Apiş Canberk

Küresel Diplomasi ve Geleceği Örgütleme İradesi Işığında ÇERKES SOYKIRIMI

Litvanya Cumhuriyeti Parlamentosu’nun Anayasa Salonu’nda, Birleşik Çerkesya Konseyi’nin stratejik hamleleri ve sarsılmaz takibiyle gerçekleştirilen “Tarih ve Çağdaş Siyaset Bağlamında Çerkes Soykırımı” konferansı, halkımızın tarihsel hakikatini küresel adaletin merkezine taşıyan devrimci bir eşiktir. Bu konferans, sadece akademik bir sunumlar silsilesi değil; 1864’ten bu yana süregelen sistematik yok etme politikalarına karşı, Çerkes ulusunun uluslararası hukuk ve diplomasi zemininde verdiği en organize yanıtlardan biridir. Bu kürsüyü var eden iradeyi, kapılarını bu kutsal davaya açan Litvanya devlet ricalini ve orada her bir cümlesiyle geleceği ilmik ilmik örenleri selamlamak, bu emeğin kutsiyetini kavramak her Çerkes’in namus borcudur. Zira orada yükselen ses, sadece bir parlamento binasının duvarlarında yankılanmamış, Kafkasya’nın kalbinden diasporanın en uzak köşesine kadar "biz buradayız" diyen bir halkın kolektif bilincini ayağa kaldırmıştır.

Ancak ne hazindir ki, bu denli hayati bir eşikte dahi, kendi toplumunun içinden yükselen sığ, vizyonsuz ve sinik seslerin "realizm" maskesi altında bu büyük emeği itibarsızlaştırma çabalarına şahitlik ediyoruz. Bu konferansı ve benzeri siyasi atılımları, yalnızca Rusya ile Batı arasındaki güncel gerilimlerin bir yan ürünü, konjonktürel bir "Rus düşmanlığı" aparatı olarak nitelemek; sadece bir tarih bilinci eksikliği değil, aynı zamanda kendi halkının özneleşme potansiyeline duyulan derin bir inançsızlıktır. Bu sığ yaklaşımın sahipleri, devletlerin çıkarlarının değişken, halkların adalet arayışının ise baki olduğunu kavrayamayacak kadar siyasi körlük içindedirler. Bugün Litvanya Parlamentosu’nda ya da bir başka demokratik platformda alınan kararlar, sadece bir dönemin siyasi kozu değildir; aksine, tarihin dokusuna işlenen, geri dönüşü olmayan ve gelecekteki uluslararası mahkemelerde önümüze koyacağımız hukuki birer müktesebattır.

"Sakin olalım, Rusya’yı kızdırmayalım, bu kararlar geçicidir" diyen o teslimiyetçi koroya sormak gerekir: Yüz elli yılı aşkın süredir sabırla beklenen hangi "insani formül" size adaleti getirdi? Hangi sessizlik, soykırımın izlerini sildi ya da vatanın kapılarını açtı? Kendi katilinin gölgesinde huzur arayan bu pasifist zihniyet, Çerkesliği sadece folklorik bir öğeye, mutfaktaki bir lezzete ya da düğündeki bir ritüele indirgemek isteyen bozulumun ta kendisidir. Oysa Çerkeslik, bir direniş ahlakıdır. Bugün "NATO ile Rusya savaşırken biz araya girmeyelim" diyenler, aslında tarihin dışına itilmeyi, bir halk olarak silinip gitmeyi ve başkalarının yazdığı senaryolarda figüran kalmayı kutsayanlardır. Bizim yolumuz, bu edilgenliği reddedenlerin, 21 Mayıs’ın ağır yasını 22 Mayıs’ın örgütlü mücadelesine tahvil edenlerin yoludur.

Siyasetin doğası gereği farklı görüşlerin, farklı ideolojik duruşların olması kaçınılmazdır; ancak mevzu bahis Çerkes Soykırımı ve ulusal beka olduğunda, karşıt görüşlerin birleşeceği tek bir nirengi noktası vardır: Tarihsel hakikat ve uluslararası tescil. Soykırım gibi bir varoluşsal meselede "ama" ile başlayan her cümle, cellada sunulmuş bir çiçekten farksızdır. Bizler, ideolojilerimiz ne olursa olsun, bu davanın diplomatik sahadaki her kazancını, her konferansını, her tanınma hamlesini kutsal bir mevzi olarak görmeliyiz. Kendi içimizdeki egoları, küçük hesapları ve "aman huzurumuz kaçmasın" korkaklığını bir kenara bırakıp, Litvanya’da yanan o meşaleyi tüm dünyaya yaymak zorundayız. Çünkü değişim, ancak değerlerimizi ve haklarımızı koruyarak mümkünse anlamlıdır; aksi takdirde yaşanan şey bir değişim değil, bir halkın ruhsal ve siyasal bozulumudur.

