmaktır.

Bu noktada, kimlik ve tarih bilincinin bir halkın geleceğini inşa etmedeki hayati rolünü hatırlatmak elzemdir. Kendi tarihini küçültücü sıfatlarla anan bir toplum, geleceğe dair hangi iddiayı taşıyabilir? Genç kuşaklara "piyon" bir atalar mirası bırakan bir anlatı, o toplumun özgüvenini ve kolektif kimliğini yok etmeye adaydır. Tarihsel gerçeklikleri tartışmak başkadır, o gerçeklikleri birer aşağılama aracı olarak kullanmak bambaşkadır. Çerkes tarihinin kırılma anları, emperyal güçlerin kirli pazarlıklarının gölgesinde kalmış olabilir; ancak bu durum, Çerkeslerin o pazarlıkların edilgen birer parçası olduğu anlamına gelmez. Aksine, tüm o devasa güç dengesizliğine rağmen sergilenen direniş, tarihin en onurlu sayfalarından biridir. Bu onuru zedelemeye yeltenen, kendi halkını tarih sahnesinde figüran seviyesine indiren her türlü söylem; ister bir romanın satır aralarında, ister bir makalenin derinliklerinde olsun, açık bir kınamayı ve entelektüel bir reddedişi hak eder. Tarihin öznesi olma iddiasını terk edip, olayları sadece dış güçlerin hamleleri üzerinden okumak, aslında sömürgeci tarih yazımının ekmeğine yağ sürmektir. Çerkeslerin 19. yüzyıldaki siyasi manevralarını, diplomasi arayışlarını veya ittifak çabalarını "kullanılmak" olarak yaftalayanlar, o dönemin aktörlerinin sahip olduğu politik bilinci ve toplumsal dinamikleri kasten ıskalamaktadır. Bir halkın yok oluşun eşiğinde verdiği canhıraş mücadeleyi, sadece Londra’daki bir ofisin veya İstanbul’daki bir sarayın karar mekanizmalarına bağlamak, Çerkes halkının kendi kaderini tayin etme iradesini yok saymaktır. Bu tür bir dilin bir Çerkes aydını tarafından —şayet iddialar doğruysa— benimsenmesi, sadece tarihsel bir yanılgı değil, aynı zamanda sosyolojik bir körlüktür. Zira hiçbir halk, sırf başkaları istiyor diye on yıllar boyunca topyekûn bir savaşı, sürgünü ve ölümü göze almaz. Bu direnişin motor gücü, dışarıdan enjekte edilen bir akıl değil, vatan toprağına duyulan kadim aidiyet ve hür yaşama tutkusudur. Entelektüel sorumluluk, geçmişin acılarını bugünün konforlu koltuklarından yargılamayı değil, o günün dar boğazında neden başka yolların açılamadığını anlamayı gerektirir. "Öngörüsüzlük" ithamı, adeta tarihin sonunu bilen bir tanrı edasıyla geçmişe bakmaktır ki bu, metodolojik bir hatadır. 1864’e giden yolda Çerkeslerin karşısında sadece bir ordu değil, bir imparatorluklar sistemi ve değişen bir dünya düzeni vardı. Bu devasa çarkların arasında ezilmemek için verilen mücadeleyi "piyonluk" olarak tanımlamak, direnenin değil, ezenin safından konuşmaktır. Bu üslup, mağduru kendi felaketinden sorumlu tutan, zalimin şiddetini ise rasyonalize eden sakat bir mantığın ürünüdür. Bir yazarın, kendi toplumunun tarihsel trajedisine bu denli tepeden ve yabancılaşmış bir dille yaklaşması, toplumsal hafızada onarılmaz yaralar açar. Bizim ihtiyacımız olan, tarihimizi birer yenilgi ve hata silsilesi olarak gören "eziklik" psikolojisi değil; aksine o zorlu şartlarda dahi gösterilen iradenin onurunu taşıyan bir bilinçtir.

Siyasetin ve tarihin dili, kullanılan kavramların ağırlığıyla ölçülür. Eğer bir halkın tarihsel mücadelesini değersizleştiren kavramlar dolaşıma sokuluyorsa, burada hedeflenen şey o halkın bugünkü duruşudur. Kendi tarihini bir "aptallıklar silsilesi" olarak gören bir gençlik, geleceğini kurarken hangi kaynaktan ilham alacaktır? Entelektüel, toplumu bir boşluğa iten değil, ona tutunacak bir zemin sunan kişidir. Bu zemin ise ancak hakikate sadakatle, yani Çerkes halkının birer "piyon" değil, tarihin en haysiyetli "direnişçileri" olduğunu teslim etmekle kurulabilir. Bu duruşu sergileyemeyen, aksine kendi toplumunu küçük düşürücü söylemlerle marjinalleştiren her yaklaşım, hangi unvana sahip olursa olsun, bu davanın ve bu halkın temsilcisi olamaz.


"21 Mayıs’a Yaklaşırken"

10.04.2026 saat 22:30’da Nart Ateşi’nde (@Circassianology) ele alınacak olan “21 Mayıs’a Yaklaşırken” gündemi üzerine; yasın ötesine ve 22 Mayıs ruhuna dair biriktirdiğim notlar...

21 Mayıs, Karadeniz’in hırçın sularına gömülen binlerce canın ve vatan toprağından koparılmanın yarattığı o derin sızının, bir halkın belleğinde ebediyen mühürlendiği bir eşiktir. Ancak bir asrı aşkın süredir devam eden bu yas hali, artık sadece geçmişin acılarını tazeleyen bir hatırlama biçimi olmaktan çıkmalı; o büyük trajedinin küllerinden sarsılmaz bir gelecek iradesi doğmalıdır. Temennim odur ki; gözyaşlarıyla ıslanan bu kadim topraklar, artık birer mağduriyet anıtı olarak değil, üzerinde yükselen siyasal bir bilincin ve onurlu bir duruşun kalesi olarak anılsın. 21 Mayıs’ın o ağır kasveti, zihinleri uyuşturan bir melankoliye değil, sönmek bilmeyen bir toplumsal enerjiye ve sarsılmaz bir kurucu iradeye dönüşsün. Bir halkın varlık sancısı, sadece maruz kaldığı zulümlerle değil, o zulmü bir stratejik akla çevirebilme kudretiyle taçlansın.

Duyguların romantize edildiği o edilgen sığınaklardan çıkıp, tarihin öznesi olarak yeniden konumlanacağımız o kutlu şafak, 22 Mayıs ruhuyla aydınlansın. Yasın bittiği ve "Siyasal Akıl"ın devreye girdiği o ilk gün, mağduriyet dilinden arınmış, kendi hakkını bizzat kendi gücüyle tesis eden bir uyanışın miladı olsun. Temennim odur ki; 1864’te dünyanın dört bir yanına dağılan o büyük enerji, bugün küresel bir ağın sarsılmaz bağları olarak yeniden örülsün. Dağınıklığımız bir zayıflık değil, sistemin her hücresine sızan asimetrik bir kuvvete evrilsin. Sabit merkezlerde beklemek yerine, dünyanın neresinde olursak olalım, vatanla kurulan o sarsılmaz bağ, siyasal ve ekonomik bir güç merkezi olarak tecelli etsin.

