#APiSCANBERK

Siyasal Abrek: KAFKASYA VİZYONU

 Tarihin derin sessizliği, sadece unutulmuş olanın değil, kasten susturulmuş olanın da ağır ve boğucu yükünü taşır. Bu sessizlik, 1864'ün büyük ve tarifsiz trajedisinin, sadece coğrafi bir kırılma değil, aynı zamanda kolektif bir varoluşun kökünden sökülüşü olduğunu gösterir. Bir halkın varlık sancısı, coğrafi sınırların ötesine taşan ve zamanın düz akışını paramparça eden bir süreklilik arz ettiğinde, orada artık sadece bir meseleden değil, 1864’ten miras kalan büyük bir "oluş" mücadelesinden bahsetmek gerekir. Karadeniz’in o hırçın ve karanlık sularına gömülenler sadece fiziksel bedenler değildi; binlerce yıllık bir toplumsal sözleşmenin, eşsiz bir yaşam estetiğinin ve bir siyasal iradenin en saf hayalleri de o sulara karışarak derinlere çekildi. Bu tarihsel facia, yalnızca bir sürgün olayı değil, uluslararası hukukun tanımadığı bir soykırımın sarsılmaz gölgesidir.


Bugün diasporanın her bir hücresinde, her bir sokağında bu temel varoluşsal kırılmanın izlerini sürerken, karşımıza çıkan manzara bir nostalji güzellemesinden ziyade, modernitenin öğütücü çarkları ile ulus-devletlerin asimilasyonist kıskacı arasında ezilen bir kimliğin varoluşsal çığlığıdır. Bu çığlık, sadece geçmişe duyulan bir ağıt değil, geleceğe dair bir bilinç çağrısıdır. Çerkes kimliği, tarihin tozlu raflarında saklanan ve sadece anmalarda hatırlanan bir antikite objesi değil; aksine, bugün her bir siyasal kararda, her bir kültürel tercihte ve her bir düşünsel duruşta yeniden üretilmesi gereken dinamik, akışkan ve dirençli bir bilinci temsil eder. Bu yeniden üretim süreci, kimliğin durağan bir miras olmaktan çıkarılıp, her gün yeniden kazanılması gereken bir duruşa dönüştürülmesi anlamına gelir. Peki, bu bilinç kendisini çevreleyen hakim kültürlerin ve sert politik konjonktürlerin tam olarak neresinde durmaktadır? Sessiz bir kabullenişin ve "uyumlu azınlık" olmanın sahte konforu mu, yoksa onurlu bir reddedişin, kendi gerçeğini haykırmanın o sancılı ama özgürleştirici yolu mu bizi biz yapacaktır? Bu temel ikilem, pasif bir varoluş ile aktif bir öznellik arasındaki keskin tercihi zorunlu kılmaktadır. Kültür, bir toplumun sadece folklorik bir sunumu, dansı ya da dili değildir; o, dünyayı anlamlandırma, evrene dokunma ve insanla ilişki kurma biçimidir. Bu derinlikli anlamlandırma çabası, Çerkes kimliğinin merkezini oluşturan ve basit bir sosyolojik olgudan çok daha fazlasını ifade eden Xabze felsefesinde somutlaşır. Xabze dediğimiz o muazzam ve incelikli etik sistem, bir halkın doğayla, ötekiyle ve kendi iç dünyasıyla kurduğu dengenin yüzyıllar içinde kristalize olmuş, damıtılmış halidir. Xabze’nin evrensel özü, sadece nezaket kurallarını değil, toplumsal yönetim ilkelerini, adalet mekanizmalarını ve ekolojik sorumluluğu da kapsar.


Ancak ne yazık ki Xabze’yi, onu yaşayan bir toplumsal anayasa olmaktan çıkarıp sadece bir nezaket kuralları manzumesine indirgemek, yani onu folklorik bir dekora dönüştürmek, tarihimize yapılacak en büyük kültürel ihanet haline gelmiştir. Bu indirgeme, Çerkes kimliğini siyasal bir özne olmaktan çıkarıp turistik bir meta haline getirme tehlikesini barındırır. Bir kimliğin siyasal bir iradeye ve entelektüel bir özneye dönüşemediği noktada, kültürel unsurların sadece birer "renk" olarak pazarlanması, asimilasyonun en sofistike ve tehlikeli halidir. Kendi dilini kaybeden, tarihsel bilincini yitiren ama hâlâ "kültürünü yaşattığını" iddia eden bir topluluk, aslında farkında olmadan kendi cenaze törenini süslemektedir. Dilin kaybedilmesi, sadece iletişim aracının yitirilmesi değil, aynı zamanda o kültürün dünyayı görme ve deneyimleme biçiminin de kalıcı olarak yok olması demektir.


Burada sormamız gereken iğneleyici ve can yakıcı soru şudur: Biz gerçekten bir kimliği mi savunuyoruz, yoksa sadece atalarımızın muazzam mirasının üzerinden geçinen, onu tüketen mirasyediler miyiz? Demokratik değerlerin arkasına sığınarak yapılan kimlik tanımları, eğer bu kimliğin tarihsel adaletsizliklerine, uğradığı soykırıma ve haklı siyasal taleplerine dokunmuyorsa, o demokrasi sadece güçlü olanın sesini yankılayan buz gibi soğuk ve boş bir odadan ibarettir. Üstelik bu tutarsızlığın kökeni sadece dış baskılarda değil, kendi içimizdeki yapısal çelişkilerde gizlidir: Hem evrensel demokratik haklardan bahsedip hem de kendi içimizde liyakatten uzak hiyerarşik yapıları, aile reislerinin kurumsal etkisini ve sorgulanmaz otoriteleri kutsamak trajikomik bir durumdur. Bu durum, yalnızca feodal bir kalıntı değil, aynı zamanda kurumlarımızın modernleşme sürecinde liyakat yerine sadakati önceliklendiren çarpık ve yarım kalmış bir entegrasyon yaşamış olmasının hazin sonucudur. Kendi iç dinamiklerimizdeki bu çarpıklık giderilmedikçe, dışarıya karşı savunulan kimlik duruşu daima zayıf ve temelsiz kalacaktır. Siyasetin o kaygan ve acımasız zemininde Çerkes meselesini konuşmak, çoğu zaman görmezden gelinen ve halı altına süpürülen gerçeklerle cesurca yüzleşmeyi gerektirir. Diaspora dediğimiz o devasa, parçalı ve heterojen ağ, kendi içinde tutarlı bir siyasal perspektif ve ortak bir üst akıl geliştiremediği sürece, başta Türkiye ve Rusya olmak üzere içinde bulunduğu devletlerin dış politika aparatına, birer stratejik kozuna dönüşme riskiyle karşı karşıyadır. Bu risk, diasporanın Türkiye’den Ürdün’e, Suriye’den Avrupa’ya kadar uzanan coğrafi dağınıklığı nedeniyle her geçen gün daha da büyümektedir.


Kafkasya, sadece şarkılarda yaşayan bir hayal ülkesi değil; bugün reel politik dengelerin, enerji koridorlarının ve jeopolitik gerilimlerin tam merkezidir. Kafkasya, tarihsel olarak büyük güçlerin nüfuz mücadelelerinin kesişim noktası olmuş, kültürel bir kavşak noktası ve stratejik bir tampon bölge rolünü üstlenmiştir. Dolayısıyla, modern Çerkes milliyetçiliği, sadece duygusal bir bağlılık ya da romantik bir aidiyet değil, aynı zamanda bu karmaşık dengeleri okuyabilen, uluslararası hukuku kullanabilen, kendi öznesini inşa edebilen ve küresel ölçekte söz söyleyebilen bir derinliğe sahip olmalıdır. Bu derinlik, entelektüel kadroların eksikliğinden kaynaklanan düşünsel bir çoraklık ve kurumsal hantallık yüzünden bir türlü oluşamamaktadır. Stratejik aktör olamama halimiz, sadece lobicilik faaliyetlerine mahkum olmakla kalmaz, aynı zamanda küresel kamuoyunda kendi hikayemizi anlatma yeteneğimizi de zayıflatır.


Kurumlarımız, günün yakıcı ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak, reaksiyoner ve savunmacı bir çizgide hapsolduğu için, bizi stratejik bir aktör olmaktan çıkarıp dar kapsamlı bir "lobicilik" faaliyetine mahkum etmektedir. Oysa radikal bir düşünsel devrim yapmadan, sadece eski ve içi boşalmış sloganları tekrarlayarak yeni bir yol açamayız; ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişin yasını tutarken geleceğin dilini kurabilecek bir zihinsel sıçramadır. Bu sıçrama, sadece duygusal tepkiler vermektense, uzun vadeli ve akademik temelli stratejiler geliştirmeyi, alternatif çözüm önerilerini uluslararası platformlara taşımayı gerektirir. Başarılı bir stratejik aktör, sadece talepleri dile getirmez; aynı zamanda uluslararası ilişkilerde kendine özgü bir pozisyon belirler ve diğer güç odakları için vazgeçilmez bir partner haline gelmeyi hedefler. Adalet arayışı, Çerkes tarihinin en merkezi, en yaralı ve en vazgeçilmez temasıdır. 19. yüzyılın o karanlık döneminde uğranılan haksızlık, nesiller boyu aktarılan kolektif bir travmayı ve bitmeyen bir sürgünü ifade eder. Bu travmanın sağaltılması, yılda bir kez yapılan sembolik anmalarla değil, gerçek bir adaletle, tarihsel gerçekliğin uluslararası alanda tanınmasıyla ve bu halkın kendi kaderini tayin etme hakkına saygı duyulmasıyla mümkündür. Adalet, sadece geçmişle hesaplaşmak değil, geleceği inşa etmek için gereken ahlaki ve hukuki temeli de sağlar.


Geri dönüşün hukuki ve siyasal alt yapısını oluşturmak için Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Deklarasyonu gibi uluslararası hukuk zeminleri üzerinden sistematik, kararlı ve stratejik adımlar atılmalıdır. Bu stratejinin ilk ve en somut adımı, uluslararası mahkemeler nezdinde hak iddia edebilmek adına 19. yüzyıl dönemi tarihi kayıpların, demografik erimenin ve mülkiyet kayıtlarının bilimsel bir envanterini çıkarma zorunluluğudur. Bu envanter çalışması, sadece duygusal argümanları değil, somut, doğrulanabilir verileri temel alan güçlü bir hukuksal dosya oluşturulmasını sağlayacaktır. Biz bu adaleti başkalarından merhamet dileyerek değil, kendi haklılığımızı ve tarihsel meşruiyetimizi siyasal bir güce dönüştürerek kabul ettireceğiz.


Bu gücü inşa etmenin yolu ise kurumlarımızı baştan aşağı dönüştürmekten geçer. Artık sadece düğün ve cenaze organize eden, kültürü sadece "eğlence" zemininde tutan yapılar olmaktan çıkıp, Xabze’nin modern etik dille yeniden formülasyonu ya da Kafkasya jeopolitiği üzerine analizler üreten birer "düşünce merkezi"ne (think tank) dönüşmemiz kaçınılmazdır. Bu merkezler, sadece teorik çalışmalar yapmakla kalmayıp, asimilasyonla gerçek manada mücadele etmek için bölgesel dillerin öğretimine odaklanacak, uluslararası akreditasyon hedefleyen ortak bir dijital dil platformu gibi saha odaklı, teknolojiyle barışık projeler tasarlamalıdır. Dijital dil platformları, sadece dilin öğretimini değil, aynı zamanda dilin dijital ortamlarda kodlanmasını ve yapay zeka ile entegrasyonunu da içermelidir. Dilini yitirmiş bir halk, ne kadar "ulusal bilinç"ten bahsederse bahsetsin, aslında yaşayan bir kültürel hayalete dönüşmektedir; kelimeleri ölen bir halkın rüyaları da ölür. Kendi içimizde çoğulculuğa ve farklı seslere tahammül edemediğimiz, içeride şeffaf ve adil bir yönetim kuramadığımız sürece, dışarıdan talep ettiğimiz demokrasinin hiçbir samimiyeti ve ahlaki üstünlüğü kalmaz. Bu ikiyüzlülük, içimizdeki en büyük düşmandır. Kadim Xase geleneğinin o muazzam çoğulculuğunu koruyarak, şeffaf oylama, etik kodlar ve modern yönetim ilkeleriyle harmanlanmış katılımcı bir kurumsal yapıya geçiş artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Kurumsal reform, genç ve kadın kadroların karar alma mekanizmalarına entegrasyonuyla derinleştirilmelidir.


Ekonomik bağımsızlığın olmadığı bir yerde, siyasal bağımsızlık ve kültürel özerklik sadece bir seraptan ibarettir. Diaspora toplumu olarak ekonomik gücümüzü, kimliğimizi ve kurumlarımızı destekleyecek bir kaldıraç olarak kullanmalıyız. Bu kaldıraç, sadece basit bağışlar toplamak değil, stratejik ve sürdürülebilir bir ekonomik ekosistem kurmak anlamına gelir. Anavatana yönelik tarımsal teknoloji, dijital dönüşüm ve yenilenebilir enerji sektörlerine odaklı stratejik yatırım fonları oluşturmak, bu fonları genç girişimcilik ağları üzerinden mobilize etmek elzemdir. Bu tür yatırımlar, Kafkasya’daki toplumsal kalkınmaya doğrudan katkı sağlayarak, siyasal taleplerimizin zeminini de güçlendirir.


Bu aynı zamanda, Kafkasya’daki diğer kardeş halklarla olan ilişkilerimizdeki "defansif" ve içe kapalı tutumu değiştirmenin de tek yoludur. Aksine, ortak bilimsel projeler, bölgesel kalkınma inisiyatifleri ve kültürel işbirlikleri gibi somut modellerle proaktif bir müttefiklik zemini oluşturulmalıdır. Bölgesel vizyonumuz, dar etnik sınırları aşmalı ve Kafkasya'yı ortak bir gelecek coğrafyası olarak tanımlamalıdır. Kendi eksenimizi oluşturmak, kendi merkezimizi Kafkasya olarak tanımlamak ve diasporayı bu merkezin güçlü, dinamik ve entelektüel bir dış çeperi haline getirmek asıl stratejik hedefimiz olmalıdır. Kendi evimizde yabancı, başkasının evinde sığıntı kalmanın o gizli ve yakıcı utancı, ne yazık ki diasporanın üzerine sinmiş bir sinmişliğin, bir "görünmez olma" çabasının kaynağıdır. Bu utanç, zamanla uyumlu azınlık olma övüncüyle perdelenmiş, asıl siyasal taleplerin ve kimliksel duruşun üzerini örtmüştür. Korku üzerine inşa edilmiş bir kimlik, ilk büyük fırtınada savrulmaya mahkumdur. Önümüzdeki yol sadece bir "koruma" yolu değil, kökten bir "yeniden inşa" yoludur. Bu yeniden inşa süreci, yalnızca kurumsal ya da ekonomik bir hamle değil, aynı zamanda ruhsal bir arınmayı ve sömürgeleşmiş zihniyetten zihinsel bağımsızlaşmayı gerektirir. Yüzyıllardır süregelen "misafirlik" psikolojisinin yarattığı o görünmez prangalardan kurtulmak, kendi kaderimiz üzerine söz söyleme yetkisini yeniden ele almaktır. Misafirlik psikolojisi, sürekli bir onay bekleme ve kendi kültürel alanını daraltma eğilimi doğurarak, toplumsal yaratıcılığı engeller.


Bu noktada diasporanın entelektüel emeği, sadece tarihsel trajediyi raporlayan bir sekreterlik görevinden sıyrılıp, küresel ölçekte yeni bir Kafkasya paradigması kuracak bir laboratuvara dönüşmelidir. Söz konusu laboratuvar, anavatan ile diaspora arasındaki o kopuk ve bazen karşılıklı sitemlerle dolu köprüyü, ortak bir gelecek projeksiyonuyla sağlamlaştırmalıdır. Bu gelecek projeksiyonu, karşılıklı eleştirinin ötesinde, bilgi ve kaynak transferine dayalı somut işbirliği modellerini esas almalıdır. Bizim için "anavatan" sadece coğrafi bir koordinat değil, aynı zamanda etik ve siyasal varoluşumuzun dayanak noktasıdır; ancak bu dayanak noktasını güçlü kılacak olan, diasporanın elindeki modern bilgi birikimi, lobi tecrübesi ve ekonomik sermayenin anavatandaki dirençle senkronize edilmesidir. Bu senkronizasyon sağlanamadığı sürece, bir tarafın mücadelesi yerelliğin dar boğazında boğulurken, diğer tarafın çabası küresel rüzgarlarda savrulan bir yapraktan öteye geçemeyecektir. Bu denge, yalnızca maddi kaynakların değil, aynı zamanda siyasal hedeflerin ve entelektüel üretimin de ortak bir platformda buluşmasıyla sağlanabilir. Özellikle genç kuşakların, kimliklerini bir "yük" ya da "geçmişin tortusu" olarak değil, küresel dünyada onları ayrıcalıklı kılan, çok boyutlu bir bakış açısı sunan bir "donanım" olarak görmelerini sağlamak zorundayız. Gençlere kimliğin, sadece bir tarih dersi değil, aynı zamanda modern dünyada çözüm üretebilecek bir felsefi kaynak olduğu gösterilmelidir. Dijitalleşen dünyada, Çerkesce’nin sadece yaşlıların dilinde solan bir hatıra değil, yapay zekâ algoritlamalarından dijital sanat içeriklerine kadar her alanda kodlanan yaşayan bir yazılım dili haline getirilmesi, kültürel devrimin en somut zaferi olacaktır. Bu, sembolik bir romantizmden ziyade, bir dilin hayatta kalması için gereken teknolojik ekosistemin inşa edilmesidir. Dilin dijitalleşmesi, aynı zamanda Çerkesce’nin evrensel bir bilim ve sanat dili olarak yeniden konumlandırılması hedefini taşımalıdır.


Unutmamalıyız ki, bir halkın dünyadaki kapladığı yer, sahip olduğu nüfusla değil, ürettiği değerin evrenselliği ve bu değeri koruma kararlılığıyla ölçülür. Xabze’nin evrensel insan hakları ve çevreci yaklaşımlarla harmanlanarak yeniden yorumlanması, sadece Çerkesler için değil, anlam krizindeki modern dünya için de özgün bir teklif sunabilir. Bu teklif, hiyerarşinin değil saygının, mülkiyetin değil adaletin, tahakkümün değil dengenin esas olduğu bir yaşam tasarımıdır. Bu felsefe, modern kapitalizmin ve bireyciliğin yarattığı boşluğa karşı, köklü ve etik temelli bir alternatif sunar. Son kertede, onurlu bir reddedişin sancısı, sessiz bir kabullenişin çürümesinden her zaman daha evladır. Bizler, tarihin bizi ittiği o edilgen "nesne" konumunu reddederek, kendi hikayesinin başrolüne soyunan "özne"ler olmak zorundayız. Öznellik, kendi eylemlerimizin sorumluluğunu almak ve pasif mağduriyet söyleminden aktif strateji geliştirme konumuna geçmek demektir. Bu yolun sarp ve engebeli olduğu bir gerçektir; fakat Karadeniz’in dibindeki sessiz bedenlerin çığlığını dindirecek tek şey, onların bıraktığı bayrağı sadece bir hatıra olarak saklamak değil, o bayrağı özgür bir geleceğin rüzgarıyla dalgalandırmaktır.


Çerkes kalmak, bir direnme biçimidir; ama bu direniş sadece "yok olmaya" karşı değil, "başkalaşarak yok sayılmaya" karşı verilmelidir. Kendimizi inşa ederken kullandığımız her bir kelime, attığımız her bir stratejik adım ve kurduğumuz her bir ortaklık, bizi o büyük geri dönüş rüyasına, yani kendi merkezimizde, kendi dilimizde ve kendi irademizle var olma gerçeğine bir adım daha yaklaştıracaktır. Tarih bizi susturmaya çalıştı, coğrafya bizi dağıttı; ancak ortak irade ve sarsılmaz bir bilinç bizi yeniden bir araya getirecek yegâne güçtür. Şimdi, o gücü kuşanmanın ve tarihin derin sessizliğini, kendi sesimizle yırtmanın vaktidir. Bizler, küllerinden doğan bir anka kuşu gibi, tarihin o karanlık sayfasından çıkıp geleceğin aydınlık, demokratik ve çoğulcu dünyasında kendi özgün yerimizi alacağız. Ancak bu, kendi içimizdeki çelişkilerle korkusuzca yüzleşip, zihinsel bağımsızlığımızı ilan ettiğimizde ve tutarlı, derinlikli bir duruş sergilediğimizde mümkün olacaktır. Çerkes olmak, sadece bir soy ağacına sahip olmak değil, o ağacın köklerindeki adaleti ve dallarındaki hürriyet özlemini her an hissederek, bu bilinci bir yaşam pratiğine dönüştürerek yaşamaktır; bu onuru taşımak ise cesaret, akıl, sabır ve sarsılmaz bir irade gerektirir.