#APiSCANBERK

Siyasal Abrek

SİYASAL ABREK: 

BİRİNCİ BÖLÜM:

TARİHSEL HESAPLAŞMA, YÜZLEŞME VE ZİHİNSEL KURTULUŞ

Bir halkın tarih sahnesindeki nihai varlığı, iki temel yoldan birini seçme kararlılığıyla tayin edilir: Ya başına gelen felaketi kutsallaştırılmış bir kimlik zırhı gibi kuşanıp kendi mağduriyetinin ve tükenişinin ebedi bekçiliğini yapar ya da o felaketin anatomisini en ufak bir duygu sömürüsüne prim vermeden soğukkanlılıkla parçalayarak geleceği kendi kavramlarıyla inşa edecek kurucu bir irade devşirir. Kafkasya’nın kadim dağlarında adaletsizliğe, tiranlığa ve sömürgeci istilaya karşı kurulu nizamın dışına taşarak yalnızlığı göze alan tarihsel abrek figürü, çağlar boyunca bireysel bir haysiyet çığlığı olarak yaşadı. O, teslimiyeti reddetti, egemenin çizdiği yapay sınırları tanımadı, dağların sarp yalçınlıklarında kendi ahlaki ölçüsünü tek başına taşıdı; fakat eylemi kaçınılmaz olarak dönemin nesnel koşulları gereği savunmacı bir tecrit ve trajik bir fiziki tükenişle mühürlendi. Yirmi birinci yüzyılın şafağında Çerkes halkının karşı karşıya olduğu tarihsel varoluş krizi, bu kadim başkaldırı ahlakını dağların romantik tecridinden çıkarıp zihnin, düşüncenin, meşru kurumsal aklın, evrensel hukukun ve siyaset felsefesinin merkezine yerleştirmeyi zorunlu kılmaktadır. İşte Siyasal Abrek, bu tarihsel sıçramanın, bu niteliksel dönüşümün adıdır. O, sisteme boyun eğip asimile olmayan ama hayattan kaçıp romantik bir nostaljiye de hapsolmayan; köhnemiş kabulleri, içselleştirilmiş teslimiyeti, sahte sığınakları ve kurban psikolojisini yıkarak kendi halkının haysiyetini ve geleceğini inşa etmeye soyunan kurucu aklın ta kendisidir.


1864 felaketi, Çerkes halkı için sadece bir cephe yenilgisi ya da askeri bir ricat olarak anlaşılamaz. Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’da yürüttüğü harekat, toprağın insansızlaştırılması ve insanın köksüzleştirilmesi üzerine kurulu, tarihin gördüğü en planlı ve acımasız medeniyet kırımlarından biridir. Karadeniz limanlarında açlık, tifo ve soğukla yüz yüze bırakılan, derme çatma gemilerde Karadeniz’in soğuk sularına gömülen yüz binlerce insanın trajedisi, modern çağın ilk büyük soykırımıdır. Fakat bu felaketin açtığı en yıkıcı yara, fiziki kayıpların da ötesinde, sonraki kuşakların zihnine çöken o derin, felç edici ve görünmez sessizlik olmuştur. Sürgünle birlikte bir halk yalnızca vatan toprağını değil, kendi tarihini kendi kavramlarıyla yazma, dünyayı kendi gözleriyle algılama ve kendi geleceğini tayin etme hakkını da kaybetmiştir. Egemen güçlerin sömürgeci literatürü, Çerkes kimliğini ya egzotik, vahşi ve kontrol altına alınması gereken bir dağlı figürü olarak resmetmiş ya da geçmiş zamanın romantik bir hatırası olarak müzelerin vitrinlerine hapsetmiştir. Her iki yaklaşım da Çerkesin özneleşme iradesini yok sayan, onu tarihin etkin bir yapıcısı değil, edilgen bir nesnesi kılan kavramsal şiddet biçimleridir. Siyasal Abrek, celladının yazdığı bu sahte tarihi yırtıp atan, acıyı bir ağıt sermayesi olmaktan çıkarıp evrensel bir adalet davasının somut iddianamesine dönüştüren zihinsel ihtilaldir.


Bu zihinsel ihtilalin ilk ve en acımasız kavgası, dışarıdaki hasımlarla değil, kendi toplumumuzun içine çöreklenmiş olan sığınmacı refleksiyle, konformizmle ve mazeret üretme kültürüyle verilmek zorundadır. Bir toplumun yok oluşu yalnızca dışsal baskıların eseri değildir; en korkunç çürüme, ezilenin kendi yenilgisini bir erdem, kendi suskunluğunu bir asalet sanmaya başlamasıyla gerçekleşir. Sürgünün ardından Osmanlı topraklarına ve modern dünyanın metropollerine dağılan kitleler, hayatta kalabilmek adına geliştirdikleri "görünmezlik" refleksini zamanla bir varoluş tarzı haline getirdiler. Egemen devletlere sadakat göstermek, asla siyasal hak talep etmemek, varlığını sadece izin verilen kültürel folklor sınırları içinde sürdürmek bir erdem sayıldı. Yıllardır 21 Mayıslarda siyah elbiseler giyip deniz kenarlarına karanfil bırakmak, ataların acısını gözyaşlarıyla yad etmek ve ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi asimilasyon çarklarının arasına geri dönmek, bir mücadele biçimi zannedildi. Oysa senede bir gün hatırlanıp geri kalan günlerde unutulan bir acı, bilinç değil, vicdanları rahatlatan bir uyuşturucudur. Siyasal Abrek, bu mağduriyet konforunu kökünden reddeder. Mağduriyet, insanın başına gelen bir haksızlıktır; fakat mağduriyeti bir kimlik, bir tembellik zırhı ve bir geçim kapısı haline getirmek varoluşsal bir düşkünlüktür. Dünya milletleri ağlayanlara ve merhamet dilenenlere asla hak vermez; hak, ancak onu alacak iradeyi ve kurumsal yetkinliği ortaya koyanların önünde teslim edilir.


Bu köklü yüzleşme, aynı zamanda toplumumuzun içine düştüğü feodal yanılsamaların ve "balondan asalet" iddialarının da tasfiyesini zorunlu kılar. Kendimize söylediğimiz en tehlikeli yalan, yüz altmış yıl önce Kafkasya dağlarında bırakılmış unvanlarla bugünün dünyasında bir varlık gösterebileceğimiz sanrısıdır. Dedelerimizin "Wörkh" ya da "Pşı" olmasıyla övünüp sosyal medyada arma paylaşmak, internetten damgalı yüzükler sipariş etmek, modern kapitalizmin proleteri haline gelmiş bir kitle için sadece trajikomik bir kaçıştır. Tarihteki soyluluk, mülkiyete, askeri sorumluluğa, ambarını halka açmaya ve adaletsizlik karşısında canını ortaya koymaya dayanan somut bir sınıfsal ve ahlaki mükellefiyetti. Bugünkü torunları ise fabrikalarda işçi, plazalarda beyaz yakalı, dükkanlarda esnaf ya da üniversitelerde geleceksiz gençliktir; yani mülksüzleşmiş, siyasal iradesini yitirmiş modern bireylerdir. Kendi sınıfsal ve siyasal acizliğini kabul etmeyen, atalarının kemikleriyle kendine sahte bir zırh örmeye çalışan bir topluluk, bugünün gerçek mücadelesini veremez. Gerçek asalet, geçmişin unvanlarını tüketmek değil; bugün halkının varlığı, dili, onuru ve meşru hakları için en ağır zihinsel ve kurumsal bedeli ödemeye talip olmaktır. Liyakatin, emeğin, bilginin ve ahlakın olmadığı bir yerde kabile aidiyetleri ve soy kütükleri ancak çürümenin üzerini örten birer süsten ibarettir.

