GEÇMİŞİ HATIRLAMAK YETMEZ, ONU İNŞA ETMEK GEREKİR
Dünden bugüne miras aldığımız o yarım yamalak kimlik algısı, aslında politik bir iradeden yoksun bırakılmış bir halkın yavaş çekim intiharıdır. Mücadelesiz, itirazsız ve sadece geçmişin estetiğine sığınan bu duruş, bizi yaşayan bir organizma olmaktan çıkarıp bir müze nesnesine dönüştürdü. Kavgasız devralınan mirasın kıymeti bilinmez derler ama bizimki kavgasız değil, kavganın unutturulduğu bir devirdi. Biz sustukça, biz aman tadımız kaçmasın dedikçe, başkaları bizim adımıza cümleler kurdu, bizim tarihimizi kendi ideolojik kalıplarına göre yonttu. Çerkeslik bugün sadece bir aksesuar gibi boyunlarda taşınıyorsa, o kimliğin toplumsal ve siyasal bir inşası yoksa, yarın feda edilecek bir ruhun bile kalmayacaktır. Çünkü gerçek bir kimlik sadece hatıralarla değil, o hatıraları bugünün gerçeğine, yarının iradesine taşıyacak bir bilinçle korunur. Sokaktaki uysallığın alkışlanması senin asaletinden değil, sisteme olan zararsızlığındandır. Seni kavgacı bulmadıkları için övenler, aslında senin politik iradeni çoktan toprağa gömmüş olanlardır. Kafkasya’nın sarp kayalıklarında her karış toprak için verilen o muazzam bedel, bugün büyükşehirlerin beton yığınları arasında kültürel zenginlik denilen o uyuşturucu kavramın içinde eritilip gidiyor. Eğer senin dilin sokakta, meydanda, hayatın tam merkezinde yankılanmıyorsa, o dil sadece cenazelerde okunan bir mersiyedir artık.
Mesele bir bayrak sallamanın çok ötesindedir; mesele, bu yeryüzünde var olma biçimini bir hakikat kavgasına dönüştürüp dönüştüremeyeceğindir. Kimse sana tarihini altın tepside sunmaz, kimse senin yaralarını sarmak için sıraya girmez. Sen kendi sözünü, kendi özgün iradeni kurmadığın sürece başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaktan öteye geçemezsin. Bugün Çerkesya bir coğrafya adı olmaktan çıkıp sadece iç çekişlerin öznesi haline geldiyse, bunun suçlusu sadece o topraklardan bizi koparanlar değil, o vatan fikrini zihninde diri tutamayan, onu gündelik hayatın ve düşüncenin merkezine koyamayan bizleriz. Meydanların gürültüsü içinde senin sesin duyulmuyorsa, o ses sadece kendi içinde boğuluyorsa, bunun faturasını bir halkın silinişiyle ödersin. Kimlik dediğin şey donmuş bir gelenek, statik bir yapı değildir; o her gün yeniden kazanılması, her gün yeniden inşa edilmesi gereken bir onur mücadelesidir. O abilerin bölünmeyelim diyerek aslında senin itirazlarını bastırmasına izin verme; çünkü onların birlik dediği şey, koca bir halkın sessizce ve itirazsızca yok oluşa sürüklenmesidir. Siyasetsiz bir kimlik, ruhu çekilmiş bir cesetten farksızdır. Eğer senin bir toplumsal iraden yoksa, sadece seçim zamanlarında hatırlanan bir istatistik ya da folklorik bir renk olarak kalırsın.
Hakikat bazen can yakar ama o sancı uyanışın tek yoludur. Dilini feda ettiğinde aslında dünyayı algılama biçimini, vatan hayalini feda ettiğinde ise geleceğini feda etmiş olursun. Yarın çocuklarının gözlerinin içine baktığında onlara anlatacağın tek şey "bir zamanlar biz de vardık" masalı olacaksa, bugünden itibaren o aynadaki suretini bir sorgula. O uyuşmuş, apolitik ve kavgasız kimlik sana sadece huzurlu bir yok oluş vaat eder. Oysa tarih, sadece kendi sözünü söyleyenleri, kendi davasının peşinden gidenleri ve hafızasını bir kalkan gibi kuşananları yazar. Geriye kalanlar ise sadece tozlu sayfaların arasında kaybolan, kimsenin hatırlamadığı birer dipnottur. Güç kimin elinde, bu sessizliğin bedelini kimler ödüyor diye sormaktan korkma. Senin sessizliğin, seni yok sayanların en güçlü silahıdır ve sen sustukça o silah her gün biraz daha senin tarihine nişan alıyor. Ya bu sahte romantizmi, bu içi boş asalet söylemlerini elinin tersiyle itip hayatın tam göbeğinde kendi gerçeğini haykıracaksın, ya da o çok övündüğün geçmişinle birlikte sessizce tarihin karanlık dehlizlerine gömüleceksin. Tercih her zaman senindir ama unutma ki vakit daralıyor ve hafızasını kaybeden bir toplumun yürümeye mecali kalmaz.
