Siyasal Abrek Fikrinin Doğuşu
Çerkes kimliğinin yüzyıllardır
süregelen trajediler silsilesiyle anılması, sadece tarihsel bir gerçeğin
teslimi değil, aynı zamanda bu kimliğin bir atalet sapağına hapsedilmesinin de
hazin öyküsüdür. Mağduriyet, doğası gereği edilgen bir sığınaktır; insanı
geçmişin karanlık dehlizlerinde ağlamaya mahkûm ederken, geleceğin inşası için
gereken iradeyi de sinsice kemirir. Bugün Çerkes bireyi, üzerine dikilen o
"ebedi kurban" gömleğinin dikiş yerlerinden sökülmeye başladığını
hissetmek zorundadır. Zira acının kutsanması, zamanla o acıyı bir kimlik
bileşeni haline getirir ki bu da toplumsal hafızanın dinamizmini öldüren en
tehlikeli uyuşturucudur. Siyasal Abrek figürü, tam da bu noktada, o sızlanan ve
merhamet dilenen ruh halinin reddi olarak tarih sahnesine yeniden davet
edilmektedir. Mağduriyetten beslenen bir siyasetin üretebileceği tek şey,
egemenlerin vicdanına sunulan cılız bir dilekçedir; oysa irade, dilekçe yazmaz,
tarih yazar. Kendi varlığını sadece uğradığı haksızlıklar üzerinden tanımlayan
bir halk, düşmanının çizdiği sınırların dışına çıkamaz. Bizim için
"soykırım kurbanı" nitelemesi, tarihsel bir hakikatin tespiti
olabilir ancak bir varoluş stratejisi asla olamaz. Kendini dünya sahnesinde bir
nesne, bir istatistik veya bir merhamet objesi olarak değil; aksine, tarihi
yeniden kurgulayacak, olayların akışına yön verecek bir ana özne olarak
konumlandırdığın an, zihindeki o sığınmacı prangaları parçalanmış demektir.
Bu büyük kabullenişin infazı, aslında
bireyin kendi içindeki o pasif bekleyişi öldürmesidir. Çerkes kalmanın sadece
folklorik bir öğe veya bir hüzün senfonisi olmadığını anlamak, siyasal bir
bilincin ilk ve en sert adımıdır. Abrek ruhu, bir dağ yamacında dünyadan elini
eteğini çekmek değil, adaletsizliğin hüküm sürdüğü her alanda o haksızlığı göğüsleyen
bir irade beyanıdır. Ağlamayı zayıflık, sızlanmayı ise ecdada ihanet sayan bu
sert duruş, duygusuzluk değil, duygunun eyleme dönüşmüş halidir. Sorulması
gereken asıl soru şudur: Kendi acısını pazarlayarak hayatta kalmaya çalışan bir
topluluk mu olacağız, yoksa o acıyı bir yakıta dönüştürüp kendi kaderinin tayin
hakkını zorla alan bir güç mü? Sığınmacı ruhu, her zaman bir "ev
sahibi" arar; oysa fatih ruhu, bastığı her yeri evi kılma kudretine
sahiptir. Diasporanın konforlu ama kişiliksiz koridorlarında "biz
neydik" diye sayıklamak yerine, "biz kimiz ve ne olacağız"
sorusunun soğuk ve keskin cevabını aramak gerekir. Bu, sadece bir yer
değiştirme değil, bir zihniyet devrimidir.
Tarihsel arka planımızdaki o büyük yıkımı,
bir "yenilgi" olarak değil, bir "ara dönem" olarak kodlamak
zorundayız. Çünkü bir halk, bittiğini kabul ettiği an gerçekten yok olur.
Mağduriyetin o uyuşturucu etkisinden kurtulmak, aynı zamanda modern dünyanın
sunduğu "insan hakları" retoriğinin ardındaki riyakârlığı da görmeyi
gerektirir. Hiçbir güç, ağlayan birine haklarını iade etmez; hak, ancak onu
alabilecek bir irade karşısında geri çekilmek zorunda kalındığında teslim
edilir. Çerkes milliyetçiliği, bu bağlamda, romantik bir geçmiş özleminden
ziyade, geleceğe dair politik bir meydan okumadır. Kurban rolünü oynamak
kolaydır, çünkü sorumluluk gerektirmez; sadece suçlu tayin eder ve bekler.