İçsel sömürgesizleştirmenin bir diğer vazgeçilmez cephesi, zihinsel ve kavramsal bağımsızlıktır. Bir halkın dili susturulduğunda, sadece kelimeleri değil, o kelimelerin taşıdığı binlerce yıllık adalet duygusu, doğayla kurulan felsefi denge ve varoluş tasavvuru da toprağa gömülür. Bugün Çerkes aydınının içine düştüğü en büyük entelektüel sefalet, kendi halkının davasını savunurken bile başkalarının ürettiği ideolojik kalıpların, ithal "izm"lerin ve egemen kavramların dışına çıkamamasıdır. Kendi kavramlarınla düşünmediğin sürece, başkalarının yazdığı senaryolarda sana ayrılan figüranlık rolünden asla kurtulamazın. Xabze, geçmiş zaman aristokrasisinin biçimci bir salon adabı ya da düğün koreografisi değildir; o, kaosu düzene, gücü adalete, bireyi ise ahlaki bir karaktere dönüştüren yaşayan bir felsefedir, yazısız bir anayasadır. Siyasal Abrek, Xabze’yi donmuş bir müze nesnesi olmaktan çıkarıp, 21. yüzyılın karmaşık dünyasında doğrudan katılımcı halk meclisi kültürü, bilgeliğin ve liyakatin öncülüğü, yüz akı ve lekesiz onur ve ruhsal direnç sütunları üzerinde yükselen çağdaş bir ahlak felsefesi olarak yeniden üretir. Kendi ahlakını siyasal bir iradeye dönüştüremeyenler, başkalarının ilkesizliğinin kurbanı olurlar.


Bu büyük yürüyüşte Siyasal Abrek, romantizmin uyuşturucu etkisinden bütünüyle arınmış, soğukkanlı ve disiplinli bir aklın temsilcisidir. O, ne geçmişin melankolisiyle bugünü ıskalar ne de bugünün kof telaşlarıyla geleceği unutur. Onun cesareti, sokaklarda hamaset üretmek değil; hakikat adına gerektiğinde tek başına kalabilmek, sevdiklerinin yanılgılarını dahi yüzlerine mertçe söyleyebilmek ve kalabalıkların geçici alkışını asla doğruluk ölçüsü saymamaktır. Çerkes olmak, biyolojik bir aidiyetin sınırlarına hapsolmak değil; o köklerden süzülen tarihsel sorumluluğu şerefle omuzlamak ve insanlığın evrensel adalet mücadelesine dönüştürmektir. Siyasal Abrek, şikayet etmeyi zül sayar; mazeret üretmeyi tükenişin kılıfı olarak görür. O bilir ki, ölülerimizin hatırasına borcumuz onların ölümüne durmaksızın ağlamak değil; onların yaşayamadığı, kendi kaderine sahip, özgür, vakur ve onurlu bir geleceği bu dünyada fiilen ve kurumsal olarak inşa etmektir. Birinci Kitap, işte bu ontolojik kopuşun, bu zihinsel arınmanın ve kendi küllerinden doğan kurucu bilincin sarsılmaz zeminidir.

Sürgünün ve coğrafi kopuşun ardından diasporada şekillenen toplumsal psikoloji, modern sömürgecilik teorilerinin ve özellikle Frantz Fanon’un "Siyah Deri, Beyaz Maskeler" ile "Yeryüzünün Lanetlileri"nde ortaya koyduğu psikopatolojik yarılmanın en somut tarihsel örneklerinden biridir. Ezilen ve yurdundan koparılan insan, egemen kültürün ve devlet mekanizmalarının gölgesinde yaşamaya başladığında, hayatta kalmanın yegâne yolunu celladının ve efendisinin normlarını içselleştirmekte bulur. Çerkes diasporası, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren ve ardından kurulan modern ulus-devletlerin homojenleştirici potasında, kendi varlığını koruma kaygısıyla paradoksal bir biçimde kendi celladının zihinsel haritalarını benimsemiştir. Egemen ulus-devletin diliyle konuşmak, onun resmi tarih tezlerini kendi hafızasının yerine ikame etmek, kamusal alanda kendi kimliğini görünmez kılarken kapalı kapılar ardında nostaljik bir avuntuya sığınmak, bir topluluğun zihinsel sömürgeleştirilmesinin en rafine aşamasıdır. Kendisini "sadık tebaa", "sorun çıkarmayan asil azınlık" ya da "devletin emrindeki fedakâr unsur" olarak tescil ettirmeye çalışan bir bilinç, aslında kendi öznelik hakkından feragat etmiş, başkalarının siyasal çıkarlarına yedeklenmiş bir nesneye dönüşmüştür. Bu durum, haysiyetli bir uyum değil; yavaşlatılmış, gönüllü ve içselleştirilmiş bir asimilasyon biçimidir. Siyasal Abrek, bu ontolojik esareti ve konformizmi en ağır ahlaki çöküş olarak teşhis eder; zira kimseden merhamet, onay ya da var olma izni dilenmeyen bir haysiyet zeminine basmayan hiçbir hareket, tarih sahnesinde bağımsız bir aktör olamaz.


Bu zihinsel işgalin en yıkıcı sonuçlarından biri, dilin kamusal ve düşünsel alandan çekilerek evlerin mahrem köşelerine, oradan da sessizliğe hapsedilmesidir. Çerkesçe, sadece seslerden ve morfolojik kurallardan oluşan mekanik bir iletişim aracı değildir; Martin Heidegger’in "Dil, varlığın evidir" tespitinde olduğu gibi, Çerkes dili binlerce yıllık bir Kafkasya tecrübesinin, doğayla kurulan dengenin, adalet tasavvurunun ve Xabze ahlakının ontolojik sığınağıdır. Bir dilin susturulması (linguicide), o dili konuşan halkın dünyayı kendi kavramlarıyla algılama, kendi acısını kendi metaforlarıyla ifade etme ve kendi geleceğini tasarlama kudretinin elinden alınmasıdır. Çerkesçe sustuğunda, sadece arkaik kelimeler kaybolmaz; doğayla insan arasındaki o kutsal hiyerarşisiz denge, toplumsal meclislerde adaleti sağlayan kavramsal nüanslar ve onurun dile dökülen felsefi inceliği de yok olur. Başkasının diliyle felsefe yapmaya, başkasının diliyle kendi davasını savunmaya çalışan bir halk, er ya da geç o dilin kurduğu düşünce evreninin ve ideolojik sınırların esiri olur. Bugün diasporada kendi dilini bilmeyen, kendi dilini konuşmaktan utanan ya da onu sadece nostaljik bir folklor unsuru gibi algılayan kuşaklar, aslında zihinsel bir ilhakın kurbanlarıdır. Siyasal Abrek, dil davasını soyut bir romantizmden çıkarıp, bir ulusal güvenlik ve varoluş mücadelesi olarak konumlandırır. Dil, sadece yaşlıların konuştuğu bir hatıra değil; modern bilimin, felsefenin, dijital teknolojinin, hukukun ve siyasetin yaşayan üretim aracı haline getirilmek zorundadır.


Bu dilsel ve zihinsel felcin kurumsal düzlemdeki karşılığı ise, yirminci yüzyıl boyunca diasporada hâkim olan geleneksel dernekçilik modelinin iflasıdır. 1950’lerden itibaren kurulan ve iyi niyetli bir kültürel savunma refleksi olarak başlayan dernek yapıları, zaman içinde siyasetten arındırılmış, entelektüel derinliğini yitirmiş ve folklorik birer gettoya dönüşmüştür. Pazar günleri toplanılan, kağıt oyunlarının oynandığı, sadece düğün danslarının öğretildiği ve senede bir gün taziye bildirilerinin okunduğu bu yapılar, modern kapitalizmin devasa asimilasyon silindiri karşısında hiçbir kurumsal direnç üretememiştir. Daha da kötüsü, bu yapılar Çerkes gençliğinin dönüştürücü enerjisini soğuran, onları siyasal düşünceden uzaklaştıran ve kimliği zararsız bir "kültürel hobi"ye indirgeyen steril tampon bölgeler işlevi görmüştür. Egemen devletler için en makbul Çerkes, politize olmamış, anayasal hak talep etmeyen, anavatanıyla organik ve kurumsal bir gelecek bağı kurmayan, sadece dans eden ve yemeklerini öven Çerkes’tir. Geleneksel dernekçilik, işte bu sınırları egemenler tarafından çizilmiş oyun alanına razı gelmiştir. Siyasal Abrek, bu folklorik gettolaşmayı ve konformist dernekçilik aklını kökünden reddeder. Bizim ihtiyacımız olan şey nostalji kulüpleri değil; küresel düzeyde politika üreten, uluslararası hukuk konseyleri kuran, dil teknolojileri geliştiren, stratejik düşünce kuruluşları inşa eden ve anavatanla diasporayı tek bir jeopolitik akılda birleştiren profesyonel kurumlardır.


