Savaş Uzakta, Ölüm Yakında: Çerkesya’nın Demografik Tasfiyesi
2026 yılı başlarken, unutulan, konuşulmayan bir konuya değinmek istiyorum. Dünya, haklı sebeplerle gözünü Ukrayna’nın yıkılmış şehirlerine, değişen sınır hatlarına ve büyük güçlerin satranç tahtasına çevirmişken, bu gürültünün arasında duyulmayan, duyulmak istenmeyen o derin sessizliğe kulak kabartmak bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur. Kuzey Kafkasya’nın sisli dağlarından Karadeniz’in hırçın dalgalarına kadar uzanan o kadim coğrafyada, Çerkes halkı bugün, belki de 1864’ten bu yana yaşadığı en sinsi, en sessiz ama en yıkıcı varoluş krizlerinden birinin tam ortasındadır. Rusya Federasyonu’nun emperyal reflekslerle giriştiği ve dördüncü yılını dolduran bu savaş, sadece sınırların ötesindeki bir ülkeyi işgal girişimi olarak okunamaz; bu aynı zamanda, Rusya’nın kendi “içerisini”, tarihsel olarak her zaman “öteki” ve “güvenlik riski” olarak kodladığı Çerkesya coğrafyasını yeniden disipline etme, demografik olarak eritme ve siyasal olarak hiçleştirme projesinin en acımasız laboratuvarıdır. Bizler, yani bu coğrafyanın çocukları, bu laboratuvarın denekleri haline getirilmişken, hala “aman tadımız kaçmasın” diyerek başını kuma gömenlerin konforunu bozmak, hakikatin soğuk yüzünü o süslü salonların ortasına bırakmak zorundayız.
Bu trajediyi, sadece bugünün sıcak gelişmeleriyle anlamaya çalışmak, büyük resmin içindeki o sistematik kurguyu ıskalamak olur. Çünkü Rusya’nın Çerkes halkına yönelik stratejisi, hiçbir zaman anlık öfkelerle veya tesadüflerle şekillenmemiştir. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından günümüze uzanan süreçte, Moskova’nın bölgeye bakışı, Çarlık döneminin sömürgeci hafızasından beslenen ve modern bürokrasinin çelik kalıplarında pişen bir “yönetilebilir kaos” doktrini üzerine inşa edilmiştir. Bu doktrinin en temel ve en yıkıcı ayağı, Çerkes halkının idari olarak parçalanmışlığının, geri dönülemez bir kader gibi dayatılmasıdır. Aynı dili konuşan, aynı Xabze’nin terbiyesinden geçen, aynı sürgünün yasını tutan bir halkın; harita üzerinde Adıgey Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti olmak üzere üç farklı idari birime, hatta kıyı boyundaki Şapsığ bölgesini de sayarsak dört ayrı parçaya bölünmüş olması, sadece bürokratik bir taksimat değildir. Bu, bir halkın zihinsel bütünlüğüne vurulmuş en ağır darbedir, kolektif bilincine giydirilmiş deli gömleğidir. Moskova, bu parçalı yapıyı yıllarca bir “denge ve denetleme” mekanizması olarak kullanmış, her bir cumhuriyetin içine farklı etnik gerilim hatları döşeyerek, Çerkeslerin enerjisini kendi iç kavgalarında, komşu halklarla olan didişmelerinde tüketmesini sağlamıştır. Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nde toprak sorunları üzerinden, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde ise siyasi temsiliyet ve bürokratik atamalar üzerinden yaratılan suni krizler, halkın gözünü Moskova’dan alıp kendi komşusuna çevirmesine neden olmuştur. Hatırlayalım, 2018 yılında, Çerkes tarihinin ve direnişinin sembolü olan Kanjal Savaşı’nın yıldönümü anmalarında yaşanan o utanç verici olaylar, bu politikanın ne kadar başarılı olduğunun ve aynı zamanda ne kadar tehlikeli bir noktaya evrildiğinin kanıtıydı. Gençlerin kendi tarihlerine sahip çıkmak, atalarını onurlandırmak için çıktıkları o dağ yolu, devletin güvenlik aygıtlarının ve kışkırtılan etnik grupların ablukasıyla bir çatışma alanına dönüştürüldü. Devlet, o gün orada Çerkeslere çok net bir mesaj verdi: Sizin tarihiniz bile, ancak bizim izin verdiğimiz sınırlar içinde, bizim belirlediğimiz formatta yaşanabilir; bunun dışına çıktığınız an, karşınızda sadece komşularınızı değil, devletin ceberrut yüzünü bulursunuz.
İdari parçalanmışlığın yarattığı bu zihinsel dağınıklık, bölgenin ekonomik olarak bağımlı hale getirilmesiyle perçinlenmiştir ki bugün yaşadığımız dramın kökleri tam da buradadır. Adıgey Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin ekonomik tablosuna baktığımızda, karşımıza çıkan manzara bir “kalkınma” projesi değil, bir “iç sömürge” fotoğrafıdır. Sovyet döneminden kalan üretim tesislerinin, fabrikaların ve sanayi altyapısının sistematik olarak çökertilmesi veya atıl bırakılması, bölgeyi üretimden koparmış ve tamamen federal bütçeden gelecek sübvansiyonlara, yani Moskova’nın “lütfuna” muhtaç hale getirmiştir. Bu ekonomik model, bölgeyi kalkındırmak için değil, kontrol altında tutmak için tasarlanmıştır. Yerel siyasi elitler, halkın refahını artıracak üretim projeleri geliştirmek yerine, Moskova’dan gelen fonları dağıtan birer veznedar konumuna indirgenmiş, koltuklarını korumanın yolunun halka hizmetten değil, merkeze sadakatten geçtiğini çok acı bir şekilde öğrenmişlerdir. Bu çarpık düzen, bölgede kronik bir işsizlik, derin bir yoksulluk ve hepsinden önemlisi korkunç bir “geleceksizlik” hissi yaratmıştır. İşte tam da bu noktada, Ukrayna savaşı devreye girmiş ve bu ekonomik çaresizliği, Rusya’nın emperyal hırsları için kullandığı bir “insan kaynağı havuzuna” dönüştürmüştür.
Savaşın başlamasıyla birlikte, Rus ordusunun sunduğu “sözleşmeli askerlik” maaşları, bölgedeki işsiz ve umutsuz Çerkes gençleri için bir vatan savunması ideali değil, ailesine ekmek götürebilmenin, hayatta kalabilmenin yegane yolu haline gelmiştir. Buna “ticari askerlik” demek bile durumu hafifletmek olur; bu, yoksulluğun en acımasız silah olarak kullanılması ve bir halkın çocuklarının, ekonomik mecburiyetler kıskacında ölüme sürülmesidir. Ukrayna savaşı, bu yapısal sorunların üzerine eklenen ve Çerkes halkının varoluşunu doğrudan tehdit eden devasa bir yangına dönüşmüştür. 24 Şubat 2022 tarihi, sadece Avrupa’nın doğusunda sınırların değiştiği bir gün değil, Kafkasya’da sessiz bir demografik kıyımın başladığı gündür. Savaş, Çerkesya’dan binlerce kilometre uzakta cereyan etse de, o cephede ölen her Çerkes genci, anavatanın geleceğinden kopan bir parça, silinen bir hafıza ve kuruyan bir daldır. Özellikle 2022 Eylül’ünde ilan edilen kısmi seferberlik süreci, bölgede büyük bir travma ve panik dalgası yaratmıştır. Adıgey Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nden orduya alınan gençlerin nüfusa oranı, Rusya’nın merkezi bölgelerine kıyasla çok daha yüksektir. Bu durum, zaten düşük nüfus artış hızına sahip olan, sürekli göç veren ve demografik olarak erimekte olan bir toplum için “kayıp bir kuşak” riski demektir. En üretken çağındaki, kültürünü, dilini ve kimliğini bir sonraki nesle aktaracak olan genç erkeklerin, kendilerine ait olmayan bir savaşta, ne uğruna savaştıklarını bile bilmeden hayatlarını kaybetmeleri veya sakat kalmaları, telafisi mümkün olmayan bir hasardır. Bu süreçte toplumun vicdanında biriken öfke, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin Baksan şehrinde olduğu gibi zaman zaman sokağa taşmış, annelerin ve eşlerin o yürek yakan feryatları, aslında yüzyıllık bir suskunluğun yırtılması olmuştur. Ancak devlet, bu insani ve haklı itirazları dahi “vatana ihanet” veya “dış güçlerin oyunu” parantezine alarak, güvenlik güçlerinin sert müdahaleleriyle bastırmış, toplumu korku duvarlarının arkasına itmiştir. Savaş döneminde artan güvenlikçi baskılar, sadece protestocuları değil, Çerkes dilini, kültürünü ve tarihsel haklarını savunan sivil toplum aktivistlerini de hedef tahtasına oturtmuştur. Martin Kochesoko davası, bu baskı ikliminin en somut ve en ürkütücü örneğidir. Demokratik yollarla, şiddetten uzak durarak halkının haklarını savunan genç bir liderin, uyuşturucu gibi halkın gözünde itibarını zedeleyecek fabrikasyon bir suçlamayla tasfiye edilmeye çalışılması, devletin Çerkes sivil toplumuna verdiği “haddinizi bilin” mesajından başka bir şey değildir. Aynı şekilde, yerel siyasette güçlenen, federal merkezin kontrolünden çıkma potansiyeli taşıyan figürlerin, Arashukov ailesi örneğinde veya Aslan Zhukov ve Fral Shebzukhov gibi isimlerin şüpheli ölümlerinde olduğu gibi tasfiye edilmesi, bölgedeki iktidar mücadelesinin hukuk zemininde değil, kaba güç üzerinden yürüdüğünü göstermektedir.
