#APiSCANBERK

Yeni bir Çerkeslik vizyonu:

Modern dünyanın, zamana karşı yarışan akışkan, geçirgen ve sürekli bir dönüşüm içerisinde devinen o çok katmanlı yapısı, geleneksel aidiyet bağlarının büyük bir hızla çözülmeye yüz tuttuğu bu kaotik çağda, Çerkes diasporasının karşı karşıya kaldığı belki de en zorlu, en köklü ve en hayati sosyolojik sınavı teşkil etmektedir. Bireyin artık rasyonel sınırları çoktan aşmış, tek bir aidiyet dairesine sığması, dar gelmesi, hatta neredeyse imkansız hale gelmiş bu yeni, parçalı ve oldukça karmaşık varoluş biçimi; ne yazık ki diaspora düşün dünyasının o aşınmaz, statik, değişime kapalı ve içine gömülü duvarlarına çarpmakta ve orada yankısız, karşılıksız, tamamen çaresiz kalmaktadır. Özellikle Türkiye’nin içinden geçtiği fırtınalı siyasi süreçler, derinleşen iktisadi yarılmalar ve sürekli şekil değiştiren sosyo-kültürel fay hatları, bu kopuş makasını her geçen gün çok daha vahim bir şekilde derinleştirmekte; tek tipleştirici resmi kamusal anlatı ile toplumsal hafızanın en ücra, en gizli ve en derinlikli katmanlarında biriken o tarihsel gerçeklik arasındaki gerilimi kronik, iyileşmez bir hale getirmektedir. Metropol hayatının acımasız ritmi, betonlaşan kentlerin ruhsuzluğu, dijitalleşen kamusal alanın parçalayıcı etkisi, Çerkes kimliğini de o köklerinden, o kadim damarından koparıp modern birer akışkanlığa, yani bir tür belirsizliğe, savruluşa teslim etmektedir. Diaspora seçkinleri ise güncel hayatın en ince, en hassas kılcal damarlarına kadar sızan bu radikal devingenliği kavramak, analiz etmek ve ona uygun yeni stratejiler geliştirmek yerine, etnik aidiyeti toplumsal hayatın tamamen dışına itilmiş, steril, havasız bir laboratuvar ortamında korunan bir nesne ya da kimsenin dokunmasına izin verilmeyen kutsal bir emanet gibi saklama refleksinde inatla ısrar etmektedir. Kimliği hayatın gerçekliğinden, sokağın o kontrolsüz dinamizminden, siyasetin karmaşık labirentlerinden ve modernitenin çelişkili doğasından tamamen kopararak sadece belirli anma günlerine, folklorik dans ritüellerine ve nostaljik birer müze objesine indirgeyen bu dar ufuklu yaklaşım, aslında bizzat kendi elleriyle inşa edilmiş, dışarıya kapalı, zihinsel bir hapishanedir. Kültürel mirası geleceğe taşıma iddiasındaki bu ezberci dil, bugünün Türkiye’sinin metropollerinde ekonomik, entelektüel ve varoluşsal bir hayatta kalma mücadelesi veren yeni insan tipinin gerçekliğine hiçbir şekilde dokunamamakta; dokunamadığı, anlayamadığı ve kapsayamadığı ölçüde de onu yalnızlığa, köksüzlüğe, yabancılaşmaya ve kaçınılmaz bir asimilasyon sarmalının o en karanlık derinliklerine terk etmektedir. Folklorun o göz alıcı ama içi boş, sadece bir sahne dekoru kadar geçici olan sessiz kabuğuna sığınarak asırlık bir çınarın kurumaya yüz tutmuş dallarını gizlemeye çalışmak, ne tarihsel bir sorumluluk bilinciyle ne de sosyolojik gerçeklikle bağdaşmaktadır; asıl korkulan, kimliğin moderniteyle temas ettiğinde erimesi değil, belki de bu değişimin getireceği konforlu statükonun sarsılması, o küçük iktidar alanlarının elden gitmesidir.