Bu yolun sonu ya tam bir uyanıştır ya da mutlak bir siliniş. Artık steril salonlarda, konforlu dernek koltuklarında "kültür" konuşma devri kapandı. Hayatın o sert ve acımasız gerçekliği kapımıza dayandı. Eğer bugün kendi politik ve toplumsal inşanı başlatmazsan, yarın başkalarının senin yerine çizdiği sınırlar içinde nefes almaya çalışırsın. Çerkeslik bir nostalji değil, bir adalet arayışıdır; bu arayış sadece kendin için değil, yeryüzündeki tüm mazlum halkların onuruyla kardeştir. Fakat bu kardeşlik içinde eriyip gitmek değil, kendi renginle, kendi sesinle, kendi Xabze’nden doğan o evrensel ahlakla var olmaktır aslolan. Şimdi o uyuşukluğu üzerinden at ve sokağın, meydanın, hakikatin sesine kulak ver. Kendi sesinle haykırmadığın sürece, başkalarının fısıltısında kaybolmaya mahkumsuundur. Kimlik bir miras değil, her nefeste yeniden üretilmesi gereken bir iradedir. Bu iradeyi göstermeye cesaretin yoksa, o çok sevdiğin dağların gölgesi bile seni tanımaz hale gelecektir.
Sessizliğin bir erdem değil, bir imha biçimi olduğunu kavradığın an aslında o aynadaki suretin parçalanmaya başlar ve sen o kırıklardan sızan ışıkla hakikatin o çıplak yüzünü görmeye zorlanırsın. Yıllardır bize anlatılan o vakur duruş, o devlete sorun çıkarmayan, kendi içine kapalı ve sadece gelenekleriyle avunan toplum imajı, aslında bizi tarihin öznesi olmaktan çıkarıp nesnesi haline getiren koca bir illüzyonun parçasıydı. Bir halkın siyasal bilincini, toplumsal itirazını ve vatan hayalini elinden aldığınızda geriye kalan o folklorik tortu, sadece egemenlerin sofrasında bir meze, onların kültürel çeşitlilik masallarında bir renkten ibaret kalır. Bizim ihtiyacımız olan şey, o steril salonların yapay nezaketi değil, hayatın tam göbeğinde, meydanların o tozlu ve sert gerçekliğinde yankılanacak bir iradedir. Çünkü hafıza dediğin şey sadece geçmişe bakıp iç çekmek değildir; hafıza, bugünü o geçmişin onuruyla inşa etmek ve geleceği o mirasın üzerine kurma iradesini göstermektir. Eğer biz bugün dilimizi sadece bir nostalji objesi olarak görüyor, vatanı sadece yaşlıların vasiyetlerinde bırakıyorsak, o dilsizliğin ve vatansızlığın faturasını her gün biraz daha silinerek, her gün biraz daha başkalarına benzeyerek ödüyoruz demektir. Kendi kimliğini bir politik inşaya dönüştüremeyen, kendi hakikatini evrensel bir adalet arayışıyla birleştiremeyen her toplum, tarihin o acımasız asimilasyon değirmeninde öğütülmeye mahkumdur.
