Türkiye’deki Çerkes diasporasının 21. yüzyılın ilk çeyreğinde sergilediği sosyolojik manzara, basit bir aidiyet beyanının çok ötesine geçerek, tarihsel bir kırılmanın ve modernleşme süreci içerisindeki varoluşsal bir mücadelenin karmaşık katmanlarını gözler önüne sermektedir. Kaynaktaki anketten elde edilen veriler, bu halkın sadece demografik bir veri seti olmadığını, aksine, Büyük Sürgün’ün derin travmalarını, ulus devletin homojenleştirici aygıtlarının yarattığı kültürel baskıyı ve küresel modernitenin getirdiği kimlik erozyonunu kendi bünyesinde taşıyan bir sosyo-politik organizma olduğunu kanıtlar niteliktedir. Katılımcıların kendilerini tanımlama biçimlerindeki hiyerarşi, bir rastlantıdan ziyade, bu halkın ontolojik güvenliğini nerede tahkim ettiğinin ve hangi kimlik katmanlarını toplumsal baskıya karşı birer zırh olarak kullandığının bilinçli veya bilinçaltı bir göstergesidir. Verilerde karşımıza çıkan "Çerkes/Vatandaş/Müslüman" üçlemindeki etnik kimliğin en tepeye yerleştirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana süregelen tekçi ulusal kimlik inşası karşısında sergilenen bir "direniş odağı" olarak kimliğin hâlâ aktif olduğunu ve bu etnik vurgunun basit bir nostalji eylemi olmadığını düşündürmektedir. Bu birincil kimlik tanımının, metropol yaşamının anonimleştirici etkisi altında geçen on yılların ardından bile korunabilmesi, etnik kimliğin kolektif hafızadaki kurucu rolünün ne denli güçlü olduğunu gösterir; ancak analiz bu noktada durmaz, zira bu birincil tanımın niteliği derinlemesine incelenmelidir. Çoğu zaman pratikten yoksun, sadece sembolik bir düzlemde tezahür eden bu aidiyet, sosyolojik literatürde "sembolik etnisite" olarak adlandırılan, geçmişin ihtişamına, acısına ve romantize edilmiş bir versiyonuna duyulan özlemle malul bir dondurulmuş kimlik biçimi olarak işlemektedir. Bireyin kendini beyan düzeyinde "önce Çerkes" olarak tanımlaması ile bu tanımı günlük yaşam pratiğine, ana dil kullanımına, kültürel kodlara ve sosyal ilişkilerine ne kadar aktarabildiği arasındaki uçurum, diasporanın karşı karşıya olduğu en can yakıcı paradoksu oluşturur. Bu durum, bir yandan Çerkesya'nın trajik tarihine sıkı sıkıya tutunan, kültürel mirası bir bayrak gibi taşıyan, diğer yandan ise modern Türkiye toplumunun sunduğu konfor ve anonimlik içinde hızla eriyen bir halkın yaşadığı varoluşsal trajedinin somut bir yansımasıdır; kimlik bir nevi "vicdani borç" haline gelmiş, fakat bu borç, gündelik hayatın dinamikleri karşısında sürekli olarak ertelemeye maruz kalmıştır. Etnik kimliğin pratik alandan çekilip sadece retorik alana hapsolması, kolektif varoluşun zayıflamasına yol açan temel dinamiktir ve bu, diasporanın zihin dünyasında sürekli bir iç çatışma ve suçluluk duygusu yaratmaktadır. Demografik yapının kimlik üzerindeki belirleyici baskısı incelendiğinde, yaş grupları arasındaki keskin yarılma, basit bir kuşak çatışmasının ötesinde, kolektif hafızanın ve kültürel sermayenin devri noktasında yaşanan dramatik bir kopuşun belgesi olarak okunmalıdır. Yaşlı kuşakların kimliği, genellikle "yaşam biçimi" olarak içselleştirilmiş, köyden kente taşınan organik sosyal yapının ve "sessiz bir keder birliği"nin doğal bir sonucu olarak tecrübe edilmiştir; bu kuşak için Çerkeslik, nefes almak gibi, sorgulanmayan bir hakikat ve toplumsal düzenin temel taşıdır. Buna karşılık, genç kuşakların kimliği, modernitenin köksüzleştirdiği ortamda bir sığınak arayışı olarak ortaya çıkmakla birlikte, ağırlıklı olarak dijital platformlarda sergilenen, estetik kaygılarla bezenmiş, popüler kültürün filtrelerinden geçmiş ve yer yer radikal politik söylemlerle harmanlanmış bir "performans" alanına dönüşmüştür. Bu teatral kimlik sunumu, kültürel erozyonun sadece ana dilin kaybıyla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda kimliğin içselleştirilme ve yaşanma biçiminin de köklü bir değişim geçirdiğini, otantiklikten uzaklaşarak temsiliyet ve imaj odaklı bir yapıya kaydığını göstermektedir. Gençlerin retorik düzeydeki yüksek "Çerkeslik" vurgusu, bir yandan küreselleşmenin yarattığı kimlik krizine ve modern hayatın sunduğu derin köksüzlüğe karşı geliştirilmiş bir reaktif savunma mekanizması işlevi görürken, diğer yandan bu vurgunun altının geleneksel kültürel üretimle, özellikle dil ve Xabze’nin günlük pratikleriyle doldurulamaması, "yok olma kaygısı" (Extinction Anxiety) olarak adlandırabileceğimiz kronik bir kolektif nevrozu tetiklemektedir. Bu kaygı, gençleri daha radikal söylemlere itebilir ancak pratik alandaki eylemsizliği maskeleyebilir. Verilerde ortaya çıkan eğitim seviyesi arttıkça kimlik bilincinin keskinleşmesi, hatta entelektüel bir savunma mekanizmasına dönüşmesi, ancak aynı oranda geleneksel pratiklerin azalması olgusu, diasporanın yaşadığı akıl ve kalp arasındaki bu derin yarılmanın en somut yansımasıdır. Eğitimli diaspora ferdi, Çerkes kimliğini akademik bir düzlemde, entelektüel bir okuma ile savunabilirken, evindeki sofradan sokağındaki selamlaşmaya, düğünündeki ritüellere kadar kimliğin gündelik ve cismani kodlarını hızla yitirmekte, böylece kimlik, yaşayan bir varlık olmaktan çıkıp, felsefi bir tartışma konusu haline gelmektedir. Bu durum, kimliğin epistemolojik düzlemde güçlenirken, ontolojik düzlemde zayıflaması gibi tehlikeli bir asimetri yaratmaktadır. Katılımcıların kendilerini "Vatandaş" ve "Müslüman" gibi Türkiye toplumunun ana akımını oluşturan kimliklerle kurdukları hassas ve stratejik ilişki, Türkiye diasporasının siyasal ve toplumsal entegrasyon için geliştirdiği karmaşık "hayatta kalma refleksi"ni açıkça ele vermektedir. Çerkes kimliğinin, bu iki baskın kimlikle açık bir rekabete girmek yerine, onlarla eklemlenerek ve bir nevi onlara yaslanarak varlığını sürdürme çabası, kendini koruma odaklı bir adaptasyon stratejisidir. Ancak bu eklemlenme hali, bir "simbiyoz"dan çok bir "asimilatif baskı" altında gerçekleşmekte olup, zamanla Çerkes kimliğinin özgün ve seküler renklerinin solmasına, ana akım kimliklerin şemsiyesi altında edilgen bir alt kültüre dönüşmesine neden olmaktadır. Özellikle Türkiye’nin toplumsal ikliminde muhafazakâr-dindar eğilimlerin yükseldiği dönemlerde, etnik kimliğin dini kimliğin güçlü gölgesinde kalması ve etnik farklılıkların sadece "dindaşlık" üzerinden tanımlanabilir hale gelmesi, Çerkes kimliğinin özgün siyasal ve kültürel değerlerinin kaybolması riskini tetiklemektedir. Benzer şekilde, seküler ulusalcı reflekslerin güçlendiği