#APiSCANBERK

Hafıza ve Pragmatizm Arasında: Türkiye ÇERKESLERİ

Türkiye’deki Çerkes diasporasının üzerine oturduğu sosyo-tarihsel zemin, yalnızca 19. yüzyılın ortalarında vuku bulan büyük felaket sonrasında gerçekleşen zorunlu bir coğrafi yer değiştirmenin yüzeysel bir sonucu olarak değil, bilakis bir "tarihsel deprem"in nesiller boyu devam eden süreğen artçı sarsıntılarıyla şekillenmiş derin ve çok katmanlı bir varoluşsal krizi temsil etmektedir. Bu topluluk, modern ulus devletin asimilasyon dinamikleri ile yüzleşirken, her bir bireyin kendi iç dünyasında taşıdığı kişisel ve kolektif yasın ağırlığına rağmen, kolektif hafızanın muazzam gücünü mobilize ederek eşsiz bir direnç ve kimlik muhafaza mozaiği oluşturmuştur. 2017 yılında yaklaşık 900 denekle gerçekleştirilen bu saha araştırması, sunulan nicel verilerin basit bir istatistiksel dökümünün çok ötesinde, asimilasyonun amansız tehdidi altında bulunan Çerkes kimliğinin güncel anatomisine dair derinlemesine bir kesit sunma ve toplumsal bilincin en mahrem "hafıza odaları"na nüfuz etme çabasını taşımaktadır. Özellikle büyük metropollerin çetin, anonim ve çoğu zaman çözücü koşulları arasına sıkışmış olan bu diaspora kitlesi, bir yandan kültürel kimliğini modernitenin baskılarına karşı adeta bir zırh gibi kuşanarak koruma refleksi geliştirirken, diğer yandan da atalarından miras kalan kırsal yerleşimlerin kadim ve organik bağlarını, büyük bir irade ve zorlukla sürdürme mücadelesi vermektedir. Bu iki yönlü mücadele, Çerkes diasporasını, hem kültürel süreklilik arayışı hem de modern dünyanın çözülme dinamikleri arasında ontolojik bir sıkışmışlık yaşayan kimlik mücadelesinin hem en çarpıcı hem de en tipik çağdaş örneklerinden biri haline getirmektedir, zira bireylerin yaşam alanları değişirken, kökenlerine duyulan duygusal bağlılık ve hafıza, Türkiye’deki varoluşlarının temel direği olmaya devam etmektedir. Toplumsal değişim rüzgârlarının diasporanın içindeki geleneksel cinsiyet rollerine ve kamusal alandaki temsil mekanizmalarına uyguladığı dönüştürücü basınç, bilhassa kadınların dijital mecralar üzerinden inisiyatif alarak ve seslerini yükselterek kamusal alanda daha görünür hale gelmesiyle yeni ve kritik bir evreye geçmiştir. Bu durum, sadece demografik veya toplumsal cinsiyet dengesindeki basit bir istatistiksel kayma olarak değil, geleneksel olarak erkek egemen kabul edilen kamusal alanda eksik kalan o "Çerkes duruşunu" tamamlama yönünde tecelli eden kolektif bir iradenin son derece güçlü bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu ilerici irade, şaşırtıcı bir biçimde, kimliğin en mahrem ve biyolojik kalesi olarak kabul edilen kültürel devamlılık pratiklerine, yani evlilik tercihlerine yansıyan o derin ve içgüdüsel muhafazakârlık ile yan yana, paradoksal bir denge içinde varlığını sürdürmektedir. Nitekim anket verileri, karma evliliklerin Çerkes kimliği için en büyük risk olarak görüldüğüne işaret ederken (AS1: Karma evlilikler), evlilik konusunda Çerkes eş tercih etme eğilimi, salt kültürel bir uygunluk meselesi olmanın ötesinde, asimilasyonun varoluşsal bir tehdit olarak algılandığı her an devreye giren, topluluğun kendini koruma güdüsünün en belirgin, refleksif kalkanı olarak işlev gören kolektif bir hayatta kalma stratejisi olarak kurumsallaşmıştır. Ancak, bu sağlam biyolojik ve kültürel savunma mekanizmasının hemen ardında, 19. yüzyılın büyük sürgün faciasının travmatik mirası ile Kafkasya’nın kutsanmış, ancak ulaşılması zor coğrafyası arasında sıkışıp kalmış, derin bir aidiyet krizi yaşayan nesillerin gölgesi yatmaktadır. Sürgün olgusu, bu diaspora kitlesi için hiçbir zaman tarih kitaplarının soğuk bir konusu olmaktan öteye geçmemiş; tam aksine, nesilden nesile aktarılan, bazen bir zehir bazen de kutsal bir emanet olarak taşınan, bireyin yaşamının merkezine yerleşmiş ağır ve kronikleşmiş bir yas ve kolektif bellek sürecidir. Bu travmatik arka plan, diasporanın Türkiye’de kurduğu hayatı sürekli bir geçicilik duygusuyla yaşamasını zorunlu kılmış, Kafkasya’ya seyahat edenlerin ilk ayak bastıklarında hissettikleri "tamamlanma" duygusu (AD1: Anlatılmaz bir duygu! Yaşamak Lazım., Nefesim kesildi ağlacayacak gibi oldum) ile ayrılırken yaşadıkları hüzün ve ekonomik pragmatizme zorunlu dönüş (AE1: Bir yarim orda kaldı. :() arasındaki keskin duygusal salınım, bu kronik geçicilik hissinin en dramatik kanıtını teşkil etmektedir.