Bak o derneklerdeki konforlu koltuklarında sükunet vaaz edenlere; onlar aslında senin uyanışından korkuyorlar çünkü senin uyanışın, onların yıllardır kurduğu o sahte temsil yetkisini ve statü oyunlarını yerle bir edecektir. Onların birlik ve beraberlik dedikleri şey, aslında koca bir halkın tek tipleştirilmesi ve sisteme entegre edilerek uysallaştırılmasıdır. Oysa gerçek bir birlik, ancak farklılıkların, itirazların ve özgün kimliklerin kabul edilmesiyle, o kimliklerin kamusal alanda bir hak öznesi olarak var olmasıyla mümkündür. Bizim asaletimiz, suskunluğumuzda değil, haksızlığa karşı yükselttiğimiz o vakur ama sert sesimizde saklıdır. Eğer biz bugün Çerkesya’yı sadece bir hatıra olarak değil, bir gelecek projeksiyonu olarak masaya koyamıyorsak, o zaman sürgünün o yarası hala kanıyor demektir ve biz o yarayı sarmak yerine sadece üzerine süslü bantlar yapıştırıyoruzdur. Bir halkın omurgası olan hafıza, eğer politik bir bilince evrilmezse, o halk sadece başkalarının rüzgarıyla savrulan bir yaprak gibi kalır. Bugün dünyada ve bu topraklarda verilen varoluş kavgalarına bak; kimse sadece "biz de vardık" dediği için haklarını geri almadı; herkes o hakları kendi tırnaklarıyla, kendi sesiyle ve kendi örgütlü iradesiyle kazandı.
Senin bu sessizliğin, senin bu "aman tadımız kaçmasın" uysallığın, aslında seni yok sayan sistemlerin en büyük yakıtıdır. Onlar seni uysal gördükçe daha fazla yok sayar, seni kavgadan kaçan gördükçe daha fazla sesini kısar. Oysa Xabze, bir teslimiyet ahlakı değil, bir dik duruş ve haysiyet manifestosudur; insanın nasıl yürüyeceğinden ziyade, zulmün karşısında nasıl tavır alacağını öğretir bize. Eğer senin ahlak anlayışın sadece düğünlerdeki ritüellerde kalmışsa, o ahlak yaşayan bir değer olmaktan çıkıp donmuş bir kural yığınına dönüşmüştür. Hakikat parçalanamaz diyoruz ya, işte tam da bu yüzden kendi halkının haklarını savunurken başka halkların uğradığı haksızlıklara gözlerini kapatamazsın; çünkü adalet köksüz bir kavram değildir ve o kök senin kendi tarihinden, kendi sürgününden, kendi sessiz bırakılmışlığından beslenir. Ama bu ortaklık, senin kendi rengini, kendi davanı ve kendi biricik kimliğini o büyük kazanda eritmen anlamına da gelmez. Gerçek dayanışma, herkesin kendi adıyla, kendi diliyle ve kendi hayalleriyle o masada oturmasıdır.
Şimdi o uyuşukluğu, o üzerine sinmiş olan yenilgi psikolojisini bir kenara bırakma vaktidir. Tarih, feda ettiklerini konuşanları değil, feda edilenlerden yeni bir dünya kuranları hatırlar. Biz sadece kurban değiliz, biz sadece sürgün edilmiş ve darmadağın edilmiş bir yığın değiliz; biz, binlerce yıllık bir medeniyetin, bir ahlakın ve bir iradenin taşıyıcılarıyız. Bu taşıyıcılık, sadece sırtımızda bir yük değil, elimizde bir meşale olmalıdır. Eğer o meşaleyi bugün sokağın ortasında, hayatın her alanında yakmazsan, o karanlık her gün biraz daha daraltacaktır çemberi. Meydanlar senin sesini bekliyor, tarih senin o yarım kalmış cümleni tamamlamanı bekliyor. Ya kendi sözünü, kendi kimliğini, kendi davasını bugünün diliyle ve geleceğin perspektifiyle yeniden kurarsın; ya da o sahte asalet masallarının içinde, uysallığın alkışları eşliğinde sessizce yok oluşunu izlersin. Karar, senin o aynadaki parçalanmış suretini yeniden birleştirip birleştiremeyeceğinde gizlidir; çünkü ancak kendi gerçeğiyle yüzleşen bir halk, başkalarının ona çizdiği o dar sınırları yıkıp geçebilir.
