Apiş Canberk

Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi (DÇK-G) üzerine özeleştiri

Demokratik Çerkes Kongresi girişimi üzerine yürütülen bu özeleştiri, sadece bir siyasi oluşumun kronolojisini tutmak değil, aynı zamanda toplumsal bir iddianın kendi iç dinamikleriyle, o kaçınılmaz ve bazen de sarsıcı yüzleşme çabasıdır. Bir katılımcı ve bu sürecin mutfağında yer almış bir hafıza olarak, niyetlerin samimiyetinden zerre şüphe etmeksizin, yöntemsel ve zihinsel tıkanıklıklarımızı açık yüreklilikle masaya yatırmak, tarihe karşı borcumuzdur. Bizler, büyük bir heyecanla yola çıkarken, aslında farkında olmadan bir düşünsel esaretin sınırlarında dolaştığımızı göremedik. Girişimimizin en temel ve belki de en trajik çıkmazı, evrensel olduğu iddia edilen ancak belirli bir coğrafyanın ve belirli bir tarihsel kesitin ürünü olan hazır ideolojik kalıpları, Çerkes halkının özgün meselelerine birer kurtuluş reçetesi gibi giydirmeye çalışmasıdır. Kendi sosyolojik gerçeğimizi anlamak yerine, halihazırda paketlenmiş teorilerin konforuna sığındık. Bu durum, toplumumuzun binlerce yıllık tarihsel derinliğinden ve yaşayan değerlerinden süzülüp gelen bir siyaset dili inşa etmek yerine, dışarıdan ithal edilen kavramların ve teorilerin gölgesinde bir varlık göstermeye çalışmamızla sonuçlandı. Kendi hakikatimizi, başkalarının kavramsal mercekleriyle görmeye başladığımız o an, aslında özgünlüğümüzden feragat ettiğimiz andı. Başka merkezlerin belirlediği düşünsel sınırlar içinde kalarak verilen bir mücadele, ne kadar gürültülü olursa olsun, nihayetinde o sınırların bekçiliğine hizmet etmekten öteye geçemezdi.

Hazır reçetelere duyulan bu aşırı ve sorgulanmayan güven, bizi kendi toplumumuzun ruhuna dokunacak, o kadim ama modern dünyaya söyleyecek sözü olan özgün sesi üretmekten alıkoydu. Çerkes kimliğini savunurken bile, bu savunmayı Çerkesliğin kendi kavram setleriyle değil, küresel veya yerel siyasal modaların diliyle yapmaya çalıştık. Oysa bir halkın kurtuluşu veya demokratik temsili, o halkın genetik kodlarına işlenmiş toplumsal işleyişten bağımsız kurgulanamaz. İthal edilen bu teorik çerçeve, sadece düşünsel bir daralma yaratmakla kalmadı, beraberinde kaçınılmaz olarak halktan kopukluk sorununu da getirdi. Tartışmalarımız, bildirilerimiz ve entelektüel üretimlerimiz; halkın gündelik yaşamından, ekmek kavgasından, binlerce yıllık toplumsal reflekslerinden ve gerçek beklentilerinden koparak, maalesef dar bir çevrenin kendi içinde çevirdiği bir egzersize dönüştü. Bizler, halkı bu sürecin gerçek sahibi, iradesi ve kurucu öznesi kılmak yerine, onları sadece bizim kağıt üzerinde kurguladığımız teorik kalıpları onaylayacak bir   taban   veya bir   istatistik   olarak gördük. Halkın değer yargılarıyla, yaşam pratikleriyle ve kolektif hafızasıyla harmanlanmayan her siyasi hamle, teoride ne kadar kusursuz görünürse görünsün, toplumun geniş kesimlerinde bir yankı bulamadı. Bu örtük tepeden bakış açısı, bizi kendi insanımıza yabancılaştırırken, hareketin toplumsallaşmasının ve kitleselleşmesinin önündeki en aşılmaz barikat haline geldi.

Kendi insanımıza ulaşamamanın sancısını çekerken, bir yandan da siyasetimizi sürekli bir mağduriyet ve haklılık anlatısı üzerine kurmanın getirdiği o konforlu ama yıkıcı edilgenlikten kendimizi kurtaramadık. Geçmişin büyük acılarını ve trajedilerini bir kimlik bileşeni haline getirip sürekli bunu hatırlatmak, elbette bir hafıza tazelemedir; ancak bu hatırlatmanın bir gelecek tasarısına dönüşmemesi, geleceği inşa edecek olan iradeyi felç etti. Kendimizi sürekli   anlaşılmayı bekleyen  ,   hakkı teslim edilmesi gereken   veya   merhamet dilenen   bir pasif konumda tanımladık. Bu durum, bizleri aktif, talepkar ve kendi kaderini tayin eden siyasal aktörler olmaktan çıkarıp, başkalarının inisiyatifine, konjonktürel çıkarlarına veya vicdanına bağlı birer gözlemci konumuna itti. Oysa tarihsel bir özne olma iddiası, sadece geçmişin yasını tutmakla veya başkalarına suçlarını hatırlatmakla değil; bugünün ve yarının şartlarını kendi öz gücünle, kendi iradenle ve kendi cümlelerinle belirlemekle mümkündür. Bizler, başkalarının masasındaki bir meze ya da bir tartışma başlığı olmayı reddedip, masanın kendisini kuracak o yerli iradeyi göstermekte geç kaldık.