Diasporanın modern dünyaya ödediği en ağır ve telafisi güç bedel, kuşaklar arası dil aktarım zincirinde yaşanan o keskin ve yapısal kırılmada somutlaşmıştır. 1952-1977 kuşağının anadil üzerindeki görece sağlam hakimiyeti ile, bugün anadili sadece kültürel bir miras olmaktan çıkarıp bir "siyasi talep" nesnesine indirgeyen 1993 sonrası kuşağın durumu arasındaki karşıtlık (H1: İyi konuşabiliyorum vs. Bilmiyorum), toplumsal çözülmenin trajik ve düşündürücü manzarasını gözler önüne sermektedir. Dil, bir topluluk için sadece gündelik bir iletişim kodu yığını değil, aynı zamanda o milletin düşünce sistemini, estetik algısını, kültürel kodlarını ve hayata bakış açısını şekillendiren temel bir yaşam felsefesi ve bilişsel yapıdır. Dilden kopuk büyüyen ancak bu dil için politik bir hak arayışına giren gençlik kuşağı, bir taraftan kaybolmakta olan kimliğini koruma ateşine tutunma arzusuyla yanıp tutuşurken, diğer taraftan da o kimliği inşa edeceği entelektüel binanın temelini maalesef boşlukta kurmaya çalışmaktadır. Bu çaba, doğası gereği felsefi ve pratik bir paradoksu barındırmaktadır; zira Çerkeslerin kadim ahlaki ve toplumsal felsefesi olan Xabze, dilden bağımsız, soyut ve salt teorik bir bilgi yığınına indirgendiğinde, kaçınılmaz olarak özündeki ruhu ve günlük yaşamı düzenleme gücünü yitirerek, yüzeysel ve folklorik bir gösteri ritüeline dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu derin dilsel ve kültürel boşluğa rağmen, gençlerin kimliğin en çıplak ve sembolik tapusu olan soyadlarına tutunma gayreti (P1: orijinal soyadınızı almak ister miydiniz? evet), kaybolmakta olan kolektif hafızanın son kalesini elde tutma çabasından başka bir anlam taşımamaktadır. Soyadını kullanmak, köklerine bir "dönüşçü" kimliği inşa etmenin en az maliyetli ancak en etkili sembolik yolu haline gelmiş, böylece bireyin kimliğiyle yaşadığı derin ontolojik boşluk, güçlü ve tatmin edici bir sembolik aidiyet ile ikame edilmeye çalışılmıştır. Bu durum, asimilasyonun dışarıdan gelen baskılarla (devlet politikaları gibi) değil, Çerkeslik tanımının dil ve Xabze gibi temel yapı taşlarının günlük pratiklerdeki varlığını yitirmesiyle, içeriden boşaltılan anlamlarla gerçekleşmeye başladığının en net ve en acı göstergesidir. Topluluğun, kültürü koruma yükümlülüğünü sadece biyolojik devamlılığa odaklayarak ("kiminle evlendiğimiz" sorusuna yanıt arayarak) yerine getirebileceği yanılsaması, kendi özünü kaybetmesine neden olabilecek büyük bir vizyon darlığıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarih anlatısı tarafından yıllar boyu örülen güçlü ideolojik duvar, Çerkes diasporasının geliştirdiği güçlü bir "karşı-hafıza" mekanizması ile sürekli