Parçalanmış bir sureti birleştirmek yalnızca çatlakları örtmek değildir, o çatlakların arasından sızan tarihin sarsıcı soğuğuyla yüzleşmeyi göze almaktır. Bizim hikayemiz kitapların dipnotlarına sığmayacak kadar büyük, haritaların sınırlarına hapsedilemeyecek kadar derin bir hafıza kavgasıdır ve bu kavgayı sadece geçmişin yaslı diliyle sürdüremezsin. Çerkeslik bugün bir sığınak değil, bir mevzi olmak zorundadır; sığınılan her gelenek zamanla çürür ama savunulan her kimlik kendini yeniden üretir. Sen eğer bugün kendi varlığını bir hak talebi olarak kamusal alanın tam ortasına dikemiyorsan, o meşhur asaletini sadece misafir odalarındaki ağırbaşlılıkta tüketiyorsan, aslında kendi köklerini kendi ellerinle kurutuyorsun demektir. Bak etrafına, dünya sahnesinde sesi duyulanlar sadece mağduriyetlerini anlatanlar değil, o mağduriyetten sarsılmaz bir politik irade çıkaranlardır. Bizim sürgünle yarılmış tarihimiz bize sadece hüzün değil, aynı zamanda evrensel bir adalet pusulası bahşetti. Bu pusula seni hem kendi vatanının silinmiş izlerini sürmeye hem de yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı dik durmaya çağırıyor. Fakat bu duruş, bir başka kimliğin içinde eriyerek, bir başka siyasal mahallenin kullanışlı aparatı haline gelerek sergilenemez. Gerçek onur, kendi rengini koruyarak, kendi Xabze’nden süzülen o rafine ahlakı modern dünyanın çarkları arasında ezdirmeden var edebilmektir.
Derneklerin o tozlu raflarında saklanan, senede bir gün hatırlanan ve sadece ağıtlara hapsedilen o "müzelik" kimlik anlayışı bizi felakete sürükledi. Gençlerin kalbinde Çerkesya bir vatan değil de bir folklorik masal olarak kalmışsa, bunun vebali o uysallığı asalet sanan, "devletle arayı bozmayalım" diyerek halkın geleceğini statü pazarlıklarına kurban eden akil adamlarındır. Bir halkın dili çarşıda konuşulmuyor, hukuku hayatta karşılık bulmuyor ve rüyaları bile başka dillerin tahakkümü altında görülüyorsa, orada artık bir halktan değil, bir asimilasyon bakiyesinden söz edilir. Biz bu bakiyeye razı değiliz; biz bu topraklarda ve Kafkasya’nın sarp yamaçlarında nefes alan, düşünen, itiraz eden ve kendi geleceğine dair söz söyleyen bir özne olma iddiasındayız. Bu iddia, ne kör bir fanatizmin ne de köksüz bir enternasyonalizmin ürünüdür; bu iddia, haysiyetini sürgünde bırakmamış bir toplumun yeniden doğuş çığlığıdır. Tarih bazen çok sert cümleler kurar ve o cümlelerin noktasını koymak bizim elimizdedir. Eğer biz susarsak, o noktayı başkaları koyacak ve o cümle bizim yok oluşumuzun ilamı olacaktır. Sessizliğin bir erdem olduğu masalını artık yırtıp atmalıyız; sessizlik, bazen tarihin gördüğü en büyük teslimiyettir ve biz teslim olmadık, sadece susturulduk. Şimdi o suskunluğu bozacak olan şey, nostaljik bir romantizm değil, bilinçle örülmüş, ayakları yere basan ve geleceği hedefleyen sarsıcı bir uyanıştır.
Hakikatin peşinde koşmak bedel ister ve bu bedel bazen en yakınındakilerle ters düşmeyi, o konforlu yalanları terk etmeyi gerektirir. "Biz hepimiz kardeşiz" retoriğinin ardına gizlenen o asimilasyon gerçeğini görmeden, kimliğimizin nasıl her gün biraz daha solduğunu fark etmeden atılan her adım bizi uçuruma biraz daha yaklaştırır. Bizim kardeşliğimiz, ancak varlığımızın kayıtsız şartsız kabulüyle, dilimizin ve tarihimizin bu toprakların asli bir unsuru olarak tanınmasıyla gerçeklik kazanır. Aksi takdirde bu, sadece güçlünün zayıfı yuttuğu bir illüzyondan ibarettir. Çerkesya bugün bir harita parçasından fazlasıdır; o, zihnimizde diri tuttuğumuz adalet terazisidir. O terazi ne kadar doğru tartarsa, biz de o kadar insan kalırız. Eğer vatan fikri sadece bir nostaljiye dönüştüyse, suçlu sadece coğrafyayı elimizden alanlar değil, o fikri gündelik hayatın, düşüncenin ve mücadelenin merkezinden çıkaran bizleriz. Omurgası kırılan bir toplum yürüyemez diyoruz, işte o omurga bizim hafızamızdır ve o hafızayı her sabah yeniden kuşanmak zorundayız. Uyuşmuş beyinlerin, statü peşinde koşan hırsların ve mücadelesiz bir hayatın bize vaat ettiği tek şey, şatafatlı bir cenaze törenidir. Biz ise yaşamak istiyoruz; dilimizle, Xabze’mizle, hayallerimizle ve o bitmek bilmeyen vatan özlemimizle bu tarihin tam ortasında dimdik durmak istiyoruz.