Bütün bu yapısal tıkanıklıkların merkezinde, hafızanın ve belleğin nasıl kurgulandığı sorusu yatar. Bir toplumun hafızası, geçmişin rastgele anılarının biriktiği pasif bir depo değildir; hafıza, bugünün kavgasını ve geleceğin inşasını meşrulaştıran stratejik bir mücadele alanıdır. Çerkes diasporasında hafıza, ne yazık ki uzun on yıllar boyunca sadece bir "yas ve travma hafızası" olarak üretilmiştir. Her yıl 21 Mayıs’ta yinelenen o kederli ağıtlar, karalar bağlamalar ve denize karanfil atma ritüelleri, acıyı bir siyasal programa dönüştüremediği müddetçe sadece kolektif bir depresyonu besler. Travmanın fetişleştirilmesi, insanı eylemsizliğe sürükler; çünkü kurban olmak hiçbir sorumluluk gerektirmez. Kurban, sadece başına gelen haksızlıktan şikayet eder, zalimini işaret eder ve bir kurtarıcının gelip adaleti teslim etmesini bekler. Oysa tarihsel özne olmak; acıyı bir güç kaynağına, hafızayı bir hesap sorma bilincine ve geçmişin kırılmış yürüyüşünü tamamlanacak bir kurucu göreve dönüştürmektir. Siyasal Abrek, mezarlık bekçiliğini değil, diriliş mimarlığını temsil eder. Bizim ölülerimize borcumuz, onların ölümünü durmaksızın anlatıp dünyaya acındırmak değildir; onların mezarlarının üzerine özgür, başı dik, dili yaşayan, kurumları işleyen ve kendi vatanında kendi kaderini tayin eden bir Çerkesya inşa etmektir. 


Bu zihinsel kopuş, her bir Çerkes ferdinin kendi vicdanında başlayacak olan radikal bir ontolojik arınmayı gerektirir. İçimizdeki o sığınmacıyı, o sürekli onay bekleyen uslu çocuğu, o başkasının sofrasından kırıntı umut eden zayıf karakteri bizzat kendi ellerimizle infaz etmek zorundayız. Kendisini dünya sahnesinde bir merhamet objesi değil, tarihi yeniden yazacak kurucu bir irade olarak gören insan tipi doğmadıkça, ne kadar dernek açarsanız açın, ne kadar bina dikerseniz dikin yok oluşun önüne geçemezsiniz. Siyasal Abrek; konforlu yalanlara, toplumsal sahte uzlaşılara ve "aman tadımız kaçmasın" pısırıklığına ilk taşı atan, gerektiğinde kendi cemaatinin yerleşik putlarını devirmeyi göze alan o uzlaşmasız ahlakın adıdır. Bu ahlak, yalnızlıktan korkmaz; çünkü bilir ki tarih boyunca hakikatin kurucu yürüyüşü daima yalnız başlayanların omuzlarında yükselmiş ve ancak tavizsiz bir disiplinle kitleleri peşinden sürüklemiştir. Birinci Kitap, işte bu sahte tesellilerin, sığınmacı prangaların ve zihinsel sömürgelerin yerle bir edildiği, toprağa kurucu bir tohumun bırakıldığı varoluşsal milattır.

Çerkes halkının tarihsel yürüyüşünde din ve inanç olgusu, hiçbir zaman dogmatik bir fanatizmin ya da kaba bir teokrasinin aracı olmamış; daima Xabze’nin sarsılmaz ahlak terazisinde tartılarak toplumsal vicdanla uyumlandırılmıştır. Kafkasya’nın binlerce yıllık geçmişinde Çerkesler; antik pagan/kozmolojik dönemden, Orta Çağ’da Bizans etkisiyle yaşanan Hristiyanlık tecrübesine ve nihayet on sekizinci yüzyıldan itibaren Osmanlı ve Kırım havzası üzerinden yayılan İslamiyet’e kadar farklı inanç daireleriyle temas etmişlerdir. Soçi’den Arhız vadisine, Laba boylarından Kabardey düzlüklerine kadar serpilmiş olan antik kilise kalıntıları ve haç taşları, bu çok katmanlı inanç tarihinin maddi şahitleridir. Ancak bu tarihsel dönüşümlerin hiçbirinde Çerkes zihni, kendi kadim ahlak anayasası olan Xabze’yi terk etmemiştir. Tam aksine, Çerkes toplumu kabul ettiği her dini kendi öz ahlak süzgecinden geçirmiş, Xabze ile çatışan katı ve insan onurunu hiçe sayan yorumları elinin tersiyle itmiştir. Çerkesya’da "Din Xabze’yi değil, Xabze dini yönetir" ilkesi geçerli olmuştur. Bir insanın dindarlığı; şekilci ibadetlerle değil, onun adaletiyle, dürüstlüğüyle, zayıfı korumasıyla ve yüzünün akıyla (Nape) ölçülmüştür. Çarlık sömürgeciliği, Kafkasya’yı Hristiyanlaştırma misyonerliğiyle ehlileştirmeye çalışırken; diğer yandan Osmanlı ve bazı radikal odaklar Çerkes direnişini dar bir cihatçı teokrasiye hapsetmek istemiştir. Siyasal Abrek, her iki tuzağı da teşhis eder. Bizim inancımız, ne Doğu’nun insan aklını felç eden bağnazlığına ne de Batı’nın kutsalı metalaştıran materyalizmine teslim olur. Xabze, dinler üstü bir ahlak kubbesi olarak, vicdan özgürlüğünü, çoğulculuğu ve insan haysiyetini en üstün değer kabul eden seküler bir toplumsal barış modelidir.


Bu ahlaki üstünlüğün ve hürriyet tutkusunun en çarpıcı ve destansı tezahürü ise, yüz bir yıllık savaş boyunca Çerkes kadınının savaş meydanlarında sergilediği kurucu kahramanlık ve fedakarlık hafızasıdır. Sömürgeci oryantalizmin pasif bir harem nesnesi olarak resmettiği Çerkes kadını, Kafkasya savunmasında gerektiğinde atına atlayan, tüfeğini kuşanan ve erkekleriyle omuz omuza en ön saflarda vuruşan bir cengaverdir. Kuban boylarında, Şapsığ dağlarında ve Kabardey vadilerinde yaşanan yüzlerce muharebede, köyleri kuşatılan Çerkes kadınları teslim olmayı zül saymış; mühimmat taşımış, yaralıları tedavi etmiş ve son kurşununa kadar savaşmıştır. Düşmanın eline geçip köleleştirilmektense kucağındaki bebeğiyle birlikte sarp uçurumlardan azgın nehirlere atlayarak hürriyeti seçen anaların hatırası, Çerkes halkının kolektif onurunun en sarsılmaz anıtıdır. Bir Çerkes kadını için esaret, fiziki ölümden bin kat daha ağırdır. Savaş meydanlarında çatışan iki orduyi tek bir başörtüsü hamlesiyle durdurabilecek kadar yüksek bir manevi ve ahlaki otoriteye sahip olan bu irade, yeri geldiğinde vatanın haysiyeti için canını feda etmekten bir an olsun geri durmamıştır. Siyasal Abrek, Çerkes kadınının bu tarihsel kahramanlığını sadece geçmişe ait bir hatıra olarak değil, geleceğin siyasal ve kurumsal inşasında rehber alınacak kurucu bir ruh olarak selamlar. Kadının cesaretiyle yoğrulmayan, onun aklıyla yönetilmeyen hiçbir dava zaferle taçlanamaz. Birinci Kitap, işte bu inanç bağımsızlığını ve kadın kahramanlığını tarihin altın sayfalarından süzüp kurucu eylemin çeliğine katan ebedi bir hakikat manifestosudur.