dönemlerde ise kimliğin sadece "Türk vatandaşlığı" vurgusu üzerinden tanımlanması, diasporanın 1864 trajedisinden miras kalan özgün demokratik, eşitlikçi ve yerel değerlerinden uzaklaşmasına yol açmaktadır. Bu durum, diaspora için büyük bir kimlik krizini işaret eder: Halk, kendisini tanımlarken kullandığı kavramları gerçekten kendi tarihsel ve kültürel bağlamından mı türetmektedir, yoksa o anki politik iklimin dayattığı, çatışmasız, konforlu ve kabul edilebilir "güvenli tanımlamaların" bir yansıması olarak mı kullanmaktadır? Veriler, diasporanın geniş toplum kesimleriyle gereksiz çatışmalardan kaçınan, aşırı uyumlu ama bu uyum sürecinde kendi merkezini, özerk kimlik alanını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir görüntü çizdiğini fısıldamaktadır. Bu stratejik uyum, kısa vadede toplumsal barışı sağlasa da, uzun vadede Çerkes kimliğini eritmekte ve onu toplumsal çeşitliliğin aktif bir unsuru olmaktan çıkarıp, ana akımın zararsız bir dekorasyonuna dönüştürmektedir. Bu derinlemesine ontolojik kayma ve kimliksel erozyon süreci, kolektif hafızanın nasıl inşa edildiği, seçildiği ve sonraki nesillere nasıl aktarıldığı meselesiyle doğrudan ve çetrefilli bir şekilde ilintilidir. Hafıza, Çerkes diasporası için sadece geçmişe dair pasif bir bilgi yığını değil, aynı zamanda geleceği kurmak, kimliği meşrulaştırmak ve kolektif eylemi teşvik etmek için kullanılan yegâne aktif meşruiyet zeminidir. Ancak verilerdeki tutarsızlıklar, bu hafızanın "seçici" bir doğaya sahip olduğunu ortaya koymaktadır: 1864 sürgünü ve soykırımı, şüphesiz ki kimliğin kurucu mitosu ve temel travması olarak merkezde durmaktadır. Diasporanın zihninde bu büyük trajedinin yeri sabittir; fakat bu kutsanmış acının, bugünün somut siyasal taleplerine, kültürel canlanma projelerine veya kurumsal eylem planlarına dönüşme hızının şaşırtıcı derecede düşük olması, hafızanın eylemden kopuk bir ritüele dönüştüğünü gösterir. Diasporanın, acısını kutsayan, onu sürekli anan ancak bu acıdan somut bir gelecek projeksiyonu, güçlü bir siyasal program veya yeni bir kültürel Rönesans üretemeyen haleti ruhiyesi, onu bir "yas toplumu"na (mourning society) dönüştürmüştür. Yas, bir topluluğu duygusal düzeyde bir arada tutma ve kolektif dayanışmayı sağlama işlevini görür; ancak sosyolojik olarak bu yasın bir "yasaya" (toplumsal bir sözleşmeye, eylem planına ve kurumsal bir programa) dönüşememesi, diasporanın dinamik enerjisini kendi içine hapsederek bir atalet durumu yaratmaktadır. Verilerde ortaya çıkan sivil toplum kuruluşlarına ve kurumsal temsiliyete duyulan yaygın güvensizlik veya bu mekanizmaların zayıflığı, tam da bu kolektif enerjinin akacak güçlü ve inanılır bir mecra bulamamasından kaynaklanmaktadır. Birey, kişisel düzeyde kendisini güçlü bir şekilde Çerkes olarak tanımlamakta, fakat bu güçlü tanımı kolektif bir siyasal veya kültürel güce dönüştürecek kurumsal yapılardan bilinçli olarak kaçınmakta, hatta onlara karşı eleştirel ve mesafeli bir duruş sergilemektedir. İşte bu, modern diasporanın en trajik ve felç edici çıkmazıdır: Bireysel düzeyde zirveye çıkan ve duygusal yoğunluğu yüksek olan aidiyet bilincinin, kurumsal düzeyde bir etkisizliğe ve eylemsizliğe mahkûm olması; bu durum, diasporanın kendi kendini siyaseten nötralize etmesi anlamına gelmektedir. Yerleşim yerlerine göre yapılan derinlemesine mekânsal analizler, kimlik krizinin coğrafi bir izdüşümünü de ortaya koymaktadır. Geleneksel köy yaşantısının, yani kimliğin ve Xabze’nin organik olarak yeniden üretildiği o kapalı devre sosyal sistemin, zorunlu göçler, iç göç ve modernleşme ile çözülmesiyle birlikte, metropollere yayılan Çerkeslik, burada iki büyük tehlike arasında bir sarkaç gibi gidip gelmektedir: kültürel izolasyon anlamına gelebilecek "gettolaşmak" ile kimliğin tamamen çözülmesi anlamına gelen "asimilasyon". Şehirde kurulan dernekler, vakıflar ve kültürel merkezler, kayıp köydeki o doğal yaşamın ve kolektif pratiklerin yapay bir taklidini üretme çabası içine girseler de, bu çaba çoğu zaman resmiyetten, katılımcıların gündelik yaşamlarıyla bağ kurmaktan uzak, sadece folklorik bir gösteri veya belirli özel günlerde hatırlanan bir ritüel olmaktan öteye geçememektedir. Şehirdeki Çerkes birey, kimliğini ancak akşam yemeğinde, bir düğün töreninde, bir dernek etkinliğinde veya sosyal medyada yüzeysel bir etkileşim anında hatırlamakta; günün geri kalan büyük bir bölümünde ise kimliğiyle ilgili herhangi bir pratik sergilemeyen, ana akım toplumla tamamen anonimleşmiş bir kentli olarak yaşamaktadır. Bu durum, Çerkes kimliğinin, bireyin hayatında bir "hayat felsefesi" olmaktan çıkıp, tatil günlerinde veya belirli özel buluşmalarda icra edilen bir "hafta sonu hobisi" ya da bir etiket haline gelme tehlikesini işaret eder. Verilerde kentli nüfusun kimlik konusundaki yüksek hassasiyeti ve retorik vurgunun yoğunluğu, aslında bu derin ve sistemik kaybın farkında olmanın getirdiği büyük bir vicdani telaştan ve kaybetme korkusundan ibarettir. Elden kayıp giden kültürel mirası tutma arzusu, bireyde bu kimliğe daha sıkı sarılma içgüdüsünü doğurur; lakin bu çabanın sonuçsuz kalması, avuçlarından kum taneleri gibi süzülüp giden en hayati unsurların ana dil, geleneksel Xabze ahlakı ve organik sosyal ağlar olduğunu gösterir. Xabze’nin, bir zamanlar toplumsal düzenin, hukukun ve bireyler arası ilişkilerin temelini oluşturan, kolektif yaşamı düzenleyici bir ahlaki sistem olmaktan çıkıp, sadece düğünlerde sergilenen bir "nezaket kuralına" veya yüzeysel bir etikete indirgenmesi, diasporanın içsel erozyonunun ve değerler hiyerarşisindeki kırılmanın en net göstergesidir. Bu mekânsal ve zihinsel dağınıklık, sadece kültürel alanı değil, siyasal duruşları da parçalamakta, ortak bir diaspora stratejisinin eksikliğini doğal bir sonuç olarak ortaya çıkarmaktadır. Dilin, yani bir kültürün ve kolektif hafızanın en hayati damarının sessizliğe gömülmesi süreci, anket verilerindeki dil bilme ve kullanma oranları arasındaki ürkütücü uçurumla somutlaşmaktadır ve bu durum, diasporanın "sessizleşme" (silencing) evresinin son aşamasına geldiğini kanıtlamaktadır. Genç kuşakların büyük bir bölümünün Çerkesçeyi pasif bir şekilde, yani "anlayan ancak konuşamayan" bir kitleye dönüşmesi, kültürel mirasın yaşayan, nefes alan, sürekli üreten bir organizmadan, tozlu raflara kaldırılmış, sadece gösterilen, müzelik bir nesneye dönüştüğünün resmidir. Bu durumun sosyolojik literatürdeki karşılığı "dilsel intihar" (linguistic suicide) gibi bireysel tercihlere indirgenmemeli, aksine modern ulus devletin homojenleştirici eğitim ve medya politikalarıyla zamana yayılmış, sistemik bir "dil kırım"ın (linguicide) doğal sonucu olarak okunmalıdır. Bir topluluk ana dilini kaybettiğinde, sadece iletişim aracını kaybetmez; aynı zamanda dünyayı algılama, düşünme ve yorumlama biçimi de kaçınılmaz olarak egemen kültürün dilinin kavram haritalarıyla sınırlanır. Çerkesçenin o kendine has evren tasavvuru, doğayla ve insanla kurduğu o etik, derin ve hiyerarşik ilişki dili, yerini Türkçenin veya küresel İngilizcenin kavramsal sınırlarına bıraktığında, Xabze’nin hem etik hem de ontolojik zemini de geri dönülmez biçimde kaymaktadır. Verilerde katılımcıların büyük çoğunluğunun ana dilin korunmasını "en öncelikli ve yaşamsal mesele" olarak görmesi, dilin önemine dair yüksek bir farkındalığa işaret ederken, bu farkındalığın pratik alanda bireysel bir çabaya (evde konuşma zorunluluğu, kurslara düzenli katılım, çocuklara dilin öğretilmesi vb.) dönüşmemesi arasındaki derin tutarsızlık, tipik bir "sorumluluğu dışsallaştırma" refleksini gösterir. Diaspora ferdi, dilin korunması gibi ağır ve vicdani yükümlülüğü kurumlara, derneklere veya "başkalarına" havale ederek, kendi üzerindeki yükü ve asimilasyon karşısındaki suçluluk duygusunu hafifletmeye çalışmaktadır. Bu psikolojik mekanizma, bir halkın kendi sonunu izlerken hissettiği çaresizliğin, retorik bir savunma mekanizmasına ve eylemsizlik döngüsüne dönüşmesidir; dil, bu bağlamda, kurtarılması gereken kutsal bir emanet olarak kalırken, gündelik yaşamın kurbanı olmaktadır. Siyasi eğilimler ve toplumsal talepler söz konusu olduğunda, anket verileri, Türkiye Çerkes diasporasının yekpare ve homojen bir siyasal blok olmadığını, aksine Türkiye’nin genel siyasi yarılmalarını (sağ-sol, muhafazakâr-seküler, ulusalcı-liberal) kendi bünyesinde adeta bir minyatür olarak barındırdığını göstermektedir. Ancak buradaki sosyo-politik açıdan en can yakıcı nokta, diasporanın özgün ve hayati siyasi taleplerinin (ana dilde eğitim hakkı, yayın hakkı, kimliksel tanınma, 1864’ün tanınması) Türkiye’nin genel ve baskın siyasi kutuplaşması içinde kolaylıkla araçsallaştırılması, hatta kaybolmasıdır. Kendi özgün gündemini yaratma, siyasal alanda kendi otonom varlığını sergileme ve bu gündemi ana akım siyasetin merkezine taşıma kapasitesini kaybeden diaspora, büyük partilerin ve siyasi akımların birer yan unsuru, birer oy deposu haline gelerek etkisizleşmektedir. Veriler, siyasal katılımın genel olarak yüksek olduğunu gösterse de, bu katılımın "Çerkes kimliği odağında" somut bir talep oluşturma ve bu talebin peşinden gitme oranının dramatik derecede düşük olduğunu ortaya koyar; bu durum, diasporanın bir "lobby" gücü oluşturma ve kolektif iradeyi siyasal bir pazarlık gücüne dönüştürme kapasitesini felç etmektedir. Siyasetçiye duyulan yaygın güvensizlik duygusu ile sivil toplum kuruluşlarına yönelik eleştirel, hatta sinik bakış açısı birleştiğinde, karşımıza sosyolojik olarak "atomize olmuş bir diaspora" manzarası çıkmaktadır. Birey, kendi etnik kimliğini kişisel bir gurur kaynağı, bir nevi duygusal bir kimlik kartı olarak taşımakta, fakat bu gururu ortak