Ancak özne olmak, hatayı da sevabı da üstlenmeyi, risk almayı ve en önemlisi de
başkasının yazdığı senaryoda figüran olmayı reddetmeyi gerektirir. Abrek,
zihnindeki o görünmez sınırları yıktığında, aslında sadece kendi özgürlüğünü
değil, toplumun kolektif iradesini de özgürleştirmiş olur. Bu uyanış,
sızlanmanın sessizliğinden, iradenin gür sesine geçiştir.
Bir halkın kendi tarihini bir yas kitabına
dönüştürmesi, o halkın mezar taşını kendi elleriyle dikmesidir. Bizim görevimiz
o yas kitabını kapatıp, sayfaları boş bırakılan o büyük mücadele defterini
yeniden ele almaktır. Çerkes bireyi, kendisine dayatılan "uyumlu
azınlık" veya "sadık sığınmacı" rollerini elinin tersiyle
itmelidir. Bu sahte kimlikler, özneleşmenin önündeki en büyük engellerdir.
Gerçek bir siyasal irade, ancak kendi tarihsel hıncını bir rasyonaliteye ve
stratejiye dökebildiğinde ortaya çıkar. Siyasal Abrek, bu stratejinin
somutlaşmış halidir; o, sistemin boşluklarını bilen, sessiz ama derinden gelen,
vurduğu yerin ses getirmesini değil, sarstığı yapının yıkılmasını hedefleyen
kişidir. Mağduriyetin o iğreti konforundan vazgeçmek, rüzgâra karşı çıplak
durmak gibidir; zordur ama insanı gerçekten hayatta tutan da budur.
Eğer kendimizi dünya siyasetinin bir kenar
süsü olarak görmeye devam edersek, başkalarının pazarlık masalarında birer pul
olmaktan öteye geçemeyiz. Kendi oyununu kuramayan, başkasının oyununda ancak
kurban olabilir. İşte bu yüzden "soykırım" kelimesi, bizim için bir
ağıt değil, bir iddianame olmalıdır. Bu iddianameyi mahkemelere değil, bizzat
tarihin kendisine sunmalıyız. Bu, içimizdeki sığınmacı ruhun infazıdır. Artık
dışarıdan gelecek bir kurtarıcıyı, bir lütfu veya bir adaleti beklemenin
beyhudeliği anlaşılmış olmalıdır. Adalet, onu bizzat tesis edecek güçte
olanların icadıdır. Kendi özgün kimliğimizi ve siyasal duruşumuzu inşa ederken,
en büyük düşmanımızın içimizdeki o "acınası olma hali" olduğunu idrak
etmek zorundayız.
Bir halkın yeniden doğuşu, ancak kendi
gerçeğiyle acımasızca yüzleşmesiyle mümkündür. Biz kimiz? Sadece Kafkasya’nın
romantik sürgünleri mi, yoksa küresel sistemin çarkları arasında kendi yolunu
açacak olan irade sahipleri mi? Mağduriyetin sunduğu o sahte koruma kalkanını
attığımızda, geriye kalan o saf güç bizi biz yapacaktır. Tarihi yeniden yazacak
olan ana özne olma iddiası, bir fantezi değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Bu
zorunluluk, Abrek’in kılıcı kadar keskin, dağların havası kadar serttir. Kendi
içindeki o sığınmacı gölgesini öldüremeyen, güneşin doğuşunu asla
göremeyecektir. Bu bir çağrıdır; ama bir yardım çağrısı değil, bir ayağa
kalkış, bir toparlanış ve nihayetinde bir taarruzun zihinsel hazırlığıdır.
Mağduriyetin infaz edildiği yerde, irade hükümdarlığını ilan eder. Bu
hükümdarlık, başkaları üzerinde bir baskı değil, kendi kaderimiz üzerindeki
mutlak hakimiyetimizdir.