Kafkasya’nın sömürgeleştirilme sürecini hakkıyla kavramak, modern emperyalizmin coğrafyayı, insanı ve medeniyet hafızasını nasıl sistematik bir biçimde tasfiye ettiğini anlamaktan geçer. On sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren Çarlık Rusyası’nın sıcak denizlere inme, güney sınırlarını tahkim etme ve Avrasya kara kütlesinde mutlak bir jeopolitik hakimiyet kurma hırsı, Kafkasya’nın sarp dağlarını ve orada yaşayan özgür toplulukları doğrudan hedef tahtasına oturttu. Osmanlı İmparatorluğu, Safevi/Kaçar İran’ı ve Çarlık Rusyası arasındaki jeostratejik fay hattında yer alan Kafkasya, sadece iki kıtanın değil, farklı dünyaların ve imparatorluk ihtiraslarının çatışma sahasıydı. Ancak Çerkes halkı için bu çatışma, sadece iki büyük gücün sınır kavgası değil; doğrudan doğruya binlerce yıllık yurtluğun, bağımsızlığın ve yaşam tarzının topyekûn imhası anlamına geliyordu. General Aleksey Yermolov’un 1816’da Kafkas Kolordusu Komutanlığı’na atanmasıyla birlikte yürürlüğe konan askeri doktrin, geleneksel savaş kurallarını hiçe sayan bir tedip, tenkil ve yok etme stratejisiydi. Yermolov, dağlıların direnişini kırmak için sadece savaşçıları değil, ancestral onların yaşam alanlarını, besin kaynaklarını ve sığınaklarını hedef aldı. "Kafkasya hattında tek bir dağlı boyun eğmeden kılıç kınına girmeyecektir" anlayışıyla inşa edilen Kafkas Tahkimat Hatları (Kavkazskaya Liniya), Kuban ve Terek nehirleri boyunca kurulan Kazak stanitsalarıyla pekiştirilerek, Çerkes köylerini adım adım kuşatan bir abluka ağına dönüştü.

Çarlık Rusyası’nın askeri süngülerle gerçekleştirdiği fiziki kırımın ardından, yirminci yüzyılda sahneye çıkan Sovyet totalitarizmi, Çerkes halkının hafızasına ve kimliğine yönelik sinsi ve sistematik bir epistemolojik kırım uyguladı. Bolşevik İhtilali’nin ilk yıllarında ezilen halkların sempatisini kazanmak amacıyla ilan edilen "Korenizatsiya" (yerlileştirme) politikası, Sovyet rejimi gücünü mutlaklaştırdığı anda rafa kaldırıldı. 1930’lu yıllarda Josef Stalin’in demir yumruğuyla yürürlüğe konan Büyük Terör (Yejovşina), anavatan Kafkasya’da kalan Çerkes aydınlarını, yazarlarını, dilbilimcilerini, öğretmenlerini ve meclis geleneklerini yaşatmaya çalışan bilge ihtiyarlarını doğrudan hedef aldı. Ali Şogentsuk gibi Çerkes edebiyatının öncü kurucuları, Tembot Keraşev gibi romancılar ve yüzlerce Kafkasyalı düşünür; "burjuva milliyetçisi", "karşı devrimci" ya da "yabancı ajan" yaftalarıyla NKVD zindanlarında kurşuna dizildi veya Sibirya’nın dondurucu Gulag kamplarında ölüme terk edildi. Bir halkın beyni, düşünce üreten elit kadroları tek bir kuşakta tasfiye edildi. Kafkasya’nın yüz bir yıllık kahramanca bağımsızlık savaşı, Sovyet tarih müfredatlarında "Çarlık Rusyası ile gerici İngiliz-Osmanlı ajanlarının kışkırttığı feodal haydutların savaşı" olarak tahrif edildi; Çerkes çocuklarına kendi dedelerinin kahramanlıkları birer suç ve gericilik gibi ezberletildi. Hafızası çalınan, aydınları katledilen ve tarihi celladının diliyle yeniden yazılan bir halk, kendi köklerine yabancılaşmanın en korkunç trajedisine mahkûm edildi.


Bu entelektüel kırımın en kalıcı ve tahripkar aracı ise, bizzat dilin gövdesine saplanan Sovyet alfabe ve imla mühendisliğiydi. 1920’li yıllarda Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilerek Çerkesçenin Doğu ve Batı diyalektleri arasında tek bir ortak edebi dil inşa edilmeye başlanmıştı. Ancak Stalinist rejim, Çerkes halkının tek bir ortak dil ve ortak alfabe etrafında birleşmesinden dehşete düşerek 1936-1938 yılları arasında Latin alfabesini yasakladı ve zorunlu Rus Kiril alfabesini yürürlüğe koydu. Fakat bu geçiş sıradan bir alfabe değişikliği değildi; sömürgeci mühendislik, aynı dili konuşan tek bir halkı bölmek için Doğu Çerkesçesine (Kabardeyce) farklı bir Kiril harf sistemi ve imla kuralları, Batı Çerkesçesine (Adıgey-Şapsığ) ise tamamen başka bir Kiril harf sistemi dayattı. Böylece Nalçik’te basılan bir kitabın Maykop’ta, Maykop’ta basılan bir gazetenin ise Nalçik’te kolayca okunup anlaşılması kasıtlı olarak engellendi. Kardeş boylar arasına yapay fonetik ve alfabetik duvarlar örüldü. Bu şeytani bölünme, dilin kendi iç gelişimini felç ederken, iki bölge arasındaki yegâne ortak anlaşma dili olarak sömürgecinin dili olan Rusçayı tek çare haline getirdi. Siyasal Abrek, Sovyet döneminden kalan bu yapay Kiril ayrıştırmasını sömürgeci bir zihinsel ilhak aracı olarak deşifre eder ve anadilin birleşik, modern ve ortak bir alfabe standardıyla yeniden inşa edilmesini en temel kurucu görev kabul eder.


Totaliter karanlığın ardından gelen en büyük tarihsel uyanış ve kırılma ise, 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte patlak veren 1992-1993 Abhazya Bağımsızlık Savaşı olmuştur. Ağustos 1992’de Eduard Şevardnadze liderliğindeki Gürcistan askeri birliklerinin tanklarla ve ağır silahlarla Abhazya’yı işgale kalkışması, başkent Sohum’u bombalaması ve Abhaz halkının devlet arşivlerini ve kütüphanelerini ateşe vererek topyekûn bir kültürel ve fiziki soykırıma girişmesi, tüm Kafkasya’da bir volkan gibi patladı. Musa Şanibov ve Yusuf Soslanbekov liderliğinde kurulan "Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu" (KDFH), tarihin gördüğü en onurlu kardeşlik seferberliğini başlattı: "Abhazya’ya uzanan el, tüm Kafkasya’ya uzanmıştır!" Nalçik’ten, Maykop’tan, Çerkessk’ten yüzlerce genç Çerkes, hiçbir devlet desteği olmaksızın, sadece atalarının Xabze ahlakı ve hürriyet andıyla dağları aşarak Abhazya cephesine koştu. General Sultan Sosnaliyev gibi yetkin Çerkes kurmay subayları Abhazya Savunma Bakanlığı’nı üstlenerek savaşın askeri stratejisini çizdi. Daha da mühimi, Türkiye, Suriye, Ürdün ve Avrupa diasporasından yüzlerce genç Çerkes, tam yüz yirmi sekiz yıl önce atalarının sürüldüğü topraklara ilk kez birer kurban olarak değil, Kafkasya’nın hürriyetini canı pahasına savunan birer savaşçı olarak geri döndü. Diasporalı ve anavatanlı gençler, Sohum sırtlarında, Gumista Cephesi’nde aynı siperde omuz omuza can verdiler, kanlarını birbirine karıştırdılar. 1864’ten bu yana anavatan ile diaspora arasında koparılmış olan organik, ruhsal ve siyasal köprü, işte bu savaşın siperlerinde yeniden kuruldu. Abhazya Zaferi; Çerkes ve Kafkas halklarına, cellatları ne kadar güçlü olursa olsun, birleştikleri ve tek bir yumruk olduklarında yenilmez bir güç haline geleceklerini kanıtlayan kurucu bir diriliş meşalesidir. Siyasal Abrek, bu kutlu zaferin ruhunu rehber edinir; 1992’de siperlerde birleşen o irade, geleceğin Birleşik Çerkesya’sının ve hür Kafkasya Konfederasyonu’nun yıkılmaz manevi temelidir.



Bu süreçte sömürgeci aklın uyguladığı taktikler, doğrudan doğruya doğanın ve coğrafyanın sömürgeleştirilmesi üzerine kuruluydu. Asırlık kayın ve meşe ormanları, dağlıların saklanma ve manevra alanlarını yok etmek amacıyla sistematik olarak ateşe verildi; ekinler biçilmeden yakıldı, hayvan sürüleri yağmalandı ve vadilerdeki su kaynakları zehirlendi. Çerkesler, yaylakları ile kışlakları arasındaki organik bağ koparılarak açlığa ve dondurucu soğuğa mahkûm edildi. Bu, sadece bir ordunun başka bir orduyla savaşı değildi; bu, modern bir askeri sanayi ve lojistik aygıtının, doğayla uyum içinde yaşayan silahsız ve örgütsüz bir halkı topyekûn imha etme seferberliğiydi. Çarlık askeri raporlarında gururla bahsedilen "yıkılan aullar, sürülen hayvanlar ve ormanlara kaçan dağlıların açlığa terk edilmesi" vakaları, 1864’e giden yolun nasıl taş taş döşendiğini tüm çıplaklığıyla göstermektedir. Siyasal Abrek, bu tarihsel gerçeği bir ağıt olarak değil; sömürgeci şiddetin maddi ve lojistik anatomisini kavramak üzere soğukkanlı bir tahlil nesnesi olarak masaya yatırır.