Bu derin idraksizlik ve günceli, dünyayı, yaşanan dönüşümü ıskalama hali, kaçınılmaz bir netice olarak diaspora kurumlarının ve mevcut sivil toplum yapılarının içsel bir felç yaşamasına, adeta bir hareket kabiliyeti yitimine, kilitlenmişliğine yol açmaktadır. Temelde aynı tarihsel trajediden, aynı sürgün coğrafyasından ve aynı acı veren kültürel kaynaktan beslendiğini, onun varisi olduğunu iddia eden yapıların bir türlü bir araya gelemeyişi, sıradan bir yönetimsel başarısızlık ya da basit bir fikir ayrılığı değil; derin, köklü, kemikleşmiş ve adeta hastalıklı bir çift merkezli anatomik yapının, bir bölünmüşlük halinin tezahürüdür. Bugün Çerkeslik, dağınık kitleleri ortak bir gelecek ülküsünde, ortak bir vizyonda bir arada tutacak kurucu, kapsayıcı, kuşatıcı ve birleştirici bir üst kimlik, yani toplumsal bir çimento vazifesi görmek yerine; ne yazık ki aktörlerin kendi dar alt kimliklerini, ideolojik pozisyonlarını veya kişisel, küçük ikballerini meşrulaştırmak için kullandığı elverişli birer koçbaşına dönüştürülmüştür. Türkiye’nin katı, uzlaşmasız ve keskin fay hatlarıyla bölünmüş mevcut siyasi iklimi, diaspora kurumlarının en kılcal noktalarına kadar sirayet etmiş ve buraları adeta makro siyasetin, partizan kavgaların, bitmek bilmez mikro cepheleri haline getirmiştir. Her grup, kendi ideolojik, siyasi ya da inançsal doğrusunu mutlaklaştırırken, Çerkesliği bu dar doğruların koruyucu kalkanı ya da karşı tarafa fırlatılacak bir meşruiyet oku haline getirmekten geri durmamaktadır. Başkalarının durduğu yeri yozlaşma, hainlik veya kültürel sapma ilan edip, kendi dar patikasını yegane kurtuluş yolu olarak sunan bu refleksif çatışma dinamikleri, aslında sahte bir hegemonya kurma ve cılız bir güç devşirme yarışından başka hiçbir şeye hizmet etmemektedir. Çerkesliği, Türkiye’nin gündelik ve sığ ideolojik kavgalarının kullanışlı bir enstrümanı haline getiren bu tahakküm mücadelesi, toplumsal ortak paydanın içini sinsice boşaltmakta; kendi halkının geleceğini yerel siyasi dengelerin, küçük hesapların ve günlük ikbal beklentilerinin mezesi haline getiren bir akıl, hangi yüksek milliyetçilik tezinden veya demokratik değerden söz edebilir? Bu dağınık, vizyonsuz ve kendi içine kapanmış yapı, niteliksel bir büyüme gerçekleştirmek yerine, tüm entelektüel ve örgütsel enerjisini birbirini tüketmek, zayıflatmak ve mevcut kurumsal mevzileri korumak uğruna feda etmektedir.


Kriz anlarında diasporanın sergilediği en trajikomik ve savunmacı refleks ise kendini modern dünyanın dinamiklerinden, dış dünyanın etkilerinden ve etnik dışı kimliklerden tamamen arındırma, yani naif ve sosyolojik olarak imkansız bir temizlik arayışına girişme yanılgısıdır. Oysa Türkiye’nin bugünkü ağır ekonomik girdapları, kronikleşen güvencesizlik ortamı ve bireyin hayatta kalma mücadelesi, kimliksel kaygıların çok önünde giden rasyonel, sert ve kaçınılmaz zorunluluklar dayatmaktadır. Bir Çerkes gencinin kariyer planlaması, ekonomik varoluş çabası, akademik yetkinlik arayışı veya bireysel özgürlük talebi, kurumların dayattığı dogmatik Çerkesliği yaşatma gayretinin önüne geçtiğinde, bunu bir sadakatsizlik, köksüzlük veya kültürel çürüme olarak damgalamak, sosyolojinin en temel yasalarını ve insan doğasını kibirli, sığ ve anakronik bir şekilde inkar etmektir. Geçim derdiyle boğuşan, yarınından emin olamayan, geleceğini inşa etmeye çalışan bir gence, senede bir kez salonlarda ağıt yakmayı, belli ritüelleri tekrar etmeyi yegane ödev olarak sunmak hangi rasyonel stratejinin ürünüdür, hangi aklın eseridir? Kimliği hayatın acımasız rekabet sahasından, modern dünyanın entelektüel meydan okumalarından kaçırarak sterilize etmeye çalışmak, o kimliği taşıyan bireyleri modern dünyanın vahşi şartları karşısında donanımsız, silahsız ve tamamen savunmasız bırakmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır. Siyasal yönelimleri, dünyevi kaygıları veya modern yaşam pratiklerini dışlayıcı, aforoz edici bir dille mahkum etmek, diasporanın kendi insan kaynağını, kendi geleceğini bizzat kendi elleriyle baltalaması, kökünü kurutması demektir. Gerçekçi, onurlu ve kalıcı bir varoluş, hayatın bu dayatmacı zorunluluklarını ve modernitenin getirdiği kaçınılmaz etkileri reddederek değil; aksine modern dünyanın tüm karmaşık renklerini, rasyonel kazanımlarını, teknolojik imkanlarını ve felsefi birikimlerini Çerkeslik merkezli bir disiplinle harmanlayarak, onlarla cesurca ve akılcı bir şekilde yüzleşerek mümkündür. Bireyi kültürel bir hapishaneye mahkum etmek yerine, ona dünyayı fethedecek, kendini ifade edecek zihinsel bir omurga ve donanım kazandırmak, diasporanın asıl ve vazgeçilmez ödevi olmalıdır.