bir siyasal iradeye, örgütlü bir eyleme dönüştürecek kolektif güven ortamından ve örgütsel bağlılıktan yoksun kalmaktadır. Bu güven erozyonu, sadece Türkiye devletine ve dış dünyaya karşı değil, aynı zamanda diasporanın kendi iç dinamiklerine, liderlerine ve kurumlarına karşı da gelişmiştir. "Bizden bir şey olmaz," "Hepsi aynı," gibi sinik klişelerin altına gizlenen bu kolektif sinizm, aslında yıllar süren başarısızlık korkusunun, asimilasyon karşısındaki derin çaresizliğin ve kolektif eylem konusundaki tükenmişliğin bir dışavurumu olup, siyasal enerjiyi daha doğmadan yok eden bir iç mekanizma görevi görmektedir. Anavatan Çerkesya ile kurulan ilişkinin analizi ise, diasporanın zihninde var olan "duygusal bir yoğunluk" ile "pratik bir kopukluk" arasındaki sürekli gerilimde kendisini var eden bir çelişkiyi barındırmaktadır. Anavatana gitme arzusu, oradaki gelişmeleri yakından takip etme oranı anket verilerinde yüksek görünse de, bu yoğun duygusal bağın somut bir "geri dönüş" (repatriation) iradesine, yani kalıcı ve kitlesel bir yer değiştirme eylemine evrilmediği açıktır. Kafkasya, diaspora için coğrafi bir bölgeden ziyade, çoğu zaman mitolojik bir "altın çağ" mekanı, trajedinin yaşanmadığı, Xabze’nin tam olarak yaşandığı, kayıp kimliğin restore edilebileceği bir tür sığınılacak hayal bahçesi işlevi görmektedir. Bireyler, gerçek Kafkasya’nın siyasi istikrarsızlıkları, ekonomik zorlukları ve sosyal gerçeklikleriyle yüzleşmek yerine, zihinlerinde kurguladıkları idealize edilmiş bir "anavatan tasviriyle" yetinmekte ve bu tasviri duygusal bir enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Bu "uzaktan sevme" hali, diasporanın Türkiye’deki göreceli konfor alanını, kurulu yaşam düzenini ve ekonomik istikrarını terk etmeden kimliğini duygusal düzeyde koruma çabasının bir parçasıdır. Ancak bu durum, anavatan ile diaspora arasındaki kültürel ve siyasi makasın giderek açılmasına, kültürel kodların birbirinden farklılaşmasına ve nihayetinde birbirini anlayamaz hale gelen, farklı önceliklere sahip iki ayrı toplumun oluşmasına yol açmaktadır. Verilerdeki "anavatanla bağların zayıflığı" itirafı, aslında diasporanın kendi gerçekliğiyle, yani Türkiye’deki kalıcılığı ve asimilasyona karşı mücadelesiyle yüzleştiği en dürüst andır. Dönüş düşüncesinin sadece bir "ütopya" olarak kalması, diasporanın Türkiye’deki kalıcılığını bir kader olarak tescil ederken, bu kalıcılığın bedeli olan kültürel erozyonu da, duygusal bir yas süreci eşliğinde kabullendiği anlamına gelmektedir; bu, pratik tercihin duygusal arzuyu yendiği kritik bir kesişim noktasıdır. Kadınların diaspora içindeki konumu ve kimlik inşasındaki rolleri, hem tarihsel mirası hem de modern çelişkileri yansıtan, analiz edilmesi gereken bir diğer hayati ve genellikle göz ardı edilen sosyolojik katmandır. Veriler, kadınların, özellikle dilin ve geleneğin (yemekler, törenler, çocuk yetiştirme) ev içi ve mikro düzeydeki kültürel aktarımında asli ve vazgeçilmez fail olduklarını teyit etmektedir. Ancak aynı veriler ve gözlemler, kadınların bu asli rolleri taşımalarına rağmen, diasporanın karar alma mekanizmalarında, dernek yönetimlerinde ve kamusal temsil alanlarında hala geleneksel patriyarkal bariyerlerle