Meydanların o sert rüzgarı yüzüne çarptığında sakın geri çekilme, çünkü o rüzgar seni uyandıracak olan yegane güçtür. Kendi sözünü söylemeyenlerin yerine başkaları bağırır ve o gürültüde senin gerçeğin kaybolup gider. Ya şimdi o sahte asalet maskelerini çıkarıp atar ve haysiyetini bir politika inşasına dönüştürürsün, ya da bu sessizliğin karanlığında eriyip gitmeye mahkum kalırsın. Gelecek, sadece geçmişiyle övünenlerin değil, o geçmişten sarsılmaz bir irade çıkarıp bugünün dünyasında kendine yer açanlarındır. Bizim sözümüz rüzgara karışacaksa, o rüzgar Çerkesya dağlarından esmeli ve bu topraklardaki her bir ruhu o adaletli uyanışa çağırmalıdır. Unutma ki, hafızasını kaybetmeyen ve onurunu her şeyin üstünde tutan bir halkın sesi, eninde sonunda o kadim dağların yankısıyla buluşacaktır.
Geleceği kucaklamak, geçmişin o ağır ve tozlu perdelerini aralamaktan, o perdelerin ardındaki çıplak hakikate gözlerini kırpmadan bakabilmekten geçer. Bizim bugün içinde bulunduğumuz o derin sessizlik, aslında bir tercihin değil, on yıllardır sistemli bir şekilde ilmek ilmek dokunmuş bir unutturma projesinin sonucudur. Kendi tarihimize yabancılaşırken, aslında kendi insanlığımıza da yabancılaştık; çünkü insan, hatıraları ve o hatıralardan süzülen onuru kadar vardır. Çerkes kimliğini sadece bir köken bilgisine indirgeyen, onu hayatın estetiğinden, politikasından ve sokağın sesinden koparan her yaklaşım, aslında bu kadim ağacın köklerine dökülmüş birer zehirdir. Xabze dediğimiz o muazzam ahlak manzumesi, sadece büyüklerin önünde ayağa kalkmak ya da bir düğün merasimini idare etmek değildir; o, toplumsal bir sözleşmedir, bir adalet arayışıdır ve insanın onurunu koruma sanatıdır. Eğer biz bugün bu ahlakı modern dünyanın adaletsizliklerine karşı bir barikat olarak kuramıyorsak, o zaman biz Xabze’yi yaşamıyoruz, sadece onun birer taklitçisi olarak sahnede rol yapıyoruz demektir. Bir halkın büyüklüğü, geçmişte kaç savaş kazandığıyla değil, bugün hangi haksızlığa karşı nasıl bir iradeyle karşı durabildiğiyle ölçülür. Bizim asaletimiz, mazlumun yanında saf tutmakta, hakikati her türlü çıkarın üstünde tutmakta ve kendi rengimizi kaybetmeden bu evrensel insanlık korosunda kendi sesimizle şarkı söyleyebilmektedir.
Sokaklarda, meydanlarda ve hayatın en sert köşelerinde bizim adımıza konuşanların kim olduğuna iyi bak; eğer onlar senin acından kendine ikbal devşiriyorlarsa, senin sessizliğini birer basamak olarak kullanıyorlarsa, orada temsil değil, bir tasfiye süreci işliyor demektir. Kendi iradesini eline alamayan, kendi toplumsal taleplerini net bir şekilde ifade edemeyen ve "aman başımız ağrımasın" konforuna sığınan bir toplum, sadece başkalarının çizdiği sınırların içinde nefes alabilir. Oysa bizim mirasımız, o dar sınırlara sığmayacak kadar geniştir; Kafkasya’nın o hırçın dağlarından yola çıkan bu irade, bugün bu topraklarda yeniden filizlenmek zorundadır. Bu filizlenme, kuru bir milliyetçilik ya da içe kapalı bir kabilecilik değil, tam aksine, kendi kimliğini bir haysiyet kalesi olarak inşa edip tüm dünyaya adalet penceresinden bakabilmektir. Kürtlerin, Lazların, Ermenilerin ve bu coğrafyanın tüm kadim halklarının haklarını, kendi haklarımız kadar mukaddes gördüğümüz an, aslında kendi Çerkesliğimizi de o evrensel haysiyetle taçlandırmış oluruz. Ama bu duruş, bir ortaklık adına kendi dilinden, kendi vatan hayalinden ve kendi biricik hafızasından vazgeçmek değildir. Gerçek dayanışma, ancak kendi olarak kalabilenlerin ve birbirinin varlığını bir zenginlik değil, bir hakikat olarak kabul edenlerin harcıdır.