Bu kısırdöngünün, zihinsel tıkanıklığın ve kurumsal felcin aşılması, hamasetin o çok konforlu, hiçbir sorumluluk yüklemeyen ve sadece şanlı geçmişi sürekli övmekle yetinen o atıl alanından derhal ve kararlılıkla çıkmayı gerektirmektedir. Siyasi kürsülerden yapılan içi boş, retorik düzeyindeki övgülerin ya da sosyal medyanın sığ sularında tüketilen günübirlik polemiklerin bu topluma kazandıracağı tek bir santimlik mevzi bile yoktur; aksine bu durum, kolektif bilinci köreltmekte, algıları manipüle etmekte ve yapısal sorunları görünmez kılarak ertelemektedir. Bugün acilen ihtiyaç duyulan şey, kalabalıkların niceliksel gürültüsünü veya sloganik coşkusunu değil, niteliğin kurucu ve dönüştürücü gücünü örgütleyecek, bağımsız, disiplinli, liyakat sahibi bir "Aydınlar Topluluğu" zeminini titizlikle inşa etmektir. Türkiye’nin sürekli değişen, kaygan siyasi dengeleri ve toplumsal fay hatları karşısında, bu zemin sıradan bir dernekçilik ya da reaksiyoner bir sivil toplum faaliyeti yürütmenin çok ötesine geçmek zorundadır. Toplumsal sorunları sosyolojik bir soğukkanlılıkla analiz eden, orta ve uzun vadeli stratejiler üreten, küresel ve yerel siyasetin dinamiklerini doğru okuyan gerçek bir entelektüel mutfak kurulmalıdır. Bu mutfak, farklı siyasi, ideolojik ve alt kimliksel aidiyetlere sahip Çerkes bireylerinin, kendi özgül ağırlıklarını ve rasyonel dünyalarını yitirmeden ortak bir demokratik vizyonda, asgari müştereklerde nasıl buluşabileceğini akılcı yöntemlerle formüle etmelidir. Kendi çelişkileriyle yüzleşmekten korkmayan, sorunları halının altına süpürmek yerine onların üzerine rasyonel bir kararlılıkla giden bir akıl, diasporayı edilgen bir tarihsel nesne olmaktan çıkarıp, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olan iradeli bir siyasi ve kültürel aktöre dönüştürecektir. Bu dönüşüm sadece bir isim değişikliği ya da yeni bir yönetim kurulu seçimi meselesi değildir; bu, düşünsel bir devrimdir. İnsanların birbirini suçlamaktan vazgeçip, üretmeye odaklandığı, bilginin, tecrübenin ve liyakatin baş tacı edildiği bir ekosistemin oluşturulmasıdır.