Söz konusu irade beyanı, sadece bir
retorik sıçraması değil, aynı zamanda kolektif hafızanın prangalarından
kurtulması gereken bir ontolojik devrimdir. Yüzyıllardır süregelen
"savunma" refleksi, Çerkes zihnini bir kale kuşatması psikolojisine
hapsetmiş, dışarıdan gelecek her hamleyi bir tehdit, içerideki her kıpırdanış
ise bir risk olarak kodlamıştır. Oysa bugün ihtiyacımız olan şey, o kalenin
kapılarını içeriden kırıp dışarıya, tarihin akışkan ve acımasız meydanına
çıkmaktır. Mağduriyetin o sahte kutsallığına sığınarak beklemek, celladına aşık
olmaktan farksız bir duygusal çürümedir. Celladından merhamet bekleyen bir
halkın, o merhameti lütuf olarak aldığı her an, aslında kendi özgürlüğünden bir
parça daha feda ettiğini görmesi gerekir. Siyasal Abrek, bu riyakâr pazarlığın
masasını deviren kişidir. O, masadaki kırıntılarla yetinmek yerine, o masayı
kuran iradenin meşruiyetini sorgular. Kendi varlık sebebini başkasının
"hoşgörüsüne" endeksleyen her yapı, eninde sonunda asimile olmaya
veya silinip gitmeye mahkûmdur. İrade, başkasının tanıdığı alanlarda dans etmek
değil, kendi alanını bizzat o otoritenin gözlerinin içine bakarak inşa etmektir.
Tarihsel süreçte bize biçilen "sadık
tebaa" veya "kahraman savaşçı" rollerinin her ikisi de aslında
bizi özne olmaktan çıkaran, başkasının stratejik çıkarlarına hizmet eden birer
işlevsel araçtan ibarettir. Birincisi bizi kimliğimizden arındırarak sistemin
içine emer, ikincisi ise bizi cephelerde harcanacak birer kurşun olarak görür.
Siyasal Abrek ruhu ise her iki rolü de reddeder; o ne sisteme eklemlenir ne de
sistemin kurbanı olmayı kabul eder. O, kendi gündemini dayatan, kendi
doğrularını en sert şekilde savunan ve gerekirse sistemin dışına çıkarak
sistemi dışarıdan zorlayan bir kutuptur. Bu duruşun iğneleyici tarafı şudur:
Bizden beklenen o "makul" ve "sessiz" Çerkes figürünün
ölümü, egemen yapılar için en büyük korku kaynağıdır. Çünkü mağdur olanı
yönetmek kolaydır; ona biraz acı, biraz teselli, biraz da sembolik tavizler
vererek kontrol altında tutabilirsiniz. Ancak irade sahibi olanı, neyle
korkutabilir veya neyle satın alabilirsiniz? Kendi içindeki sığınmacıyı infaz
eden bir zihin, artık tehdit edilemez bir noktaya ulaşmıştır.
Gerçek güç, fiziksel nicelikte değil, bu
zihinsel kopuştadır. Bir halkın çocuklarına sadece "biz ne kadar büyük
acılar çektik" diye anlatması, o çocukların omuzlarına taşınması imkânsız
bir yük bindirmektir. Onlara "biz bu acılardan nasıl bir irade
çıkardık" diye anlatmak ise onlara birer kanat takmaktır. Siyasal bilincin
bu aşaması, acının estetiğinden eylemin estetiğine geçiştir. Diasporadaki
derneklerin soğuk salonlarında, nostaljik bir Kafkasya hayaliyle avunmak, aslında
o topraklara dönmemenin en konforlu bahanesidir. Oysa Abrek ruhu, nerede olursa
olsun Kafkasya’yı orada yaşatmak değil, o ruhu bir siyasal güç odağına
dönüştürmektir. Kendi gerçekliğinden kaçan değil, o gerçekliği dönüştürme
iddiasında olan bir nesil, ancak bu büyük kabullenişi infaz ederek tarih
sahnesine çıkabilir. Bu, geçmişi unutmak değil; aksine geçmişin hıncını,
geleceğin kurucu aklı haline getirmektir.
Şunu açıkça sormak gerekir: Biz dünya
milletler ailesinin "yaramaz ama sevimli" bir unsuru mu kalacağız,
yoksa hakkını söke söke alan, masaya oturduğunda dengeleri değiştiren bir aktör
mü olacağız? Eğer ikinci seçeneği istiyorsak, o sızlanan dili kökünden kesip
atmalıyız. Tarih, ağlayanları sadece dipnotlarda anar; oysa irade koyanları ana
metnin başlığı yapar. Bu, bir seçim değil, bir zorunluluktur. Kurban
psikolojisiyle malul olmuş bir toplumsal yapı, en küçük bir sarsıntıda
dağılmaya hazırdır. Oysa Abrek’in sertliği, toplumu bir arada tutan o çelik
çekirdektir. Bu çekirdek, demokratik değerleri bir zaafiyet olarak değil, hak
arayışının en keskin silahı olarak kullanır. Demokrasi, bizim için bir sığınak
değil, irademizi dünya kamuoyuna haykırabileceğimiz bir kürsüdür. Ancak bu
kürsüde konuşan sesin, mağdur bir çocuğun cılız sesi değil, hakkını arayan bir
savaşçının gür sesi olması şarttır.