Bu dışsal vahşetin karşısında Çerkes toplumunun içine düştüğü en büyük handikap ise kendi iç sosyo-politik yapısındaki bölünmüşlük ve feodal sürtüşmelerdi. Bir yanda Karadeniz kıyılarında ve dağlık bölgelerde yaşayan, feodal hiyerarşiyi reddederek kararlarını halk meclislerinde (Xase) doğrudan alan demokratik kabileler (Şapsığlar, Natuhaylar, Abzehler); diğer yanda ise Doğu Çerkesya’da köklü bir soyluluk ve prensler hiyerarşisine dayanan feodal kabileler (Kabardeyler, Besleneyler, Kemguylar) mevcuttu. Çarlık diplomasisi ve istihbaratı, bu sınıfsal ve idari yarılmayı son derece ustaca kullandı. Kimi prenslere unvanlar, maaşlar ve rütbeler vererek onları kendi halkının direnişine yabancılaştırdı; kabileler arasındaki kadim sınır ihtilaflarını ve kan davalarını kışkırttı. Tek bir merkezi komutanlığın, birleşik bir vergilendirme ve lojistik sisteminin kurulamayışı, Kafkasya’nın savunmasını yerel kahramanlıkların ötesine geçiremedi. Her vadi kendi başına savaştı, her kabile kendi sınırında can verdi; fakat düşman tek bir merkezden, Petersburg’dan yönetilen devasa bir kurumsal akıl ve lojistik güçle ilerliyordu. Tarihin bize öğrettiği en yakıcı ders şudur: Örgütlü bir kötülük, örgütsüz bir kahramanlığı er ya da geç mağlup eder. Siyasal Abrek, geçmişin bu trajik zaafından hareketle, kurumsal birlik ve stratejik koordinasyon olmaksızın hiçbir bağımsızlık mücadelesinin kazanılamayacağını bir aksiyom olarak kayda geçirir.


Bu direnişin en kritik siyasal ve diplomatik zirvesi, 1861 yılında Soçi Vadisi’nde toplanan Büyük Özgür Meclis (Çerkes Muhtariyeti Meclisi) olmuştur. Çerkes kabileleri, uçuruma sürüklendiklerini gördükleri o son anda, kabile ayrımlarını bir kenara bırakarak birleşik bir parlamento, ortak bir mahkeme ve milli bir ordu kurma kararı aldılar. Hacı Kerenkoko Zaurbek ve arkadaşlarının öncülüğünde kurulan bu meclis, bağımsız bir Çerkesya devletinin anayasal taslağını oluşturdu ve dünyaya bağımsızlıklarını ilan eden tarihi bir bildiri yayınladı. Dahası, meclis tarafından oluşturulan diplomatik heyetler, dönemon büyük güçleri olan İngitlere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentlerine gönderildi. Londra’da Lord Palmerston hükümetiyle görüşüldü, Kraliçe Victoria’ya dilekçeler sunuldu, Paris’te kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Ancak dönemin emperyalist dünyasının ikiyüzlü "Reel-Politik" aklı, Kafkasya’nın feryadına kapılarını kapattı. İngiltere, Çarlık Rusyası ile yürüttüğü "Büyük Oyun"da Çerkes direnişini sadece Rus ordularını oyalamak ve yıpratmak için ucuz bir araç olarak kullandı; iş somut bir askeri, diplomatik veya lojistik yardıma geldiğinde ise Çerkesleri tamamen kaderine terk etti. Osmanlı İmparatorluğu ise çöküş sürecinin çaresizliği içinde, yaklaşan büyük demografik dalgayı kendi askeri ve tarımsal ihtiyaçları için bir insan kaynağı olarak görmekten öteye geçemedi. Soçi Meclisi’nin trajik akıbeti, Çerkes halkına başkalarının vicdanına, yabancı devletlerin insafına ya da uluslararası diplomasinin süslü vaatlerine asla bel bağlanamayacağını kanıtlayan en somut tarihsel derstir.


Ve nihayet 21 Mayıs 1864 günü Kbaada Vadisi’nde toplanan Çarlık orduları, Grandük Mihail Nikolayeviç’in komutasında zafer duaları okurken, vadinin eteklerinde yüz binlerce insan Karadeniz limanlarına doğru sonu gelmez bir ölüm yürüyüşüne çıkarılmıştı. Soçi, Tuapse, Anapa ve Novorossiysk limanları, insanlık tarihinin en utanç verici toplama kamplarına dönüştü. Aylarca çamur, kar ve dondurucu fırtına altında açıkta bekleyen yüz binlerce insan, tifo ve açlığın pençesinde can verdi. Kıyıya yanaşan köhne Osmanlı çektirmelerine binerken aileler parçalandı; gemiciler fazla para kazanmak için gemilere kapasitelerinin üç katı insan doldurdu ve batan tekneler Karadeniz’i devasa bir Çerkes mezarlığına çevirdi. Karadeniz kıyılarına vuran çocuk cesetleri yüzünden sürgün kuşakları on yıllarca Karadeniz’den çıkan balığı yemeyi reddetti. Bu, bir halkın yalnızca fiziki göçü değil; ontolojik bir kıyametti.


Sürgünle başlayan ikinci felaket ise Osmanlı coğrafyasındaki iskân politikalarıyla şekillendi. Osmanlı yönetimi, gelen Çerkes kitlelerini tek bir bölgede toplamak yerine, onları imparatorluğun en sorunlu, isyana meyilli ve çatışmalı sınır boylarına dağıttı. Balkanlar’da Kosova, Dobruca ve Bulgaristan dağlarına yerleştirilen Çerkesler, 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nde (93 Harbi) yeniden Rus ordularıyla karşı karşıya geldi ve sadece on beş yıl sonra ikinci bir sürgün dalgasıyla bu kez Anadolu’ya ve Orta Doğu çöllerine sürüldü. Suriye’de Kuneytra’ya, Ürdün’de Amman’a, Filistin’e ve Orta Anadolu’nun kurak bozkırlarına dağıtılan kitleler, imparatorluğun tampon gücü olarak çatışmaların tam ortasına atıldı. Her yeni iskân, dilin biraz daha unutulması, hafızanın biraz daha silinmesi ve milli birliğin biraz daha parçalanması demekti. İşte bu yüz elli yıllık savrulma, Çerkes zihninde o derin ve felç edici sığınmacı psikolojisini üretti. Kendi toprağında efendi olan bir halk, başkalarının toprağında her an kapı dışarı edilme korkusuyla yaşayan, bu korku yüzünden sürekli olarak devlete sadakatini kanıtlama ihtiyacı duyan trajik bir topluluğa dönüştü. Siyasal Abrek, bu tarihsel sürecin tüm illüzyonlarını parçalayarak haykırır: Bizim tarihimiz bir kader kurbanlığı değildir; bizim tarihimiz, emperyalist hırsların ve kendi örgütsüzlüğümüzün yarattığı nesnel bir yenilgidir. Ve bu yenilgi, ancak o tarihin bütün çelişkilerini kavramış, örgütlü, liyakatli ve kurucu bir siyasal akılla tersine çevrilebilir.

