Apiş Canberk

ÇERKES SESSİZLİĞİ MESELESİ

Türkiye’de Çerkes olmak, imparatorluk enkazından ulus devlete geçişin o devasa ve öğütücü dişlileri arasında varlığını koruyabilmek adına geliştirilen üst düzey bir kamuflaj sanatının, zamanla bir varoluşsal krizi sessizliğe gömerek dondurma eylemine dönüşmesidir. Bu coğrafyada kimlik, rasyonel bir tercih ya da stratejik bir konumlanmadan ziyade, hayatta kalma güdüsünün ontolojik bir reflekse dönüşerek ruhu ele geçirmesiyle şekillenmiş; görünürlük ve gizlenme arasındaki o tekinsiz boşlukta salınan bir hayalet özne yaratmıştır. Çerkesler, toplumsal matriste hem her yerde olan hem de hiçbir yerde bulunamayan bu haliyle, devletin en mahrem koridorlarında veya bürokrasinin kılcal damarlarında yer alırken bile kendi otantik özlerini bir kenara bırakıp ortak bir üst kimliğin kusursuz icracısı olma zorunluluğunu tarihsel bir yazgı olarak içselleştirmişlerdir. Bu durum, Çerkes kimliğini modernite ile gelenek arasına sıkışmış bir folklorik dekorasyon değil, bir hafıza kırımının külleri üzerinde sessizce inşa edilen ve kendi duvarlarını bizzat kendi ördüğü bir iç sürgün labirenti haline getirmiştir. Gizlenme refleksi o kadar derinleşmiştir ki, topluluk kendi içinde bile bir yabancılaşma yaşamaya başlamış; özgün paradigmalar üretmek yerine egemen sistemin sağladığı güvenli limanlarda demirlemeyi tercih ederek kendi tarihsel trajedisiyle yüzleşme kapasitesini felç eden devasa bir uyuşma haline teslim olmuştur. Toplumsal hafıza bu sessizliğin bedelini kültürel bir amnezi ile ödemekte, kadim Çerkesya rüyası her geçen kuşakla birlikte sadece düğünlerde patlayan bir alkış sesine indirgenmektedir.

Görünürlük ise sadece sahne ışıklarının altında ritmik figürlerin sergilendiği bir folklorik parantezden ibaret kalmıştır; bu aslında gizlenmenin en sofistike biçimidir, çünkü bir şeyi estetik bir seyirlik nesneye indirgediğinizde, onun siyasal taleplerini, tarihsel acılarını ve gelecek projeksiyonlarını da aynı estetik perdenin arkasına gömmüş olursunuz. Türkiye modernleşmesinin her aşamasında bu gizlenmeyi bir vatandaşlık sözleşmesinin temel maddesi olarak içselleştiren Çerkesler için bu sözleşme, tek taraflı bir feragat üzerine kuruludur. Bu feragatin sonucunda dil ve otantik yaşam pratikleri sadece yaşlıların belleğinde hapsolmuş arkaik kalıntılara dönüşmüş, kimliğin görünürlüğü bir hakikat beyanından ziyade nostalji müzesinin tozlu raflarında dolaşmaya benzemeye başlamıştır. Gizlenme hali bir noktadan sonra bir koruma kalkanı olmaktan çıkıp kimliği boğan bir kefene dönüşürken, Çerkesler "makbul vatandaş" tanımının en kusursuz örneğini sunmak adına kendi özgünlüklerini bu tanıma kurban etmişlerdir. Bu bir gizlenme değil, bir görünmezlik mühendisliğidir; sistem sizi bir tehlike olarak görmez çünkü siz zaten sistemin kendisi olmuşsunuzdur, fakat sistemin içinde kaybolurken kendinizden ne kaldığı sorusu cevapsız bir boşluk olarak ortada durmaktadır. Anadolu’nun bozkırında bir sessizlik yeminiyle mühürlenen bu diaspora gerçekliği, küresel modernitenin standart kimlik pazarlarında birer meta olmaktan öteye gidemeyen cılız seslerle bozulmaya çalışılsa da, mevcut durum hala güvenli bir limanda geçmişin hayaletleriyle avunmaktan ibarettir.