Sonuç olarak, bu büyük uyanış, bireysel
bir aydınlanmadan toplumsal bir şahlanışa evrilmek zorundadır. Kendini nesne
olmaktan kurtaran her Çerkes, aslında halkının üzerindeki o kara bulutu bir
parça daha dağıtmaktadır. Bu süreçte karşılaşacağımız en büyük direnç, yine
kendi içimizdeki o "eski düzenin" savunucularından gelecektir. Onlar,
mağduriyetin getirdiği o garip güvenlik hissini kaybetmekten korkacaklar. Ancak
korku, Abrek’in lügatinde bir engel değil, sadece aşılması gereken bir eşiktir.
Biz, acı çeken bir halk olmanın ötesine geçip, hesap sormaya hazırlanan bir
irade olduğumuzu ilan ettiğimiz an, tarih bizim için yeniden akmaya
başlayacaktır. Bu, sadece bir başlangıçtır; sığınmacı ruhun ölümü, özgür ruhun
doğumudur.
Xabze’nin sadece bir folklorik kalıntı,
bir düğün koreografisi veya geçmişin tozlu raflarında unutulmuş bir nezaket
manzumesi olarak görülmesi, Çerkes kimliğine yapılabilecek en sinsi saldırıdır.
Zira Xabze, estetik bir süs değil, bir halkın hayatta kalma iradesini
şekillendiren, kaosu düzene, bireyi ise sarsılmaz bir karaktere dönüştüren
yaşayan bir anayasadır. Siyasal Abrek için Xabze, modern dünyanın sunduğu
ilkesiz "reel politik" karşısında kuşanılmış en ağır zırhtır. Bugün
siyasetin makyavelist pazarlıklarla, ilkesiz uzlaşılarla ve omurgasız
manevralarla özdeşleştiği bir çağda, Xabze’yi siyasi bir kimlik olarak
diriltmek, sadece bir tercih değil, varoluşsal bir devrimdir. Bu devrim,
geleneği bir müze nesnesi olmaktan çıkarıp, her sabah yeniden kuşanılan,
kararları yöneten ve eylemleri denetleyen sarsılmaz bir ahlak yasasına
dönüştürmeyi gerektirir.
Bizim siyasi etiğimiz, güce tapanların
veya sayısal çoğunluğun dikte ettiği geçici doğrulara değil, bin yıllık bir
süzülüşle kristalleşmiş olan soyluluğa dayanır. Bu soyluluk, kanda değil,
eylemde ve o eylemin onurla olan sarsılmaz bağında gizlidir. "Nape"
kavramı, yani yüz akı ve onur, siyasal Abrek’in pusulasıdır. Eğer atılan bir
adım, verilen bir karar veya girilen bir ittifak onuru yaralıyorsa, o hamle tüm
dünyayı ve iktidarı vaat etse bile elinin tersiyle itilir. Çünkü Xabze’nin
yönetmediği bir siyaset, eninde sonunda sahibini köleleştirir. Modern siyasetin
"sonuç odaklı" çürümesine karşı Xabze, "süreç ve asalet
odaklı" bir direnişi temsil eder. Kazanmak, eğer onurdan vazgeçilerek elde
ediliyorsa, o aslında en büyük yenilgidir. Bizim için başarı, sadece bir hedefe
ulaşmak değil, o hedefe giden yolu Xabze’nin keskin çizgileriyle
yürüyebilmektir.
Xabze’nin bir siyasi kimlik olarak
dirilişi, toplumsal yapının yeniden inşası demektir. Bugün parçalanmış,
dağılmış ve yönünü şaşırmış bir diaspora toplumu için Xabze, ortak bir dil ve
ortak bir eylem planıdır. Bu ahlak yasası, bireye toplumsal sorumluluklarını
hatırlatırken, ona aynı zamanda otorite karşısında nasıl dik duracağını da
öğretir. Bir Abrek, sadece dışarıdaki düşmana karşı değil, kendi içindeki
zayıflıklara, hırslara ve ilkesizleşme eğilimine karşı da Xabze ile savaşır.
Geleneği bir folklor müzesinden çıkarmak demek, onu sokağa, meclise, masaya ve
kavgaya taşımak demektir. Siyasal duruşunu Xabze üzerine kuran bir topluluk,
rüzgâra göre yön değiştiren bir yelkenli değil, fırtınalara göğüs geren bir
kaya gibidir.
Pek çokları Xabze’yi "geçmişin
kuralları" diyerek küçümserken, aslında onun geleceği inşa edebilecek
yegâne güç olduğunu görmezden gelirler. Modernitenin yarattığı kimliksiz ve
köksüz birey tipine karşı Xabze, derinliği olan, kökleri toprağın en altına
kadar uzanan ve dalları göğe yükselen bir insan modeli sunar. Siyasal Abrek, bu
modeli kuşanarak modern dünyanın sığlığına meydan okur. Bizim siyasetimiz,
birilerinin lütfuna veya konjonktürel boşluklara sığınmak değildir; bizim
siyasetimiz, bin yıllık bir adaletin ve onurun bugünkü dille yeniden
haykırılmasıdır. Eğer Xabze bir kenara bırakılırsa, Çerkeslik sadece bir
genetik kod veya bir gastronomi kültürüne indirgenir ki bu da kültürel bir
intihardır.
Bu yaşayan ahlak, bireye sadece ne
yapacağını değil, neyi asla yapmayacağını da söyler. Günümüzün sınırsızlık ve
ölçüsüzlük çağında, "asla" diyebilen bir iradeye sahip olmak, en
büyük devrimci eylemdir. Çerkes bireyi, kendi kadim yasasını siyasal bir
bilince dönüştürdüğünde, artık manipüle edilemez bir güce dönüşür. İğneleyici
olan şudur: Bizi "gelenekçi" diyerek geri kalmışlıkla itham edenler,
aslında bizim bu sarsılmaz ahlaki barikatımızı aşamadıkları için öfkelenirler.
Xabze, modern köleliğin önündeki en büyük engeldir. O, insanı sadece tanrıya ve
kendi onuruna karşı sorumlu kılarak, dünyevi otoritelerin sahte parıltılarını
söndürür.
Xabze’nin siyasallaşması, onun otoriter
bir baskı aracına dönüşmesi değil, aksine demokratik ve katılımcı bir
özgürleşme pratiği haline gelmesidir. Toplumun her ferdinin birbirine karşı
sorumlu olduğu, liyakatin ve bilgeliğin (Thamade) esas alındığı bir yapı, en
ileri demokrasi modellerinden daha derin bir hakikat barındırır. Bu hakikati
yeniden keşfetmek ve güncel siyasetin diliyle harmanlamak, Abrek’in temel
görevidir. Geleneği savunmak, onu dondurup saklamak değil; onu bugünün
kavgasında bir kılıç gibi kullanmaktır. Her nefeste sorgulanan o "doğru
yaşama sanatı", bizi tarihin nesnesi olmaktan çıkarıp, kendi geleceğinin
mimarı olan sarsılmaz bir özneye dönüştürecektir. Artık Xabze, sadece
masallarda anlatılan bir erdem değil, sokakta ve siyasette çarpışan bir iradedir.
Modern dünyanın rasyonalite maskesi altına
gizlediği ilkesizliğe karşı Xabze, bir "ahlak gerillası" gibi sızmalı
ve yerleşik tüm çürümüşlükleri sarsmalıdır. Siyasal Abrek için Xabze’yi
kuşanmak, sadece bireysel bir erdem yolculuğu değil, toplumsal bir meydan okumadır.
Çünkü Xabze, hiyerarşiyi bir tahakküm aracı olarak değil, bir sorumluluk ve
liyakat zinciri olarak kurgular. Bugünün dünyasında makamların, rütbelerin ve
servetin yarattığı sahte üstünlükler, Xabze’nin o sarsılmaz "Thamade"
(Bilge/Önder) anlayışı karşısında darmadağın olur. Gerçek otorite, korkuyla
veya parayla değil, toplumun vicdanında karşılık bulan bir bilgelikle kurulur.
Bu noktada iğneleyici bir hakikati dile getirmek gerekir: Çerkes toplumu, kendi
kadim değerlerini sadece misafir ağırlama protokollerine indirgediği an,
siyasal iradesini de kaybetmiş demektir. Xabze, sofradaki oturma düzeninden
ibaret değildir; o, zulme karşı kimin önce ayağa kalkacağını, adaletsizlik
karşısında kimin susmayacağını belirleyen askeri bir disiplindir.