İşte tam da bu yangın yerinin ortasında, gözlerimiz ister istemez bir umut, bir sığınak ve bir ses arayışıyla kendi kurumlarımıza, o koca koca binalarda, gösterişli salonlarda toplanan, adının başında “uluslararası”, “federasyon”, “birlik” gibi büyük sıfatlar taşıyan örgütlerimize çevriliyor. Ancak gördüğümüz manzara, ne yazık ki savaştan daha az yaralayıcı değil. Hem anavatandaki hem de diasporadaki yerleşik Çerkes kurumları, tarihsel bir basiretsizliğin ve stratejik körlüğün pençesinde, adeta bir “suskunluk yemini” etmişçesine hareket ediyorlar. Bu kurumların, özellikle de Uluslararası Çerkes Birliği gibi çatı yapıların, Ukrayna savaşı sürecinde benimsediği “tarafsızlık” görünümlü pasif tutum, halkın vicdanında derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Kurum yöneticilerinin dillerinden düşürmediği “vatanla bağları koparmamak”, “köprüleri atmamak” ve “mevcut kazanımları korumak” gibi argümanlar, ilk bakışta makul ve sorumlu bir devlet aklı gibi tınlasa da, hakikatin aynasında bu sözler, statükonun bekçiliğini yapmaktan, zalimin zulmüne sessiz kalarak ona rıza göstermekten öteye gitmemektedir. Bir halkın çocukları, hiçbir alakaları olmayan bir savaşta cepheye sürülürken, anavatanın demografik yapısı hallaç pamuğu gibi atılırken, aydınları hapsedilip susturulurken “biz siyaset yapmıyoruz, bizim işimiz kültür” demek, kültürü sadece bir folklor gösterisine, bir dans figürüne veya bir yemek tarifine indirgemek demektir. Oysa kültür, bir halkın zor zamanlarda takındığı tavırdır, haksızlık karşısında gösterdiği dirençtir, var olma iradesidir. Evi yanarken, o evin bahçesindeki çitleri boyamaya çalışmak, ne evi kurtarır ne de o çitleri.
Diasporadaki büyük federasyonların ve derneklerin tutumu da anavatandakilerden farklı değildir. “Devletler arası siyasete karışmayalım”, “Rusya’yı kızdırmayalım” gibi öğrenilmiş çaresizlik kokan refleksler, diasporayı etkisiz, edilgen ve sadece insani yardım toplayan bir yapıya dönüştürmüştür. Elbette insani yardım kıymetlidir, elbette hukuki mücadeleler, Ruslan Gvashev davasında olduğu gibi kazanılan manevi zaferler önemlidir; ancak karşı karşıya kaldığımız tehdit, hukuki prosedürlerin veya koli yardımlarının çok ötesinde, varoluşsal bir tehdittir. Kurumların bu ataleti, özellikle genç kuşaklarda ve politik bilinci yüksek kesimlerde ciddi bir temsiliyet krizine yol açmış, “bu kurumlar bizi temsil etmiyor” duygusunu körüklemiştir. Gençler, dünyayı okuyabilen, evrensel insan hakları diliyle konuşan, cesur ve vizyoner bir liderlik ararken, karşılarında sürekli “aman başımız ağrımasın” diyen, risk almaktan ödü kopan ve koltuklarını korumayı halkı korumaktan daha önemli gören hantal yapılar bulmaktadır. Bu boşluk, Avrupa ve ABD merkezli “Free Circassia” gibi yeni, daha radikal ve bağımsızlıkçı söylemlere sahip hareketlerin doğmasına zemin hazırlamıştır. Geleneksel kurumların bu yeni hareketleri anlamaya çalışmak, onlarla diyalog kurmak yerine, onları “marjinal”, “kökü dışarıda” veya “maceracı” ilan ederek ötekileştirmesi, aslında kendi yetersizliklerini örtme çabasından başka bir şey değildir. Oysa asıl macera, dünya yeniden kurulurken, haritalar değişirken ve halklar geleceklerini inşa ederken, hiçbir şey yapmadan, hiçbir söz söylemeden kenarda beklemektir.
