#APiSCANBERK

Çerkes Tarihine Yönelik ‘Piyonluk’ Söylemine Eleştiri

 Çerkes tarihinin en sancılı dönemlerini, bir halkın topyekûn varoluş iradesini ve bu iradenin trajik bir kırılma noktası olan sürgün ve soykırım sürecini ele alırken başvurulan dilin niteliği, sadece bir üslup meselesi değil, aynı zamanda o tarihi inşa edenlerin ruhuna sadakat meselesidir. Bugün kamuoyuna yansıyan, bağlamı ve kesinliği tartışmalı olsa da üzerinde durulması gereken asıl tehlike; bir halkın onur mücadelesini "öngörüsüzlük" veya "piyonluk" gibi sığ, indirgemeci ve jeopolitik birer aparat nitelendirmesine indirgeme cüretidir. Eğer bu tür ifadeler, toplumun entelektüel kanadında yer tuttuğunu iddia eden kişilerce dile getiriliyorsa, burada karşımıza çıkan şey bir tarih eleştirisi değil, tarihsel bir yabancılaşma ve kimliksel bir intihardır. Şayet Meşbaşe İshak gibi isimlerin bu tür bir yaklaşımla anılması söz konusuysa, bu iddiaların doğruluğu ispatlanana dek şerh koymak bir adalet borcudur; ancak bu iddiaların barındırdığı zihniyetin kendisiyle hesaplaşmak, tarihsel bilincin kaçınılmaz bir gerekliliğidir. Bir ulusun ölüm kalım mücadelesini, dönemin küresel güç oyunlarında basit birer hamleymiş gibi sunmak, o mücadeleyi veren binlerce isimsiz kahramanın hatırasına yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Tarihsel süreçler, masa başında yapılan soğukkanlı analizlerin çok ötesinde, etten, kemikten ve yüksek bir iradeden müteşekkildir. 19. yüzyılın o karmaşık siyasi atmosferinde, Çerkes halkının kendi topraklarını savunma azmini "piyonluk" parantezine hapsedenler, aslında bir halkın özne olma vasfını elinden almaktadırlar. Bu yaklaşım, sadece Çerkesleri değil, emperyalist kuşatmaya direnen her kadim halkı "akılsız" ve "yönlendirilen" bir yığın olarak görme hastalığının bir tezahürüdür. Sormak gerekir: Kendi vatanını savunmanın neresi öngörüsüzlüktür? Bir halkın onuru için bedel ödemeyi göze alması, hangi stratejik hesap makinesinde "hata" olarak kodlanabilir? Entelektüellik, büyük güçlerin arşivlerinden devşirilen soğuk raporları hakikat belleme kolaycılığı değil; o halkın kalbinde atan ritmi ve imkansızlıklar içindeki imkanı görebilme ferasetidir. Bu ferasetten yoksun her türlü analiz, ne kadar akademik soslarla bezenmiş olursa olsun, özünde bir halkın kolektif hafızasını zedelemeye hizmet eden birer retorikten ibarettir.

Eleştirinin sınırları ile tahkirin çizgisi arasındaki mesafe, bir düşünürün ciddiyetini belirler. Elbette tarihsel hatalar, stratejik eksiklikler veya diplomatik çıkmazlar tartışılabilir; ancak bu tartışmanın zemini asla halkın iradesini aşağılayan bir küçümseme olamaz. "Piyon" yaklaşımlı bir tarih okuması, Çerkeslerin binlerce yıllık kültürünü, siyasi örgütlenmesini ve direniş geleneğini yok sayarak onları tarihin öznesi değil, nesnesi konumuna iter. Bu dil, sömürgeci aklın bir yansımasıdır ve bu dili kendi içinden çıkaran bir toplum, kendi tarihsel meşruiyetini kendi elleriyle dinamitlemiş olur. Eleştiri sorumluluk ister; o sorumluluk ise tarihin tozlu sayfalarında değil, o tarihin bedelini ödeyen halkın vicdanında aranmalıdır. Bir yazarın veya düşünce insanının asli görevi, halkının tarihsel yükünü hafifletmek değil, o yükün altındaki anlamı ve vakarı gün yüzüne çıkarmaktır. Bunu başaramayan, aksine o vakarı "akılsızlık" olarak yaftalayan her ses, temsil iddiasında bulunduğu toplumun tarihsel gerçekliğinden kopmuş demektir. Modern zamanların getirdiği o ruhsuz rasyonalizmle geçmişi yargılayanlar, Çerkesya’nın dağlarında ve vadilerinde verilen mücadelenin sosyolojik ve politik arka planını görmezden gelmektedirler. Bir halkın var olma refleksi, laboratuvar ortamında incelenen bir deney değildir. Çerkeslerin 19. yüzyıldaki direnişi, çok katmanlı jeopolitik baskıların, imkansız ittifak arayışlarının ve kaçınılmaz bir kuşatılmışlığın içinde filizlenmiştir. Bu süreci "başkalarının oyuncağı olmak" şeklinde tanımlamak, sadece tarih cahilliği değil, aynı zamanda derin bir kibrin ürünüdür. Bu kibir, direnişin asaletini anlayamayan, teslimiyeti rasyonalite zanneden bir zihniyetin dışavurumudur. Hakikate sadakat göstermeyen, kendi toplumunun acılarına karşı bu denli mesafeli ve hatta küçümseyici bir dil kullanan birinin "entelektüel" sıfatıyla anılması, bu kavramın içini boşaltmaktan başka bir işe yaramaz. Zira entelektüellik, halkının trajedisinden bir "başarısızlık hikayesi" devşirmek değil, o trajedinin içindeki insanlık onurunu savunmaktır.