Çerkesya’nın sömürgeleştirilmesi sürecinde uluslararası hukukun ve imparatorluk diplomasisinin sergilediği ikiyüzlülüğü kavramak için, 1829 Edirne Antlaşması’nın hukuki statüsünü kökten sorgulamak şarttır. Osmanlı İmparatorluğu ile Çarlık Rusyası arasında imzalanan Edirne Antlaşması’nın dördüncü maddesiyle Babıali, Kuban Nehri’nden güneye uzanan Karadeniz kıyılarını ve Kafkasya dağlarını Rusya’ya "terk ettiğini" beyan etmiştir. Oysa bu tasarruf, evrensel Roma hukukundan modern uluslararası hukuka kadar uzanan en temel hukuk kuralı olan "Nemo dat quod non habet" (Hiç kimse sahip olmadığı bir hakkı başkasına devredemez) ilkesi uyarınca mutlak bir butlanla maluldür ve hukuken tamamen yok hükmündedir. Osmanlı Devleti, tarih boyunca Çerkesya üzerinde hiçbir zaman fiili bir egemenlik kurmamış, Çerkes halkından tek bir kuruş vergi toplamamış, hiçbir kadı ya da vali tayin etmemiş ve bölgede Anapa ile Sohumkale gibi sadece ticari amaçlı birkaç kıyı kalesinin surları dışında tek bir karış toprağı dahi kontrol edememiştir. Çerkesler, hiçbir zaman Osmanlı padişahının tebaası olmamış, bağımsız kabile meclisleriyle kendi kendilerini yöneten egemen bir halk olarak kalmışlardır. Dolayısıyla Osmanlı’nın egemen olmadığı bir coğrafyayı Rusya’ya "devretmesi", uluslararası hukuk zemininde korsanca bir mülkiyet gaspıdır. Ancak Çarlık Rusyası, bu yok hükmündeki diplomatik kağıt parçasını eline alarak tüm dünyaya "Çerkesya’nın artık kendi meşru toprağı olduğunu, içerideki direnişin ise bir devletlerarası savaş değil, kendi tebaasının gayrimeşru bir isyanı olduğunu" iddia etmiştir. Siyasal Abrek, 1829 Edirne Antlaşması’nın bu gayrimeşru niteliğini uluslararası platformlarda tescil ettirerek, Çarlık ilhakının hukuksuz bir saldırganlık suçu olduğunu tarih ve hukuk önünde açığa çıkarır.


Bu diplomatik aldatmacanın ikinci büyük perdesi ise 1853-1856 Kırım Savaşı ve ardından toplanan Paris Kongresi’nde sahnelenmiştir. İngiltere ve Fransa, Kırım Savaşı sırasında Karadeniz’de Rus donanmasını batırıp Sivastopol’u kuşatırken, Kafkasya’daki Çerkes direnişini Rus ordularını güneyden yıpratan ucuz bir askeri manivela olarak kullanmıştır. Londra ve Paris’ten gelen temsilciler Çerkes kabilelerine bağımsızlık vadetmiş, onları Rus tahkimat hatlarına karşı büyük taarruzlara teşvik etmiştir. Çerkes lideri Sefer Bey Zanoko ve kabile temsilcileri, müttefik ordularıyla koordinasyon kurmak için olağanüstü diplomatik çaba harcamış, Çerkesya’nın bağımsızlığının barış antlaşmasının ayrılmaz bir şartı olması gerektiğini savunmuşlardır. Ne var ki 1856 Paris Antlaşması masası kurulduğunda, İngiliz ve Fransız emperyalizmi kendi jeopolitik çıkarlarını (Boğazlar rejimini ve Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü) garanti altına alır almaz, Kafkasya’yı tamamen masanın dışında bırakmış ve Rusya’nın insafına terk etmiştir. Paris Kongresi tutanaklarında Kafkasya ve Çerkesya’nın adı dahi anılmamış; savaştan yaralı ve hırslı çıkan Çarlık İmparatorluğu, tüm askeri yığınağını ve intikam hırsını Kafkas dağlarına yöneltmiştir. 1856 sonrasında Kafkasya’ya sevk edilen devasa Çarlık orduları, aslında Paris Barışı’nın emperyalist ikiyüzlülüğünün doğrudan bir sonucudur. Siyasal Abrek, Batı emperyalizminin bu tarihsel ihanetini hafızasından asla silmez; halkımızın kurtuluşunun yabancı başkentlerin lütfuna ya da büyük güçlerin geçici jeopolitik hesaplarına havale edilemeyeceğini daima bir aksiyom olarak hatırlar.


Kafkasya içi direnişin doktriner ve stratejik boyutları incelendiğinde ise Doğu Kafkasya (Dağıstan ve Çeçenya) ile Batı Kafkasya (Çerkesya) arasındaki yönetim felsefesi ve sosyo-politik yapı farklarının tahlil edilmesi elzemdir. Şeyh Şamil’in Doğu Kafkasya’da kurduğu İmamet devleti; merkeziyetçi, şeriata dayalı, katı bir hiyerarşiyi ve tavizsiz bir teokratik askeri disiplini esas alıyordu. Şamil, dağınık kabileleri merkezi bir vergilendirme, naiblik sistemi ve dini motivasyonla tek bir yumruk haline getirmeyi başarmıştı. Buna mukabil Batı Çerkesya’da yüzyıllardır kök salmış olan gelenek; merkeziyetçilikten uzak, yatay, kabileler arası eşitliğe ve doğrudan halk meclislerine (Xase) dayanan özgürlükçü Xabze düzeniydi. Şeyh Şamil’in Batı Çerkesya’ya gönderdiği en yetenekli naibi olan Muhammed Emin, Çerkes kabilelerini birleştirmek için şeriat mahkemeleri kurmaya, kabile asaletini tasfiye etmeye ve merkezi bir ordu teşkil etmeye çalışmıştır. Bu girişim başlangıçta halkın alt sınıfları (Fekol) arasında büyük bir heyecan yaratmışsa da, zamanla Çerkeslerin köklü geleneksel özgürlük duygusu, Xase kültürü ve Xabze ahlakı ile naibin katı teokratik merkeziyetçiliği arasında derin çatışmalar patlak vermiştir. Kimi kabile meclisleri naibin emirlerini tanımamış, naibin uyguladığı sert cezalar toplumun vicdanında yaralar açmış ve nihayetinde Doğu ile Batı Kafkasya arasında organik, sürdürülebilir ve birleşik bir askeri komuta zinciri kurulamamıştır. 1859’da Şeyh Şamil’in Gunib’de teslim olmasıyla birlikte Rusya, Kafkasya’daki tüm askeri gücünü yalnız kalan Batı Çerkesya’ya yığmış ve 1859-1864 arasındaki o son beş yıllık eşi benzeri görülmemiş topyekûn imha savaşı başlamıştır. Siyasal Abrek, bu tarihsel deneyimden ders çıkararak; halkın kendi öz değerleriyle (Xabze) çatışan ithal ve baskıcı yönetim modellerinin sürdürülemez olduğunu, ancak gevşek ve koordinesiz bir yerelciliğin de modern sömürgecilik karşısında hezimete mahkûm olduğunu görür. Çözüm; Xabze’nin eşitlikçi ve katılımcı meclis ahlakını korurken, modern dünyanın gerektirdiği merkezi stratejik koordinasyon ve disiplini organik bir senteze kavuşturmaktır.


Bu dönemin uluslararası alandaki en çarpıcı diplomatik direniş örneklerinden biri de David Urquhart, James Bell ve John Longworth gibi İngiliz gözlemcilerin Kafkasya misyonları ve 1836 yılındaki tarihi Vixen Olayı’dır. David Urquhart, Kafkasya’nın bağımsızlığının sadece Kafkasyalılar için değil, Avrasya’da Rus yayılmacılığını durdurmak ve Hindistan ticaret yollarını korumak isteyen dünya dengeleri için hayati olduğunu savunan sıra dışı bir stratejistti. Çerkes kabile meclislerini dolaşarak onları birleşmeye teşvik eden Urquhart, Çerkesya’nın bağımsızlık sembolü olan yeşil zemin üzerine on iki altın yıldız ve üç çapraz oktan oluşan bayrağın tasarlanmasında da tarihsel bir rol oynamıştır. Bu bayraktaki on iki yıldız, kabile ayrılıklarını aşarak tek bir millet olma iradesi gösteren on iki büyük Çerkes boyunu; üç çapraz ok ise savaşta yenilmezliği, barışta ise dostluğu ve kardeşliği simgeliyordu. 1836 yılında İngiliz "Vixen" ticaret gemisinin Çerkesya kıyısındaki Sucuk-Kale’ye (Novorossiysk) tuz yüküyle yanaşması, Rusya’nın Karadeniz kıyılarında uyguladığı hukuksuz deniz ablukasını uluslararası hukukun önüne taşımak için kurgulanmış bilinçli bir meydan okumaydı. Rus donanması gemiye el koyarak uluslararası bir diplomatik krize yol açmış; fakat dönemin İngiliz Başbakanı Lord Palmerston, Rusya ile doğrudan bir savaşı göze alamayarak geri adım atmış ve Rusya’nın hukuksuz ablukasını zımnen tanımıştır. James Bell ve J.A. Longworth, yıllarca Çerkes aullarında yaşayarak Çerkes meclislerinin demokratik işleyişini, halkın bağımsızlığa olan sarsılmaz sadakatini ve Çarlık ordularının vahşetini ciltler dolusu kitaplarla dünya kamuoyuna aktarmışlardır. Bu metinler, Çerkes halkının sadece dağlarda savaşan cengaverler değil; kendi meclisleri, kendi bayrağı, kendi diplomasisi ve meşru egemenlik iddiaları olan bağımsız bir millet olduğunu kanıtlayan en somut uluslararası tanıklıklardır. Siyasal Abrek, işte bu tarihsel tanıklıkları ve diplomatik müktesebatı günümüzün uluslararası ceza ve insan hakları mahkemelerinde sömürgeciliğe karşı birer meşruiyet meşalesi olarak yeniden alevlendirir. Tarih susmamıştır; belgeler oradadır ve hakikat eninde sonunda hakkını teslim alacaktır.