Başlangıçtaki o devrimci ruhuna rağmen, dışarıdan alınan ideolojik prangaların ağırlığı altında ezilmiş ve halkın kendi dinamikleriyle, o doğal damarıyla gerçek bir bağ kuramadığı için beklenen toplumsal sıçramayı gerçekleştirememiştir. Bir hareketin sönümlenmesi sadece sayısal bir azalış değil, aynı zamanda fikri bir tıkanmanın dışavurumudur. 2015 sonrasında yaşanan daralma, aslında bu yöntemsel yanlışların doğal bir sonucudur. Toplumdan onay almayan, toplumun diliyle konuşmayan hiçbir yapı, sonsuza kadar entelektüel bir fanusun içinde yaşayamaz. Gerçek bir uyanış ve kalıcı bir siyasal temsil, ancak başkalarının çizdiği o dar kavramsal sınırlardan cesaretle çıkıp, kendi toplumsal değerlerimizi modern dünyanın ihtiyaçlarıyla yeniden harmanlayan, sarsılmaz ve yerli bir iradeyle mümkündür. Kendi gücümüzü başkalarının siyasal projelerinin içinde bir eklem olarak değil, halkımızın ferasetinde ve kendi kültürel derinliğimizde aramalıyız. Bu özeleştiri, geçmişe yakılan bir ağıt veya bir vazgeçiş ilanı değil; tam tersine, daha gerçekçi, daha ayakları yere basan, daha toplumsal ve her şeyden önemlisi daha   bizden   bir yürüyüşün zorunlu, sancılı ama umut verici ilk adımıdır. Kendi hakikatimize dönmek, aslında en büyük devrimdir.

Bu süreçte ideolojik angajmanların yarattığı bir diğer bariyer, diğer Çerkes örgütleriyle kurulamayan o sağlıklı ve yapıcı diyalogdur. Kendimizi   en doğru  ,   en ilerici   veya   en demokrat   olarak tanımlamanın getirdiği o gizli kibir, bizi aslında aynı kaygıları taşıyan ancak farklı üslupları benimseyen kardeş yapılarımızla aramıza kalın duvarlar örmeye itti. İdeolojik saflık arayışımız, siyasal bir körlüğe dönüştü. Dünyaya aynı pencereden baktığımızı varsaydığımız gruplarla dahi bir araya gelmekte zorlanmamız, aslında teorik çerçevemizin ne kadar dışlayıcı ve esneklikten uzak olduğunun en somut göstergesidir. Siyaset, farklılıkları ortak bir paydada buluşturma sanatı iken, bizler bu sanatı icra etmek yerine, kendi küçük hakikatlerimizin muhafızlığını yapmayı tercih ettik. Bu tutum, Çerkes diasporasının ve anavatanının çok katmanlı yapısını kavramaktaki yetersizliğimizin bir sonucudur. Bir halkın geniş mutabakatını sağlamak, her şeyden önce o halkın tüm renklerini, çekincelerini ve hassasiyetlerini kapsayacak bir esneklik gerektirir. Bizler ise, bu esnekliği bir   ilkesizlik   olarak yaftalayıp, kendi dar grubumuzun konforlu ama etkisiz alanına hapsolduk. 2015'ten sonra başlayan o sessiz sönümlenme, aslında bu dışlayıcı dilin ve kapsayıcılıktan uzak siyaset tarzının doğal, hatta kaçınılmaz bir faturasıdır. Toplumsal bir hareket, ancak farklı damarlardan beslendiği ve o damarlar arasında sağlıklı bir kan akışı sağladığı sürece canlı kalabilir. Oysa biz, damarları tıkamayı, safları sıklaştırmak sanma yanılgısına düştük.

Siyasal temsiliyetin sadece söylem düzeyinde kalması, bizi pratik alanda çözüm üreten bir mekanizma olmaktan çıkarıp, sadece eleştiren ve konum belirleyen bir yapıya indirgedi. Halkın önüne somut, uygulanabilir ve kendi iç dinamiklerinden beslenen bir   Çerkes Siyaseti   vizyonu koyamadık. Bunun yerine, genel geçer politik tartışmaların içinde kendimize bir yer bulmaya çalışırken, asıl odaklanmamız gereken kimliksel ve tarihsel sorumluluklarımızı bu tartışmaların teferruatı haline getirdik. Bu, sadece bir temsil krizi değil, aynı zamanda bir vizyon yitimidir. Kendi kaderimizi başkalarının ajandasına eklemlemek, özgün bir siyasal iradenin intiharıdır. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o daralan yapının içinde hapsolmuş enerjinin, neden geniş halk kitlelerine sirayet etmediğini anlamak zor değildir. İnsanlar, kendilerini ifade edecekleri bir kürsü ararken, biz onlara sadece ezberlenmiş metinleri okuyacakları bir koro vaat ettik. Bu koro ise zamanla sesini yitirdi ve yankısı sadece kendi odalarımızda duyulur hale geldi. Demokratik değerlere bağlılık iddiamız, kendi içimizde ve diğer Çerkes dinamikleriyle olan ilişkimizde bir hoşgörü ve işbirliği kültürüne dönüşmediği sürece, kağıt üzerinde kalan bir temenniden öteye geçemeyecektir. Gelecek, kendi hatalarından ders çıkaran, ideolojik bağnazlıklarını halkın ali menfaatleri uğruna terk edebilen ve en önemlisi, aynaya baktığında gördüğü o eksiklikleri tamamlama iradesi gösterenlerin olacaktır.

 


ALINTI #APİSCANBERK 20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST
ALINTI#APİSCANBERK20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST