#APiSCANBERK

Dünler, Gölgeler ve GELECEK

 Bir toplumun tarihsel varoluş mücadelesi, hiçbir zaman sadece coğrafi sınırların içine hapsedilmiş, dört duvar arasına sıkıştırılmış fiziki bir mekânın müdafaasına ya da dönemin egemen siyasi iradesinin konjonktürel çıkarları doğrultusunda keyfi olarak çizdiği dar ve sığ ideolojik koridorlara indirgenebilecek basitlikte bir olgu olarak algılanmamalıdır. Bir kimliğin geleceğine vurulan en ağır zihinsel pranga, tam da bu türden indirgemeci, mekanik ve durağan yaklaşımlardır; bu bakış açısı, varoluşun karmaşık katmanlarını, yalnızca yüzeydeki görünümlere dayalı pasif bir kabul edişe dönüştürme tehlikesini barındırır. Stratejik derinlikten ve topluluğun geleceğine yönelik inşa edilmiş, vizyoner bir perspektiften yoksun kalan bu sığ anlayış, diasporada var olmanın doğası gereği dinamik, sürekli siyasal yenilenmeyi gerektiren ve zamana yayılan bir direnç hattı inşa etme zorunluluğunu göz ardı eder, bu hayati zorunluluğu basitçe geçiştirir. Bu vizyonsuzluk, kimlik bilincini, mevcut sistemle sürtüşmeyi asgari düzeye indiren, bireylerin adaptasyonunu kolaylaştıran pasif bir sosyal rehabilitasyon enstrümanı olarak konumlandırır; bu, aslında topluluğun kolektif enerjisini nötralize etme çabasından başka bir şey değildir. Kimlik, bu indirgemeci zihniyet içinde, yalnızca belirli tatil günlerini veya anma törenlerini doldurmaya yarayan anlık bir mecra, ulusal hafızanın ağırlığından arındırılmış, entelektüel sorgulamadan uzak, zararsız ve kolayca tüketilebilir folklorik bir dekoratif unsur olarak algılanır. Bu yanıltıcı ve yüzleşmekten kaçınan yaklaşım, 162 yılı aşkın süredir devam eden sistematik sürgün, baskı ve kimliksizleştirme trajedisinin yarattığı muazzam tarihsel, duygusal ve siyasal boşlukla cesurca yüzleşme iradesini sergileyemez. Aksine, bu derin ve kolektif travmayı, bireysel alanda tutulan "hobi faaliyetleri," "boş zaman yönetimi" ya da "yetişkin eğitimi kursları" gibi yüzeysel, apolitik ve bireysel meşguliyetlerin kozmetik yamalarıyla örtbas etmeye çalışır; bunu yaparken de kamuoyuna gerçeklikten tamamen kopuk, eleştirel bir süzgeçten geçirilmemiş, parlatılmış bir "başarı hikâyesi" sunma hevesine kapılır, böylece kendi ataletini ve vizyonsuzluğunu toplumsal bir zafer retoriğiyle perdelemeyi amaçlar. Oysa bir toplumun varoluşsal direnişi, ne bir dans figürünün estetiğine ne de bir kursun sertifikasına sığdırılabilir; bu direniş, kökleri derinlerde olan siyasal bir öznellik iddiasının sürekli canlı tutulmasını gerektirir, aksi takdirde, varoluşsal krizin boyutu, bireysel rahatlama eylemleriyle geçiştirilemeyecek kadar büyüktür. Bu indirgeme çabası, yalnızca tarihe değil, aynı zamanda geleceğe karşı işlenmiş bir entelektüel hırsızlıktır, zira halkın tüm bir siyasal potansiyelini, kişisel bir kaçış rotasına kanalize eder, kolektif eylemi felç eder ve direnç hattını kurban eder.