Kafkas-Rus Savaşı’nın gerçek kronolojisini ve niteliğini anlamak, sömürgeci tarih yazımının savaşı 1817’ye hapseden tahrifatını yıkmakla başlar. Çerkesya’nın askeri işgali, 1817’de değil; Çarlık Rusyası’nın 1763 yılında Doğu Çerkesya’nın (Kabardey) kalbi sayılan Terek Irmağı boyundaki Mezdeug’da (Mozdok) gayrimeşru bir askeri kale inşa etmesiyle fiilen başlamıştır. Bu tarih, tam yüz bir yıl sürecek olan (1763-1864) ve dünya tarihinin en uzun, en orantısız ve en kanlı bağımsızlık savaşının fitilinin ateşlendiği andır. Mozdok kalesinin inşası, Çarlık İmparatorluğu ile Kabardey prensleri arasındaki mevcut sınır antlaşmalarının açık bir ihlaliydi. Kabardey Yüksek Meclisi (Xase) ve Başprens Canhot Kurgoko önderliğindeki Çerkes heyetleri, Petersburg’a diplomatik elçiler göndererek bu askeri tahkimatın derhal yıkılmasını talep ettiler. Ancak Çarlık otokrasisi, diplomatik müzakereleri sadece zaman kazanmak ve hatta yeni kışlalar inşa etmek için bir oyalama aracı olarak kullandı. Kabardeylerin bu meydan okumaya karşı direnme kararlılığı, onların tarihsel hafızasındaki bağımsızlık bilincinden kaynaklanıyordu. Nitekim bundan yalnızca yarım asır önce, 1708 Kanjal Savaşı’nda, Kırım Hanı I. Kaplan Giray’ın yüz bini aşkın istilacı ordusunu Kanjal Dağı’nın sarp kayalıklarında gece baskını ve sahte ricat taktikleriyle darmadağın eden Çerkesler, hiçbir yabancı gücün boyunduruğunu kabul etmeyeceklerini kanıtlamışlardı. 1763’ten itibaren başlayan savaş, Çarlık Rusyası için sıradan bir sınır genişletme harekatı değil, Kafkasya’nın bu teslim alınamaz özgürlük ruhunu kırma seferberliğiydi.


Bu yüz bir yıllık savaşın en karanlık ve vahşi sayfalarından biri, 1830’lu yıllarda Kuban Tahkimat Hattı Komutanlığı’na atanan General Grigori Zass’ın uyguladığı devlet terörü ve ırkçı tenkil politikalarıdır. Proçnookop Kalesi’ni karargah edinen General Zass, Çerkes direnişini kırmak için doğrudan doğruya sivil halkı, kadınları, çocukları ve yaşlıları hedef alan bir dehşet rejimi kurmuştur. Zass’ın emrindeki Kazak birlikleri, şafak vakti barışçıl Çerkes aullarına ani baskınlar düzenler, evleri ateşe verir, kaçamayan bebekleri ve ihtiyarları süngülerden geçirir ve canlı kalanları köle pazarlarına sürerdi. Ancak Zass’ın vahşeti sadece katliamlarla sınırlı kalmadı; o, sömürgeci barbarlığı akıl almaz bir psikolojik terör silahına dönüştürdü. Zass, öldürülen Çerkes savaşçılarının ve köylülerinin başlarını kestirerek karargahının etrafındaki toprak tabyalara diktirir, mızrakların ucuna geçirilen bu kesik başların sakalları rüzgarda dalgalanırken dağlılara gözdağı verirdi. Dönemin görgü tanıklarından olan ve Kafkasya’ya sürgün edilen Decembrist subay Nikolay Lorer, anılarında Zass’ın çalışma odasındaki masanın altında Çerkes kafataslarının kaynatıldığı kazanları gördüğünü, etlerinden temizlenen bu kafataslarının Berlin’deki 1829;rkçı anatomi enstitülerine ve kraniyoloji (kafatası ölçümü) uzmanlarına "bilimsel numune" olarak gönderildiğini dehşetle kaydeder. Bu sistematik barbarlık; 20. yüzyılda Nazi kamplarında uygulanacak olan biyopolitik imha ve ırkçı soykırım pratiklerinin 19. yüzyıl Kafkasya’sındaki ilk kurumsal laboratuvarıydı. Siyasal Abrek, sömürgeciliğin bu karanlık arşivlerini gün ışığına çıkararak, Çerkes halkının sadece askeri bir mağlubiyet değil, modern ırkçılığın en ilkel ve vahşi kırımına maruz kaldığını uluslararası hafızanın önüne koyar.


Bu akıl almaz teknolojik ve sayısal üstünlüğe, arkası kesilmeyen taze ordu birliklerine ve sınırsız topçu ateşine karşı Çerkes halkının tam yüz bir yıl boyunca direnmesini sağlayan şey ise, Kafkasya’nın coğrafyasıyla organik bir bütün oluşturan eşsiz askeri sanatı ve süvari doktriniydi. Çerkes atı (Kabardey atı), yüzyıllar süren doğal seleksiyon ve Xabze terbiyesiyle yetiştirilmiş, sarp dağ yamaçlarında keçi gibi tırmanabilen, saatlerce dinlenmeksizin koşabilen, sahibine mutlak sadakatle bağlı efsanevi bir savaş unsuruydu. Çerkes eyeri (arşın), hafifliği ve ergonomisiyle atın omurgasına en ufak bir baskı yapmazken; süvarinin eyer üzerinde ayağa kalkmasına, atın karnının altına sarkarak düşmandan saklanmasına ve dörtnala giderken her yöne dönebilerek tüfek ve yayla nokta atışı yapmasına imkan tanıyordu. Bu askeri teçhizatın zirvesi ise kınından çekildiği anda vuruş yapan, kabzasında hiçbir siperlik bulunmayan, hafif ve ölümcül "Şaşka" kılıcıydı. Rus ordusu ve Kazak birlikleri, Çerkes süvarisinin bu baş döndürücü hareket kabiliyeti ve kılıç ustalığı karşısında o kadar çaresiz kalmıştır ki, sonunda kendi geleneksel silahlarını ve üniformalarını terk ederek Çerkes eyerini, Şaşka kılıcını ve göğsünde gazır (barutluk) cepleri bulunan Çerkes milli kıyafeti "Çerkeska"yı (Çoha) kopyalamak ve resmi üniforma haline getirmek zorunda kalmışlardır.