Bu noktada, kimlik ve tarih bilincinin bir halkın geleceğini inşa etmedeki hayati rolünü hatırlatmak elzemdir. Kendi tarihini küçültücü sıfatlarla anan bir toplum, geleceğe dair hangi iddiayı taşıyabilir? Genç kuşaklara "piyon" bir atalar mirası bırakan bir anlatı, o toplumun özgüvenini ve kolektif kimliğini yok etmeye adaydır. Tarihsel gerçeklikleri tartışmak başkadır, o gerçeklikleri birer aşağılama aracı olarak kullanmak bambaşkadır. Çerkes tarihinin kırılma anları, emperyal güçlerin kirli pazarlıklarının gölgesinde kalmış olabilir; ancak bu durum, Çerkeslerin o pazarlıkların edilgen birer parçası olduğu anlamına gelmez. Aksine, tüm o devasa güç dengesizliğine rağmen sergilenen direniş, tarihin en onurlu sayfalarından biridir. Bu onuru zedelemeye yeltenen, kendi halkını tarih sahnesinde figüran seviyesine indiren her türlü söylem; ister bir romanın satır aralarında, ister bir makalenin derinliklerinde olsun, açık bir kınamayı ve entelektüel bir reddedişi hak eder. Tarihin öznesi olma iddiasını terk edip, olayları sadece dış güçlerin hamleleri üzerinden okumak, aslında sömürgeci tarih yazımının ekmeğine yağ sürmektir. Çerkeslerin 19. yüzyıldaki siyasi manevralarını, diplomasi arayışlarını veya ittifak çabalarını "kullanılmak" olarak yaftalayanlar, o dönemin aktörlerinin sahip olduğu politik bilinci ve toplumsal dinamikleri kasten ıskalamaktadır. Bir halkın yok oluşun eşiğinde verdiği canhıraş mücadeleyi, sadece Londra’daki bir ofisin veya İstanbul’daki bir sarayın karar mekanizmalarına bağlamak, Çerkes halkının kendi kaderini tayin etme iradesini yok saymaktır. Bu tür bir dilin bir Çerkes aydını tarafından —şayet iddialar doğruysa— benimsenmesi, sadece tarihsel bir yanılgı değil, aynı zamanda sosyolojik bir körlüktür. Zira hiçbir halk, sırf başkaları istiyor diye on yıllar boyunca topyekûn bir savaşı, sürgünü ve ölümü göze almaz. Bu direnişin motor gücü, dışarıdan enjekte edilen bir akıl değil, vatan toprağına duyulan kadim aidiyet ve hür yaşama tutkusudur. Entelektüel sorumluluk, geçmişin acılarını bugünün konforlu koltuklarından yargılamayı değil, o günün dar boğazında neden başka yolların açılamadığını anlamayı gerektirir. "Öngörüsüzlük" ithamı, adeta tarihin sonunu bilen bir tanrı edasıyla geçmişe bakmaktır ki bu, metodolojik bir hatadır. 1864’e giden yolda Çerkeslerin karşısında sadece bir ordu değil, bir imparatorluklar sistemi ve değişen bir dünya düzeni vardı. Bu devasa çarkların arasında ezilmemek için verilen mücadeleyi "piyonluk" olarak tanımlamak, direnenin değil, ezenin safından konuşmaktır. Bu üslup, mağduru kendi felaketinden sorumlu tutan, zalimin şiddetini ise rasyonalize eden sakat bir mantığın ürünüdür. Bir yazarın, kendi toplumunun tarihsel trajedisine bu denli tepeden ve yabancılaşmış bir dille yaklaşması, toplumsal hafızada onarılmaz yaralar açar. Bizim ihtiyacımız olan, tarihimizi birer yenilgi ve hata silsilesi olarak gören "eziklik" psikolojisi değil; aksine o zorlu şartlarda dahi gösterilen iradenin onurunu taşıyan bir bilinçtir.

Siyasetin ve tarihin dili, kullanılan kavramların ağırlığıyla ölçülür. Eğer bir halkın tarihsel mücadelesini değersizleştiren kavramlar dolaşıma sokuluyorsa, burada hedeflenen şey o halkın bugünkü duruşudur. Kendi tarihini bir "aptallıklar silsilesi" olarak gören bir gençlik, geleceğini kurarken hangi kaynaktan ilham alacaktır? Entelektüel, toplumu bir boşluğa iten değil, ona tutunacak bir zemin sunan kişidir. Bu zemin ise ancak hakikate sadakatle, yani Çerkes halkının birer "piyon" değil, tarihin en haysiyetli "direnişçileri" olduğunu teslim etmekle kurulabilir. Bu duruşu sergileyemeyen, aksine kendi toplumunu küçük düşürücü söylemlerle marjinalleştiren her yaklaşım, hangi unvana sahip olursa olsun, bu davanın ve bu halkın temsilcisi olamaz.