Bu sessizlik paktı, 1864 sürgününün o tarifsiz dehşetiyle Karadeniz’in soğuk sularından Anadolu’nun içlerine savrulan bir halkın ayakta kalabilmek adına kendi öz dili ve hafızası üzerine örttüğü o ağır ve kurşuni örtüdür. Kamusal alanın tekinsiz bir mahkeme salonu gibi kurgulandığı bu coğrafyada ses çıkarmak, tarihsel bir travmanın dikiş yerlerini patlatmak ve yüz elli yıllık bir sessizlik paktını ihlal etmek anlamına gelmektedir. Türkiye’de kamusal alan, homojen bir kimlik inşasının tapınağı olarak işlev gördüğünden, bu alanda özgünlükle var olmaya çalışmak sistemin bağışıklık sistemini harekete geçirecek bir yabancı madde muamelesi görme riskini taşımaktaydı. Dolayısıyla Çerkesler, bu alanı bir performans sahası olarak kullanmış, kusursuz vatandaş rolünü oynayarak derin kimliklerini mahremiyetin korunaklı ama dar odalarına hapsetmişlerdir. Devletin en hassas mekanizmalarında görev alırken bile hissedilen o kalıcı geçicilik duygusu, katılımın her zaman kendi kimliğinden feragat etme ve egemen ideolojinin rengine bürünme şartına bağlı kılınmasından kaynaklanmıştır. Bu durum, Çerkes zihninde kamusal alanı bir ifade alanı değil, bir gizlenme ve uyum sağlama mecrası haline getirmiştir. Kendi dilini sokağa çıkarmayan, acısını kürsüye taşımayan bu halk için çekinme, bir asalet göstergesi olarak estetize edilmiş; ancak bu estetik süreç kimliğin içten içe çürümesine zemin hazırlamıştır.

Dışlanma ve aidiyet hissinin zedelenmesi korkusu, kuşaklar boyu aktarılan bir genetik kod gibi zihinlere işlenmiştir; çünkü Çerkesler hiçbir zaman "öteki" olarak kodlanmamış, ancak bu kabul edilişin bedeli olarak kendileri olmaktan vazgeçmeleri istenmiştir. Günümüzde ise bu çekince hali kültürel bir sığlaşma ve paradigma yoksunluğuyla birleşmiştir. Gerçek bir siyasal irade ve kültürel varoluş sergilemekten kaçınmanın temel sebebi, bu iradenin gerektirdiği entelektüel bedeli ödemekten korkmaktır. Toplumsal atalet o kadar kurumsallaşmıştır ki, kimliğin bir hak öznesi olarak kamusallaşması bizzat toplum içindeki muhafazakar damar tarafından bir istikrarsızlık kaynağı olarak görülmekte, bu içsel denetim mekanizması dış baskılardan daha yıkıcı bir işlev görerek gençlerin kökleriyle bağını düğün ritüellerine indirgemektedir. Kamusal alan bir özgürleşme alanı değil, her zaman "biz de sizdeniz" beyanıyla mühürlenen bir teyit mekanıdır. Çerkesya’nın jeopolitik gerçekliği ile Türkiye’nin iç dinamikleri arasındaki dar boğazda sıkışan zihniyet, herhangi bir kamusal çıkışın dengeleri bozabileceği sanrısıyla felç olmuş, hakikati haykırmak yerine sessizliği kurumsallaştırarak Çerkes halkını tarihin öznesi olmaktan çıkarıp bir dipnot haline getirmiştir. Bu irade yoksunluğu, bir dilin ve kültürün topyekun yok oluşuna davetiye çıkaran bir sessiz intihardır.

