#APiSCANBERK

GÖNEN MANYAS SÜRGÜNÜ ÜZERİNE

 Gönen ve Manyas, basitçe coğrafi birer nokta, yerinden edilmenin istatistiksel bir verisi veya tarih sayfalarında unutulmaya terk edilmiş bir sürgün rotası olmanın çok ötesindedir. Bu isimler, aslında kolektif hafızamızın üzerine inşa edilmiş, kalın, kasvetli ve aşılmaz bir duvarın somut adıdır. Bir topluluğun öz kimliğini ve tarihsel bilincini zedelemek için en etkili yol, fiziksel şiddet uygulamaktan çok daha incelikli bir yöntemi devreye sokmaktır: Yaşadığı felaketi, kamusal alanda dile getirilmesi tehlikeli olan bir "ayıp" veya "tehlikeli bir sır" olarak kodlamasını sağlayarak, mağduriyeti kendi içinde hapsedilmiş bir utanca dönüştürmektir. İşte o kader günü, tren vagonlarına doldurulan binlerce insan, sadece fiziksel topraklarını kaybetmekle kalmadı; aynı zamanda o toprakların kendilerine yüklediği ahlaki ve kültürel ağırlığı da istasyonun tozlu raylarında bırakmak zorunda kaldılar. Vagon kapıları kapandığında, içeride sıkışıp kalan, sadece zorla yerinden edilen bedenler değildi. O vagonlarda, nesiller boyu aktarılan, her türlü merkezi iktidar ilişkisinden bağımsız bir şekilde varlığını sürdüren, kendi içinde kamil bir insan olma sanatını temsil eden kadim değerler manzumesi de kilit altında tutuldu. Bugün bizler, travmanın ağırlığı altında ezilmiş, o vagonun kapılarını aralamaya dahi korkan, kendi acısının üzerine bilinçli bir beton dökmüş bir mirasın temsilcileriyiz.  Sürgün olgusunu, siyasal iktidarın kendisi için ürettiği bir "güvenlik stratejisi" sanrısıyla içine gömen; anadilini evinin duvarları arasına hapsetmeyi ve bu kültürel kısıtlamayı bir "makbul vatandaşlık" nişanı gibi taşıyan o travmatize olmuş nesil, farkında olmadan kendi çocuklarının geleceğini daha doğmadan imha etmiştir. Zira kimlik, bir bütün olarak var olan, bir parçasını feda ederek hayatta kalınabilecek, pazarlığa tabi bir meta değildir. Kimliğin hayati bir parçasını kopardığınız anda, geriye kalan yapı, rüzgârın yönüne göre şekil değiştiren, iradesi ellerinden alınmış bir gölgeden ibaret kalacaktır. Gönen ve Manyas’tan günümüze kalan en büyük, en acı miras, mağduriyetin dilsizleştirilmesi ve bu dilsizliğin, kamusal alanda itaatkâr bir erdem olarak pazarlanmasıdır. Bizler, sadece uğradığımız haksızlığı dışarıdaki bir başkasına anlatmaktan çekinmekle kalmadık; kendi mutfağımızda, en mahrem aile sofralarımızda bile o tarihsel acıdan bahsetmeyi, üstü örtülmesi gereken bir tehdit algısı olarak kodladık. İşte bu içselleştirilmiş korku ve sessizlik, devletin uyguladığı etnik mühendisliğin nihai, sinsi başarısıdır. Bu başarı, mağdurun, kendisine şiddet uygulayan celladının dayattığı sessizliği, kendi vicdanında bir huzur ve güvenlik sanısı olarak benimsemesi anlamına gelmektedir. Bu durum, siyasal baskının en derin formu olan, toplumsal hafızanın kendi kendini sansürlemesi mekanizmasını tesis etmiştir.


Hafıza dediğimiz hayati mekanizma, tarih yazıcılığının müze raflarında sergilenen tozlu bir dekorasyon nesnesi değildir. O, tıpkı bir organizma gibi sürekli beslenmesi, eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi, üzerinde derinlemesine düşünülmesi ve toplumsal ihtiyaçlara göre gerektiğinde yeniden inşa edilmesi gereken canlı bir siyasi alandır. Biz ise bu yaşamsal organizmayı, devlet aygıtının sunduğu o pürüzsüz, ancak pürüzsüzlüğü kadar yapay olan "uyumluluk" maskesinin altına kasten gömdük. Gönen ve Manyas sürgününü, siyasi bir talep alanından çıkarıp, onu sadece folklorik bir nostaljiye, yılda bir kez hatırlanan acıklı bir öyküye indirgeyen zihniyet, aslında kendi varlık gerekçesini de o nostaljinin içinde hapsetmiştir. Oysa hakiki bir siyasi duruş ve örgütlenme, geçmişin acılarını sadece duygusal bir bağlamda yad etmekle yetinmez. Asıl siyasal eylem, o acının bugünkü toplumsal ve siyasal dizilimdeki yerini radikal bir şekilde sorgulamakla başlar: Yani, neden hala "makbul" bir vatandaş olarak kabul edilmek uğruna, kimliğimizin ve tarihimizin temel taşlarından ödün vermemiz gerektiği sorusunu merkeze almayı gerektirir. Kimlikten bağımsız, köksüz bir adalet arayışı, sadece başkalarının beklentilerini geçici olarak tatmin etmek için üretilen, temeli olmayan bir illüzyondur. Kendi sürgününün üzerini örtmeyi, kendi acı geçmişini görmezden gelmeyi bir meziyet, bir siyasi kazanım sayan bir topluluk, dışarıdan gelen yapısal adaletsizliklere karşı hangi omurgalı ve tutarlı siyasi duruşu sergileyebilir ki? Bu içsel çelişki, siyaseten felce uğramışlığın en açık göstergesidir.