Şimdi o derneklerin, vakıfların ve sahte protokollerin sahte ışıltılarını bir kenara bırakıp, halkın kalbindeki o gerçek yangına bakma vaktidir. O yangın, sönmeye yüz tutmuş bir dilin, unutulmaya çalışılan bir vatanın ve yarım kalmış bir rüyanın yangınıdır. Bu yangını söndürmek değil, onu bir uyanışın meşalesine dönüştürmek bizim elimizdedir. Eğer biz bugün sokağın nabzını tutamıyor, gençliğin o kimliksizlik dehlizlerinde kaybolmasına seyirci kalıyorsak, yarın anlatacak bir hikayemiz de kalmayacaktır. Hafıza, bir halkın sadece sırtındaki yük değil, ayaklarının altındaki sarsılmaz topraktır; o toprak kayarsa, üzerine inşa ettiğin her şey yerle bir olur. Bizim vazifemiz, o toprağı yeniden sağlamlaştırmak ve üzerine geleceğin o onurlu binasını dikmektir. Bu bina, sadece beton ve taştan değil, kelimelerden, rüyalardan ve sarsılmaz bir politik iradeden yükselecektir. Hakikat sana her zaman konfor vaat etmez, çoğu zaman seni uykundan uyandırır ve rahatını kaçırır; ama o rahatın kaçması, bir halkın yeniden doğuşunun ilk işaretidir. Ya bu sancılı doğuşu kucaklarsın ya da o uyuşmuş sessizliğin içinde sessizce silinip gidersin. Seçim senin elinde, ama hatırla ki; tarih, kendi kaderini başkalarının ellerine bırakanları değil, o kaderi kendi tırnaklarıyla kazıyarak yeniden yazanları onurlandırır. Bizim sesimiz, Çerkesya dağlarının o mağrur yankısını bu topraklara taşıyacak kadar gür çıkmalıdır; çünkü susmak, sadece ölümü bekleyenlerin işidir ve biz, inadına ve onurumuzla yaşamakta kararlıyız.
Kendi gerçeğine uyanan bir insan için artık eski yalanların konforlu gölgesi ebediyen kaybolmuş demektir ve bu uyanış bir kez başladığında hiçbir güç onu yeniden o uyuşmuş sessizliğe mahkum edemez. Bizim için asalet artık bir uysallık nişanı değil, tarihin bizi ittiği o dar köşelerden çıkıp hayatın geniş meydanlarında kendi rengimizle var olma cesaretidir. Çerkesya bir coğrafi kayıptan ziyade zihnimizde her gün yeniden kazanılması gereken bir onur kalesi olarak duruyorsa, o kaleyi savunmak ancak bugünün dünyasında politik, toplumsal ve kültürel bir irade inşa etmekle mümkündür. Kelimelerimizi başkalarının lügatinden ödünç almayı bıraktığımız, acımızı bir sergi nesnesi değil bir bilinç kaynağı haline getirdiğimiz gün, o meşhur sessizliğimizin yerini sarsıcı bir hakikat alacaktır. Hafıza bir yük değil, bir pusuladır ve o pusula bizi hem kendi köklerimize hem de evrensel adaletin o sarsılmaz zeminine ulaştıracaktır. Bizim sesimiz artık sadece geçmişin ağıtlarında yankılanan bir yankı değil, yarının dünyasını kendi ahlak ve haysiyet ölçülerimizle kurmaya aday bir iradenin gür sedasıdır. Bu yolda yürürken ne kimliğimizi bir başkasının varlığına feda edeceğiz ne de kendi biricikliğimizi bir üstünlük iddiasına dönüştüreceğiz; sadece kendimiz olarak, dilimizle, Xabze’mizle ve hiç sönmeyen o vatan ateşimizle tarihin akışına kendi imzamızı atacağız. Çünkü biliyoruz ki, hafızasını bir omurga gibi kuşanan bir halkı hiçbir sürgün yok edemez ve hiçbir sessizlik sonsuza kadar sürmez; o rüzgar bir kez Çerkesya dağlarından esmeye başladığında, bütün dünya bu onurlu dönüşün ve kararlı uyanışın şahidi olacaktır.