Lakin bu büyük tasavvurun önündeki en büyük engel, dışarıdaki hasımlardan ziyade, içerideki parçalanmışlık ve kifayetsiz muhterislerin yarattığı dağınıklıktır. Temennim odur ki; tabela örgütçülüğünün sığlığına hapsolmuş, kendi kişisel ikballerini toplumun kaderinin önüne koyan o kısır yapılar tasfiye edilsin. Birleşemeyenlerin, ortak bir strateji etrafında kenetlenemeyenlerin ve birbirinin kuyusunu kazarak mevcudiyet devşirmeye çalışanların bu davaya vereceği hiçbir şey kalmamıştır. Örgütlerin bu birliksizliği, halkın umudunu tüketen bir kara deliğe dönüşmüşken; temennim odur ki, bu dağınıklığı ortadan kaldıracak, disiplinli, tek sesli ve tavizsiz bir üst akıl inşa edilsin. Birbirini dışlayan değil, tek bir hedef doğrultusunda birbirini tamamlayan bir kurumsal yapı, bu halkın en büyük ihtiyacıdır.

Ey bu büyük mirasın taşıyıcısı olan gençlik! Sürgün hatıraları sizin için bir keder yükü değil, damarlarınızda dolaşan o asil direncin yakıtı olsun. Temennim odur ki; kendinizi sadece birer aktivist değil, bu büyük dönüşümün "kurucu iradesi" olarak görün. 160 yıllık o devasa parantezi kapatacak olan o kararlı el, sizin eliniz olsun; dijital çağın kodları, tarihsel hakikatlerin soğukkanlı analizleriyle birleşerek yıkılmaz bir kale kursun. 21 Mayıs yasımız, 22 Mayıs ise bu yasın hesabını tarih önünde sorduğumuz ve geleceğimizi kendi ellerimizle ilmek ilmek işlediğimiz o büyük inşa günü olsun. Söz sırası, artık sadece acılarını feryat edenlerin değil; haklarını söküp alanların ve kendi kaderini bizzat tayin edenlerin olsun.

Temennim odur ki; artık "ne olacağız?" sorusu yerini "ne yapıyoruz?" sorusuna bıraksın. Kendi içindeki hizipleşmelerle enerjisini tüketen değil, hedefine odaklanmış çelikten bir blok gibi hareket eden bir toplum yapısı hayata geçsin. Mağduriyetin lirik dilinden, zaferin ve inşanın epik diline geçiş yapmadığımız sürece, her 21 Mayıs sadece bir takvim yaprağı olarak kalacaktır. Oysa 22 Mayıs, o yaprağın üzerine kendi geleceğimizi yazdığımız beyaz sayfanın adıdır. Bu sayfa, parçalanmış derneklerin, birbirine küs yapıların değil; tek bir ideal etrafında toplanmış onurlu bir halkın imzasıyla dolsun.

Temennim odur ki; kurumsal kimliği birer ego tatmin alanına çeviren, mikro iktidar savaşlarıyla halkın geleceğini ipotek altına alan o köhne anlayış, yerini liyakatin ve kolektif disiplinin mutlak otoritesine bıraksın. Modern dünyada karşılığı olmayan, sadece içe kapalı yankı odalarında yankılanan o içi boş hamasetin yerini; somut veriye, uluslararası hukuka ve sarsılmaz bir iktisadi güce dayanan gerçek bir otorite alsın. Birbirine omuz vermek yerine birbirinin ayağına dolanan, ortak bir vizyon metninde dahi buluşamayan o darmadağınık yapıların, tarihin bu kritik kavşağında daha fazla vakit çalmasına izin verilmesin.

Temennim odur ki; artık kendi içimizdeki çürümeyle hesaplaşacak kadar cesur, bu dağınıklığı sonlandıracak kadar kararlı bir "merkezi akıl" ortaya çıksın. Küçük hesapların, aşiretçi yaklaşımların ve dar bölgecilik zihniyetinin bu halkın ufkunu kararttığı o devir kapansın. Bir örgütün başarısını diğerinin başarısızlığı üzerine kuran o sığ rekabetin yerine; topyekûn bir varoluşun, tek bir vücut gibi hareket etmenin o sarsılmaz iradesi geçsin. Kendi içindeki yangını söndüremeyenlerin, vatan topraklarındaki ateşi harlamaya takati yetmeyeceği gerçeği artık tüm çıplaklığıyla kavransın.

Temennim odur ki; 22 Mayıs ruhu, sadece salon toplantılarında veya bildiri metinlerinde yaşayan bir temenni değil, her bir bireyin zihnine nakşedilmiş bir yaşam disiplini olsun. Her bir Çerkes gencinin, kendi alanında en yetkin ve en stratejik noktada konumlanarak bu dağınıklığı içeriden onaracağı bir seferberlik hali başlasın. Bireysel başarıların toplumsal bir güce tahvil edilemediği her senaryo, bizi tarih sahnesinde figüran olmaya mahkûm edecektir. Bu yüzden temennim odur ki; sahip olduğumuz o devasa insan kaynağı, birer kum tanesi gibi savrulmak yerine, birleşerek sarsılmaz bir granit kütleye dönüşsün.

Temennim odur ki; 21 Mayıs’ta dökülen yaşların onuru, 22 Mayıs’ta inşa edilen bu yeni ve disiplinli gücün yakıtı olsun. Artık sadece geçmişin büyüklüğüyle övünen değil, bugünün ve yarının büyüklüğünü bizzat kurgulayan bir toplum iradesi şahlanışa geçsin. Dağınıklığa veda ettiğimiz, birlikteliği bir lütuf değil bir zorunluluk olarak gördüğümüz ve kendi kaderimizi kimseden icazet almadan tayin ettiğimiz o büyük gelecek, sadece bir hayal değil, bizzat bizim eserimiz olsun. 

Siyasal Abrek: KAFKASYA VİZYONU

 Tarihin derin sessizliği, sadece unutulmuş olanın değil, kasten susturulmuş olanın da ağır ve boğucu yükünü taşır. Bu sessizlik, 1864'ün büyük ve tarifsiz trajedisinin, sadece coğrafi bir kırılma değil, aynı zamanda kolektif bir varoluşun kökünden sökülüşü olduğunu gösterir. Bir halkın varlık sancısı, coğrafi sınırların ötesine taşan ve zamanın düz akışını paramparça eden bir süreklilik arz ettiğinde, orada artık sadece bir meseleden değil, 1864’ten miras kalan büyük bir "oluş" mücadelesinden bahsetmek gerekir. Karadeniz’in o hırçın ve karanlık sularına gömülenler sadece fiziksel bedenler değildi; binlerce yıllık bir toplumsal sözleşmenin, eşsiz bir yaşam estetiğinin ve bir siyasal iradenin en saf hayalleri de o sulara karışarak derinlere çekildi. Bu tarihsel facia, yalnızca bir sürgün olayı değil, uluslararası hukukun tanımadığı bir soykırımın sarsılmaz gölgesidir.