Bir halkın binlerce yıllık dilini, asırlar süren tarihsel bilincini ve kolektif hafızasını, gençleri sadece "sokaktaki yozlaşmadan koruma" veya onlara temel bir "nezaket ve görgü eğitimi" verme gibi ahlaki ve pedagojik kaygılar düzeyine indirgemek, o halkın entelektüel derinliğine, tarihsel özneliğine ve kendi kaderini tayin etme iradesine yönelik gizli, sinsi ve yıkıcı bir aşağılamanın dışa vurumudur. Bu, derin siyasal ve felsefi bir mücadeleyi, basit bir sosyal hizmet misyonuna dönüştürme girişimidir. Eğer bir kurumsal bilinç, kendi varoluşsal meşruiyetini ve başarısının mihengini, sadece bireylerin "küfürsüz iletişim kurması," "iyi giyinmesi" veya "sistemle uyumlu, yüksek gelirli başarılı meslekler edinmesi" gibi tamamen kişisel kariyer başarılarıyla ve sisteme entegrasyon kriterleriyle sınırlıyorsa, bu durum, kurumun artık kendini tarih yazan, dönüştürücü bir "özne" olarak değil; mevcut sosyo-politik yapının çizdiği sınırlar içinde kalmayı kabul etmiş, itirazsız, pasif ve edilgen bir "uslu azınlık" estetiği olarak kodladığı anlamına gelir ki bu, asimilasyon sürecinin kurumsal düzeyde içselleştirilmesidir. Kuşkusuz, meslek sahibi, topluma faydalı ve yüksek nitelikli bireyler yetiştirmenin toplumsal kıymeti tartışılmazdır ve bu tür çabalar takdire şayandır; ancak bu bireysel başarıların kaynağını, küresel bilimsel düşüncenin evrensel eğitim ilkeleri ve rasyonel liyakat sistemleri yerine, sadece etnik folklorik ritüellere ve kültürel gösterilere bağlamaya çalışmak, kimliğin derin ve asli unsurlarını, bir dans figürünün tesadüfi ve ikincil bir yan ürünü olarak görme yanılgısına düşmektir. Bu sığlaştırma ve basitleştirme eğilimi, kimliği siyasal ve felsefi bir direniş ve mücadele sahasından çekip alarak, onu zararsız, kolayca denetlenebilen ve sistemin onayladığı, anlık tüketimlik bir "kültürel süs" veya bir 'egzotik dekor' haline getirme aracından başka bir işe yaramaz. Bu estetik kodlama, esasında varoluşsal bir teslimiyeti gizlerken, toplumsal travmanın üstünü örtmeye, kolektif ruhu uyuşturmaya ve siyasal refleksi köreltmeye hizmet eder, topluluğu bir müze objesi statüsüne indirger.


Esas tehlike, ne halk oyunları öğrenmekte ne de anadili bir kursta öğretmekte yatar; tehlike, bu kültürel faaliyetlerin kendisinde değil, bu eylemlerin tarihsel ödevin ikamesi olarak sunulmasında ve asimilasyonun devasa, dur durak bilmeyen ilerleyişine karşı duran tek ve yeterli savunma mekanizması olarak dogmatik bir inançla pazarlandığı yanılsamasının ta kendisindedir. Toplumsal hafızayı ve siyasal enerjiyi felç eden bu rehavet, 162 yıllık sürgünün yarattığı muazzam siyasal ve tarihsel borç bakiyesini, birkaç bürokratik engelin aşılarak elde edilmiş cılız ders saatleri, kısıtlı yayın hakları veya ufak kurumsal etkinliklerle dengeleme çabasıyla bir illüzyon yaratır; bu, meselenin kökensel ağırlığını, travmanın şiddetini ve kayıp nesillerin mirasını kavrayamayan bir kendini aldatmacadır. Elde edilmiş her bir sınırlı kazanımı ki bunlar birkaç üniversite kürsüsü, seçmeli dil dersi kontenjanı veya kısıtlı yayın hakkı olabilir, asimilasyonun devasa dişlileri önünde inşa edilmiş nihai birer "zafer anıtı" veya yeterli birer savunma seti olarak algılayan bu kanaatkâr ve rehavet yüklü tutum, toplumsal bilincin ne kadar dramatik bir şekilde "pansuman çözümler" sarmalına hapsolduğunu göstermektedir. Bu zihinsel sarmal, bir halkın enerjisini büyük bir vizyoner atılıma odaklamak yerine, küçük başarıların anlık coşkusuyla yetinmeye ve büyük kayıpları görmezden gelmeye koşullandırır. Kaldı ki, bu tür kazanımlar, ne bir lütuf ne de minnet gösterilmesi gereken bir ihsan veya bağıştır; aksine, yüzlerce yıldır ödenen ağır bedellerin, kaybedilen vatan topraklarının ve dilsizleşen nesillerin ardından gelen, yetersiz, kısıtlı ve fazlasıyla gecikmiş tarihsel hakların iadesi olarak görülmelidir. Bu kazanımların gerçek değerini, asimilasyonun sürekli baskısı altında, siyasal bir öznellik iddiası olarak talep edebilme cesareti, rehavet ile vizyon arasındaki kritik ayrım noktasını belirler, zira minnet duygusu, siyasal taleplerin keskinliğini köreltir ve tarihsel sorumluluğu ikincil bir konuma iter.


Bu tarihsel hakların elde edilişini, eleştirel düşünceye karşı kullanılan, dokunulmaz bir "eleştirilmezlik zırhı" gibi işlevselleştirip, mevcut yapıların stratejik hatalarına, kronikleşmiş ataletine veya yönetim zafiyetlerine karşı ses yükselten her ferdi anında "nankörlük" ithamıyla baskılamaya çalışmak, bir demokratik kimlik bilincinin değil; tam aksine, otoriter, vesayetçi, hiyerarşik ve hesap vermekten kaçınan bir zihniyetin en çarpıcı ve yıkıcı göstergesidir. Bu tavır, kurumsal yapıyı toplumsal iradenin üstünde, kutsal bir varlık olarak konumlandırmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Dahası, otuz yıl öncesinin kısıtlayıcı siyasi atmosferini, polis denetimli kongrelerin ve baskıcı zorlukların hatırasını, bugünün sergilenen stratejik ataletine ve vizyon eksikliğine bir mazeret kılan bu anakronik ve geriye dönük yaklaşım, yalnızca mevcut zamanın ruhunu okumaktan ve küresel diasporanın gerektirdiği çağa özgü, radikal meydan okumaları anlamaktan aciz kalmaz; aynı zamanda, geçmişin zorlu ve değerli mirasını, onu geleceğe taşıyacak yeni, iddialı vizyonlar ve eylem planları üretmek yerine, kendi eylemsizliğini ve konfor alanını meşrulaştırmak için sorumsuzca tüketir, geçmişi bir sığınak olarak kullanır. Oysa tarih, atalete sığınılacak bir mazeret yığını, bir nostalji durağı değil; aksine, ders çıkarılıp üzerine yepyeni, vizyoner ve iddialı bir gelecek inşa edilecek siyasal, etik ve kolektif bir laboratuvardır. Eğer bir toplum, geçmiş travmalarını gelecekteki eylemsizliğine kalkan yapıyorsa, bu, o toplumun dinamik yaşam enerjisini kaybetmeye başladığının kesin bir işaretidir. Bu bağlamda, genç kuşakların, durağanlaşmış ve hantal kurumsal yapıların dışında kalarak, modern iletişim araçları üzerinden yeni, çoğulcu bir kimlik ve siyaset inşasına girişme zorunluluğunu derinlemesine analiz etmek, bu zorunluluğu anlamlandırmak yerine, onları toptancı bir şekilde "klavye başında ahkâm kesmekle," gerçeklikten kopuklukla veya sığlıkla suçlamak, toplumsal kopuşu, kurumlara karşı yabancılaşmayı ve genç nesillerin siyasal enerjisini bizzat hızlandıran, yıkıcı bir reaksiyonu tetikler. Bu tavır, modern örgütlenme biçimlerinin ruhunu reddetmek ve teknolojik çağın sunduğu olanakları görmezden gelmek demektir.