Bugün Çerkes siyaseti ve toplumsal hafızası, tam da bu ontolojik sorgulamanın, "biz bir özne olarak var mıyız, yoksa sadece coğrafi sınırları içinde kaybolmuş bir gölge miyiz" sorusunun tam merkezinde yer almaktadır. Anadilini, zengin kültürünü ve sürgün tarihinin derin yükünü birer "istenmeyen yük" olarak görüp, bu yüklerden kurtuldukça hafiflediğini zanneden bir nesil, aslında kolektif bilincini ve siyasi potansiyelini boşaltmaktadır. Bu boşalma, sadece kültürel bir erozyon değil, aynı zamanda siyasal bir irade kaybıdır. Kültür, bir halkın yalnızca estetik bir unsuru değil, aynı zamanda siyasal bir varlık olarak ayakta kalmasını sağlayan temel omurgasıdır. Bu omurgayı çıkardığınızda geriye kalan, yalnızca bir et ve kemik yığını, yani siyaseten herhangi bir iradesi olmayan, kolayca manipüle edilebilir edilgen bir kalabalıktır. Bizler, kendi vatanımızın kadim adını yüksek sesle telaffuz etmekten, sürgünün gerçek gerekçelerini  ki bunlar genellikle devletlerarası siyasi hesaplaşmaların ve etnik temizlik stratejilerinin bir sonucudur  ve tüm sonuçlarını olduğu gibi ortaya koymaktan çekindiğimiz sürece, sadece kendimizi değil, bu topraklara katabileceğimiz evrensel adalet duygusunu da yitiriyoruz. Gerçek dayanışma ve demokratik bir gelecek kurma hedefi, kimliklerin zorla silinerek, homojen bir potada eritilmesiyle elde edilemez. Tam tersine, sahici bir gelecek, herkesin kendi tarihsel yaralarını, kendi eşsiz yükünü ve kendi onurlu sessizliğini  ve o sessizliği bozma kararlılığını  masaya koyup, bu farklılıkların toplamından, yani çok katmanlı bir ortak mücadeleden bir toplumsal inşa etme iradesiyle mümkündür. Bu, kimliklerin birleştirici bir güç olarak siyasallaşması anlamına gelir. Kendi içsel sessizliğine hapsolmuş, kendi acısıyla yüzleşmekten kaçınan bir halkın, dışarıdan gelen hiçbir gürültüye, hiçbir haksızlığa karşı söyleyebileceği sahici, inandırıcı ve güçlü bir sözü olamaz. Gönen ve Manyas’taki o tarihsel unutulmuşluk ve siyasi imha süreci, bugün bizim siyasal arenadaki edilgen sessizliğimizin bir prototipi, bir başlangıç noktasıdır. Sürgünü sadece hafifletilmiş bir masal, zararsız bir nostalji ya da sterilize edilmiş bir trajedi olarak ele alıp, bunun ötesine geçmeyi reddedenler, aslında o vagon kapılarının sonsuza dek kapalı kalmasını sağlayan o görünmez siyasi güce hizmet etmektedirler. Bu yaklaşım, geçmişi fetişleştirirken, bugünün siyasi sorumluluğundan kaçınmayı temsil eder.


Oysa bizim acil olarak ihtiyaç duyduğumuz şey, bu pürüzsüz sessizliğin ve sahte uyumun duvarını, çarpıcı bir sertlikteki hakikatle paramparça etmektir. Kimliğimizi bir savunma mekanizması veya bir ayrımcılık silahı olarak değil, tam tersine, kolektif varlığımızın bir onur nişanı olarak cesaretle taşıdığımızda; kendi acımızı başkalarının merhametli onayına sunma gereği duymadan, olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla sahiplendiğimizde, o tren vagonlarının kapıları nihayet açılacak ve paslanmış raylar üzerinde o günlerin gerçek ayak seslerini, yani siyasallaşmış hafızanın sesini duymaya başlayacağız. Unutmamak eylemi, sadece geçmişi anmak değil, aynı zamanda bugüne yönelik aktif bir direniş biçimidir. Bu direniş ise en evvel ve en zorlu olarak, kendi sessizliğimizin bize sağladığı konfora karşı yapılmalıdır. Zira biliyoruz ki, kendi tarihinden kaçınan, acısıyla yüzleşmekten imtina eden bir toplum, sadece kendi geleceğini değil, aynı zamanda insanlık onuruna dair evrensel inancını da geri dönülmez biçimde kaybeder. Kaybedilen bu onurun telafisi, ancak kendi gerçekliğine ve siyasi yükümlülüklerine dönülmesiyle, o yaralı coğrafyanın hafızasının, bir kültürel miras değil, bir siyasi talep olarak yeniden sahiplenilmesiyle mümkündür.