Bu süreçte en büyük yarayı alan ideallerden biri de şüphesiz “Anavatana Dönüş” hayalidir. Yıllarca diasporanın en büyük motivasyon kaynağı olan, şarkılara, şiirlere konu olan o “büyük dönüş”, Ukrayna savaşıyla birlikte fiilen ve ruhen çökmüş durumdadır. Suriye iç savaşından canını kurtarıp anavatana sığınan kardeşlerimizin, kendilerini yeniden bir savaşın, ekonomik krizin ve belirsizliğin ortasında bulmaları, bu hayalin ne kadar kırılgan olduğunu yüzümüze çarpmıştır. Rusya’nın artık ekonomik olarak da, güvenlik olarak da bir “sığınak” olmaktan çıkması, dönüş motivasyonunu bitirmiş, hatta tam tersine, anavatandaki gençlerin Türkiye’ye, Avrupa’ya veya başka ülkelere gitme arzusunu tetikleyerek tersine bir göç dalgasını başlatmıştır. Moskova’nın Suriyeli Çerkeslerin dönüşüne çıkardığı bürokratik engeller, vatandaşlık süreçlerindeki zorluklar ve onları bir “güvenlik riski” olarak kodlaması da, devletin Çerkes nüfusunun artmasından duyduğu o tarihsel ve paranoyak korkunun bir tezahürüdür. Kurumların bu konuda da etkili bir strateji, bir B planı veya bir çıkış yolu üretememesi, dönüş hayalinin sadece romantik bir söylem olarak kalmasına ve gerçeklikle bağının kopmasına neden olmuştur.
Tüm bu karanlık tablonun ortasında, Çerkes halkının ihtiyacı olan şey, ne sahte umutlar ne de teslimiyetçi bir karamsarlıktır. İhtiyacımız olan tek şey, hakikatin soğuk yüzüyle yüzleşmek ve buna uygun yeni bir “Çerkes Aklı” inşa etmektir. Bu akıl, “siyaset yapmamayı” bir erdem sanan o eski hastalıktan kurtulmalı, tam tersine, var olmanın en temel yolunun “politik bir özne” olmaktan geçtiğini kavramalıdır. Siyaset yapmak, günlük parti çekişmelerine girmek değil; halkının yaşam hakkını, dilini, toprağını ve geleceğini uluslararası meşruiyet zemininde savunmaktır. Çerkes kurumları, artık birer protokol derneği olmaktan çıkıp, dünyadaki sivil toplum ağlarıyla entegre olmuş, lobi faaliyetleri yürüten, Rusya üzerinde demokratik baskı kurabilen ve halkının sesini duyuran mekanizmalara dönüşmelidir. Adıgey Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’ndeki kardeşlerimizin üzerindeki o ağır baskı örtüsünü kaldırmanın yolu, diasporanın susup oturması değil, aksine gür bir sesle “biz buradayız ve yaşananları görüyoruz” demesidir. Sessizlik, zalime cesaret verir; haklı bir ses ise, en azından tarihe düşülen onurlu bir şerhtir. Unutulmamalıdır ki, bir halkı yok eden şey sadece savaşlar, sürgünler veya ekonomik krizler değildir; bir halk, asıl, kendi kaderine dair söz söyleme yeteneğini kaybettiğinde, kurumları işlevsizleştiğinde ve aydınları sustuğunda yok olur. Bizler, Baksan’da sokağa çıkan o cesur kadınların, mahkeme salonlarında başı dik duran Martin’lerin ve tarihin bize yüklediği o ağır sorumluluğun mirasçıları olarak, bu yok oluşu kabul etmiyoruz. Çerkesya bir coğrafyadan ibaret değildir; Çerkesya bir bilinçtir, bir duruştur ve bir gelecek tasavvurudur. Bu tasavvuru yaşatmak, kurumlarımızın tabelalarını parlatmakla değil, o tabelaların altını gerçek, samimi ve cesur bir mücadeleyle doldurmakla mümkündür. Yolumuz uzun, yükümüz ağır olabilir; ancak tarihin sarkacı bir gün mutlaka hakikatten yana dönecektir. Yeter ki biz o gün geldiğinde, seyirci koltuğunda değil, tarihin öznesi olarak sahnede olalım.