Değişen iletişim dinamiklerini, küresel diasporanın coğrafi sınırları aşan ve yeni teknolojilerle desteklenen, çoğulcu siyasal dilini ve örgütlenme biçimlerini "laf cambazlığı," "hayalperestlik" veya "gerçeklikten kopukluk" olarak yaftalayan bu dar görüşlü ve statükocu tutum, kendi dar "izan," "edep" ve "görgü" sınırlarını, tüm bir topluma evrensel, tartışılmaz bir siyasal doğruymuş gibi dayatma hadsizliğini gösterir. Bu zihniyet, toplumsal tahayyülün sınırlarını, kendi kişisel konfor alanının ve entelektüel kapasitesinin ötesine geçemeyecek şekilde daraltır. Gerçek vefa, dünü bir tabu haline getirerek kutsallaştırıp, bugünü o kutsallığın gölgesinde pasifliğe, hareketsizliğe ve stratejik eylemsizliğe mahkûm etmek değildir; tam tersine, dünün birikimini, acı tecrübelerini ve fedakârlığını, yarının karmaşık, küresel, çok boyutlu ve radikal dönüşüm meydan okumalarına taşıyacak örgütlenme cesaretini, siyasal vizyonunu ve dönüşüm iradesini gösterebilmektir. Vefa, geçmişten alınan borcu gelecekteki zaferlerle ödeme iradesidir. Bu hayati ve zorunlu dönüşümün önündeki en büyük yapısal ve zihinsel engel, kurumsal yapıları sorgulayan, eleştiri getiren, alternatif bir yol haritası arayan her sesi derhal irrasyonel ithamlarla "canavarlaştırarak," "hain" ilan ederek veya "bölücü" yaftasıyla marjinalize etme çabasıdır. Bu tavır, bir toplumun kendi kendini oto-kontrol, özeleştiri ve yenilenme mekanizmalarından yoksun bırakıp, dolaylı yoldan kendi kendini imha sürecine onay vermesi, asimilasyona karşı direniş kapasitesini kendi elleriyle sıfırlaması anlamına gelir. Tarihsel olarak bakıldığında, atılan her somut ve ilerletici adımın, her büyük toplumsal kazanımın ardında, daima bir öncü tarafından dile getirilmiş keskin, rahatsız edici bir eleştiri, kolektif vicdanda derinden hissedilmiş bir eksiklik duygusu ve bu eksikliği gidermeye yönelik sergilenen yüksek bir siyasal irade yatar. Hiçbir ilerleme ve önemli toplumsal kazanım, statükonun konforlu ve uyuşuk sularında, "her şey yolunda, gemi emin limanda" şeklindeki sahte bir yanılsamayla kendiliğinden gerçekleşmemiştir; değişim daima bir çatışmanın, bir entelektüel hesaplaşmanın ve eylemin ürünüdür.


Çerkes aydını ve gençliği, kurumsal düzeyde atılmamış her stratejik adımı, eksik bırakılmış her hayati faaliyeti ve süregelen kurumsal hantallığı en sert biçimde sorgulayarak, aslında toplumu hayati bir entelektüel tartışmanın, siyasal bir yüzleşmenin ve kolektif bir yeniden doğuşun eşiğine itmektedir; bu sorgulama, bir varoluşsal itirazın dışavurumudur. Zira rasyonel tartışma, düşünceyi besler, fikirlerin keskinleşmesini sağlar ve bu bilenmiş düşünce, etrafında kenetlenilecek yeni bir siyasal geleceği somutlaştırır, eylem planlarına dönüştürür. Eleştiriyi "toplumsal düşmanlık," "yapıları yıpratma" veya "cinsine ihanet" gibi irrasyonel, duygusal ve ahlaki yargı kalıplarıyla bastırmaya çalışmak, aklın, rasyonel planlamanın, stratejik örgütlenmenin ve geleceğe yönelik vizyon geliştirme yeteneğinin önünü kapatmaktan başka bir işe yaramaz. Bu, duygusal reaksiyonu, rasyonel analizin yerine koymaktır. Aksine, bir toplumun kendi kurumlarını, yöntemlerini, yöneticilerini ve hatta kendi varoluşsal hedeflerini en sert, en acımasız biçimde sorgulaması ve bu sorgulamadan yılmaması, o toplumun hâlâ dinamik, entelektüel olarak canlı, refleks sahibi ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma iradesine sahip olduğunun yegâne kanıtıdır. Bu kritik bağlamda, eleştireni "ötekileştirmek," kurumsal araçlarla sesini kısmak, onu dışlamak ve itibarsızlaştırmak, asimilasyonun en sinsi ve en derin kurumsal zaferidir; çünkü asıl asimilasyon, bir halkın sadece dilini kaybetmesi değil, kendi eksikliklerini tanıma, hatalarından ders çıkarma, kendini yeniden organize ederek siyasal bir özne olarak konumlandırma kapasitesini, yani özeleştiri mekanizmasını kaybetmesidir. Bir toplumun kendini eleştiremez hale gelmesi, siyasal ölümünün başlangıcıdır.