bir çatışma ve epistemolojik çarpışma hali içerisindedir. Özellikle Kurtuluş Savaşı’nın kuruluş dönemiyle sıkı ilişkisi bulunan ve resmi söylemde tartışmalı bir figür olan Çerkes Ethem’in, diaspora nezdinde bir "siyasi kurban" veya "haksızlığa uğramış bir halk kahramanı" olarak yeniden konumlandırılması, topluluğun kendi tarihini yeniden okuma, kendi adalet arayışını tesis etme ve resmi tarih karşısında kendi meşruiyetini kazanma yönündeki derin iradesini yansıtmaktadır. Bu yeniden konumlandırma, bir başkaldırıdan çok, kolektif hafızayı onarma, meşrulaştırma ve toplumsal bellekteki kırılmaları iyileştirme yönünde girişilen karmaşık bir tarihsel onarım mesaisidir. Nitekim, saha verileri (BG1: Çerkes Ethem hakkındaki görüşler), bu ismin "hain" (BG2: Ethem(Çerkes Katili), BG15: hain çerkez Ethem) veya "kahraman" (BG20: kahraman cerkes ethem, BG2: Kahraman) olarak algılanışının kuşaklar ve ideolojik eğilimler arasında keskin bir kutuplaşma yarattığını açıkça göstermektedir, bu da Çerkes diasporasının ulusal kimlik ve tarihsel kimlik tanımlamalarında ne denli parçalanmış bir durumda olduğunu kanıtlamaktadır. Bu tarihsel onarım mesaisi, kaçınılmaz olarak Kafkasya ile kurulan ilişkinin o romantik ve acı verici ikilemiyle iç içe geçmektedir: Kafkasya’ya seyahat eden bireylerin, ilk ayak bastıkları anda yaşadıkları o güçlü "tamamlanma" ve "ait olma" hissi (AD1: Vatanımdayım, Nefesim kesildi ağlayacak gibi oldum), sürgün gerçeğinin bireysel düzeyde hiç bitmediğinin duygusal ve ruhsal bir kanıtı olarak kabul edilmelidir. Ancak bu duygusal yükselişin zirvesinden sonra, ayrılık saati yaklaştığında, yerini kaçınılmaz olarak Türkiye’deki yaşamın sunduğu göreceli istikrara ve "burada doğdum, burada doyuyorum" şeklindeki katı bir ekonomik ve sosyal pragmatizme bırakması, diasporanın en büyük çaresizliği ve çelişkisidir. Kafkasya’ya "geri dönmek" isteyip istemedikleri sorulduğunda, "Hayır" diyenlerin birçoğunun temel argümanı, "Burda daha iyi durumdayım", "İş imkanlarının kısıtlı olması" veya "Kafkasya gönül bağım olan ata vatanım" olmasına rağmen "burası da vatanım" gibi Türkiye’ye yönelik güçlü sosyal ve ekonomik bağlılıklarını ortaya koymasıdır. Gitmeyenlerin zihninde kurduğu o muazzam, idealize edilmiş anavatan hayali ile, gidenlerin orada yüzleştiği sert gerçeklik arasındaki devasa uçurum (AE1: biraz hayal kırıklığı..), diaspora içinde "yeterince Çerkes olmamakla" itham eden derin bölünmelere ve karşılıklı suçlamalara neden olmakta, bu romantik beklenti ile acımasız gerçeklik arasındaki kopukluk, topluluğun ortak, rasyonel bir eylem platformu oluşturmasını engelleyen en büyük iç dinamiklerden biri olarak sürekliliğini korumaktadır.