İnşa edilmesi gereken bu yeni gelecek vizyonu, Çerkesliği modern kimliklerin ve Türkiye’nin karmaşık sosyolojik yapısının içinde eritip yok eden bir teslimiyetçiliği ve "entegrasyon" adı altındaki gönüllü asimilasyonu ne kadar reddediyorsa, onu dünyadan ve ülkeden koparan, içe hapseden bir gettolaşma izolasyonunu da aynı şiddetle reddetmelidir. Asıl kurtarıcı formül, modernitenin sunduğu tüm kazanımları, demokratik hak arayışlarını ve bireysel alt kimlikleri, Çerkesliğin o köklü, ahlaki ve insani potasında birer zenginlik unsuru olarak işleyebilecek kapsayıcı bir zihniyet devriminde yatmaktadır. Bir Çerkes bireyin iş dünyasında elde ettiği küresel ya da yerel başarı, akademideki kuramsal derinliği, sanattaki avangart üretkenliği veya kamusal siyasetteki demokratik etkinliği, Çerkes kimliğinin dışındaki, ona yabancı veya mesafeli süreçler olarak konumlandırılmamalıdır. Tam aksine, bu modern başarıların ve toplumsal mevkilerin her biri, merkezin entelektüel, siyasi ve toplumsal sermayesini büyütecek, ona kamusal alanda gerçek bir meşruiyet, görünürlük ve söz söyleme gücü kazandıracak stratejik kaynaklar olarak kodlanmalıdır. Kimliğimizi Türkiye’nin ve dünyanın fırtınalı, kaygan ikliminden köşe bucak kaçırılan, kırılgan ve tozlu bir antik nesne muamelesi görmekten kesin olarak kurtarmak zorundayız. Onu, o fırtınaların tam ortasında yön bulan, modern kurumları yöneten, entelektüel tartışmalara yön veren, üreten ve çağdaş dünyaya kendi evrensel değerleriyle seslenen kurucu bir özne haline getirdiğimiz gün, iç çekişmeleriyle kendi kendini tüketen bir kitle olmaktan sıyrılıp, iradeli, örgütlü ve geleceğe yön veren tarihsel bir topluluk haline gelebiliriz. Ancak bu ödünsüz, rasyonel ve disiplinli dönüşüm, tarihsel mirası geleceğin modern, özgürlükçü ve demokratik vizyonuyla taçlandırmanın, bu topraklarda onurlu bir şekilde var kalabilmenin yegane ve kaçınılmaz yoludur. Türkiye koşullarında bir varlık mücadelesi yürütmek, rüzgara karşı durmakla değil, o rüzgarı kendi yelkenlerine dolduracak stratejik bir akılla mümkündür. Bu akıl, duyguların körlüğünden kurtulmuş, gerçekçi ve pragmatik bir bakış açısını zorunlu kılar.


Türkiye’nin mevcut sosyo-politik ikliminde, bu stratejik aklın önündeki en büyük yapısal engel, diaspora kurumlarının kendi özerk alanlarını inşa etmek yerine, makro siyasetin mikro taşeronluğuna soyunmuş olmalarıdır. Dernek ve vakıf çatıları altında yürütülen faaliyetlerin, toplumu geleceğe taşıyacak özgün bir doktrin üretmekten ziyade, Türkiye’deki egemen siyasi kamplaşmaların dilini, üslubunu ve reflekslerini taklit etmesi, entelektüel çoraklığın en açık kanıtıdır. Kendi içindeki çoğulculuğu yönetemeyen, farklı fikirlerin bir arada var olmasına tahammül edemeyen bir yapının, dış dünyaya karşı demokratik hak talebinde bulunması sarsıcı bir tutarsızlıktır. Statükoyu elinde tutan aktörler, kurumsal mevzilerini korumak adına, toplumun dinamik unsurlarını sistemin dışına itmekte ve böylece kendi dar çevrelerinde kurdukları sahte iktidar alanlarında teselli aramaktadırlar. Bu durum, kurumların toplumsal tabandan kopmasına ve sadece belirli bir yaş grubunun ya da ideolojik çerçevenin hapsedildiği hantal yapılara dönüşmesine yol açmaktadır. Değişen dünya şartlarını ve Türkiye’nin ekonomik gerçeklerini ıskalayan bu kurumsal körlük, Çerkes kimliğini kamusal alanda güçlü bir aktör kılmak yerine, onu yerel idarelerin veya genel siyasetin icazetine muhtaç, edilgen bir lobicilik faaliyetinin nesnesi haline getirmektedir. Bu kurumlar, adeta kendi kalelerini inşa edip o kalelerin içinde hayali düşmanlarla savaşarak enerjilerini tüketmektedirler. Oysa dışarısı, yani gerçek hayat, bu kurumların sunduğu dar kalıpları çoktan aşmış durumdadır.


Bu entelektüel tıkanıklığın en somut tezahürü, tarihsel bir felsefi derinliğe ve toplumsal düzenleyici normlara sahip olan Xabze gibi kurucu ilkelerin, bugünün dünyasında adeta birer görgü kuralı veya düğün protokolü seviyesine indirgenmiş olmasıdır. Xabze, özü itibarıyla bireyin toplumsal sorumluluğunu, adaleti, eşitliği ve insan onurunu merkeze alan evrensel bir ahlak disiplini ve sivil bir hukuk çerçevesi sunarken; onun bu kurucu ve dönüştürücü potansiyeli tamamen göz ardı edilmektedir. Kültürü sadece ritüellerden, kıyafetlerden ve nostaljik anlatılardan ibaret gören bu sığ yaklaşım, modernitenin rasyonel meydan okumaları karşısında hiçbir varlık gösterememektedir. Metropollerde hayatta kalma, kariyer edinme ve entelektüel bir kimlik inşa etme mücadelesi veren yeni nesil, kendisine dayatılan bu içi boşaltılmış, biçimsel kültür kalıpları içinde kendi varoluşuna dair bir anlam bulamamaktadır. Felsefi arka planından koparılan her değer gibi, bu kurallar bütünü de zamanla işlevsizleşmekte ve modern hayatın akışında birer ayak bağı olarak algılanmaya başlanmaktadır. Kültürel mirası geleceğe taşımak, onu geçmişin kalıplarına aynen sadık kalarak dondurmakla değil; özündeki ahlaki ve insani ilkeleri çağın diliyle yeniden yorumlayarak, modern dünyanın karmaşık sorunlarına çözümler üretebilecek bir vizyona kavuşturmakla mümkündür. Gerçek bir kültür taşıyıcılığı, müze bekçiliği yapmakla değil, o kültürün ruhunu bugünün insanının yaşam pratiğine bir rehber olarak sokabilmekle ölçülür.


Diaspora seçkinlerinin, yeni neslin çok katmanlı kimlik arayışlarını ve modern yaşam pratiklerini "yozlaşma" olarak damgalama kolaycılığı, aslında kendi entelektüel ve idari yetersizliklerini gizlemek için kullandıkları konforlu bir kalkandır. Türkiye’nin bugünkü ekonomik kriz sarmalında, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelecek kaygısıyla boğuşan bir gence, profesyonel hayatına veya entelektüel gelişimine hiçbir katkı sunmayan statik bir aidiyet dayatmak, rasyonel bir akılla açıklanamaz. Genç kuşaklar, küresel ağların, dijital kültürün ve modern eğitim imkanlarının sunduğu geniş ufukla dünyayı anlamlandırmaya çalışırken, onları dar bir etnik gettonun sınırları içine hapsetmeye çalışmak, asimilasyon sürecini hızlandırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Kimlik, bireye hayatın zorlukları karşısında direnç katacak, onun entelektüel kapasitesini büyütecek bir donanım haline getirilmediği sürece, rasyonel bir bireyin öncelikler sıralamasında gerilere düşmesi kaçınılmazdır. Siyasal yönelimleri, estetik tercihleri ya da modern yaşam tarzları nedeniyle dışlanan her birey, diasporanın geleceğinden eksilen bir tuğladır ve bu dışlayıcı dil, kendi geleceğini kendi elleriyle dinamitleyen trajik bir idraksizliğin eseridir. Gençlerin dilini konuşamayan, onların dünyasına giremeyen, onların heyecanlarını paylaşamayan hiçbir kurumun geleceği inşa etme şansı yoktur; bu kurumlar sadece kendi içlerinde konuşan yaşlı bir topluluk olmaya mahkumdurlar.


Türkiye’nin içinde bulunduğu bu çetin şartlar, diaspora için hamasi nutukların ve günübirlik polemiklerin ötesinde, soğukkanlı ve disiplinli bir kurumsallaşmayı zorunlu kılmaktadır. Bahsi geçen "Aydınlar Topluluğu" veya stratejik mutfak, sadece akademik unvanlara sahip kişilerin bir araya gelerek bildiri yayınladığı sembolik bir meclis olmanın ötesine geçmelidir. Bu zemin; Türkiye’nin ve dünyanın değişen sosyolojik dengelerini anlık olarak takip eden, veri temelli analizler yapan, dil, tarih ve kültür politikaları geliştiren gerçek bir düşünce kuruluşu gibi çalışmak zorundadır. Farklı alt kimliklerin, ideolojik kamplaşmaların ve inançsal farklılıkların yarattığı dağınıklık, ancak bu mutfakta üretilecek kapsayıcı, demokratik ve rasyonel bir gelecek vizyonuyla aşılabilir. Bu vizyon, bireylerin diğer aidiyetlerini yok saymayan, aksine onları Çerkeslik ortak paydasında birer zenginlik ve etki alanı olarak konumlandıran bir mimariye sahip olmalıdır. Çelişkilerden beslenen sahte hegemonyaların yıkılması ve enerjinin birbirini tüketmek yerine kurucu projelere harcanması, ancak böylesi disiplinli ve liyakat temelli bir entelektüel liderlikle hayata geçirilebilir. Bu yeni liderlik tarzı, otoriter değil, katılımcı; savunmacı değil, yapıcı bir karaktere bürünmelidir. İnsanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyen değil, imkanlar yaratan bir anlayışın hakim olması şarttır.