Siyasal bir kimlik olarak Xabze’nin
dirilişi, modern devlet aygıtının bireyi atomize eden, onu yalnızlaştıran ve
sadece bir "vergi mükellefi" veya "seçmen" olarak gören
sığlığına karşı en güçlü panzehirdir. Xabze’de birey, toplumsal bir dokunun
ayrılmaz parçasıdır ve eylemlerinin sorumluluğu sadece kendisine değil, tüm
soyuna ve halkına aittir. Bu kolektif sorumluluk bilinci, siyasal Abrek’in en
büyük gücüdür. Satın alınamayan, korkutulamayan ve yozlaştırılamayan bir siyasi
özne; ancak kendi köklerinden aldığı bu sarsılmaz ahlakla var olabilir. Eğer
bugün siyaset sahnesinde Çerkes ismi geçiyor ama Xabze’nin o keskin adalet ve
onur anlayışı hissedilmiyorsa, orada sadece içi boşaltılmış bir etnisiteden
bahsedilebilir. Oysa biz, içi boş bir kabuk değil, her zerresiyle yaşayan,
nefes alan ve her an eyleme geçmeye hazır bir organizmayız.
Eğer bir eylem onuru yaralıyorsa, o eylem
tüm dünyayı kazandırsa bile reddedilir ilkesi, reel politiğin o kirli
pazarlıklarına çekilen en sert settir. Modern siyasetçinin "şartlar bunu
gerektiriyordu" bahanesi, Xabze’nin o vakur duruşu karşısında eriyip
gider. Abrek bilir ki, şartlar ne olursa olsun onurdan verilen her taviz,
kimliğin kalbinde açılan bir yaradır ve o yara asla kapanmaz. Bizim siyasi
etiğimiz, konjonktüre göre eğilip bükülmez; o, bin yıl önceki bir dağ köyünde
neyse, bugünün metropollerinde veya uluslararası diplomasi masalarında da odur.
Soyluluk, şartlara bağlı olmayan bir sürekliliktir. Geleneği bir zırh haline
getirmek, işte bu sürekliliği her gün yeniden üretmektir.
Bu diriliş, aynı zamanda bir
"dil" devrimini de beraberinde getirir. Xabze’nin kavramlarıyla
düşünmek, meseleleri modernitenin bize dayattığı o dar kalıpların dışına
çıkarır. Adaleti sadece hukuk metinlerinde değil, vicdanın ve toplumsal
hafızanın derinliklerinde aramayı öğretir. Siyasal Abrek, bu kadim hukuku
savunurken aslında sadece Çerkes halkının değil, tüm insanlığın yitirmekte
olduğu o evrensel ahlakı da savunmaktadır. Xabze, yerel olduğu kadar evrensel
bir çığlıktır; insanın insanla, doğayla ve tarihle kurduğu o kutsal dengenin
adıdır. Bu dengeyi bozan her siyasal yapı, Abrek’in doğal hedefidir.
Sonuç olarak Xabze, bizi biz yapan o
görünmez ama elle tutulur kadar gerçek olan ruhun kendisidir. Onu siyasetin
merkezine yerleştirdiğimizde, artık sadece bir "azınlık grubu"
olmaktan çıkar, dünyaya yeni bir yaşam ve yönetim modeli sunan bir iradeye
dönüşürüz. Kendi ahlakını siyasi bir silaha dönüştüremeyen halklar,
başkalarının ahlaksızlığının kurbanı olurlar. Bizim yolumuz, o süzülmüş
soyluluğu her sabah yeniden kuşanarak, tarihin karşısına başı dik, alnı açık ve
iradesi çelikten bir özne olarak çıkmaktır. Xabze bir geçmiş özlemi değil,
geleceğin yegâne inşa planıdır.
Zihinsel işgal, toprak
işgalinden çok daha sinsi, çok daha kalıcı ve yıkıcı bir ilhaktır. Bugün Çerkes
zihni; liberalizmin bireyci sığlığı, sosyalizmin sınıf temelli mekanik
kurguları veya dini radikalizmin kimliği yutan mutlakiyetçiliği arasında
hırpalanmaktadır. Dışarıdan ithal edilen her "izm", aslında bizim
kendi hakikatimize bakışımızı bulandıran birer yabancı mercektir. Başka
ideolojilerin kavramlarıyla vatan savunulamaz; başkasının kelimeleriyle kurulan
bir hayal, eninde sonunda o kelimelerin sahibine hizmet eder. Siyasal Abrek, bu
zihinsel kuşatmayı yarmak için entelektüel bir cerrah titizliğiyle hareket
etmek zorundadır. Zihne sızmış, damarlara kadar sirayet etmiş o yabancı
dogmaları söküp atmak, bir arınma değil, bir varoluş savaşıdır. Bizim dünyayı
okuma biçimimiz, laboratuvarlarda üretilmiş ideolojiler değil, binlerce yıllık
yaşanmışlığın imbiğinden süzülen Xabzeizm’dir.
Kendi ışığına sırtını dönüp başkasının
feneriyle yolunu bulmaya çalışanlar, sadece o fenerin aydınlattığı kadarını
görebilir ve o feneri tutan elin kölesi olurlar. Çerkes bireyine dayatılan
"Doğu ile Batı arasında bir köprü" olma masalı, aslında bir
kimliksizleştirme projesidir. Sen ne Doğulusun ne de Batılı; sen sadece
kendinsin, sen Kafkasyalısın. Kendini bu iki kutuptan birine yamamaya çalışmak,
kendi kadim merkezini terk edip başkasının çeperinde sığıntı olmayı kabul
etmektir. Liberalizmin sunduğu o sahte özgürlük vaadi, toplumsal dokumuzu
atomize edip bizi savunmasız bırakırken; ithal radikalizmler, bizi kendi
tarihimize ve kültürümüze yabancılaştırarak köksüz birer militana dönüştürmeyi
hedefler. Siyasal Abrek için bu ideolojik çöplükten kurtulmak, özgürlüğün ilk
şartıdır. Kendi kavramlarınla düşünmediğin sürece, başkalarının yazdığı
senaryolarda sana ayrılan figüranlık rolünden öteye geçemezsin.
İğneleyici bir hakikattir ki; bugün pek
çok Çerkes aydını, halkının davasını savunurken bile Marksist literatürün veya
liberal jargonun dışına çıkamamaktadır. Bu, entelektüel bir yetersizlikten
ziyade, zihinsel bir sömürgeleşmenin tezahürüdür. Xabze’nin o muazzam adalet,
onur ve denge felsefesi dururken, adaleti dışarıda aramak, hazinenin üzerinde
oturup dilenmeye benzer. Xabzeizm, sadece bir gelenek değil, her türlü modern
soruna cevap verebilecek kadar diri ve derinlikli bir dünya görüşüdür. Siyasal
Abrek, dünyayı bu perspektifle yeniden kurgulamalıdır. Bizim siyasetimiz,
yabancı ideolojilerin Çerkes sosuna bulanmış hali değil, doğrudan doğruya kendi
özümüzün siyasal bir projeye dönüşmüş hali olmalıdır. Zihinsel işgal sona
ermeden, fiziki özgürlük sadece bir illüzyondan ibaret kalacaktır.
Bu ideolojik arınma süreci, aynı zamanda
bir cesaret testidir. Çünkü yabancı dogmalardan kurtulmak, o dogmaların
sağladığı sahte güvenlik alanlarını da terk etmek demektir. Kendi kavramlarınla
konuşmaya başladığında, seni "anlaşılmaz" veya "marjinal"
ilan edecek olan o küresel koro ile yüzleşmek zorunda kalacaksın. Ancak
unutulmamalıdır ki, tarihte iz bırakanlar, başkalarının alkışını bekleyenler
değil, kendi hakikatini dünyaya dayatanlardır. Bizim kavramlarımız olan Nape,
Thamade, Pseytle ve Xabze; herhangi bir sosyolojik terimden çok daha ağır, çok
daha köklü anlamlar taşır. Bu kelimelerin içini boşaltıp yerine modern
safsataları doldurmak, halkın ruhuna suikast düzenlemektir.