Görünmezlik, Çerkes zihniyeti için hiçbir zaman masada tartılan rasyonel bir tercih olmamış, aksine bir soykırımın külleri arasından sağ çıkan ruhun hayatta kalma arzusuyla dokuduğu bir ontolojik zırh olarak tezahür etmiştir. Ölüm ile varlık arasındaki o keskin uçurumda sığınılan tek kuytu köşe olan bu hal, bir stratejiden ziyade mecburiyetin estetikleştirilmiş hali ve toplumsal hafızanın derinliklerine kazınmış bir sükut suikastıdır. Kendini saklamak, başkasına benzemek ve egemen olanın rengini bir bukalemun titizliğiyle kuşanmak, başlangıçta kimliğin mahrem çekirdeğini koruma çabasıyken, zamanla bizzat bu zırh kimliğin kendisini boğmaya başlamıştır. Sistem, Çerkeslere ancak görünmez oldukları ölçüde yaşama ve yükselme alanı tanımış; bu sessiz toplumsal sözleşmenin mürekkebi, öz dillerin ve tarihsel anlatıların kamusal alanın kapısında bırakılmasıyla kurumuştur. Kendi evinin içinde Çerkes, sokağa çıktığında ise kusursuz bir Türk olan bu insan tipi tercihin değil trajedinin bir ürünüdür. Bu ikili yaşam pratiği kuşaklar boyu aktarıldıkça görünmezlik bir savunma mekanizması olmaktan çıkıp bir kimlik özelliğine dönüşmüştür. Toplumsal atalet, bu irade felcini asalet ve tevazu kisvesine büründürerek hakikatle yüzleşme sancısını hafifletse de, her görünmezlik beraberinde unutulmayı getirmiş ve Çerkeslerin tarihsel öznelliklerini bu zırhın içine hapsetmiştir.

Bilinçli tercih argümanı, bu noktada sadece vicdani bir rahatlama aracıdır; çünkü hiçbir halk kendi dilinin ve kültürünün eriyip gitmesini hür iradesiyle onaylamaz. Eğer görünmezlik bir tercihse, kültürel erozyonun sorumluluğu da bu tercihi yapanlara ait olacaktır; oysa bu durum siyasal ve sosyal bir baskı matrisinin içinde şekillenmiştir. Görünmez olmak bir zamanlar fiziksel hayatta kalmanın bedeliyken, bugün kültürel intiharın sessiz ortağı haline gelmiştir. Bu sığınak, duvarları her geçen gün daralan ve havası azalan bir yerdir; kimlik ancak görünür olduğunda ve bir talep özneliğine dönüştüğünde nefes alabilir. Görünmezlik zırhını bir tercih olarak kutsamak sadece bu sessiz vedayı hızlandırmaktadır. Başlangıçta gürültü çıkarmanın hedef haline gelmekle eşdeğer olduğu tekinsiz bir coğrafyada sadık tebaa görüntüsü vermek tek rasyonel yoldu; ancak geçici bir amaç uğruna takınılan bu tavır, zamanla ruhun en mahrem katmanlarına sızan içselleştirilmiş bir sınıra, kuşaklar boyu devredilen bir prangaya evrilmiştir.

Sessizlik artık dış dünyaya karşı bir suskunluk değil, kendi içine dönük bir hafıza budaması işlevi görmektedir. Birey kamusal alanda sesini kıstıkça kendi iç sesini de kısmış, sistemin ona çizdiği o görünmez sınırları birer erdem nişanesi olarak benimsemiştir. Kimse "susun" demese de, sessizlik o kadar kurumsallaşmıştır ki, konuşmak bir tür ihanet ya da huzur bozuculuk gibi algılanmaya başlanmıştır. Bu konfor alanı bireyi çatışmadan korur, toplumsal statü sağlar ama bedeli kültürel bir intihardır; zira hayatta kalan şey artık o kadim halkın özü değil, sadece sistem tarafından onaylanmış posasıdır. Xabze’nin sükutu hiçbir zaman hakikat karşısında suskun kalmak anlamına gelmemişken, diasporada bu durumun bir savunma sanatı olarak kutsanması Çerkesliği sadece bir duygu durumuna indirgemiştir. Duygular ise kamusal alanda bir hak talebi yaratamaz, sadece nostaljik iç çekişler olarak kalırlar.

Görünür olmanın bedeli her zaman hedef tahtasına oturtulmak, siyasal bir tehdit olarak yaftalanmak ve yalıtılma riskini göze almak olmuştur. Özgün bir kimlikle kamusal alana çıkmak, vatandaşlık sözleşmesinin gizli maddelerini ihlal etmekle eşdeğer görülmüştür. Görünmez kalmanın bedeli ise çok daha sinsi ve telafisi imkansız bir biçimde ruhun tasfiyesidir. Görünmezliği erdem sanan kuşaklar, kendi dillerini çocuklarının dimağından bir yükü atar gibi temizlemiş, bu gizlenme bugün sadece yaşlıların mezar taşlarında yankılanan bir sessizliğe yol açmıştır. Toplumsal hafıza bu perdenin arkasında çürümeye terk edilmiş, Çerkeslik sadece özel günlerde kuşanılan bir kostüm hafifliğine indirgenmiştir. Görünür olanlar sistemle çarpışarak kırılmış, görünmez olanlar ise sistemin içinde eriyerek kaybolmuşlardır. Görünmez kalmanın bedeli aynı zamanda entelektüel bir çölleşmedir; çünkü gizlenen bir kimlik kendi felsefesini üretemez, sanatını evrenselleştiremez ve geleceğini kurgulayamaz.

Bugün tanıklık ettiğimiz o devasa ve kurşuni sessizlik, tarihin enkazından sağ çıkan bir halkın hayatta kalma arzusuyla genetik kodlarına kazıdığı varoluşsal bir mühürdür. Sürgünle gelen köksüzlük duygusu, yeni topraklarda var olabilmenin ön şartını sessiz ve uyumlu olmak olarak belletmiştir. Babaların çocuklarına devrettiği bu miras, bir dilin gramerinden ziyade bir suskunluğun estetiği olmuştur. Çerkes evlerinde fısıltıyla konuşulan anılar, kapı eşiğinden dışarı çıkıldığında yerini kusursuz vatandaşlığın gürültüsüne bırakmıştır. Bu sessizlik artık sadece devlete karşı bir tutum değil, bizzat Çerkeslerin kendi içlerine karşı bir savunma mekanizmasıdır; tarihsel travmalarla yüzleşmek ve yasını tutamadığı o kaybın hesabını sormak yerine susmak, bir tür toplumsal anestezi işlevi görür. Bu anestezi hayatta kalmayı sağlar ancak yaşamayı engeller. Görünür olmanın getireceği entelektüel ve siyasal sorumluluğu üstlenmek yerine sessizliğin sahte güvenliğine sığınmak, bir irade felcinin göstergesidir.

Sonuç olarak, Türkiye’de Çerkes olmak ne tam bir varlık ne de tam bir yokluk halidir; bu bir arafta kalma durumudur. Görünürlük sadece yüzeyde bir renk, gizlenme ise derinlerde bir çürüme olarak tezahür etmektedir. Bu ontolojik çıkmazdan kurtulmanın yolu, ne sığ bir görünürlük yarışı ne de konforlu bir gizlenme uykusudur; ihtiyaç duyulan şey, kimliğin felsefi ve tarihsel köklerini modern dünyanın yıkıcı etkilerine karşı dirençli kılacak yeni bir paradigmanın inşasıdır. Aksi takdirde, sessizliğin kurumsallaştığı bu iklimde Çerkeslik sadece bir soyadı eki ya da duvarlara asılan eski bir kamadan daha fazlası olmayacaktır. Canlı bir kimlik ancak ses çıkararak, çatışarak ve talep ederek var olabilir. Hakikatin çığlığı sessizliğin sahte huzurundan çok daha hayati bir öneme sahiptir çünkü sessizlik sadece ölüleri korur. Gelecek kuşaklar için ödenecek bir bedelin kalması, bugün bu sessizlik paktının gürültülü bir biçimde parçalanmasına ve sınırların kamusal alana doğru genişletilmesine bağlıdır


ALINTI #APİSCANBERK 20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST
ALINTI#APİSCANBERK20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST