Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi (DÇK-G) üzerine özeleştiri
Demokratik Çerkes Kongresi girişimi üzerine yürütülen bu özeleştiri, sadece
bir siyasi oluşumun kronolojisini tutmak değil, aynı zamanda toplumsal bir
iddianın kendi iç dinamikleriyle, o kaçınılmaz ve bazen de sarsıcı yüzleşme
çabasıdır. Bir katılımcı ve bu sürecin mutfağında yer almış bir hafıza olarak,
niyetlerin samimiyetinden zerre şüphe etmeksizin, yöntemsel ve zihinsel tıkanıklıklarımızı
açık yüreklilikle masaya yatırmak, tarihe karşı borcumuzdur. Bizler, büyük bir
heyecanla yola çıkarken, aslında farkında olmadan bir düşünsel esaretin
sınırlarında dolaştığımızı göremedik. Girişimimizin en temel ve belki de en
trajik çıkmazı, evrensel olduğu iddia edilen ancak belirli bir coğrafyanın ve
belirli bir tarihsel kesitin ürünü olan hazır ideolojik kalıpları, Çerkes
halkının özgün meselelerine birer kurtuluş reçetesi gibi giydirmeye
çalışmasıdır. Kendi sosyolojik gerçeğimizi anlamak yerine, halihazırda
paketlenmiş teorilerin konforuna sığındık. Bu durum, toplumumuzun binlerce
yıllık tarihsel derinliğinden ve yaşayan değerlerinden süzülüp gelen bir
siyaset dili inşa etmek yerine, dışarıdan ithal edilen kavramların ve
teorilerin gölgesinde bir varlık göstermeye çalışmamızla sonuçlandı. Kendi
hakikatimizi, başkalarının kavramsal mercekleriyle görmeye başladığımız o an,
aslında özgünlüğümüzden feragat ettiğimiz andı. Başka merkezlerin belirlediği
düşünsel sınırlar içinde kalarak verilen bir mücadele, ne kadar gürültülü
olursa olsun, nihayetinde o sınırların bekçiliğine hizmet etmekten öteye
geçemezdi.
Hazır reçetelere duyulan bu aşırı ve sorgulanmayan
güven, bizi kendi toplumumuzun ruhuna dokunacak, o kadim ama modern dünyaya
söyleyecek sözü olan özgün sesi üretmekten alıkoydu. Çerkes kimliğini
savunurken bile, bu savunmayı Çerkesliğin kendi kavram setleriyle değil,
küresel veya yerel siyasal modaların diliyle yapmaya çalıştık. Oysa bir halkın
kurtuluşu veya demokratik temsili, o halkın genetik kodlarına işlenmiş
toplumsal işleyişten bağımsız kurgulanamaz. İthal edilen bu teorik çerçeve,
sadece düşünsel bir daralma yaratmakla kalmadı, beraberinde kaçınılmaz olarak
halktan kopukluk sorununu da getirdi. Tartışmalarımız, bildirilerimiz ve entelektüel
üretimlerimiz; halkın gündelik yaşamından, ekmek kavgasından, binlerce yıllık
toplumsal reflekslerinden ve gerçek beklentilerinden koparak, maalesef dar bir
çevrenin kendi içinde çevirdiği bir egzersize dönüştü. Bizler, halkı bu sürecin
gerçek sahibi, iradesi ve kurucu öznesi kılmak yerine, onları sadece bizim
kağıt üzerinde kurguladığımız teorik kalıpları onaylayacak bir taban veya bir istatistik
olarak gördük. Halkın değer
yargılarıyla, yaşam pratikleriyle ve kolektif hafızasıyla harmanlanmayan her
siyasi hamle, teoride ne kadar kusursuz görünürse görünsün, toplumun geniş
kesimlerinde bir yankı bulamadı. Bu örtük tepeden bakış açısı, bizi kendi
insanımıza yabancılaştırırken, hareketin toplumsallaşmasının ve
kitleselleşmesinin önündeki en aşılmaz barikat haline geldi.
Kendi insanımıza ulaşamamanın sancısını çekerken, bir
yandan da siyasetimizi sürekli bir mağduriyet ve haklılık anlatısı üzerine
kurmanın getirdiği o konforlu ama yıkıcı edilgenlikten kendimizi kurtaramadık.
Geçmişin büyük acılarını ve trajedilerini bir kimlik bileşeni haline getirip
sürekli bunu hatırlatmak, elbette bir hafıza tazelemedir; ancak bu
hatırlatmanın bir gelecek tasarısına dönüşmemesi, geleceği inşa edecek olan
iradeyi felç etti. Kendimizi sürekli anlaşılmayı
bekleyen , hakkı teslim edilmesi gereken veya merhamet dilenen bir
pasif konumda tanımladık. Bu durum, bizleri aktif, talepkar ve kendi kaderini
tayin eden siyasal aktörler olmaktan çıkarıp, başkalarının inisiyatifine,
konjonktürel çıkarlarına veya vicdanına bağlı birer gözlemci konumuna itti.
Oysa tarihsel bir özne olma iddiası, sadece geçmişin yasını tutmakla veya
başkalarına suçlarını hatırlatmakla değil; bugünün ve yarının şartlarını kendi
öz gücünle, kendi iradenle ve kendi cümlelerinle belirlemekle mümkündür.
Bizler, başkalarının masasındaki bir meze ya da bir tartışma başlığı olmayı
reddedip, masanın kendisini kuracak o yerli iradeyi göstermekte geç kaldık.
Başlangıçtaki o devrimci ruhuna rağmen, dışarıdan alınan
ideolojik prangaların ağırlığı altında ezilmiş ve halkın kendi dinamikleriyle,
o doğal damarıyla gerçek bir bağ kuramadığı için beklenen toplumsal sıçramayı
gerçekleştirememiştir. Bir hareketin sönümlenmesi sadece sayısal bir azalış
değil, aynı zamanda fikri bir tıkanmanın dışavurumudur. 2015 sonrasında yaşanan
daralma, aslında bu yöntemsel yanlışların doğal bir sonucudur. Toplumdan onay
almayan, toplumun diliyle konuşmayan hiçbir yapı, sonsuza kadar entelektüel bir
fanusun içinde yaşayamaz. Gerçek bir uyanış ve kalıcı bir siyasal temsil, ancak
başkalarının çizdiği o dar kavramsal sınırlardan cesaretle çıkıp, kendi
toplumsal değerlerimizi modern dünyanın ihtiyaçlarıyla yeniden harmanlayan,
sarsılmaz ve yerli bir iradeyle mümkündür. Kendi gücümüzü başkalarının siyasal
projelerinin içinde bir eklem olarak değil, halkımızın ferasetinde ve kendi
kültürel derinliğimizde aramalıyız. Bu özeleştiri, geçmişe yakılan bir ağıt
veya bir vazgeçiş ilanı değil; tam tersine, daha gerçekçi, daha ayakları yere
basan, daha toplumsal ve her şeyden önemlisi daha bizden
bir yürüyüşün zorunlu, sancılı
ama umut verici ilk adımıdır. Kendi hakikatimize dönmek, aslında en büyük
devrimdir.
Bu süreçte ideolojik angajmanların yarattığı bir diğer
bariyer, diğer Çerkes örgütleriyle kurulamayan o sağlıklı ve yapıcı diyalogdur.
Kendimizi en doğru , en
ilerici veya en
demokrat olarak tanımlamanın getirdiği o gizli kibir,
bizi aslında aynı kaygıları taşıyan ancak farklı üslupları benimseyen kardeş
yapılarımızla aramıza kalın duvarlar örmeye itti. İdeolojik saflık arayışımız,
siyasal bir körlüğe dönüştü. Dünyaya aynı pencereden baktığımızı varsaydığımız
gruplarla dahi bir araya gelmekte zorlanmamız, aslında teorik çerçevemizin ne
kadar dışlayıcı ve esneklikten uzak olduğunun en somut göstergesidir. Siyaset,
farklılıkları ortak bir paydada buluşturma sanatı iken, bizler bu sanatı icra
etmek yerine, kendi küçük hakikatlerimizin muhafızlığını yapmayı tercih ettik.
Bu tutum, Çerkes diasporasının ve anavatanının çok katmanlı yapısını
kavramaktaki yetersizliğimizin bir sonucudur. Bir halkın geniş mutabakatını
sağlamak, her şeyden önce o halkın tüm renklerini, çekincelerini ve
hassasiyetlerini kapsayacak bir esneklik gerektirir. Bizler ise, bu esnekliği
bir ilkesizlik olarak
yaftalayıp, kendi dar grubumuzun konforlu ama etkisiz alanına hapsolduk.
2015'ten sonra başlayan o sessiz sönümlenme, aslında bu dışlayıcı dilin ve
kapsayıcılıktan uzak siyaset tarzının doğal, hatta kaçınılmaz bir faturasıdır.
Toplumsal bir hareket, ancak farklı damarlardan beslendiği ve o damarlar
arasında sağlıklı bir kan akışı sağladığı sürece canlı kalabilir. Oysa biz,
damarları tıkamayı, safları sıklaştırmak sanma yanılgısına düştük.
Siyasal temsiliyetin sadece söylem düzeyinde kalması,
bizi pratik alanda çözüm üreten bir mekanizma olmaktan çıkarıp, sadece
eleştiren ve konum belirleyen bir yapıya indirgedi. Halkın önüne somut,
uygulanabilir ve kendi iç dinamiklerinden beslenen bir Çerkes Siyaseti vizyonu koyamadık. Bunun yerine, genel geçer
politik tartışmaların içinde kendimize bir yer bulmaya çalışırken, asıl
odaklanmamız gereken kimliksel ve tarihsel sorumluluklarımızı bu tartışmaların
teferruatı haline getirdik. Bu, sadece bir temsil krizi değil, aynı zamanda bir
vizyon yitimidir. Kendi kaderimizi başkalarının ajandasına eklemlemek, özgün
bir siyasal iradenin intiharıdır. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o daralan
yapının içinde hapsolmuş enerjinin, neden geniş halk kitlelerine sirayet
etmediğini anlamak zor değildir. İnsanlar, kendilerini ifade edecekleri bir
kürsü ararken, biz onlara sadece ezberlenmiş metinleri okuyacakları bir koro
vaat ettik. Bu koro ise zamanla sesini yitirdi ve yankısı sadece kendi
odalarımızda duyulur hale geldi. Demokratik değerlere bağlılık iddiamız, kendi
içimizde ve diğer Çerkes dinamikleriyle olan ilişkimizde bir hoşgörü ve
işbirliği kültürüne dönüşmediği sürece, kağıt üzerinde kalan bir temenniden
öteye geçemeyecektir. Gelecek, kendi hatalarından ders çıkaran, ideolojik
bağnazlıklarını halkın ali menfaatleri uğruna terk edebilen ve en önemlisi, aynaya
baktığında gördüğü o eksiklikleri tamamlama iradesi gösterenlerin olacaktır.