Bugün diasporanın her bir hücresinde, her bir sokağında bu temel varoluşsal kırılmanın izlerini sürerken, karşımıza çıkan manzara bir nostalji güzellemesinden ziyade, modernitenin öğütücü çarkları ile ulus-devletlerin asimilasyonist kıskacı arasında ezilen bir kimliğin varoluşsal çığlığıdır. Bu çığlık, sadece geçmişe duyulan bir ağıt değil, geleceğe dair bir bilinç çağrısıdır. Çerkes kimliği, tarihin tozlu raflarında saklanan ve sadece anmalarda hatırlanan bir antikite objesi değil; aksine, bugün her bir siyasal kararda, her bir kültürel tercihte ve her bir düşünsel duruşta yeniden üretilmesi gereken dinamik, akışkan ve dirençli bir bilinci temsil eder. Bu yeniden üretim süreci, kimliğin durağan bir miras olmaktan çıkarılıp, her gün yeniden kazanılması gereken bir duruşa dönüştürülmesi anlamına gelir. Peki, bu bilinç kendisini çevreleyen hakim kültürlerin ve sert politik konjonktürlerin tam olarak neresinde durmaktadır? Sessiz bir kabullenişin ve "uyumlu azınlık" olmanın sahte konforu mu, yoksa onurlu bir reddedişin, kendi gerçeğini haykırmanın o sancılı ama özgürleştirici yolu mu bizi biz yapacaktır? Bu temel ikilem, pasif bir varoluş ile aktif bir öznellik arasındaki keskin tercihi zorunlu kılmaktadır. Kültür, bir toplumun sadece folklorik bir sunumu, dansı ya da dili değildir; o, dünyayı anlamlandırma, evrene dokunma ve insanla ilişki kurma biçimidir. Bu derinlikli anlamlandırma çabası, Çerkes kimliğinin merkezini oluşturan ve basit bir sosyolojik olgudan çok daha fazlasını ifade eden Xabze felsefesinde somutlaşır. Xabze dediğimiz o muazzam ve incelikli etik sistem, bir halkın doğayla, ötekiyle ve kendi iç dünyasıyla kurduğu dengenin yüzyıllar içinde kristalize olmuş, damıtılmış halidir. Xabze’nin evrensel özü, sadece nezaket kurallarını değil, toplumsal yönetim ilkelerini, adalet mekanizmalarını ve ekolojik sorumluluğu da kapsar.


Ancak ne yazık ki Xabze’yi, onu yaşayan bir toplumsal anayasa olmaktan çıkarıp sadece bir nezaket kuralları manzumesine indirgemek, yani onu folklorik bir dekora dönüştürmek, tarihimize yapılacak en büyük kültürel ihanet haline gelmiştir. Bu indirgeme, Çerkes kimliğini siyasal bir özne olmaktan çıkarıp turistik bir meta haline getirme tehlikesini barındırır. Bir kimliğin siyasal bir iradeye ve entelektüel bir özneye dönüşemediği noktada, kültürel unsurların sadece birer "renk" olarak pazarlanması, asimilasyonun en sofistike ve tehlikeli halidir. Kendi dilini kaybeden, tarihsel bilincini yitiren ama hâlâ "kültürünü yaşattığını" iddia eden bir topluluk, aslında farkında olmadan kendi cenaze törenini süslemektedir. Dilin kaybedilmesi, sadece iletişim aracının yitirilmesi değil, aynı zamanda o kültürün dünyayı görme ve deneyimleme biçiminin de kalıcı olarak yok olması demektir.


Burada sormamız gereken iğneleyici ve can yakıcı soru şudur: Biz gerçekten bir kimliği mi savunuyoruz, yoksa sadece atalarımızın muazzam mirasının üzerinden geçinen, onu tüketen mirasyediler miyiz? Demokratik değerlerin arkasına sığınarak yapılan kimlik tanımları, eğer bu kimliğin tarihsel adaletsizliklerine, uğradığı soykırıma ve haklı siyasal taleplerine dokunmuyorsa, o demokrasi sadece güçlü olanın sesini yankılayan buz gibi soğuk ve boş bir odadan ibarettir. Üstelik bu tutarsızlığın kökeni sadece dış baskılarda değil, kendi içimizdeki yapısal çelişkilerde gizlidir: Hem evrensel demokratik haklardan bahsedip hem de kendi içimizde liyakatten uzak hiyerarşik yapıları, aile reislerinin kurumsal etkisini ve sorgulanmaz otoriteleri kutsamak trajikomik bir durumdur. Bu durum, yalnızca feodal bir kalıntı değil, aynı zamanda kurumlarımızın modernleşme sürecinde liyakat yerine sadakati önceliklendiren çarpık ve yarım kalmış bir entegrasyon yaşamış olmasının hazin sonucudur. Kendi iç dinamiklerimizdeki bu çarpıklık giderilmedikçe, dışarıya karşı savunulan kimlik duruşu daima zayıf ve temelsiz kalacaktır. Siyasetin o kaygan ve acımasız zemininde Çerkes meselesini konuşmak, çoğu zaman görmezden gelinen ve halı altına süpürülen gerçeklerle cesurca yüzleşmeyi gerektirir. Diaspora dediğimiz o devasa, parçalı ve heterojen ağ, kendi içinde tutarlı bir siyasal perspektif ve ortak bir üst akıl geliştiremediği sürece, başta Türkiye ve Rusya olmak üzere içinde bulunduğu devletlerin dış politika aparatına, birer stratejik kozuna dönüşme riskiyle karşı karşıyadır. Bu risk, diasporanın Türkiye’den Ürdün’e, Suriye’den Avrupa’ya kadar uzanan coğrafi dağınıklığı nedeniyle her geçen gün daha da büyümektedir.


Kafkasya, sadece şarkılarda yaşayan bir hayal ülkesi değil; bugün reel politik dengelerin, enerji koridorlarının ve jeopolitik gerilimlerin tam merkezidir. Kafkasya, tarihsel olarak büyük güçlerin nüfuz mücadelelerinin kesişim noktası olmuş, kültürel bir kavşak noktası ve stratejik bir tampon bölge rolünü üstlenmiştir. Dolayısıyla, modern Çerkes milliyetçiliği, sadece duygusal bir bağlılık ya da romantik bir aidiyet değil, aynı zamanda bu karmaşık dengeleri okuyabilen, uluslararası hukuku kullanabilen, kendi öznesini inşa edebilen ve küresel ölçekte söz söyleyebilen bir derinliğe sahip olmalıdır. Bu derinlik, entelektüel kadroların eksikliğinden kaynaklanan düşünsel bir çoraklık ve kurumsal hantallık yüzünden bir türlü oluşamamaktadır. Stratejik aktör olamama halimiz, sadece lobicilik faaliyetlerine mahkum olmakla kalmaz, aynı zamanda küresel kamuoyunda kendi hikayemizi anlatma yeteneğimizi de zayıflatır.