Çerkes derneklerinin günümüzdeki hantal, reaktif ve vizyonsuz yapısı, belki de bu topluluğun kurumsal düzeydeki en büyük hayal kırıklığını ve yapısal sorununu teşkil etmektedir. Dernekler içerisindeki gençlik ile yaşlı kuşak arasındaki sert hiyerarşik duvar, sadece basit koltuk sevdası gibi kişisel motivasyonlardan değil, aynı zamanda statükonun sağladığı o aldatıcı, sahte güvenlik duygusundan ve değişime karşı duyulan derin bir korkudan beslenmektedir. Bu kurumlar, kuruldukları ilk amaç olan entelektüel üretim ve politik/kültürel bilinç merkezi olma misyonundan hızla uzaklaşmış, zamanla sadece sosyal etkinliklerin (düğünler, piknikler, yemek günleri), folklor ekiplerinin kutsandığı ve dış dünyaya kapalı, içe dönük lokal yapılara dönüşmüştür. Gençlerin bu hantal yapılara karşı takındığı mesafeli tutum, pasif bir ilgisizlikten ziyade, kurumsal vizyonsuzluğa ve içerik kısırlığına karşı gösterilen son derece haklı ve eleştirel bir tepki olarak yorumlanmalıdır (BA1: Beğenmiyorum, Vakit kaybı olarak görüyorum). Dahası, derneklerin Türkiye’deki siyasi partilerin arka bahçesi olma veya politik kutuplaşmalara araç edilme korkusu (AS1: Derneklere siyaset girmesi) ve bununla birlikte gelen derin entelektüel kısırlık, düşünen ve sorgulayan genç nesli kurumsal alandan hızla uzaklaştırarak, dijital mecralara, yani uçsuz bucaksız ama denetimi zor olan sosyal medya meydanlarına itmiştir. Dijital alanda gözlemlenen bu "göçmen gençlik", bir yandan Facebook gibi platformlarda eski kuşağın nostaljik anlatılarını tecrübe ederken, Instagram, Twitter veya Youtube (BC1) gibi daha yeni mecralarda kendi kimlik siyasetlerini ve yeni iletişim ağlarını kurmaya çalışmaktadır. Bu durum, kuşkusuz bir mecrayı ele geçirme ve kimliğini görünür kılma çabasıdır; ancak bu yeni mecranın yarattığı yüzeysel, anlık ve duygusal tepkicilik girdabına düşme riski de son derece yüksektir. Dijital çağda, kimlik meselesinin tek bir "beğeni" butonuna indirgenmesi ve derinliksizleşmesi tehlikesi, sahici bir örgütlenme ve kalıcı bir bilinçlenme hareketinin önündeki en zorlu yapısal engellerden biri olup, topluluğu çok daha rasyonel ve stratejik bir yaklaşım benimsemeye zorunlu kılmaktadır. Dijital mecraların sunduğu o hızlı ve çoğu zaman yanıltıcı konfor alanı, Çerkes diasporasının üzerine inşa etmeye çalıştığı kimlik binasının temellerini daha da kırılganlaştırmaktadır, zira kolektif hafıza, ekran ışıklarıyla aydınlatılan anlık etkileşimlerle değil, kuşaktan kuşağa sabırla ve ağır bir sorumluluk bilinciyle aktarılan köklü kurumsal yapılardan ve entelektüel birikimden beslenir. Genç kuşakların, derneklerin statükocu duvarlarını sadece bir dijital "tıklama" ile yıkabileceği yanılsaması, kendi trajedilerini farkında olmadan derinleştirmektedir; zira gerçek kültürel ve siyasi mücadele, dijital bir profil resminin arkasında değil, fiziksel alanda kurulan, yüz yüze yürütülen, entelektüel derinlikle yoğrulmuş kurumsal yapılarda yeşerir. Derneklerin birer sosyal kulübe dönüşerek kendi entelektüel birikimlerinden mahrum kalması, sadece mevcut durumu sürdürmek değil, geleceğin kolektif hafızasını da rehin altına almak anlamına gelmektedir ve bu kısırdöngü, gençlerin içerik üretemeyen kurumlardan kaçmasına, kurumların ise gençleri kazanamadığı için üretme motivasyonunu yitirmesine neden olarak geriye sadece anma günlerinin ritüelleri, semboller ve folklorik kıyafetlerin yüzeysel gösterileri kalmaktadır.

Kimliğin sürdürülmesinde biyolojik devamlılığın, yani evlilik tercihlerindeki muhafazakâr tutumun, sadece bir kültürel savunma refleksi değil, aynı zamanda topluluğun varoluşsal bir hayatta kalma stratejisi olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Ancak, kültürü koruma yükümlülüğünü sadece "kiminle evlendiğimiz" sorusuna indirgemek, toplumsal vizyonu ciddi biçimde daraltan ve topluluğun kendi özünü gözden kaçırmasına neden olan büyük bir yanılsamadır. Kültür, soy ağaçlarının kuru kayıtlarında veya folklorik gösterilerde değil, dilin ve Xabze’nin incelikli ahlaki normlarının günlük pratiklerdeki, mutfak masası sohbetlerindeki, çatışma anlarındaki veya toplumsal sorumluluklardaki somut eylemlerde nefes aldığı sürece canlı kalır. Eğer anadil evin içinde konuşulmuyor, Xabze’nin etik kodları toplumsal yaşamı düzenlemiyor ve bireylerin ahlaki pusulasını oluşturmuyorsa, geriye kalan her şey, ne yazık ki, sadece bir vitrin süsü veya nostaljik bir fetiş olmaktan öteye geçemez. Asimilasyonun dışarıdan gelen doğrudan baskılarla değil, Çerkeslik tanımının içeriden boşaltılan anlamlar ve derinlik kaybı ile gerçekleşmeye başladığı bu acı gerçekle yüzleşmek, topluluğun geleceği için elzemdir. Topluluğun kendi içinde kurduğu "Çerkeslik" tanımı, hem diaspora ile anavatan arasındaki kopukluğun yarattığı duygusal ve pratik gerilimi hem de Türkiye’deki siyasi kutuplaşmaların neden olduğu derin kırılganlığı taşımaktadır. Siyasetin her alana nüfuz ettiği, derneklerin dahi birer siyasi mevziye dönüştürülme riskinin yüksek olduğu bu ortamda, etkili, ortak bir lobi gücü oluşturma ve diaspora siyasetini rasyonel bir zeminde birleştirme hayali, şu an için ütopik bir beklenti olarak kalmaya mahkûmdur. Bu trajik tablonun değiştirilmesi ve Çerkes kimliğinin geleceğe taşınması, romantik bir geri dönüş fantezisi ya da nostaljik bir geçmişe övgü ile değil, yalnızca rasyonel, profesyonel ve stratejik bir yönetim anlayışının kurumsallaşmasıyla mümkündür. Dernek yapılarındaki hiyerarşik yaşlı kuşak tahakkümünü, deneyimi rehber edinen ve yetkiyi gençlere devreden dinamik bir "akıl hocalığı" modeline dönüştürmek, kültürel varlığı sürdürmenin zorunlu bir ön şartıdır. Yönetimin, dili, tarihi ve toplumsal stratejiyi yeniden üretebilecek entelektüel donanıma sahip genç kuşaklara teslim edilmesi, topluluğun dinamizmini yeniden kazanmasının tek gerçekçi yolu olarak öne çıkmaktadır. Eğer otuz ila kırk yıl gibi son derece kritik bir süre içinde Çerkes kimliğini, yalnızca soyağacı araştırmalarında rastlanan kuru bir etiket olmaktan kurtarmak isteniyorsa, acilen kendi düşünce kuruluşları, dijital arşivleri ve en önemlisi entelektüel üretim merkezleri kurulmalıdır. Sürgün meselesini sadece hüzünlü bir ağıt ritüeli olarak değil, evrensel bir insan hakları meselesi olarak dünya literatürüne kazandırmak, ancak duygusal manipülasyonlardan arındırılmış bilimsel bir tarih yazımı ve metodolojik bir tutumla gerçekleştirilebilir. Bu stratejik dönüşüm, diasporanın kendine dönük iç sorgulamasını acilen tamamlamasını, kültürel kodlarını yeniden işlevselleştirmesini ve kimlik mücadelesini çağın gereklerine uygun, kalıcı ve kurumsal bir zemine oturtmasını zorunlu kılmaktadır. Zira sadece soyadına ve folklora tutunmak, modern dünyanın yıpratıcı güçleri karşısında asla yeterli olmayacak bir savunma mekanizmasıdır; esas olan, dilin yeniden canlandırılması ve Xabze’nin soyut bir teorik bilgi olmaktan çıkıp günlük yaşamın ahlaki pusulası haline gelmesidir ve bu da ancak sürekli entelektüel üretimle sağlanabilecek kolektif bir bilinç sıçraması ile mümkün hale gelecektir. 

KAYNAK ANKET: GÖR-A (1) DAYANAK

https://drive.google.com/drive/folders/1_CqJ_qa4k52ealMiIM0ozg6ingO8fgFO