Zihni temizlemek, sömürgeci aklın sana
öğrettiği tüm o "uygarlık" ve "ilerleme" masallarını
sorgulamakla başlar. Sana geri kalmış diyenlerin, aslında senin ahlaki
üstünlüğünden korktuklarını fark ettiğin an, o büyük uyanış gerçekleşmiş
olacaktır. Siyasal Abrek, kendi kültürel kodlarını birer ideolojik silaha
dönüştürerek, zihnine vurulan o görünmez zincirleri kırıp atar. Başkasının
gölgesinde serinlemektense, kendi güneşinde yanmayı göze alan bir irade, gerçek
özgürlüğe giden tek yoldur. İdeolojik arınma, Çerkes halkının kendi evine, yani
kendi özüne geri dönüşüdür. Bu dönüş tamamlandığında, karşımızda durabilecek
hiçbir sahte "izm" kalmayacaktır.
Bu zihinsel arınma süreci, sadece
kavramsal bir temizlik değil, aynı zamanda ruhun sömürgeci kalıntılardan
bütünüyle sıyrılması eylemidir. Çerkes aydınının ve gencinin bugün düştüğü en
büyük hata, kendi varlığını kanıtlamak için modernitenin veya egemen
ideolojilerin icazetine ihtiyaç duymasıdır. Eğer bir meseleyi savunurken
"ama sosyalizm de bunu der" ya da "liberal demokrasiye göre bu
haktır" deme ihtiyacı hissediyorsan, zihninde hala bir efendinin gölgesi
dolaşıyor demektir. Siyasal Abrek, hakikati başkasının onayında değil,
Xabze’nin sarsılmaz mantığında bulur. Bizim adalet anlayışımız, bir
parlamentonun oylarıyla ya da bir ideoloğun kitabıyla belirlenmez; o, dağların
sertliğinde ve toplumun vicdanında binlerce yıl önce mühürlenmiştir. İğneleyici
bir tonda sormak gerekir: Kendi kadim bilgeliğine bu denli yabancılaşmış bir
nesil, nasıl olur da vatanın istikbalinden bahsedebilir? Başkasının kavramlarıyla
kurulan her cümle, aslında o yabancı iradeye ödenen gizli bir haraçtır.
İdeolojik ithalat, Çerkes toplumunu bölüp
parçalayan en etkili silahtır. Bir yanda dini radikalizmin karanlık
dehlizlerinde kimliğini eritenler, diğer yanda Batı’nın sunduğu içi boşaltılmış
"bireysel özgürlük" masallarıyla köklerinden kopanlar... Bu
kutuplaşma, bizim gerçek gücümüzü yani kolektif birliğimizi emen bir
parazittir. Siyasal Abrek, bu yapay kamplaşmaların tamamını elinin tersiyle
iterek "Xabzeizm" bayrağını yükseltir. Xabzeizm, bir dogma değil,
yaşayan ve her çağa kendi mührünü vuran bir eylem biçimidir. O, ne Doğu'nun
kaderciliğine ne de Batı'nın maddeci hırsına teslim olur. İnsan onurunu merkeze
alan, dengeyi kutsayan ve liyakati esas alan bu sistem, ithal ideolojilerin
hepsinden daha derin bir insanlık tanımı sunar. Kendi özgünlüğümüzü savunmak
yerine başkalarının taklitçisi olmak, tarihin tozlu sayfalarında bir dipnot
olmayı peşinen kabul etmektir.
Zihinsel işgalin sonu, kendi dilimizle
düşünmeye başladığımız an gelir. Burada kastettiğim sadece gramer değil, anlam
evrenidir. Bir kelimeyi, bir kavramı (örneğin L'ıghue veya Pseytle)
kendi bağlamında ve ağırlığında kullandığında, modern dünyanın sığlığına karşı
aşılmaz bir kale inşa edersin. Siyasal Abrek, bu kalenin içinden dünyaya bakar
ve dışarıdaki tüm o gürültülü "izm"lerin aslında ne kadar kof
olduğunu görür. Başkasının gölgesinde serinleyenler, güneşin yakıcılığından
kaçtıklarını sanırlar ama aslında hayatın kaynağından mahrum kalırlar. Bizim güneşimiz
kendi tarihimiz, kendi kültürümüz ve kendi sarsılmaz irademizdir. Bu ışığa
dönmek, dış dünyayla bağları koparmak değil; aksine dünyaya kendi şartlarınla,
kendi kimliğinle ve kendi haysiyetinle meydan okumaktır. Unutulmamalıdır ki,
sadece kendi olanlar, başkaları tarafından ciddiye alınır. Taklitçilik ise
sadece bir acıma duygusu uyandırır ki bu, bir Abrek için ölümden daha ağır bir
hakarettir.