#APiSCANBERK

ÇERKES AKTİVİZMİNİN TÜKENMEYEN KİBRİ

 İki binli yılların sonlarından itibaren belirginleşen ve 2010’lu yılların ilk yarısında sokaklara, meydanlara, salonlara sığmayan o devasa siyasi ivmenin bugün vardığı nokta, yalnızca bir yenilgi değil, aynı zamanda trajik bir çürümedir. Tarihin nadir sunduğu bir uyanış anının, bizzat o anın "öncüsü" olma iddiasındaki kadrolar tarafından nasıl heba edildiği ortadayken, bugün karşı karşıya bırakıldığımız tablo çok daha ağır ve sinir bozucudur. Dünün ideolojik sekterleri, kendi elleriyle inşa ettikleri ve altında binlerce gencin umudunu ezdikleri o devasa enkazın tam tepesine tırmanmış, hiçbir ahlaki veya siyasi özeleştiri verme gereği duymadan "Çerkes halkını" suçlama cüretini sergilemektedir. Bu, salt bir siyasi başarısızlık öyküsü değil; kendi dar gruplarının, fraksiyonlarının ve dış dünyaya kapalı ideolojik gettolarının sınırlarını aşamamış bir elitin, yenilginin faturasını sıradan insana keserek kendini temize çekme çabasıdır. Aynı amaca yürüdükleri, aynı varoluşsal kaygıları taşıdıkları insanlarla aynı masaya oturmayı bile "siyasi bir taviz", bir "kirlenme" veya "ilkelerden sapma" olarak gören bu sözde öncülerin, ortaya çıkan yıkımın ardında kendi gölgelerini aramamak için sergiledikleri bu tavır, siyasi ikiyüzlülüğün ulaştığı en tehlikeli zirveyi temsil etmektedir. Ortada öylesine büyük bir kibir vardır ki, kendi kısırlıklarını toplumun bütününe teşmil ederek, asırlık bir var olma mücadelesini kendi narsisizmlerinin mezesi haline getirmekten zerre kadar hicap duymazlar.

Geçmişin o puslu aynasına baktıklarında yalnızca kendi uydurdukları "kahramanlık" destanlarını ve ne pahasına olursa olsun korudukları "haklılıklarını" gören o dönemin aktörleri, adeta paralel bir evrende yaşamaya devam etmektedirler. Sokaklarda neden binlerin, on binlerin tek bir yürek olarak toplanamadığı, asimilasyona ve yok oluşa karşı muazzam bir direncin filizlenemediği sorulduğunda, dillerine pelesenk ettikleri ezberler hep aynıdır ve asla değişmez: "Halk bizi anlamadı", "Çerkesler zaten asimile olmayı çoktan seçmişti", "Toplum apolitik, konformist ve korkaktı." Oysa bu, gerçeğin bilinçli ve sistematik bir biçimde katledilmesidir. Hayır, bu toplum ne korkaktı ne de asimile olmaya dünden razıydı; asıl sorun, sizin o devasa kibrinizden bir milim dahi taviz verip, farklılıkları kucaklayan ortak bir çatı kuramayacak kadar bencil, ufuksuz ve vizyonsuz olmanızdı. Gözlerindeki ateşle omuz omuza direnişe geçen, yılların suskunluğunu yırtıp atan gençleri, kendi aranızdaki "kim daha devrimci", "kim daha tavizsiz", "kim daha gerçek ve köklerine bağlı Çerkes" şeklindeki hastalıklı sidik yarışlarına kurban ettiniz. Kendi klanınızın, derneğinizin veya fraksiyonunuzun o mikroskobik iktidar alanını, koca bir halkın makro düzeydeki kurtuluşuna ve siyasi bütünlüğüne hiç düşünmeden tercih ettiniz. Tüm bu yıkımın, tüm bu parçalanmışlığın muhasebesini yapmadan, faturayı sokaktaki insana kesip sosyolojik bir analiz kasıyormuş gibi davranmak, en hafif tabirle siyasi ahlaksızlık, en ağır tabirle ise tarihsel bir ihanettir.

Dün, aynı dertten muzdarip oldukları insanlarla bir araya gelip iki satırlık ortak bir asgari müşterek bildirisi kaleme almayı dahi kendi "ideolojik safkanlıklarına" yönelmiş varoluşsal bir tehdit olarak görenler, bugün sığındıkları fildişi kulelerinden Çerkes halkına parmak sallama hakkını kendilerinde bulabilmektedir. Kayseri'nin Uzunyayla'sındaki bir esnafın, İstanbul'un karmaşasındaki bir üniversite öğrencisinin, Samsun'un köylerindeki bir çiftçinin anadilini, kültürünü ve kimliğini yavaş yavaş kaybetmesini "duyarsızlık" veya "ihanet" olarak yaftalamak, o konforlu kulelerden bakıldığında son derece kolaydır. Asıl zor ve meşakkatli olan; o insanların önüne, şüphe duymadan güvenebilecekleri, kendi içinde birbirini yemeyen, asgari demokratik değerlerde birleşmiş, devlete ve asimilasyon çarklarına karşı tek sesli, vakur ve itibarlı bir siyasi irade koyabilmekti. Siz, toplumun size sunduğu o tertemiz iradeyi kendi bitmek bilmeyen çekişmelerinizle paramparça edip, zayıf ve cılız parçalar halinde devlete altın tepside sunduktan sonra, tabanın umutsuzluğa kapılarak dağılmasını nasıl olur da toplumun suçu olarak görebilirsiniz? Bu aktivist ve aydın tayfasının, hiçbir özeleştiri süzgecinden geçirmeden Çerkesleri toptancı bir yaklaşımla eleştirmesi, aslında kendi derin suçluluk duygularını bastırma ve kendi yetersizliklerini rasyonalize etme yönteminden başka bir şey değildir. Eğer dillerinden düşürmedikleri gibi "halk zaten duyarsız, yozlaşmış ve kurtarılmaya değmez" ise, o zaman kendi beceriksizlikleri, uzlaşmaz kibirleri ve siyaseti bir avuç insanın egosunu tatmin etme aracına indirgeyen örgütsel miyoplukları görünmez olacaktır. Bu, klinik bir siyasi narsisizmdir; kendi hatalarıyla yüzleşecek, "biz nerede yanlış yaptık" diyecek entelektüel ve ahlaki cesareti olmayanlar, suçu her zaman sessiz ve savunmasız olan cahil çoğunluğa atarak kendilerini o hayali kaidelerinin üzerinde tutmaya çalışırlar.

Bu yapıların en büyük yanılgısı, kendi siyasetsizliklerini, uzlaşmazlıklarını ve sekterliklerini ulvi bir "siyaset" sanmalarıdır. Demokrasi ve siyaset; tıpatıp aynı düşünen, aynı kelimelerle konuşan ve aynı sloganları atan dostlarla veya laboratuvarda üretilmiş klonlarla yapılmaz; tam aksine benzemezlerle, farklı dünyagörüşlerine sahip olanlarla, hatta bazen tahammül edilmesi en zor olanlarla ortak, hayati bir hedef uğruna yapılır. Türkiye'deki Çerkes hak savunuculuğunun o dönemki kanaat önderleri, bu en asgari demokratik beceriyi, bu asgari bir arada yaşama ve mücadele etme erdemini gösteremedikleri için tarihi bir yenilgiye imza attılar. Şimdi, yarattıkları bu çölün ortasında kalkıp da "Biz fikirlerimizle, eylemlerimizle çok ileriydik ama Çerkes toplumu bizim bu yüce fikirlerimizi anlayamayacak kadar çok gerideydi" masalını anlatmalarına, bu zehirli kibri bir entelektüel duruş gibi pazarlamalarına müsaade etmek imkansızdır. İleri falan değildiniz; siz sadece kendi yankı odalarınızın sahte konforunda, kendi yazdığınız sloganlara âşık olmuş, dış dünyanın gerçekliğinden ve toplumun sosyolojik dinamiklerinden tamamen kopuk birer hayalperesttiniz. O dönemin aktörleri, inisiyatifleri ve figürleri acilen ve amansızca aynaya bakmak zorundadır. "Biz nerede hata yaptık da on binleri sokağa dökemedik?", "Neden en temel meselelerde bile birbirimizle medenice konuşmayı, yan yana durmayı başaramadık?" sorularını sormaktan aciz olanların, bugün Çerkes toplumuna verecek hiçbir aklı, yöneltecek hiçbir meşru eleştirisi, çizecek hiçbir rotası yoktur. Kendi elleriyle boğdukları, nefessiz bıraktıkları bir uyanışın ardından, o cansız bedene dönüp "Neden nefes almıyorsun, neden ayağa kalkmıyorsun?" diye öfkeyle bağırmak, yalnızca trajikomik bir aymazlık değil, aynı zamanda tarihin affetmeyeceği bir vicdansızlıktır.

Gerçek bir siyasi aklın ve bugün yapması gereken, bu zehirli mirası kökünden reddetmektir. Diaspora gibi varoluşu pamuk ipliğine bağlı, her geçen gün asimilasyonun sessiz ama acımasız çarkları arasında öğütülen bir topluluğun, elitist kaprislere, "benim doğrum seninkini döver" şımarıklığına feda edilecek tek bir saniyesi bile yoktur. Kimliği savunmak, kültürü yaşatmak ve tarihi bir bilinci politik bir talebe dönüştürmek; halka küserek, onu aşağılayarak veya ona yabancılaşarak yapılamaz. Çerkes kalmak bir inat meselesidir ve bu inat, fildişi kulelerden dikte edilen teorilerle değil, doğrudan doğruya tabanın, sokağın, köyün, derneğin nabzını tutarak, oradaki sıradan insanın kaygılarını anlayarak ete kemiğe bürünür. Kendi dar ufuklarını halkın vizyonsuzluğu gibi sunan o eski dönemin sözde aydınları, bugün birer siyasi mevtadan farksızdırlar ve onların bıraktığı enkazı temizlemek, öncelikle onların o hastalıklı, tepeden bakan, toplumu salt bir nesne gibi gören zihniyetini mahkûm etmekten geçer. Çerkes insanı, kendi kaderini tayin etme gücünü, onu sürekli yetersiz hissettiren bu kibirli kurtarıcılardan değil, bizzat kendi tarihsel direncinden, o sessiz ama derin aidiyet duygusundan alacaktır. Zaman, başarısızlıklarının faturasını halka kesen sahte öncülerin devrini kapatıp, halkın kendisiyle barışık, demokratik tahammülü yüksek, asgari müştereklerde buluşmayı şeref sayan yeni, olgun ve sarsılmaz bir siyasi aklın inşa edilme zamanıdır.