21 Mayıs’ın ağır havası, yerini 22 Mayıs’ın o soğuk ve çıplak gerçeğine bıraktı. Takvim yapraklarındaki o siyah matem günü geride kalırken, sadece bir ritüeli değil, aynı zamanda kendimizi içine hapsettiğimiz o güvenli yas çemberini de kırmak zorundayız. Çünkü anmak, eğer arkasından bir irade beyanı gelmiyorsa, failin ekmeğine yağ süren pasif bir kabullenişe dönüşür. Bizler, Çerkesya’nın kadim çocukları, her yıl aynı tarihte sahillere karanfil bırakıp denize yaşlı gözlerle bakarken, aslında o denizin altındaki kemiklerin bizden sadece gözyaşı değil, bir haysiyet davası beklediğini unutmamalıyız. 21 Mayıs bitti; bu bir son değil, 22 Mayıs ile başlayan o bitmek bilmeyen hakikat nöbetinin ilk saatidir. Yasın konforlu ama uyuşturucu etkisinden sıyrılıp, örgütlü bir siyasal bilincin sert rüzgârına yelken açma vaktidir. Bugün artık acımızı bir sergi nesnesi gibi sunmaktan vazgeçip, o acıyı bizi ayakta tutan, sarsılmaz bir omurga haline getirmeliyiz. Zira yas tutmak bir duygu hali ise, hesap sormak bir varoluş biçimidir ve biz artık sadece ağlayan değil, söz söyleyen ve o sözün arkasında duran bir özne olmak zorundayız. 22 Mayıs’ın siyasal ağırlığı, bizden felsefi bir kırılma talep etmektedir; artık mücadelemizin "mekânını" doğru tanımlamak zorundayız. Trajedi, sadece takvimde işaretli bir tarih değil, aynı zamanda devam eden varoluşsal bir meydan okumadır. Bu meydan okumaya cevap vermek, eylemsizliğin ve edilgenliğin getirdiği o psikolojik felç halini tamamen terk etmeyi gerektirir. Pasif bir mağduriyet diline takılıp kalmak, yalnızca geçmişteki büyük acının mirasını tüketmekle kalmaz, aynı zamanda gelecekteki ulusal diriliş imkânını da baltalar. Kendi kaderimizi kendi ellerimizle yazma iradesi, her şeyden önce, o büyük acıyı bizi birleştiren ve harekete geçiren devasa bir siyasal sermayeye dönüştürme yeteneğimizle ölçülecektir. Hakikat nöbeti, sadece bir yas tutma görevi değil, kolektif hafızamızı ve geleceğimizi güvence altına alan stratejik bir mevzilenmedir. Bu bilinçle hareket ettiğimizde, denize bıraktığımız her karanfil, bir ağıt olmaktan çıkıp, uluslararası arenada yankılanacak bir adalet talebinin manifestosu haline gelecektir.
Bu mücadelenin ilk ve en hayati cephesi ise dildir. Kelimelerin masumiyetine inananlar, tarihin nasıl tahrif edildiğini anlamayanlardır. "Sürgün" kelimesi, bugün zihnimize vurulmuş en ince ama en dayanıklı zincirdir. Bu kavram, yaşanan dehşeti bir yer değiştirme, bir lojistik aksaklık veya trajik bir göç hikayesi gibi ambalajlayıp önümüze koyar. Oysa 1864 ve öncesinde yaşananlar, bir halkın kendi iradesiyle veya savaşın doğal bir sonucu olarak toprağını terk etmesi değildir; bu, sistematik bir imha, bilinçli bir köksüzleştirme ve tarihten silme operasyonudur. "Sürgün" dediğinizde, failin sorumluluğunu bulandırır, o korkunç planı bir "zorunluluk" perdesinin arkasına saklarsınız. Bu kelime, asimilasyonun en sadık hizmetkârıdır çünkü acıyı evcilleştirir, onu sistemin içinde hazmedilebilir bir boyuta indirger. Bizim ihtiyacımız olan, kulağa hoş gelen veya başkalarını rahatsız etmeyen bir dil değil, gerçeğin o sarsıcı ve rahatsız edici çıplaklığıdır. Kendi kırımımıza "sürgün" demek, atalarımızın mezarsız naaşlarına ve bugün darmadağın olmuş diasporanın geleceğine yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Kimseyi ürkütmemek adına seçilen her yumuşak ifade, aslında kendi kimliğimizden verilen bir tavizdir. Asimilasyonun en büyük başarısı, mağduru kendi celladının kavramlarıyla düşünmeye zorlamasıdır. İşte tam da bu yüzden, "sürgün" kelimesini terk etmek bir terminoloji değişikliğinden çok daha fazlasıdır; bu bir zihinsel dekolonizasyon sürecidir. Eğer biz, tarihimizi hâkim anlatıların bize sunduğu o dar perspektiften okumaya devam edersek, Rusya’nın o "gönüllü göç" masallarının sadece bir başka versiyonunu seslendirmiş oluruz. Sürgün kelimesi, suçun failini anonimleştirir; sanki ortada bir "karar" ve bu kararın "uygulanması" varmış gibi bir hava yaratarak meselenin ahlaki ve hukuki ağırlığını hafifletir. Oysa soykırım, bir niyetin ve bu niyeti hayata geçiren bir mekanizmanın adıdır. Bir halkın sadece fiziksel varlığını değil, dilini, kültürünü ve geleceğini de hedef alan o korkunç planı, masum bir yer değiştirme kavramıyla açıklamak, asimilasyonun ocağına odun taşımaktır. "Soykırım" kelimesi ise bir tercih değil, hukuki ve tarihsel bir zorunluluktur. Bu kavramı telaffuz ettiğimiz anda, meselenin sadece bir "hüzün" meselesi olmadığını, uluslararası hukukun ve insanlık vicdanının konusu olduğunu ilan etmiş oluruz. Soykırım demek; planı, faili, kastı ve sonucu net bir şekilde adlandırmaktır. Rusya’nın o yüzyıllık "gönüllü göç" yalanını yerle bir edecek olan güç, bizim bu kelimeyi sadece bir slogana değil, akademik, siyasi ve hukuki bir zemine oturtma irademizdir. Soykırım kelimesini sahiplenmek, mağduriyetin gölgesinden çıkıp adalet talebinin ışığına yürümektir. Bu terim, hafızamızı sadece bir günlüğüne uyandıran bir alarm değil, her sabah bizi bir mücadeleye uyandıran temel bir bilinçtir. Bir halkın topyekûn yok edilmek istenmesi gerçeğini "sürgün" gibi geçici kavramlarla açıklamaya çalışmak, failin suç ortağı olmaktır. Bizim görevimiz, bu gerçeği evrensel hukuk normlarıyla donatıp, dünya kamuoyunun karşısına sadece "mağdur" olarak değil, "hakkını arayan kararlı bir ulus" olarak çıkmaktır. Kelimelerimiz ne kadar net olursa, duruşumuz da o kadar sarsılmaz olacaktır. Bu hukuki terminolojiyi kullanmak, sadece Rusya’nın tarihsel revizyonizmine değil, aynı zamanda diaspora içindeki sessizliğe ve kabullenişe de karşı bir tavır almaktır; bu, zihinsel dekolonizasyon sürecimizin en keskin adımıdır. Soykırım kelimesini sahiplendiğimizde, sadece geçmişteki bir ölümü değil, bugünkü bir direnişi ve gelecekteki bir adaleti de selamlamış oluruz. Bu kelime, hafızamızı diri tutan bir kalkan, adalet talebimizi ise siyasal bir kılıca dönüştürür.
Bu bilinci öncelikle kendi içimizde, özellikle de Çerkes gençliği arasında yeşertmeliyiz. Gençlerimizi, sadece folklorik birer figür veya yılda bir kez ağlayan yas tutucular olarak değil, davasının elçisi olan donanımlı bireyler olarak yetiştirmek zorundayız. Onlara atalarının yaşadığı dehşetin sadece geçmişe ait bir hikâye olmadığını, bugünkü jeopolitik dağılmışlığımızın ve kültürel erozyonumuzun temel sebebi olduğunu anlatmalıyız. 22 Mayıs’ın şafağında önümüze koyduğumuz bu yeni yol haritasının en kritik durağı, kendi içimizdeki o sahte konfor alanlarını yerle bir etmektir. Yıllardır biriktirdiğimiz ve "gelenek" adı altında kutsallaştırdığımız birçok alışkanlığın, aslında bizi bir adım ileriye götürmeyen prangalardan ibaret olduğunu görmek zorundayız. Diaspora siyasetinin içine düştüğü o sığ döngü; yani sadece belirli günlerde bir araya gelip acıyı paylaşan, geri kalan zamanlarda ise asimilasyonun o sinsi çarkları arasında kaybolan o yapı, artık miadını doldurmuştur. Kendi gettolarımızda, kendi kendimize verdiğimiz o "kahramanlık" nutuklarının, Çerkesya’nın bugünkü reel-politiğinde ya da uluslararası arenada hiçbir karşılığı olmadığını idrak etmek için daha kaç kuşak kaybetmemiz gerekiyor? Kabilecilikten beslenen küçük hesapların, kişisel egoların ve dernek koridorlarına hapsolmuş makam hırslarının bu büyük davaya verdiği zarar, düşmanın mermisinden daha az yıkıcı değildir. Şeffaf, demokratik ve ulusal çıkarları her türlü kişisel ikbalin üzerinde tutan bir örgütlenme modeli kaçınılmazdır. 22 Mayıs, sadece dışarıya karşı bir hesap sorma günü değil, aynı zamanda kendimize, kurumlarımıza ve siyasal ufuksuzluğumuza karşı bir iç hesaplaşma günüdür. Kabilecilik refleksleriyle hareket eden, mikro-milliyetçilikle vakit öldüren veya kişisel egolarını ulusal davanın önünde tutan her türlü yapı, bugün sormaya başladığımız o büyük hesabın ilk muhatabı olmalıdır. Bir halkın yok oluşuna dair verilen bu devasa kavga, dar kadroların, şeffaflıktan uzak yönetici elitlerin veya içi boş bir nostaljiye hapsolmuş zihinlerin tekelinde kalamayacak kadar hayati bir meseledir. Gençlik, bu davanın sadece romantik bir takipçisi değil, profesyonel bir savunucusu olmalıdır. Tarihsel hakikatleri akademik bir derinlikle kavrayan, uluslararası ilişkiler zemininde söz söyleyebilen ve kendi kimliğini modern dünyanın gerekleriyle birleştirebilen bir nesil, soykırımın nihai amacı olan "yok oluşu" engelleyecek tek güçtür. Bizim onlara borcumuz, sadece bir trajedi mirası değil, o trajediden doğan güçlü bir gelecek iradesidir. Ancak bu anlatı sadece kendi içimize dönük kalmamalıdır; içinde yaşadığımız topluma, özellikle de Türkiye toplumuna karşı bir sorumluluğumuz ve borcumuz vardır. Yıllardır kapalı kapılar ardında, sadece kendi aramızda konuştuğumuz, adeta bir aile sırrı gibi sakladığımız acılarımızı artık kamusal alanın tam merkezine taşımalıyız. Çerkes soykırımı gerçeği, sadece Çerkeslerin meselesi değil, bu topraklarda beraber yaşayan herkesin yüzleşmesi gereken bir insanlık suçudur. Kendi acısını yönetemeyen, onu başkalarına anlatma cesareti gösteremeyen bir halkın, kimseden adalet veya anlayış bekleme hakkı olamaz. Bizler, bu trajediyi bir "sessiz hüzün" olmaktan çıkarıp, her platformda, her mecrada ve her fırsatta cesaretle dile getiren bir politik özneye dönüşmeliyiz. Komşumuza, mesai arkadaşımıza ve bu ülkenin yöneticilerine, 1864'te ne olduğunu, Karadeniz'in neden bizim için sadece bir su kütlesi olmadığını anlatmak zorundayız. Bu anlatı, bir şikâyet değil, bir varoluşun tescili ve adalet talebinin toplumsallaşmasıdır. Sessizlik, asimilasyonun en verimli toprağıdır ve biz artık o toprağı kelimelerimizle, hakikatimizle kurutmalıyız. Bu mücadele hattını Türk toplumuna anlatırken de o yerleşik, konjonktürel ve çoğu zaman "misafirperverlik" sosuyla sunulan anlatıyı reddetmek durumundayız. Bizler, bu toprakların sadece folklorik birer süsü, bayramlarda dans eden, cenazelerde hüzünlenen sessiz birer figürü değiliz. Bizler, bir soykırımın bakiyesi olarak bu topraklara sığınmış ve burada kimliğini koruma mücadelesi veren, siyasal hakları olan bir halkız. Kendi tarihimizi, sadece "hüzünlü bir göç hikâyesi" olarak başkalarının kulağına hoş gelecek şekilde anlatma zayıflığından kurtulmalıyız. Başkalarının vicdanına sığınmak yerine, kendi hakikatimizin sarsılmaz gücüne yaslanmalıyız. Toplumsal hafızada yer edinmek, sadece acındırmakla değil, saygı uyandıracak bir duruş sergilemekle mümkündür. Gerçeği bütün çıplaklığıyla, hiçbir komplekse kapılmadan dile getirdiğimizde, karşımızdaki toplumun da bizimle kurduğu ilişki o sığ sempatiden, derinlikli bir adalete ve ortak bir vicdani zemine evrilecektir. Kendi acımızı yönetme iradesi, aynı zamanda o acının başkaları tarafından manipüle edilmesine veya araçsallaştırılmasına izin vermemek demektir. 22 Mayıs’ta başlayan bu yeni dönemde, Çerkeslerin talepleri artık birer "rica" değil, tarihsel birer "hakkın" teslimi olarak masaya konmalıdır.
Aynı zamanda bakışımızı Washington’dan Brüksel’e, Moskova’dan Birleşmiş Milletler’e kadar uzanan geniş bir uluslararası sahneye çevirmeliyiz. Profesyonel bir lobi faaliyeti, derinlikli akademik çalışmalar ve uluslararası hukuk zemininde yürütülen davalar, bu davanın olmazsa olmazıdır. Rusya’nın tarihsel revizyonizmine ve yalanlarına karşı, dünyanın her yerinde akademik ve siyasi barikatlar kurmalıyız. Soykırımın uluslararası düzeyde tanınması, vatana dönüş hakkının güvence altına alınması ve tazminat taleplerinin somutlaştırılması, sadece birer "hayal" değil, stratejik hedeflerimiz olmalıdır. Bizim meselemiz sadece bir "tarih" tartışması değildir; bugün hâlâ devam eden bir adaletsizliğin telafisidir. Uluslararası toplumun ilgisini çekmek için mağduriyet edebiyatı değil, haklılığın ve kararlılığın diliyle konuşmalıyız. Eğer biz kendi davamızı dünya gündemine taşıyacak profesyonel ve kurumsal iradeyi göstermezsek, dünya bizi unutmaya ve yok saymaya devam edecektir. 22 Mayıs, işte bu profesyonel ve küresel mücadelenin planlanma günüdür. Uluslararası platformlarda yürütülecek olan mücadelenin profesyonellikten uzak, amatör ruhlu dernek faaliyetleriyle yürütülemeyeceği ise gün gibi ortadadır. Washington’daki bir karar vericiyi veya Brüksel’deki bir raportörü etkilemek, sloganlarla değil, veriyle, uluslararası hukuk terminolojisiyle ve titizlikle hazırlanmış raporlarla mümkündür. Rusya’nın devlet geleneği olan "hafıza silme" operasyonlarına karşı, biz de kendi hafıza merkezlerimizi, arşivlerimizi ve lobi ağlarımızı kurmak zorundayız. Bu, sadece bir dış politika meselesi değil, aynı zamanda diaspora ile anavatan arasındaki o kopukluğu giderecek, ortak bir ulusal strateji geliştirme meselesidir. Dönüş hakkı ve tazminat gibi talepler, sadece birer siyasi slogan olmaktan çıkarılıp, uluslararası mahkemelerin ve insan hakları kuruluşlarının gündemine taşınacak somut dosyalar haline getirilmelidir. Rusya’nın Çerkesya üzerindeki o karanlık gölgesini dağıtacak olan şey, bizim bu davayı küresel vicdanın bir parçası haline getirme becerimizdir. 21 Mayıs’ta sahillerde yakılan meşaleler, eğer 22 Mayıs’ta lobi ofislerinde, akademik kürsülerde ve diplomatik masalarda birer ışığa dönüşmüyorsa, o meşaleler sadece kendi karanlığımızı aydınlatmaktan öteye geçemez.
Adalet mücadelesi, sadece geçmişin hesabını sormak değil, geleceği o geçmişin küllerinden yeniden inşa etmektir. 21 Mayıs’ı anmak bir vefa borcudur ancak 22 Mayıs’ı örgütlemek bir gelecek sigortasıdır. Yası sadece duygusal bir ritüele hapsetmek, o büyük acıyı sıradanlaştırmak ve hatta ona ihanet etmektir. Bizim acımız, hafızamız ve geleceğimiz sadece bizim ellerimizde olmalıdır; onu başkalarının tanımlamasına, başkalarının takvimlerine veya siyasi konjonktürlerine kurban edemeyiz. Kelimelerin gücünü keşfetmeli ve "sürgün" gibi uyuşturucu kavramları tarihin çöplüğüne atmalıyız. "Soykırım" diyebilmek, sadece bir kelime değişikliği değil, diz çökmeyi reddeden bir halkın ayağa kalkışıdır. Bu duruşu Çerkes gençliğine, kendi toplumumuza ve tüm dünyaya kabul ettirene kadar durmak, yorulmak ve susmak bize haramdır. 21 Mayıs bitti; o ağır matemin yerini artık çelikten bir irade, keskin bir zekâ ve bitmek bilmeyen bir mücadele azmi almalıdır. Şimdi örgütlenme, şimdi hakikat için kavga verme ve şimdi o büyük adaleti yeryüzüne indirme zamanıdır. 22 Mayıs başladı ve bu başlangıç, köleliğin değil, özgürleşen bir ulusal bilincin şafağıdır.