Bu konferansı örgütleyenlerin, o kapıları zorlayanların ve orada bir halkın onurunu savunanların emeği, bugün anlamayanlar için "uçuk kaçık bir fikir" olabilir; fakat yarın, özgür ve onurlu Çerkesya’nın harcı bu fikirlerle karılacaktır. Rusya’nın ya da bir başkasının lütfuna sığınarak değil, kendi irademizle, kendi diplomatik ağlarımızla ve en önemlisi kendi birliğimizle bu duvarları yıkacağız. Artık mesafeler değil, zihinlerdeki prangalar engeldir bize. Gelin, bu prangaları Litvanya’daki o kürsünün kararlılığıyla parçalayalım.

Litvanya Parlamentosu’nun duvarlarında yankılanan bu ses, sadece geçmişin bir kaydı değil, geleceğin jeopolitik haritasında Çerkes ulusunun nerede duracağını belirleyen keskin bir sınır hattıdır. Bu sınırın bir tarafında; tarihin pasif nesnesi olmayı reddeden, bedeli ne olursa olsun adalet arayan ve modern diplomasiyi bir silah gibi kullanan vizyoner bir irade; diğer tarafında ise statükonun konforuna sığınan, celladıyla girdiği Stockholm sendromunu "reel-politik" sanan bir teslimiyetçilik vardır. Birleşik Çerkesya Konseyi’nin bu hamlesini küçümsemek, aslında bir halkın kendi kaderini tayin etme yeteneğine duyulan aşağılık kompleksinin dışavurumudur. Devletlerin dış politikaları elbet çıkarlar üzerine kurulur; ancak bir halkın davasını, o devletlerin çıkar çatışmalarının içine sızarak küresel bir ajanda haline getirmek en büyük siyasi maharettir. Litvanya’nın bu kapıyı açması, Çerkes davasının artık Kafkasya’nın dağlarına ya da diasporanın dernek lokallerine hapsedilemeyeceğinin, Avrupa’nın göbeğinde meşru bir siyasi zemin bulduğunun ilanıdır.

Bugün "Rusya ile aramızı bozmayalım" diyerek aba altından sopa gösteren içerideki odaklar, aslında 1864’ten bu yana süregelen o meşum sessizliğin devamını arzulamaktadırlar. Onlara göre Çerkeslik, sadece hüzünlü bir şarkı veya estetik bir danstan ibaret kalmalıdır ki, hiçbir egemen güç rahatsız olmasın. Oysa siyaset, rahatsızlık verme sanatıdır. Eğer biz bugün Litvanya’da, yarın bir başka Avrupa başkentinde bu dosyaları masaya koymazsak, tarihin tozlu raflarında bir "folklorik topluluk" olarak kalmaya mahkum ediliriz. Soykırımın tanınması, sadece bir kâğıt parçası değil, aynı zamanda mülkiyet haklarından geri dönüş hakkına, siyasi statüden uluslararası korumaya kadar uzanan devasa bir hukuki sürecin anahtarıdır. Bu anahtarı elinde tutanlara "uçuk kaçık" diyenler, aslında kendi zihinsel hapishanelerinin gardiyanlığını yapmaktadırlar.

Bu noktada, kendi içimizdeki fikir ayrılıklarını bir kenara bırakmanın vaktidir. Bir Çerkes’in liberal, muhafazakâr, sosyalist ya da milliyetçi olması, soykırım gerçeği karşısında takınacağı tutumu değiştirmemelidir. Siyasi görüşlerimiz bizim zenginliğimiz olabilir ama "Ulusal Strateji" tek ve sarsılmaz olmalıdır. Soykırım davası, ideolojiler üstü bir varoluş kavgasıdır. Bu kavgada, Litvanya’daki konferansı düzenleyenler bir mevzi kazanmıştır. Bu mevziye ateş açmak, Rusya’nın propaganda aygıtlarına gönüllü askerlik yapmaktır. Karşıt görüşlü olduğunu iddia eden ancak mesele Çerkes hakları olduğunda aniden "Rusya’nın hassasiyetlerini" hatırlayanların samimiyeti, tarihin vicdanında çoktan mahkûm olmuştur. Bizim için asıl tehlike NATO ya da Rusya değil; bizim adımıza başkalarının karar vermesine razı olan, "sabırla bekleyelim" diyerek ölümü bekleyen bu köhne zihniyettir.

Konferansın düzenlendiği o Anayasa Salonu, bir halkın yeniden doğuşunun laboratuvarıdır. Orada emek veren her bir delege, her bir aktivist, aslında binlerce kilometre uzaktaki vatanın toprağına bir tohum ekmiştir. Bu tohumun yeşermesi için gereken su, bizim birlikteliğimizdir. Eleştiri elbet olacaktır; ancak bu eleştiri "nasıl daha iyisini yaparız" üzerine değil de "neden yapıyorsunuz, Rusya kızar" üzerineyse, orada bir art niyet ve ihanet kokusu vardır. Bizler, 21 Mayıs’ın acısıyla yoğrulmuş bir nesil olarak, 22 Mayıs’ın inşasında birleşmek zorundayız. Artık mesafeler, dijital çağın imkanlarıyla silinmiştir; geriye kalan tek engel, içimizdeki o bitmek bilmeyen egolar ve küçük iktidar savaşlarıdır. Litvanya’daki o kürsü, bu egoların çok üzerinde, bir ulusun onur abidesi olarak durmaktadır.

Litvanya’daki konferansın yarattığı en büyük kırılma, Çerkes Soykırımı’nın tanınma mücadelesini statik bir mağduriyet anlatısından çıkarıp, yaşayan bir ulusal varoluş mücadelesine dönüştürme potansiyelidir. Bugün bu sürece itiraz edenlerin temel yanılgısı, soykırımı yalnızca 1864’te kalmış bitmiş bir trajedi olarak görmeleridir. Oysa soykırım, etkileri devam eden bir süreçtir ve bu sürecin panzehiri de ancak topyekûn bir uluslaşma mücadelesiyle üretilebilir. Litvanya’da atılan bu adım, diasporanın ve vatandaki halkın arasındaki suni sınırları aşarak, Çerkeslik davasını küresel bir aktörün hak arayışına tahvil etmiştir. Tanınma mücadelesi, sadece parlamentoların onayına sunulan bir metin değil; Çerkes ulusunun kendi geleceğine sahip çıkma iradesinin ta kendisidir.

Bu noktada, karşıt seslerin "sabırla bekleyelim, Rusya ile aramızı bozmayalım" yönündeki sinik argümanları, aslında halkımızı bir ulus olarak değil, bir "etnik kalıntı" olarak görme arzusunun sonucudur. Bir ulus, ancak hakları için mücadele ettiği sürece hayatta kalır. Soykırımın tanınması için yürütülen bu diplomasi atağı, Çerkes toplumunu pasif bir "göçmen topluluğu" olmaktan çıkarıp, siyasi talepleri olan ve bu talepleri uluslararası sistemin en yüksek kürsülerinde dile getiren bir "ulus" olma bilincine taşımaktadır. Dolayısıyla, bu konferansı küçümseyenler, aslında Çerkes halkının bir ulus olarak rüştünü ispat etmesinden korkmaktadırlar. Onlara göre Çerkes kalmak, Rusya’nın çizdiği sınırlar içinde bir folklor öğesi olarak donup kalmaktır; oysa bizim için Çerkes kalmak, tarihin bize borçlu olduğu adaleti her ne pahasına olursa olsun geri almaktır.

İdeolojik farklılıkları bahane ederek bu mücadeleye mesafeli duranlar, aslında kendi cellatlarının ideolojisine gönüllü yazılmışlardır. Karşıt görüşlü olmak, bir ulusun temel hakikatinde ayrışmayı gerektirmez. Aksine, farklı dünya görüşlerine sahip Çerkeslerin soykırım ve vatan davasında sergileyeceği birlik, mücadeleyi daha dirençli ve kapsayıcı kılar. Litvanya’daki kürsüde somutlaşan irade, bize şunu göstermiştir: Biz ancak uluslararası arenada bir güç merkezi olarak kendimizi var ettiğimizde, o çok özlenen "insan gibi yaşama" koşullarını dayatabiliriz. Bekleyerek, susarak ya da "aman tepki çekmeyelim" diyerek elde edilecek tek şey, asimilasyonun o sessiz ve derin çukurunda kaybolmaktır.

Soykırımın tanınması davasını bir ulusal kurtuluş ve inşa mücadelesine dönüştürmek, 21 Mayıs’ın ağır yükünü omuzlardan atıp onu bir motor güce çevirmektir. Litvanya’daki bu girişim, bu dönüşümün laboratuvarıdır. Orada emek verenler, sadece geçmişin acısını hatırlatmamış, aynı zamanda bir halkın gelecekteki siyasi statüsünün temellerini atmışlardır. Bu emeği "uçuk kaçık fikirler" diye yaftalayanlar, tarihin akışını kavrayamayanlardır. Bir ulus, hayalleri ve hedefleri kadar büyüktür. Eğer biz soykırımın tescili gibi en meşru hakkımızı bile dünya gündemine taşımaktan imtina edersek, kendi varlığımızı inkâr etmiş oluruz. Bu mücadele, Çerkes halkının küresel sistemde bir özne olarak yeniden doğuşudur ve bu doğuşun karşısında duran her türlü "teslimiyetçi realizm", tarihin akışında boğulmaya mahkûmdur.

Bu ulusal bilincin ve Litvanya’da filizlenen bu diplomatik hamlenin sürdürülebilirliği, ancak diasporanın enerjisini ve vatanın dinamizmini kurumsal bir akıl altında birleştirmekle mümkündür. Soykırım mücadelesini bireylerin ya da geçici oluşumların omuzlarından alıp, kurumsal bir ulusal stratejiye dönüştürmek; 21. yüzyılın Çerkesliği için bir tercih değil, bir hayatta kalma zorunluluğudur. Özellikle Z kuşağı olarak tabir edilen ve dijital dünyanın sınır tanımazlığında büyüyen gençlerimizin, bu mücadeleye entegrasyonu hayati önem taşımaktadır. Onlara miras bırakacağımız şey sadece bir trajedi anlatısı değil, uluslararası hukuk terminolojisiyle kuşanmış, modern dünyanın diplomatik araçlarını kullanmayı bilen ve her şeyden önemlisi "Çerkes kalarak değişen" bir mücadele metodolojisi olmalıdır.

Ancak bu noktada, genç nesillerin önüne "Rusya ile kanka olma" hayalleri serpiştiren, onları eylemsizliğe ve "sakinliğe" davet eden köhne zihniyetle hesaplaşmak kaçınılmazdır. Genç dimağlara, hak arayışının "uçuk kaçık bir fikir" olduğu yalanını pompalayanlar, aslında o gençlerin geleceğini sömürgeci bir karanlığa mahkûm etmek istemektedirler. Bizim gençlerimiz, Litvanya Parlamentosu’nda yankılanan o sesi duydukça, kendi kimliklerinin sadece bir folklorik süs değil, küresel bir adalet davasının öznesi olduğunu kavrayacaklardır. Bu bilinci kurumsallaştırmak; dünyadaki her Çerkes’in, nerede yaşarsa yaşasın, bu davanın bir neferi ve temsilcisi olduğu gerçeğini zihinlere kazımaktır.

Karşıt görüşlü olduğunu iddia eden ancak ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda statükonun sözcülüğüne soyunan kesimlerin en büyük korkusu, işte bu kurumsal ve gençleşmiş iradedir. Çünkü kurumsallaşmış bir mücadele, kişisel egoların, küçük dernek hesaplarının ve "aman huzurumuz bozulmasın" diyenlerin sığ sularında boğulamaz. Litvanya’da gördüğümüz tablo, bu kurumsal aklın ilk meyvelerinden biridir. Orada sergilenen titizlik, ciddiyet ve stratejik derinlik, bize geleceği nasıl örgütlememiz gerektiğinin formülünü vermektedir. Farklı siyasi kamplarda olsak dahi, Çerkes Soykırımı’nın tanınması ve haklarımızın iadesi noktasında "tek bir ses, tek bir yumruk" olma mecburiyetimiz, bizi bir ulus kılan temel harçtır.

Eğer üretmeden tüketiyorsak, siyaset üretmeden sadece hüzün tüketiyorsak, bozuluyoruz demektir. Litvanya’daki konferans, bu bozulumu durduran, bize üretmeyi, inşa etmeyi ve dünyayla kendi dilimizde konuşmayı hatırlatan bir silkiniştir. Bu silkinişi bir yaşam biçimine dönüştürmeli, her bir Çerkes gencini bu davanın bir diplomatı olarak yetiştirmeliyiz. Bizlere acıyı miras bırakan tarihe karşı, mücadeleyi ve zaferi örgütleyerek yanıt vermek, sadece geçmişe değil geleceğe olan borcumuzdur. Artık kendi tarihimizin öznesi olma vakti gelmiştir; bu yolda karşımıza dikilen egoları, korkuları ve teslimiyetçi söylemleri ayaklarımızın altında çiğneyerek, vatan ve hürriyet idealine yürümek tek seçeneğimizdir.

Konferansın kalbinde yankılanan o kararlı sesin asıl menzili, kuşkusuz vatan topraklarının her bir karışıdır. Uluslararası arenada kazanılan her mevzi, vatanda varlık mücadelesi veren kardeşlerimizin üzerindeki o ağır baskı örtüsünü aralayan bir rüzgârdır. "Geleceği örgütlemek" dediğimiz mefhum, diasporanın diplomatik dehası ile vatanın dirençli ruhunu aynı frekansta buluşturabilmektir. Bu yüzden, Litvanya’da atılan o tarihi imza, sadece Avrupa’nın bir başkentinde kalmamış; Kafkasya’nın dağlarına, köylerine ve şehirlerine bir umut ışığı olarak sızmıştır. Kendi vatanında azınlığa düşürülmüş, dili ve kültürü kuşatma altına alınmış bir halk için dünya kamuoyunun "soykırım" gerçeğini haykırması, hayatta kalma refleksini tetikleyen en büyük motivasyon kaynağıdır.

Buna rağmen, hâlâ "Rusya’yı kızdırmadan insan gibi yaşama formülleri" aramayı önerenlerin, vatanın içinde bulunduğu sosyo-politik gerçeklikten ne kadar kopuk oldukları aşikârdır. Adaletin olmadığı yerde "insan gibi yaşamak" yalnızca bir yanılsamadan ibarettir. Bizim için insanca yaşamanın tek yolu, gasbedilmiş haklarımızın iadesi ve kimliğimizin anayasal güvence altına alınmasıdır. Bu da ancak, Litvanya örneğinde olduğu gibi, davanın evrenselleştirilmesiyle mümkündür. Karşıt görüşlü olduğunu iddia edenlerin "sabır" telkinleri, aslında vatanın sessizce asimile olmasına rıza göstermektir. Biz ise bu sessizliği reddediyor; her türlü ideolojik ayrılığı, vatanın ve ulusun bekası söz konusu olduğunda bir kenara iterek, bu kutsal mücadelede saf tutuyoruz.

İşte bu sebeple, ne içerideki egolar ne dışarıdaki baskılar ne de "realizm" adı altında pazarlanan korkaklıklar bizi yolumuzdan döndüremez. Litvanya’daki bu zaferi küçümsemeye çalışan her türlü politik yaklaşım, aslında kendi halkının geleceğine ihanet etmektedir. Bizim görevimiz, bu kazanımları korumak, büyütmek ve her parlamentoyu birer Çerkesya kürsüsüne dönüştürmektir. Eğer biz değişeceksek, bu değişim ancak bizi vatanımıza ve hakikatimize daha çok yaklaştıracaksa değerlidir. Değerlerimizi çürüten, bizi pasifliğe iten ve bizi kendi davamıza yabancılaştıran her türlü "değişim" aslında bir bozulumdur; bu bozuluma karşı direnmek ise en temel varoluş borcumuzdur.

Netice itibarıyla, Litvanya Cumhuriyeti Parlamentosu’nda yükselen o irade, Çerkes ulusunun 22 Mayıs’ı örgütleme azmidir. Biz artık yas tutan bir halktan, hakkını söke söke alan bir ulusa dönüşmek zorundayız. Mesafelerin ve engellerin ötesinde, tek bir yürek olarak "Çerkesya" idealinde birleşmeliyiz. Egolarımızı, küçük hesaplarımızı ve konfor alanlarımızı bu büyük davanın altında ezerek ilerlemeliyiz. Unutulmamalıdır ki; tarih, bekleyenleri ve korkanları değil, her türlü imkânsızlığa rağmen direnenleri ve üretenleri yazacaktır. Bizler, üreterek değişeceğiz, direnerek kalacağız ve nihayetinde kendi tarihimizin kalemini kendi elimize alarak geleceğimizi yeniden inşa edeceğiz. Bu kutlu yürüyüşte emeği geçen her bir ruhu selamlıyor, zaferin ancak birlik olanların ve geri adım atmayanların olacağını bir kez daha ilan ediyoruz.



ALINTI #APİSCANBERK 20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST
ALINTI#APİSCANBERK20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST