Halep ve Golan Arasında Bir Halkın Kimsesizliği
Halep’in kuzey mahallelerine düşen her top mermisi ve Golan Tepeleri’nin sisli yamaçlarına dökülen her beton mikseri harcı, aslında on beş yıldır süregelen kanlı bir tiyatronun final sahnesini değil, coğrafyanın hafızasından bir halkın, Suriye Çerkeslerinin sistematik olarak kazınışını, sessiz ve derinden işleyen bir siliniş sürecini işaret etmektedir; bizler bugün burada, haritaların üzerine dökülen kanı konuşurken, aslında konuşulmayan, dilsiz bırakılan ve diplomatik nezaketlerin, stratejik ortaklıkların, "kardeşlik" hamasetlerinin gürültüsü altında boğulan o derin ontolojik çöküşü, yani bir varoluşun yavaş çekimde intiharını izlemekteyiz. Suriye’de 2011 yılında başlayan ve adına "bahar" denilen o yıkım mevsimi, 2024’teki rejim değişikliğiyle "Yeni Suriye" vaadine dönüşmüş gibi görünse de, 2026’nın başında Halep’te yeniden patlayan silahlar, vitrin değişse de dükkandaki malzemenin aynı olduğunu, o köhne ve öğütücü devlet mekanizmasının, azınlıkları sadece bir "dolgu malzemesi" olarak gördüğü gerçeğini bir tokat gibi yüzlere çarpmaktadır
Gözlerimizi o cephenin tozundan dumandan biraz ayırıp, olayların mekaniğine, o soğuk işleyişe baktığımızda gördüğümüz şey, çaresizliğin bir yaşam biçimine dönüşmesidir; zira Halep’te sıkışıp kalan Çerkesler için "taraf" olmak lüksü çoktan bitmiştir, onlar artık taraf değil, sadece hedeftir. 8 Aralık 2024’te Şam’da yaşanan iktidar değişimi, Baas rejiminin çöküşü ve Ahmet el-Şara liderliğindeki geçiş hükümetinin kurulması, diasporada ve Suriye içinde kısa süreli bir "normalleşme" illüzyonu yaratmış olsa da, sistemin genetiğine işlemiş olan o güvensizlik, Kürt güçleri ile merkezi hükümet arasındaki pazarlık masası devrildiğinde yeniden hortlamış ve faturayı yine arada kalan o "sessiz azınlığa" kesmiştir
Ancak Suriye Çerkesliğinin tabutuna çakılan asıl çivi, Halep’teki gürültülü patlamalardan ziyade, güneyde, Golan Tepeleri’nde işleyen o sinsi ve sessiz işgal makinesidir. 6 Ocak 2026 tarihinde, dünyanın gözü başka yerlere çevrilmişken, İsrail zırhlı birliklerinin 1974 ateşkes hattını ihlal ederek Bir Ajam ve Berika (Bariqa) köylerine girmesi, Çerkes tarihi açısından 1864 Sürgünü ve 1967 İşgali’nden sonra gelen üçüncü ve belki de en ölümcül kırılma noktasıdır, zira bu bir "Üçüncü Sürgün" provasıdır
Tam da bu noktada, bakışlarımızı o yangın yerinden, "güvenli liman" olarak görülen Türkiye diasporasına ve onun kurumsal yapılarına çevirdiğimizde, karşılaştığımız manzara trajedinin boyutunu katlayan bir ironi ve derin bir yapısal felç halidir. Türkiye’deki Çerkes kurumları, sınırın hemen ötesinde yaşanan bu "varoluşsal imha" sürecini, garip bir uyuşukluk ve ritüele dönüşmüş bir yas diliyle izlemektedir. Yıllardır tekrarlanan "kardeşlik" söylemleri, taziye mesajları ve insani yardım kolileri, o devasa politik ve askeri silindir karşısında etkisiz birer pansuman malzemesinden öteye gidememektedir. KAFFED gibi çatı örgütlerin Şam’a yaptığı diplomatik ziyaretler, "güvenlik garantisi" arayışları, iyi niyetli bir çırpınış olsa da, devletler arası o acımasız çıkar çarklarının dişlileri arasında ezilmeye mahkumdur
Dahası, bu sürecin en acı verici yüzleşmelerinden biri de, onyıllardır diasporanın kutsal hedefi (Kızıl Elması) olarak sunulan "Anavatana Dönüş" (Repatriation) mitinin, reel politiğin buz gibi duvarlarına çarpıp parçalanmasıdır. Suriye krizi, Rusya Federasyonu ve Kafkasya cumhuriyetleri için tarihi bir sınavdı ve bu sınav, ne yazık ki "kaldı" notuyla sonuçlanmıştır. Rusya’nın, savaştan kaçan soydaşlarına kapılarını sonuna kadar açmak yerine, onları "Rusça bilme", "kota" ve "güvenlik soruşturması" gibi bürokratik eleklerden geçirmesi, "Anavatan" kavramının romantik bir sığınak değil, devlet çıkarlarının soğuk bir aygıtı olduğunu kanıtlamıştır
2026’nın başında Suriye Çerkeslerinin durumu, Halep’in yıkıntıları ile Golan’ın işgal edilmiş tarlaları arasında sıkışmış, yönünü kaybetmiş bir pusula gibidir. "Yeni Suriye" onlar için yeni bir başlangıç değil, eski korkuların yeni aktörlerle sahnelendiği bir korku tünelidir. Dilin kuşaklar arası aktarımının kopması, köylerin yani kültürel üretim merkezlerinin yok edilmesi ve ailelerin dünyanın dört bir yanına savrulması, bir halkın "topluluk" olma vasfını yitirip, atomize olmuş bireyler yığınına dönüşmesi sürecidir