Kurumlarımız, günün yakıcı ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak, reaksiyoner ve savunmacı bir çizgide hapsolduğu için, bizi stratejik bir aktör olmaktan çıkarıp dar kapsamlı bir "lobicilik" faaliyetine mahkum etmektedir. Oysa radikal bir düşünsel devrim yapmadan, sadece eski ve içi boşalmış sloganları tekrarlayarak yeni bir yol açamayız; ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişin yasını tutarken geleceğin dilini kurabilecek bir zihinsel sıçramadır. Bu sıçrama, sadece duygusal tepkiler vermektense, uzun vadeli ve akademik temelli stratejiler geliştirmeyi, alternatif çözüm önerilerini uluslararası platformlara taşımayı gerektirir. Başarılı bir stratejik aktör, sadece talepleri dile getirmez; aynı zamanda uluslararası ilişkilerde kendine özgü bir pozisyon belirler ve diğer güç odakları için vazgeçilmez bir partner haline gelmeyi hedefler. Adalet arayışı, Çerkes tarihinin en merkezi, en yaralı ve en vazgeçilmez temasıdır. 19. yüzyılın o karanlık döneminde uğranılan haksızlık, nesiller boyu aktarılan kolektif bir travmayı ve bitmeyen bir sürgünü ifade eder. Bu travmanın sağaltılması, yılda bir kez yapılan sembolik anmalarla değil, gerçek bir adaletle, tarihsel gerçekliğin uluslararası alanda tanınmasıyla ve bu halkın kendi kaderini tayin etme hakkına saygı duyulmasıyla mümkündür. Adalet, sadece geçmişle hesaplaşmak değil, geleceği inşa etmek için gereken ahlaki ve hukuki temeli de sağlar.


Geri dönüşün hukuki ve siyasal alt yapısını oluşturmak için Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Deklarasyonu gibi uluslararası hukuk zeminleri üzerinden sistematik, kararlı ve stratejik adımlar atılmalıdır. Bu stratejinin ilk ve en somut adımı, uluslararası mahkemeler nezdinde hak iddia edebilmek adına 19. yüzyıl dönemi tarihi kayıpların, demografik erimenin ve mülkiyet kayıtlarının bilimsel bir envanterini çıkarma zorunluluğudur. Bu envanter çalışması, sadece duygusal argümanları değil, somut, doğrulanabilir verileri temel alan güçlü bir hukuksal dosya oluşturulmasını sağlayacaktır. Biz bu adaleti başkalarından merhamet dileyerek değil, kendi haklılığımızı ve tarihsel meşruiyetimizi siyasal bir güce dönüştürerek kabul ettireceğiz.


Bu gücü inşa etmenin yolu ise kurumlarımızı baştan aşağı dönüştürmekten geçer. Artık sadece düğün ve cenaze organize eden, kültürü sadece "eğlence" zemininde tutan yapılar olmaktan çıkıp, Xabze’nin modern etik dille yeniden formülasyonu ya da Kafkasya jeopolitiği üzerine analizler üreten birer "düşünce merkezi"ne (think tank) dönüşmemiz kaçınılmazdır. Bu merkezler, sadece teorik çalışmalar yapmakla kalmayıp, asimilasyonla gerçek manada mücadele etmek için bölgesel dillerin öğretimine odaklanacak, uluslararası akreditasyon hedefleyen ortak bir dijital dil platformu gibi saha odaklı, teknolojiyle barışık projeler tasarlamalıdır. Dijital dil platformları, sadece dilin öğretimini değil, aynı zamanda dilin dijital ortamlarda kodlanmasını ve yapay zeka ile entegrasyonunu da içermelidir. Dilini yitirmiş bir halk, ne kadar "ulusal bilinç"ten bahsederse bahsetsin, aslında yaşayan bir kültürel hayalete dönüşmektedir; kelimeleri ölen bir halkın rüyaları da ölür. Kendi içimizde çoğulculuğa ve farklı seslere tahammül edemediğimiz, içeride şeffaf ve adil bir yönetim kuramadığımız sürece, dışarıdan talep ettiğimiz demokrasinin hiçbir samimiyeti ve ahlaki üstünlüğü kalmaz. Bu ikiyüzlülük, içimizdeki en büyük düşmandır. Kadim Xase geleneğinin o muazzam çoğulculuğunu koruyarak, şeffaf oylama, etik kodlar ve modern yönetim ilkeleriyle harmanlanmış katılımcı bir kurumsal yapıya geçiş artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Kurumsal reform, genç ve kadın kadroların karar alma mekanizmalarına entegrasyonuyla derinleştirilmelidir.


Ekonomik bağımsızlığın olmadığı bir yerde, siyasal bağımsızlık ve kültürel özerklik sadece bir seraptan ibarettir. Diaspora toplumu olarak ekonomik gücümüzü, kimliğimizi ve kurumlarımızı destekleyecek bir kaldıraç olarak kullanmalıyız. Bu kaldıraç, sadece basit bağışlar toplamak değil, stratejik ve sürdürülebilir bir ekonomik ekosistem kurmak anlamına gelir. Anavatana yönelik tarımsal teknoloji, dijital dönüşüm ve yenilenebilir enerji sektörlerine odaklı stratejik yatırım fonları oluşturmak, bu fonları genç girişimcilik ağları üzerinden mobilize etmek elzemdir. Bu tür yatırımlar, Kafkasya’daki toplumsal kalkınmaya doğrudan katkı sağlayarak, siyasal taleplerimizin zeminini de güçlendirir.


Bu aynı zamanda, Kafkasya’daki diğer kardeş halklarla olan ilişkilerimizdeki "defansif" ve içe kapalı tutumu değiştirmenin de tek yoludur. Aksine, ortak bilimsel projeler, bölgesel kalkınma inisiyatifleri ve kültürel işbirlikleri gibi somut modellerle proaktif bir müttefiklik zemini oluşturulmalıdır. Bölgesel vizyonumuz, dar etnik sınırları aşmalı ve Kafkasya'yı ortak bir gelecek coğrafyası olarak tanımlamalıdır. Kendi eksenimizi oluşturmak, kendi merkezimizi Kafkasya olarak tanımlamak ve diasporayı bu merkezin güçlü, dinamik ve entelektüel bir dış çeperi haline getirmek asıl stratejik hedefimiz olmalıdır. Kendi evimizde yabancı, başkasının evinde sığıntı kalmanın o gizli ve yakıcı utancı, ne yazık ki diasporanın üzerine sinmiş bir sinmişliğin, bir "görünmez olma" çabasının kaynağıdır. Bu utanç, zamanla uyumlu azınlık olma övüncüyle perdelenmiş, asıl siyasal taleplerin ve kimliksel duruşun üzerini örtmüştür. Korku üzerine inşa edilmiş bir kimlik, ilk büyük fırtınada savrulmaya mahkumdur. Önümüzdeki yol sadece bir "koruma" yolu değil, kökten bir "yeniden inşa" yoludur. Bu yeniden inşa süreci, yalnızca kurumsal ya da ekonomik bir hamle değil, aynı zamanda ruhsal bir arınmayı ve sömürgeleşmiş zihniyetten zihinsel bağımsızlaşmayı gerektirir. Yüzyıllardır süregelen "misafirlik" psikolojisinin yarattığı o görünmez prangalardan kurtulmak, kendi kaderimiz üzerine söz söyleme yetkisini yeniden ele almaktır. Misafirlik psikolojisi, sürekli bir onay bekleme ve kendi kültürel alanını daraltma eğilimi doğurarak, toplumsal yaratıcılığı engeller.


Bu noktada diasporanın entelektüel emeği, sadece tarihsel trajediyi raporlayan bir sekreterlik görevinden sıyrılıp, küresel ölçekte yeni bir Kafkasya paradigması kuracak bir laboratuvara dönüşmelidir. Söz konusu laboratuvar, anavatan ile diaspora arasındaki o kopuk ve bazen karşılıklı sitemlerle dolu köprüyü, ortak bir gelecek projeksiyonuyla sağlamlaştırmalıdır. Bu gelecek projeksiyonu, karşılıklı eleştirinin ötesinde, bilgi ve kaynak transferine dayalı somut işbirliği modellerini esas almalıdır. Bizim için "anavatan" sadece coğrafi bir koordinat değil, aynı zamanda etik ve siyasal varoluşumuzun dayanak noktasıdır; ancak bu dayanak noktasını güçlü kılacak olan, diasporanın elindeki modern bilgi birikimi, lobi tecrübesi ve ekonomik sermayenin anavatandaki dirençle senkronize edilmesidir. Bu senkronizasyon sağlanamadığı sürece, bir tarafın mücadelesi yerelliğin dar boğazında boğulurken, diğer tarafın çabası küresel rüzgarlarda savrulan bir yapraktan öteye geçemeyecektir. Bu denge, yalnızca maddi kaynakların değil, aynı zamanda siyasal hedeflerin ve entelektüel üretimin de ortak bir platformda buluşmasıyla sağlanabilir. Özellikle genç kuşakların, kimliklerini bir "yük" ya da "geçmişin tortusu" olarak değil, küresel dünyada onları ayrıcalıklı kılan, çok boyutlu bir bakış açısı sunan bir "donanım" olarak görmelerini sağlamak zorundayız. Gençlere kimliğin, sadece bir tarih dersi değil, aynı zamanda modern dünyada çözüm üretebilecek bir felsefi kaynak olduğu gösterilmelidir. Dijitalleşen dünyada, Çerkesce’nin sadece yaşlıların dilinde solan bir hatıra değil, yapay zekâ algoritlamalarından dijital sanat içeriklerine kadar her alanda kodlanan yaşayan bir yazılım dili haline getirilmesi, kültürel devrimin en somut zaferi olacaktır. Bu, sembolik bir romantizmden ziyade, bir dilin hayatta kalması için gereken teknolojik ekosistemin inşa edilmesidir. Dilin dijitalleşmesi, aynı zamanda Çerkesce’nin evrensel bir bilim ve sanat dili olarak yeniden konumlandırılması hedefini taşımalıdır.


Unutmamalıyız ki, bir halkın dünyadaki kapladığı yer, sahip olduğu nüfusla değil, ürettiği değerin evrenselliği ve bu değeri koruma kararlılığıyla ölçülür. Xabze’nin evrensel insan hakları ve çevreci yaklaşımlarla harmanlanarak yeniden yorumlanması, sadece Çerkesler için değil, anlam krizindeki modern dünya için de özgün bir teklif sunabilir. Bu teklif, hiyerarşinin değil saygının, mülkiyetin değil adaletin, tahakkümün değil dengenin esas olduğu bir yaşam tasarımıdır. Bu felsefe, modern kapitalizmin ve bireyciliğin yarattığı boşluğa karşı, köklü ve etik temelli bir alternatif sunar. Son kertede, onurlu bir reddedişin sancısı, sessiz bir kabullenişin çürümesinden her zaman daha evladır. Bizler, tarihin bizi ittiği o edilgen "nesne" konumunu reddederek, kendi hikayesinin başrolüne soyunan "özne"ler olmak zorundayız. Öznellik, kendi eylemlerimizin sorumluluğunu almak ve pasif mağduriyet söyleminden aktif strateji geliştirme konumuna geçmek demektir. Bu yolun sarp ve engebeli olduğu bir gerçektir; fakat Karadeniz’in dibindeki sessiz bedenlerin çığlığını dindirecek tek şey, onların bıraktığı bayrağı sadece bir hatıra olarak saklamak değil, o bayrağı özgür bir geleceğin rüzgarıyla dalgalandırmaktır.


Çerkes kalmak, bir direnme biçimidir; ama bu direniş sadece "yok olmaya" karşı değil, "başkalaşarak yok sayılmaya" karşı verilmelidir. Kendimizi inşa ederken kullandığımız her bir kelime, attığımız her bir stratejik adım ve kurduğumuz her bir ortaklık, bizi o büyük geri dönüş rüyasına, yani kendi merkezimizde, kendi dilimizde ve kendi irademizle var olma gerçeğine bir adım daha yaklaştıracaktır. Tarih bizi susturmaya çalıştı, coğrafya bizi dağıttı; ancak ortak irade ve sarsılmaz bir bilinç bizi yeniden bir araya getirecek yegâne güçtür. Şimdi, o gücü kuşanmanın ve tarihin derin sessizliğini, kendi sesimizle yırtmanın vaktidir. Bizler, küllerinden doğan bir anka kuşu gibi, tarihin o karanlık sayfasından çıkıp geleceğin aydınlık, demokratik ve çoğulcu dünyasında kendi özgün yerimizi alacağız. Ancak bu, kendi içimizdeki çelişkilerle korkusuzca yüzleşip, zihinsel bağımsızlığımızı ilan ettiğimizde ve tutarlı, derinlikli bir duruş sergilediğimizde mümkün olacaktır. Çerkes olmak, sadece bir soy ağacına sahip olmak değil, o ağacın köklerindeki adaleti ve dallarındaki hürriyet özlemini her an hissederek, bu bilinci bir yaşam pratiğine dönüştürerek yaşamaktır; bu onuru taşımak ise cesaret, akıl, sabır ve sarsılmaz bir irade gerektirir.


SİYASAL ABREK'İN DOĞUŞU

Çerkes halkının tarihsel yürüyüşü, bir asrı aşkın süredir devam eden bir hayatta kalma mücadelesinin ötesine geçememişse, bunun müsebbibi sadece dışsal baskılar ve coğrafi savrulmuşluk değil, bizzat kendi içimizde büyüttüğümüz o hastalıklı melankolidir. Siyasal Abrek, her şeyden evvel bu duygusal romantizmin infazını gerçekleştirmek üzere doğmuştur. Yıllardır acılarımızı birer madalya gibi göğsümüzde taşıyıp, uğradığımız haksızlıkları sadece ağıtlarla dünyaya duyurmaya çalışmak, trajediyi bir kimlik haline getirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bir halk, kendi kurbanlık statüsüne aşık olduğu sürece, celladının elindeki bıçağı meşrulaştırmış olur. Siyasal Abrek, bu ağıt kültürünün üzerine toprak atarak, geçmişi ağlanacak bir mabetten ziyade, soğukkanlılıkla analiz edilmesi gereken bir laboratuvara dönüştürmeyi teklif eder. Gözü yaşlı bir hatırlama eylemi, siyasal bir irade doğurmaz; aksine zihni uyuşturur ve gerçeklikten koparır. Bizim ihtiyacımız olan şey, tarihin tozlu raflarında teselli aramak değil, o tarihin içinden bugünün ve yarının stratejisini süzüp çıkarmaktır. Duygu, ancak bir hedefe yönelmiş iradenin yakıtı olduğunda anlam kazanır; kendi başına buyruk duygu seli ise sadece bozgunu ve teslimiyeti davet eder. Bu sebeple Siyasal Abrek, irade ve feraseti merkeze alarak, duygusal yüklerinden arınmış bir siyasal aklın inşasını zorunlu kılar. Bu yeni aklın sahadaki karşılığı, asimetrik bir varlık biçimidir. Bizi Karadeniz’in kıyılarından koparıp dünyanın dört bir yanına dağıtan tarihsel süreç, ilk bakışta bir zayıflık ve parçalanmışlık gibi görünse de, Siyasal Abrek bu dağılmışlığı küresel ölçekte bir stratejik avantaja çevirmeyi hedefler. Modern dünyada güç, artık sadece belirli bir coğrafi merkezde toplanan ordularla ölçülmüyor. Sabit merkezlerde beklemek, statik kalmak ve sadece savunma refleksiyle hareket etmek, yok oluşun en kestirme yoludur. Siyasal Abrek, sistemin tüm gözeneklerine sızan, her karar alma mekanizmasında ağırlığını hissettiren, lobisiyle, sermayesiyle ve entelektüel derinliğiyle var olan görünmez ama hissedilir bir kuvvettir.


Bizim ordumuz, geçmişin kılıç kuşanan süvarilerinden değil; bugünün hukukçularından, algoritmaları yazan yazılımcılarından, piyasalara yön veren ekonomistlerinden ve geleceği tasarlayan stratejistlerinden teşekkül edecektir. Bir halkın gerçek özgürlüğü, rakiplerinin bile ona muhtaç kaldığı, onun varlığını yok sayamadığı ve çıkarlarını onunla hizalamak zorunda hissettiği o kritik eşikte başlar. İşte Siyasal Abrek, bu asimetrik gücü inşa ederek, Çerkes varlığını küresel sistemin vazgeçilmez bir unsuru haline getirme iradesidir.


Ancak dışarıya karşı bu denli iddialı bir duruş sergileyebilmenin ön koşulu, kendi içimizde başlayacak olan radikal ve tavizsiz bir etik disiplindir. Kendi yalanlarıyla yüzleşme cesareti gösteremeyen, kendi içinde adaleti ve liyakati tesis edemeyen bir topluluğun, başkalarından adalet talep etmesi sadece trajikomik bir beklentidir. Siyasal Abrek’in disiplini, dışarıdan dayatılan bir korku rejimi değil, içeriden neşet eden sarsılmaz bir onur yasasıdır. Bu yapı içerisinde söz namustur ve alınan kararlar tartışmaya kapalı birer emir telakkisidir. "Yatay Hiyerarşi" adını verdiğimiz bu örgütlenme modeli, bir emir komuta zinciri değil; ortak sorumluluk ve onur yasasına dayalı disiplinli bir konsensüs mekanizması olarak, modernitenin getirdiği bireyci çürümeye ve parçalanmışlığa karşı en dirençli kalemiz olacaktır. Her bir ferdin, bir diğerinin onurundan ve başarısından bizzat sorumlu olduğu bu disiplin, bizi içeride çelik kadar sert ve bükülmez, dışarıda ise diplomatik bir zarafetle kadife kadar yumuşak kılacaktır. Kendi içinde tutarlılığını kaybetmiş hiçbir hareketin uzun vadede başarı şansı yoktur; bu yüzden arınma, Siyasal Abrek için sadece ahlaki bir tercih değil, siyasal bir zorunluluktur.


Bu arınmanın en kritik safhası ise zihinsel bağımsızlığın kazanılmasıdır. Yüzyıllardır başkalarının ürettiği kavramlarla kendi gerçekliğimizi açıklamaya çalışmak, entelektüel bir köleliğin tezahürüdür. Batı’nın veya Doğu’nun bize sunduğu hazır "izm"ler, bizim yaralarımıza merhem olamaz. Özgürlük, birilerinin bize bahşettiği bir lütuf veya uluslararası metinlerin tanıdığı bir izin değil; tarihimizin derinliklerinden süzülüp gelen, varoluşumuzun özünde yer alan sarsılmaz bir haktır. Siyasal Abrek, dünyayı başkalarının gözlükleriyle değil, kendi bin yıllık ferasetiyle ve kendi yarattığı paradigmayla okuma cesaretidir. Kendi kavramlarını, kendi siyaset dilini ve kendi gelecek vizyonunu inşa edemeyen her hareket, eninde sonunda sadece efendisini değiştirmiş olur. Bizim amacımız bir efendiden diğerine sığınmak değil, kendi kaderimizin efendiliğini bizzat üstlenmektir. Bu zihinsel devrim gerçekleşmeden, siyasal bir zaferden bahsetmek mümkün değildir.


Nihayetinde Siyasal Abrek, bireysel kahramanlıkların veya geçici parlamaların toplamı değildir; o, kolektif bir iradenin fonksiyonudur. Bireysel çıkarların ve kişisel hırsların, büyük mekanizmanın işleyişi önünde birer engel teşkil etmesine izin verilemez. Her bir nefer, bu devasa organizmanın vazgeçilmez bir dişlisi olduğunu bilerek hareket etmelidir. Gücümüz, birbirimize olan sarsılmaz sadakatimizden ve ortak hedefe duyduğumuz tavizsiz inançtan beslenir. Geçtiğimiz 160 yıl boyunca bizi asimile etmek, tarihin dışına itmek ve kimliğimizi silmek için uğraşanlar, artık karşılarında dağınık ve duygusal yığınlar bulamayacaklar. Aksine, her bir parmağı tek bir yumruk gibi kenetlenmiş, disiplinli, örgütlü ve ne yaptığını bilen bir organizmayla karşılaşacaklar. Siyasal Abrek, bir halkın sadece hayatta kalma arzusu değil, aynı zamanda tarihin akışına kendi mührünü vurma kararlılığıdır.


Bu kararlılık, sadece bir varoluş iddiası değil, aynı zamanda mevcut statükonun tüm çelişkilerini yüzüne çarpan bir eleştirelliktir. Bizlere sunulan "demokrasi" veya "eşitlik" masallarının, gerçekte birer asimilasyon aparatı olarak kullanıldığını görmeyecek kadar kör değiliz. Siyasal Abrek, bu ikiyüzlü dili deşifre ederken, kendi demokratik değerlerini tarihindeki "Xabze" geleneğinin süzgecinden geçirerek yeniden tanımlar. Modern dünyanın sığlıklarına kapılmadan, köklerindeki derinliği bugünün siyasal diliyle konuşturmak, bu hareketin en temel karakteristiğidir. Çerkes kimliğini, folklorik bir unsur veya sadece düğünlerde sergilenen bir sahne gösterisi olmaktan çıkarıp, hayata yön veren politik bir iradeye dönüştürmek kaçınılmazdır. Bu dönüşüm gerçekleşirken, toplumun her kesiminde bir uyanışın ve özgüvenin inşası hedeflenir. Zira ezilmişlik psikolojisiyle malul bir zihin, ne kadar güçlü argümanlara sahip olursa olsun, asla tam manasıyla hür olamaz. Siyasal Abrek, bu prangaları önce zihinlerde kırarak işe başlar ve ardından bu özgürlüğü kurumsallaştırır.


Örgütlü bir halkın kolektif iradesi, tesadüfi başarıların değil, planlı ve sistemli bir çalışmanın ürünüdür. Siyasal Abrek, bu sistemin mimarı olarak, her bir bireyin potansiyelini toplumsal bir kazanıma dönüştürme sanatıdır. Kişisel yeteneklerin kolektif hedeflerle uyumlandırılması, bizi sadece bir topluluk olmaktan çıkarıp, bir güç odağına dönüştürecektir. Bu yolculukta karşılaşılan zorluklar, birer engel değil, irademizi sertleştiren birer örs hükmündedir. Her baskı, bizi daha da kenetleyecek; her görmezden gelme, varlığımızı daha gür sesle duyurmamız için bir vesile olacaktır. Siyasal Abrek’in doğuşu, Çerkes halkı için sadece bir uyanış değil, aynı zamanda küresel siyaset sahnesinde kendi rolünü talep ettiği yeni bir çağın başlangıcıdır. Bu çağda söz sırası, artık sadece acılarını anlatanların değil, haklarını söküp alanların ve geleceğini kendi elleriyle kuranların olacaktır.


Siyasal Abrek’in inşa etmeye çalıştığı bu çelikten irade, elbette statükonun konforlu yastıklarında uyuyanlar için bir huzur projesi değildir. Aksine, bu hareketin doğuşu, hem dışarıdaki hegemonik yapılar hem de içerideki köhneleşmiş klikler için kaçınılmaz bir tehdit ilanıdır. Karşı çıkanların cephesi homojen olmayacaktır; zira Siyasal Abrek, sadece dışsal bir düşmana karşı değil, aynı zamanda toplumun kılcal damarlarına sızmış olan niteliksizliğe, dalkavukluğa ve küçük hesapların iktidarına karşı da bir savaş başlatmıştır. Bilmediklerinden korkanların endişesi, bir nebze de olsa eğitilebilir bir cehaletin ürünüdür; ancak asıl direnç, kendi küçük cemiyetlerini devasa birer kale zannedenlerden ve bu kalelerin burçlarında gizli iktidar devşirenlerden gelecektir. Onlar için Çerkes davası, sadece yılda birkaç kez düzenlenen folklorik etkinliklerden, içi boş nutuklardan ve kendi dar çevrelerinde yürüttükleri "itibar" oyunlarından ibarettir. Siyasal Abrek’in asimetrik güç ve etik disiplin vurgusu, bu sığ yapıların altındaki zemini kaydıracak, onları tarihin çöplüğüne süpürecek bir fırtınanın habercisidir.

Bu sözde elitlerin ve gizli iktidar sahiplerinin en büyük korkusu, kontrol edemedikleri, pazarlık masasına oturtamadıkları ve kendi kişisel çıkarlarına kurban edemedikleri bir kolektif iradenin vücut bulmasıdır. Onlar, dağınık ve duygusal bir halkı yönetmenin, rüzgara göre yön değiştiren yığınları manipüle etmenin kolaylığına alıştırılmışlardır. Siyasal Abrek ise bu manipülasyon düzeneğini kökünden sarsar. Her fert bir diğerinin onurundan sorumlu olduğunda, liyakat sadakatin önüne geçtiğinde ve zihinsel bağımsızlık bir kural haline geldiğinde, bu gizli iktidarların "arabuluculuk" maskesi düşecek, çıplak ve aciz gerçeklikleri ortaya çıkacaktır. Onlar için Siyasal Abrek bir "tehdittir", çünkü bu hareket hiçbir şahsi ikbalin veya karanlık oda pazarlığının parçası olmayacak kadar yüksek bir etik çıtaya sahiptir. Kendi imtiyazlarını halkın genel menfaati gibi pazarlayanlar, bu yeni paradigmanın karşısında en sert muhalefeti yürütecek, her türlü kara propaganda ve nifak tohumunu ekmekten çekinmeyeceklerdir.


Dış unsurlar için de durum farklı değildir. Siyasal Abrek, sisteme sızan ve sistemin içinde var olan bir güç dedik; ancak bu sızıntı bir uyum sağlama değil, bir dönüştürme ve dengeleme operasyonudur. Bugüne kadar Çerkes varlığını sadece jeopolitik bir enstrüman veya bir "güvenlik sorunu" olarak gören stratejik akıllar, karşılarında kendi kavramlarıyla konuşan, kendi oyun planını kuran ve asimetrik gücünü masaya koyan bir irade gördüklerinde bu durumdan hoşnut kalmayacaklardır, çünkü bu durum onlara yabancıdır. Onlar, itaatkar ve sadece hayatta kalmaya odaklanmış bir topluluk beklerken, karşılarında dünyanın her yerinde operasyonel kabiliyeti olan bir akıl bulacaklar. Bu durum, yerleşik güç dengeleri için ciddi bir rahatsızlık kaynağıdır. Siyasal Abrek’in sorgulayıcı ve iğneleyici dili, sadece söylemde kalmaz; sistemin aksayan yönlerini, çifte standartlarını ve tutarsızlıklarını bir cerrah titizliğiyle açığa çıkarır. Bu da, statükonun bekçilerini rahatsız etmek için kafi bir sebeptir.

İçerideki muhalefetin bir diğer katmanı ise, romantik geçmişe sığınarak bugünü ıskalayan "gelenek muhafızları" olacaktır. Onlar, Siyasal Abrek’in pragmatizmini ve modern dünyanın araçlarını kullanma becerisini "özden kopuş" olarak nitelendirme gafletine düşeceklerdir. Oysa asıl kopuş, değişen dünya şartlarında ayakta kalacak yeni bir savunma hattı kuramayıp, bin yıllık bir mirası sadece müze malzemesine dönüştürmektir. Siyasal Abrek, geleneği dondurulmuş bir form olarak değil, bugünü şekillendiren canlı bir enerji olarak görür. Bu enerjiyi bir siyasal güce tahvil etmek, elbette eski dünyanın yöntemleriyle yaşayanların zihinsel sınırlarını zorlayacaktır. Ancak biz biliyoruz ki, rahatsızlık duyanların sayısı arttıkça, etkinin şiddeti de artmaktadır. Siyasal Abrek’in başarısı, tam da bu statüko sahiplerini ne kadar köşeye sıkıştırabildiğiyle ölçülecektir.


Bu süreçte karşılaşacağımız engeller, sadece karşımızdakilerin gücünden değil, kendi içimizdeki kararsızların ve "küçük olsun benim olsun" diyenlerin direncinden beslenecektir. Ancak Siyasal Abrek, bu küçük dirençlerin üzerinde yükselecek kadar büyük bir vizyona sahiptir. Kendi iktidar alanlarını korumaya çalışanların gürültüsü, tarihin gürül gürül akan seli karşısında sadece birer cılız ses olarak kalacaktır. Bizim yolumuz, bu cılız seslere takılmak değil, bu seslerin neden çıktığını analiz ederek yolumuza devam etmektir. Zira hakiki bir değişim, ancak eski dünyanın kalıntıları temizlendiğinde ve o kalıntıların sahipleri artık itiraz edemeyecek kadar etkisiz hale getirildiğinde tamamlanmış olur. Siyasal Abrek, bu temizliğin de, bu inşanın da bizzat kendisidir


Ey Gençler, Kurucu İrade Sizsiniz!


Siyasal Abrek, bizzat Çerkes gençliğinin ruhu, zekası ve öfkesidir. Statükonun paslı çarkları arasında ezilmeyi reddeden, atalarının sürgün hatıralarını sadece bir keder yükü olarak değil, bir direnç yakıtı olarak gören her genç, bu hareketin doğal bir neferidir. Gençlik, tarihin her döneminde donmuş yapıları eriten ateştir; ancak Siyasal Abrek’in gençliği, kontrolsüz bir alev değil, hedefine kilitlenmiş bir lazer hassasiyetiyle hareket etmek zorundadır. Ey gençler, size vaat edilen "gelecek" bir hediye paketinde sunulmayacak; aksine o gelecek, bugünün küçük iktidar odaklarının, cemiyet baronlarının ve vizyonsuz statüko bekçilerinin elinden sökülüp alınacaktır. Sizin varlığınız, sadece nüfus sayımlarında bir rakam veya dernek lokallerinde birer hizmetli olmanız demek değildir; sizin varlığınız, bin yıllık Xabze disiplinini modern dünyanın dijital kodlarıyla birleştiren o yeni ve yıkıcı akıldır.


Geleceğin size ait olması, yalnızca zamanın geçmesiyle gerçekleşecek biyolojik bir süreç değildir. Bu, bir zihniyet devrimini ve yüksek bir sorumluluk bilincini iktiza eder. Siyasal Abrek olan genç; sadece slogan atan değil, analiz yapan; sadece itiraz eden değil, alternatif inşa edendir. Sizler, kendi halkınızın içinde bulunduğu bu ataleti, bu "küçük olsun benim olsun" sığlığını ve "elalem ne der" prangasini parçalayacak olan yegane güçsünüz. Başkalarının çizdiği sınırların içinde oynamayı reddetmek, kendi oyun sahanızı kurmak zorundasınız. Siyasal Abrek’in o asimetrik varlığı, sizin teknik donanımınızda, yabancı dillerdeki hakimiyetinizde, küresel ağları yönetme becerinizde ve hepsinden önemlisi sarsılmaz etik duruşunuzda hayat bulacaktır. Kendinizi sadece birer "aktivist" olarak değil, birer "kurucu irade" olarak görmeye başladığınız gün, Siyasal Abrek ete kemiğe bürünmüş demektir.


Karşınıza çıkacak olanlar yine aynı tanıdık yüzler olacaktır: Sizi "tecrübesizlikle" suçlayanlar, heyecanınızı "marjinallik" olarak damgalayanlar ve kendi koltuklarını korumak için sizi birer vitrin süsü gibi kullanmak isteyenler... Onlara vereceğiniz en sert cevap, iğneleyici bir suskunluk ve disiplinli bir başarı olacaktır. Siyasal Abrek, konuşmaktan çok sonuç almayı sever. Birileri gizli iktidarlarında entrika çeviredursun, sizler dünyanın neresinde olursanız olun birbirinize görünmez iplerle, ortak bir dava şuuruyla ve sarsılmaz bir sadakatle bağlı kalacaksınız. Sizin birliğiniz, modern dünyanın atomize olmuş bireylerine karşı bir meydan okumadır. Unutmayın ki, örgütlü bir azınlık, örgütsüz bir çoğunluğu her zaman ve her şartta yener. Siz o nitelikli, disiplinli ve ne istediğini bilen örgütlü güç olacaksınız.


Gelecek, onu bugünden tasarlayanların, onun için konforundan vazgeçenlerin ve kendi halkının onurunu kendi canından aziz bilenlerin olacaktır. Siyasal Abrek bir şahıs değil, bir fonksiyondur demiştik; bu fonksiyonun en dinamik parçası sizlersiniz. Tarih, ağlayanları değil, ayağa kalkıp yürüyenleri yazar. 160 yıllık o devasa parantezi kapatacak olan el, sizin elinizdir. Kendi kavramlarınızla, kendi değerlerinizle ve kendi bağımsız aklınızla dünyayı yeniden okuyun. Efendi değiştirmeyin, efendi olun. Bu yolun çetinliği sizi korkutmasın; zira abreklik, zaten en zor zamanlarda, en imkansız görünen şartlarda bir onur kalesi inşa etmek demektir. Siyasal Abrek sizsiniz, gelecek sizin iradenizle şekillenecektir.

Bu hareket, tarihsel bir sürekliliğin rastlantısal bir durağı değil, yüzyıllardır biriken ve tahsil edilmeyi bekleyen o büyük borcun muhatabıdır. Geçmişin ödenmemiş borcu; Karadeniz’in hırçın sularında yitip gidenlerin, vatan topraklarından koparılırken arkada bıraktıkları onurun ve sürgün yollarında sahipsiz bırakılan sessiz çığlıkların mirasıdır. Siyasal Abrek, bu mirası sadece bir yas objesi olarak değil, tahsil edilmesi gereken siyasal ve hukuki bir senet olarak masaya koyar. Bizden çalınan zamanın, bizden çalınan coğrafyanın ve bizden çalınan kimliğin bedeli, bugünün dünyasında ancak sarsılmaz bir iradeyle geri alınabilir. Bu borç, sadece başkalarının bize olan borcu değildir; aynı zamanda bizim, bizi biz yapan değerlere karşı ihmal ettiğimiz, ertelediğimiz ve korkularımıza kurban ettiğimiz sadakat borcumuzdur. Artık bu hesabı kapatma vakti gelmiştir ve bu hesaplaşma, tarihin tozlu sayfalarında değil, bugünün reel politik arenasında gerçekleşecektir.


Geleceğe ödenecek bedel ise, bugünden göze alınması gereken bir feragat manzumesidir. Hiçbir özgürlük, konfor alanlarını terk etmeden kazanılmamıştır ve hiçbir gelecek, bugünün kurbanları verilmeden inşa edilemez. Siyasal Abrek, bu bedeli ödemeye hazır olanların safıdır.

Gelecek nesillere onurlu bir isim, bağımsız bir zihin ve ayakları yere sağlam basan bir siyasal kimlik bırakmak istiyorsak; bugünün geçici rahatlıklarını, küçük koltuklarını ve sahte itibar gösterilerini elimizin tersiyle itmek zorundayız. Bizim ödeyeceğimiz her bedel, bizden sonrakilerin ödemek zorunda kalmayacağı birer özgürlük taksitidir. Siyasal Abrek, bu uzun vadeli yatırımın, bu kolektif fedakarlığın adıdır.

Nihayetinde her şey tek bir noktada düğümlenir: İrade. İrade, sadece istemek değil; istediğin uğruna tüm dünyayı karşısına alabilme, akıntıya karşı kürek çekme ve her türlü baskı altında dahi kendi doğrularından milim sapmama sanatıdır. Siyasal Abrek’in iradesi, ne hamasi bir cesarete ne de içi boş bir inatçılığa dayanır; bu irade, bin yıllık ferasetin ve modern stratejik aklın birleşmesinden doğan soğukkanlı bir kararlılıktır. Bu irade, karşısına çıkan engelleri aşmak için gerekirse sistemi kendi silahıyla vuran, gerekirse kendi yolunu sıfırdan inşa eden bir güçtür. Bizim irademiz, Çerkes halkının sadece hayatta kalma refleksini değil, dünyayı kendi gözleriyle görme ve kendi kelimeleriyle anlatma hakkını temsil eder.


Bu yolculukta ne geçmişin yükü altında ezileceğiz ne de geleceğin belirsizliğinden korkacağız. Geçmişten aldığımız o ağır borç senediyle, geleceğe bırakacağımız müreffeh mirasın arasında bir köprü olacağız. Bu köprü iradeden, disiplinden ve onurdan inşa edilecektir. Karşı çıkanların gürültüsü, gizli iktidarların entrikaları ve statükonun uyuşturucu etkisi, bu çelikten iradenin karşısında eriyip gitmeye mahkumdur.