karşılaştıklarını ve erkek egemen hiyerarşiler tarafından gölgelendiklerini duyumsatmaktadır. Çerkes kadınına atfedilen o "soylu, özgür, savaşçı ve belirleyici" tarihsel imaj ile modern diasporanın toplumsal gerçekliği arasındaki derin fark, idealleştirilmiş geçmişin, bugünün yapısal sorunlarını, özellikle de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, romantik bir perdeyle örtbas etmek için nasıl kullanıldığını göstermektedir. Kadınlar, kültürü ev içinde koruyucu ve taşıyıcı bir rol üstlenirken, diasporanın siyasal ve kurumsal geleceğini şekillendiren tartışmalarda ve iktidar alanlarında erkek egemen dilin ve yapıların gölgesinde kalmaktadırlar. Bu çelişki, diasporanın demokratikleşme sancılarının da temel bir parçasıdır: Kendi içindeki yapısal eşitsizlikleri "kadim gelenek" (Xabze’nin yanlış yorumu) maskesi altında meşrulaştıran ve kadın emeğini görünmez kılan bir topluluğun, dış dünyaya karşı siyasal ve demokratik hak savunuculuğu yapması, daha önce bahsettiğimiz sarsıcı kimliksel paradokslardan birini teşkil etmektedir. Kadınların temsil ve karar mekanizmalarına tam katılımının sağlanamaması, diasporanın kolektif potansiyelinin yarısını atıl bırakmakta ve onu geleneksel dogmalarla sınırlayan, ileriye dönük vizyonunu kısıtlayan bir kısır döngüye sokmaktadır. Anket verilerinden süzülen 21. yüzyıl Türkiye Çerkes diasporası manzarası, yüksek ve duygusal bir aidiyet bilincinin, derin ve kronik bir uygulama yetersizliğiyle kesiştiği, kritik bir eşikteki topluluğu resmetmektedir. Bu durum, sadece "sembolik etnisite" kavramının tanımladığı yüzeysel bir olgudan öteye geçen, bir halkın geleceğe dair ontolojik varlık mücadelesi olarak nitelendirilmelidir. Diaspora, bir yandan küresel modernitenin ve ulus devlet politikalarının kesintisiz öğütücü çarkları arasında kimliğini koruma mücadelesi verirken, diğer yandan kendi içindeki yapısal tutarsızlıklarla, kurumsal zayıflıklarla, kolektif eylemsizlik sinizmiyle ve hafıza kaybının getirdiği ataletle boğuşmaktadır. Veriler bize şunu kesin bir dille söylemektedir: Çerkeslik, Türkiye’de bireysel düzeyde, duygusal bir yoğunlukla, adeta bir "ruh hali" veya vicdani bir yükümlülük olarak varlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir. Ancak Çerkeslik, bir "toplumsal gerçeklik," kolektif bir yaşam pratikleri bütünü ve örgütlü bir siyasal güç olarak hızla ve dramatik bir biçimde kan kaybetmektedir. Bu kan kaybının durdurulması, sadece romantize edilmiş bir geçmişe öykünmekle, acıları kutsamakla veya mitolojik Kafkasya hayalleri kurmakla değil, bugünün yakıcı gerçekleriyle, asimilasyonun ince yüzüyle, içteki sinizmle ve diasporanın kendi içindeki iktidar ve temsil odaklarıyla cesurca ve dürüstçe hesaplaşmasıyla mümkün olabilir. Bu hesaplaşma yapılmadığı takdirde, geleceğin sosyolojik analizleri ve anket çalışmaları, var olan dinamik bir toplumun karmaşık portresini değil, bir zamanlar güçlü bir şekilde var olmuş bir halkın hüzünlü hatırasını ve kültürel nekrolojisini kayda geçirmekten öteye gidemeyecektir; ve bu, 500+ kişinin verdiği yanıtların ötesinde, kolektif bir yenilgi anlamına gelecektir. VERİ KAYNAĞI: https://drive.google.com/drive/u/0/folders/1_CqJ_qa4k52ealMiIM0ozg6ingO8fgFO