Bu bağlamda, bireysel başarıların kurumsal bir güce ve toplumsal sermayeye dönüştürülmesi süreci, mevcut diaspora yapılarının en zayıf halkasıdır. İş dünyasında, akademide, sanatta veya siyasette önemli mevkilere gelmiş Çerkes bireyler, mevcut kurumların vizyonsuzluğu, iç çekişmeleri ve liyakatten uzak yönetim tarzı nedeniyle bu yapılardan uzak durmayı tercih etmektedirler. Mevcut yapılar, bu nitelikli insan kaynağını bünyesine katmak ve onların birikiminden faydalanmak yerine, geleneksel hiyerarşileri veya dar grup çıkarlarını dayatarak bu isimleri yabancılaştırmaktadır. Oysa modern dünyada bir topluluğun gücü, sadece nüfus yoğunluğuyla değil, yetiştirdiği nitelikli bireylerin kamusal alanda işgal ettiği alanın büyüklüğü ve ürettiği sözün değeriyle ölçülür. Başarılı bir iş insanının sermayesi, bir akademisyenin kuramsal derinliği veya bir sanatçının estetik üretimi, Çerkes kimliğinin entelektüel havuzunu büyütecek, ona kamusal alanda meşruiyet ve itibar kazandıracak en değerli enstrümanlardır. Bu kazanımları merkeze bağlayacak, onları kolektif bir iradenin parçası kılacak esnek, geçirgen ve profesyonel mekanizmalar inşa edilmediği sürece, diaspora kendi cevherlerini modernitenin değirmeninde öğütmeye devam edecektir. Bu bir yetenek kaybıdır, bu bir geleceği kaybetme biçimidir. Kurumlar, bu insanların etiketlerine değil, onların dünyaya bakış açılarına, bağlantılarına ve tecrübelerine ihtiyaç duymalıdır.


Geleceğin vizyonu, kimliği dış dünyadan korunan kırılgan bir antik nesne olmaktan çıkarıp, o dünyanın kurucu, üreten ve dönüştüren dinamik bir öznesi haline getirmekle şekillenecektir. Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği bu tarihi dönüşüm eşiğinde, Çerkes diasporası ya kendi iç çelişkileriyle boğuşarak folklorik bir anı haline gelmeyi kabul edecek ya da rasyonel, disiplinli ve demokratik bir zihniyet devrimiyle kendi kaderini eline alacaktır. Tarihsel mirasın büyüklüğü, geleceğin inşası için tek başına yeterli bir teminat değildir; o miras ancak bugünün modern bilgisiyle, entelektüel derinliğiyle ve stratejik aklıyla taçlandırıldığında kalıcı bir varoluşa zemin teşkil edebilir. Rüzgarın yönünü değiştiremiyorsak, yelkenlerimizi rasyonel bir disiplinle ayarlamak ve modern dünyanın tüm renklerini bu kurucu merkezin potasında eriterek geleceğe yürümek, bu topraklarda onurlu ve iradeli bir topluluk olarak var kalabilmenin yegane ve kaçınılmaz yoludur. Bu, bir son değil, belki de gerçek anlamda bir başlangıç olabilir; eğer cesaretle, akılla ve büyük bir kararlılıkla, bugünün gerçekliğine bakıp yarının inşasına girişebilirsek, Çerkes kimliği sadece bir geçmiş değil, aynı zamanda canlı, yaşayan ve geleceğe yön veren bir güç haline gelecektir. Her şeyden öte, bu bir tercih meselesidir; kendi ellerimizle bir geleceğe mi yürümek istiyoruz, yoksa tarihin akışına terk edilmiş bir enkaz mı olmak istiyoruz?