Xabze gibi derin felsefi temellere dayanan, adaleti, toplumsal ahlakı, şeffaflığı ve liyakati temel alan, kolektif yaşamın anayasası niteliğindeki kadim bir toplumsal sözleşmeyi, mevcut kurumların hatalarını perdeleyen, zafiyetlerini gizleyen ve her türlü eleştiriyi "ayıp," "yakışık almaz" veya "edepsizlik" parantezine alan bir susturma aparatına dönüştürmek, bu kadim geleneğin özüne yönelik yapılmış en büyük tarihsel tahrifattır, felsefi bir ihanettir. Xabze'nin özü, toplumsal doğru neyi gerektiriyorsa onun yanında durma ve yanlışa, haksızlığa, liyakatsizliğe yüksek sesle yanlış deme ahlaki cesaretidir; bu, bireysel nezaketin çok ötesinde, kamusal alanda sorumluluk almayı gerektiren bir duruştur. Onu, statükoyu koruyan basit bir görgü ve nezaket kuralları setine indirgeyip, kurumsal zafiyetleri ve yönetim hatalarını "aman kimseyi rencide etmeyelim, bu meseleleri kapalı kapılar ardında, kendi aramızda çözelim" gibi şeffaflıktan uzak, dedikodu seviyesinde önerilerle çevrelemek ve kamusal tartışmanın önüne geçmek, toplumsal çürümeyi "özel hayatın gizliliği" veya "kurum içi hassasiyet" gibi ahlaki maskeler ardında pazarlamaktan farksız bir kurumsal ihanettir. Bir toplum, kendi iç mekanizmalarını hatadan münezzeh saydığı, kurumlarının işleyişini eleştiriden muaf tutarak hesap vermezliği dokunulmazlık haline getirdiği an, gelişim ve yenilenme damarlarını, geleceğe akan enerjisini kendi elleriyle kesmiş demektir; bu, kendi kendini körleştirme eylemidir. "Dış düşmanı sevindirmemek" adına sessiz kalmayı ve stratejik hareketsizliği, yani ataleti öğütleyenlerin, asıl ve en büyük "düşmanın," bu fikirsel kuraklık, entelektüel tembellik ve toplumsal enerjiyi tüketen stratejik atalet olduğunu ne zaman kavrayacaklarını sorgulamak, genç entelektüellerin en doğal, en meşru ve en acil tarihsel hakkıdır. Eğer bir kurum Xabze'yi eleştirel sesleri boğmak için kullanıyorsa, o kurum Xabze'ye değil, Xabze'nin çarpıtılmış, otokratik gölgesine hizmet etmektedir.


Emeğe saygıyı ve fedakârlığı sadece bir binanın kirasını ödemek, aidat yatırmak veya maddi bir bağış yapmak gibi kısıtlı ve yüzeysel bir alana hapsedip, bu dar kapsamlı maddi çabayı "toplumsal bir devrim," "ulusun kurtuluşu" veya "ulu bir fedakârlık" gibi sunan dar vizyon, topluluğun on binlerce gönüllüsünün, özellikle de gençlerin muazzam potansiyelini ve enerjisini verimsiz, tek yönlü, bürokratik ve hiyerarşik bir alanda sönümlenmesine, boşa harcanmasına neden olmaktadır. Bu yapılar, maddi kaynaklara odaklanırken, en değerli kaynak olan insan sermayesini ve gençlerin dinamizmini görmezden gelir. Karar alma mekanizmalarından sistematik olarak dışlanan, sadece "izleyici," "yardımcı eleman" veya "pasif destekçi" konumuna itilen ve tüm stratejik, idari ve mali yükü sadece belirli bir yaş zümresinin veya zümrenin kişisel özverisine terk edilmiş hantal kurumsal yapılar, ne bir başarı ne de bir süreklilik örneğidir; aksine, toplumsal katılımın, şeffaflığın, liyakatin ve kurumsal demokratikliğin acı bir iflas tablosudur. Bu durum, kurumların toplumu değil, toplumun kurumları sırtladığı, tersine dönmüş bir sorumluluk anlayışını gösterir. Gerçek vefa, dünü zorluklarına sığınıp, o zorlukları bugünkü pasifliğe bir mazeret kılmak değil; o zorluklardan alınan ilhamla ve tarihsel bilinçle, bugünün ve yarının imkansız görünen siyasal, kültürel, ekonomik ve örgütsel hedeflerine karşı vizyoner bir cesaretle yürümek, o mirası bir adım daha ileriye, geleceğe taşımaktır. Zira tarih ve gelecek, dünü sadece tekrar edenlerin, onu bir nostaljik anıta dönüştürenlerin veya dünün konforunda eriyenlerin eseri olmayacaktır. Gelecek, dünün ağır mirasını, yarının radikal, küresel ve varoluşsal sorularıyla yeniden yoğurarak büyük bir dönüşüm iradesini ve yenilikçi örgütlenme cesaretini gösterenlerin eseri olarak şekillenecektir; bu, sürekli bir devinim ve kendini aşma zorunluluğudur.


Tam da bu derin toplumsal durağanlığı ve kronik kurumsal ataleti, sözde demokratik değerler ve hatta sosyalist söylemlerle destekleyen, bu durumu meşrulaştıran ve savunan çevrelerin içine düştüğü derin çelişkiyi, tüm çıplaklığıyla teşrih etmek, yani kavramsal bir cerrahi operasyonla ayırmak ve incelemek gerekir. Kendini hararetle "demokrat," "ilerici" veya "sosyalist" olarak tanımlayan bu sözüm ona ilerici zihinler, statükoyu yalnızca merkezi hükümetin koridorlarında veya devletin baskıcı, otoriter aygıtlarında mı aramaktadırlar? Statüko, sadece tepeden inme, baskıcı bir otorite figürü değildir; aynı zamanda toplumsal yapıların içine sızmış, değişimi engelleyen, eleştirel aklı boğan ve imtiyazlı bir zümrenin konforunu toplumun varoluşsal geleceğinin önüne koyan her türlü kurumsal, hiyerarşik ve bürokratik yapıdır. Statüko, bazen en 'bizim' görünen yapıların içine gizlenmiş bir konfor ve eylemsizlik halidir. Eğer bir "demokrat," kendi toplumunun kurumlarındaki antidemokratik işleyişe, hesap vermezliğe, şeffaflıktan uzak yönetim modellerine ve liyakatsizliğe göz yumuyor, sessiz kalıyorsa, onun demokratlığı sadece bir retorikten, içi boş bir dış kabuktan, bir kimlik aksesuarından ibarettir. Demokratlık, sadece başkasının anti-demokratik tutumuna karşı çıkmak değil, aynı zamanda kendi mahallesindeki despotizme, oligarşiye ve karar alma mekanizmalarındaki dışlayıcılığa karşı da aynı ilkesellikle mücadele etmeyi gerektirir. Benzer şekilde, sosyalist olduğunu iddia edip, toplumsal tabanın iradesini yok sayan, hiyerarşik ve bürokratik bir "üst akıl" savunuculuğu yapanların, ironik ve acı bir şekilde, statükonun en sadık ve en yıkılmaz bekçilerine dönüşmüş olmaları ne büyük bir çelişki, ne acı bir ironidir. Bu kişiler, teorik olarak karşı çıktıkları güç yapılarını, bizzat kendi pratikleri içinde yeniden üretmektedirler.


Bu kesimler, eleştirel düşüncenin gerektirdiği rasyonel zeminden koparak, kurumları kutsallaştırarak ve onlara karşı yöneltilen her türlü sorgulamayı birer tabu haline getirerek, aslında toplumsal değişimin ve yenilenmenin önündeki en büyük barikatı bizzat kendi elleriyle, ideolojik maskeler ardında inşa etmektedirler. Eleştirel düşünceyi "birliği bozmak," "yapıları yıpratmak" veya "dışarıya kötü görüntü vermek" gibi muhafazakâr gerekçelerle bastırmaya çalışan bir sosyalist veya demokrat anlayış, kendi savunduğu temel ilkelerle—özgürlük, eşitlik, şeffaflık, liyakat—taban tabana zıt bir noktaya savrulmuştur; bu, entelektüel bir intihardır. Bu durum, toplumsal bilincin geldiği kritik noktayı anlamak için hayati bir soruyu sormayı zorunlu kılar: Statüko, sadece "öteki"nin uyguladığı dışsal bir baskı mıdır, yoksa bizzat bizim kendi ellerimizle yarattığımız, dokunulmaz kıldığımız, eleştiriden muaf tuttuğumuz ve bu yüzden de zamanla hantallaşıp çürüyen o içsel, kurumsal yapılar mıdır? Değişimi sadece devletten veya sistemden bekleyip, kendi içimizdeki çürümeye, liyakatsizliğe, anti-demokratik işleyişe ve stratejik vizyonsuzluğa göz yummak, statükonun en sinsi, en derin ve en yerleşik biçimine gönüllü olarak hizmet etmektir. Toplumun öncüleri olduğunu iddia eden bu çevrelerin, kendi mahallelerindeki feodal kurumsal işleyişi, karar alma süreçlerindeki kapalı devre mekanizmaları ve hiyerarşik yapıları "gelenek," "vefa" veya "birlik ruhu" gibi ahlaki ambalajlarla korumaya çalışmaları, onların ilerici iddialarının samimiyetini kökünden sarsmakta, onları kendi ideolojileriyle alay eder bir konuma düşürmektedir. Gerçek bir demokratik tavır, statükonun her türüne; ister merkezden, devletten gelsin, ister bizzat kendi kurumlarımızın içinden süzülsün, aynı sertlikte, aynı ilkesellikle ve aynı siyasal cesaretle karşı durmayı gerektirir. Aksi takdirde, savunulan değerler sadece birer kimlik aksesuarı, bir retorik süsü olmaktan öteye geçemez ve 162 yıllık bu büyük varoluşsal yürüyüş, kendi yarattığı kurumsal putların gölgesinde sönümlenmeye, bir gölgeden ibaret kalmaya mahkûm olur.


Toplumsal değişim ve dönüşüm iddiası, sadece dışsal düşmanlara, soyut asimilasyon süreçlerine veya hegemonik güçlere karşı yürütülen bir dış savaştan ibaret değildir; bu süreç, her şeyden önce, bizzat içsel tıkanıklıklara, kurumsal hantallığa, yönetimdeki liyakatsizliğe ve en önemlisi fikirsel tembelliğe karşı yürütülen amansız bir iç hesaplaşmayla mümkündür. Bir halkın tarihsel var olma iradesi, kurumların devamlılığından, binaların sağlamlığından veya maddi birikiminden çok daha hayati bir öneme sahiptir; çünkü kurumlar, ancak o varoluşsal iradeye hizmet ettikleri, onu ileriye taşıdıkları ve ona hesap verebilir oldukları sürece meşrudur, değerli ve vazgeçilmezdir. Eğer kurumlar iradenin önünde bir engel haline gelmişse, o kurumların dönüşümü veya tasfiyesi, kolektif varoluşun öncelikli şartıdır. Statükonun bekçiliğini yapan, hantal yapıları kutsayan sözde demokratların ve sosyalistlerin anlamadığı temel ve yakıcı gerçek şudur: Toplumsal irade, ne baskıyla, ne duygusal şantajla ne de "vefa" edebiyatıyla bastırılabilir, sindirilebilir veya susturulabilir. Tam tersine, o kolektif irade eleştiriyle bilenir, rasyonel tartışmayla olgunlaşır, kurumsal dönüşümle güçlenir ve siyasal eylemle ete kemiğe bürünerek toplumsal bir gerçeklik halini alır. Yarının özgür, kendine güvenen ve küresel dünyada kendine onurlu bir yer bulacak olan Çerkes kimliği, dünü bir tabu haline getirenlerin, geçmişin ağırlığı altında ezilenlerin ve statükonun konforunu savunanların değil; o dünle dürüstçe yüzleşme, hesaplaşma cesaretini gösterenlerin ve bugünü radikal bir dönüşüm iradesiyle, korkusuzca dönüştürenlerin eseri olacaktır. Bu entelektüel ve siyasal tavır, diasporanın geleceğini güvence altına alacak yegâne stratejik derinliktir.