Rus askeri doktrini, Kafkasya’nın ormanlarında ve dar kanyonlarında ağır piyade düzenlerinin ve topçu bataryalarının hiçbir işe yaramadığını sayısız hezimetle tecrübe etti. General Velyaminov’un "Baltalarla ormanları keserek ilerleme" taktiği ve Kont Vorontsov’un 1845 Dargo Seferi’nde uğradığı büyük bozgun, Çerkes gerilla savaş sanatının konvansiyonel imparatorluk ordularını nasıl felç edebildiğinin kanıtıydı. Çerkes savaşçıları, hiçbir zaman düşmanın istediği meydanlarda açık savaşa girmedi; onlar düşmanı ormanların derinliklerine çeker, ikmal kollarını keser, nehir geçitlerinde pusuya düşürür ve gece baskınlarıyla morallerini sıfıra indirirdi. Rus askerleri için Kafkasya; her ağacın arkasından bir kurşunun vızıldadığı, her kayanın bir Abrek pususuna dönüştüğü devasa bir cehennemdi. Ancak bu askeri deha, modern endüstriyel savaşın sınırsız lojistik rezervlerine, buhar gücüne ve ağır silahlara karşı nihayetinde sınırlı insan gücünü koruyamadı. Bir halkın nesiller boyu aralıksız savaşması, tarlalarını ekememesi, kadınların ve çocukların sürekli mağaralarda saklanması, demografik bir tükenişi kaçınılmaz kıldı. Siyasal Abrek, işte bu yüz bir yıllık askeri direnişi ne bir masal gibi anlatır ne de sadece kahramanlıkla açıklar; o, askeri taktiğin lojistik ve siyasal bir stratejiyle bütünleşmediği takdirde eninde sonunda tükeneceğini görerek, bugünün mücadelesini çağın gerektirdiği teknolojik, kurumsal ve iktisadi cephaneyle donatmayı en büyük tarihsel vazife sayar.



1864 Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün yeryüzü tarihindeki en dehşet verici ve telafisi imkansız neticelerinden biri, Vubıh halkının ve dilinin haritadan tamamen silinmesidir. Soçi ve Şagvaşe havzasının kadim sahipleri, 1861 Soçi Meclisi’nin kurucu omurgası olan Vubıhlar; Başprens Hacı Giranduk Berzeg önderliğinde Çarlık istilasına karşı en ön saflarda savaştılar. Ancak 1864’te savaş sona erdiğinde Çarlık Rusyası, Vubıhların vatanlarında kalmasına zerre kadar izin vermedi; tek bir ferdi dahi Kafkasya’da bırakılmamak üzere halkın tamamı Osmanlı topraklarına sürüldü. Bu, modern çağda bir etnik grubun ata topraklarından yüzde yüz oranında temizlendiği narin ve mutlak bir tenkil örneğidir. Sürgünle birlikte Anadolu’nun farklı köylerine, özellikle Manyas ve çevresine dağıtılan Vubıhlar, bir arada kalamayışın ve yeni nesillerin anadili öğrenemeyişinin neticesinde korkunç bir asimilasyon dalgasıyla yutuldu. Oysa Vubıh dili; seksen dörtten fazla ünsüz sesiyle dünya dilbilim tarihinin en zengin, en karmaşık ve insan beyninin ses çıkarma kabiliyetinin zirvesi sayılan bir tabiat mucizesiydi. Fransız dilbilimci Georges Dumézil ve Norveçli dilbilimci Hans Vogt gibi bilim insanlarının yıllarca kayıt altına almaya çalıştığı bu eşsiz lisan, 7 Ekim 1992 tarihinde Balıkesir’in Manyas ilçesine bağlı Hacıosman köyünde Tevfik Esenç’in vefatıyla birlikte resmen öldü. Tevfik Esenç, yeryüzünde bir dili konuşan "son insan" olarak mezara girdiğinde, insanlığın ortak hafızasından binlerce yıllık bir dünya görüşü, doğayla kurulan benzersiz bir ses köprüsü ebediyen silinmiş oldu. Siyasal Abrek; Vubıh halkının ve Tevfik Esenç’in hazin akıbetini romantik bir keder olarak değil, sömürgeci soykırımın bir halkı biyolojik ve linguistik olarak nasıl yok edebildiğinin canlı ve dehşet verici bir kanıtı olarak zihnine kazır.


Buna mukabil, 21 Mayıs 1864 günü Kbaada’da Çarlık generallerinin zafer duaları okuduğu ve resmi tarihin "Kafkas Savaşı bitti" ilan ettiği anda dahi, Kafkasya’nın sarp zirvelerinde teslimiyeti ve sürgünü reddeden son direniş kaleleri tütmeye devam ediyordu. Bu efsanevi direnişin en sarsılmaz temsilcileri, Şapsığ dağlarının en geçit vermez kanyonlarında ve ormanlarında yaşayan Hak’uç (Hak’uçey) topluluklarıydı. Hak’uçlar; ne Rusya’nın askeri ültimatomlarını ne de Osmanlı’nın sürgün gemilerini kabul ettiler. Onlar, ata topraklarında hür birer Abrek olarak ölmeyi, yabancı diyarlarda tebaa olmaya tercih ettiler. 1864’ten 1870’lerin ortalarına kadar tam on yıl boyunca Hak’uç dağlıları; ormanların derinliklerinde kurdukları gizli yerleşimlerde yaşadılar, Çarlık karakollarına, Kazak devriyelerine ve kereste şirketlerinin yol açma ekiplerine karşı amansız bir gerilla savaşı yürüttüler. Çarlık ordusu, Kafkasya’da barışın sağlandığını dünyaya iddia ederken, Hak’uçları bastırabilmek için Kafkas Kolordusu bünyesinde yıllarca özel keşif birlikleri ve tenkil taburları görevlendirmek zorunda kalmıştır. Hak’uç direnişi; tarihsel abrekliğin kolektif bir kurtuluş refleksine büründüğü, modern orduların dahi zapt edemediği çelikten bir irade anıtıdır. Onlar belki sayıca azdılar ve nihayetinde mühimmatsızlıktan, açlıktan ve abluka çemberinden dolayı teker teker şehit düştüler; fakat geride bıraktıkları miras, Çerkes halkının ruhuna teslimiyetin asla bir kader olmadığını ve son nefese kadar haysiyetin savunulabileceğini fısıldayan sönmez bir meşaledir.


Sürgünün maddi ve lojistik dehşeti ise yalnızca Rus askeri raporlarında değil, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nin (BOA) sararmış vesikalarında, Meclis-i Vükelâ mazbatalarında ve Muhâcirîn Komisyonu raporlarında tüm çıplaklığıyla kayıtlıdır. Çarlık Rusyası ile Osmanlı Devleti arasındaki diplomatik mutabakat gereği Karadeniz iskelelerine yığılan yüz binlerce Çerkes, insanlık onurunu ayaklar altına alan bir sefaletin kucağına itildi. Trabzon, Samsun, Sinop, Giresun, Varna ve Köstence limanları, birer karantina istasyonundan ziyade açık hava toplama kamplarına dönüştü. Trabzon Valisi Celalettin Paşa’nın İstanbul’a çektiği feryat dolu telgraflarda; şehre günde binlerce muhacirin yığıldığı, limanlarda ekmek ve un kalmadığı, derme çatma çadırlarda yatan insanların tifo, dizanteri ve çiçek salgınları yüzünden sokaklarda kitleler halinde can verdiği ve cesetleri gömecek mezar yeri bulunamadığı için toplu çukurlara kireç dökülerek üst üste gömüldükleri dehşetle anlatılmaktadır. Osmanlı bütçesi iflas etmiş, Babıali yaklaşan bu devasa demografik dalgayı yönetmekten aciz kalmıştır. Karadeniz kıyılarında sadece birkaç ay içinde açlık ve hastalıktan can veren Çerkeslerin sayısı yüz binleri aşmıştır. Dahası, sağ kalan aileler Osmanlı yönetimi tarafından imparatorluğun en çalkantılı bölgelerine, Balkanlar’da Hristiyan isyanlarını bastıracak bir tampon güç olarak Kosova ve Dobruca’ya; Orta Doğu’da ise bedevi aşiretlerini dengeleyecek bir güvenlik unsuru olarak Suriye ve Ürdün çöllerine bilinçli bir siyasal mühendislikle dağıtılmıştır. Siyasal Abrek, Osmanlı arşivlerindeki bu trajik vesikaları inceleyerek; sürgünün bir "din kardeşliği kucaklaşması" değil, iki imparatorluğun soğuk jeopolitik pazarlıklarının ve insan hayatını hiçe sayan çıkarlarının kurbanı olduğunu teşhis eder. Bu teşhis, geçmişe duyulan öfke için değil; geleceğin bağımsız ve kendi gücüne dayanan siyasal uyanışını inşa etmek için elzemdir.

1864 sürgününden yalnızca on dört yıl sonra, Çerkes halkı tarihin en acımasız tekerrürlerinden birini yaşayarak ikinci bir büyük sürgün dalgasının kurbanı oldu. 1864 sonrasında Osmanlı yönetimi tarafından Balkanlar’a —Kosova, Dobruca, Vidin, Niş, Sofya ve Şumnu çevrelerine— yerleştirilen yaklaşık üç yüz bin Çerkes, yaklaşan 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nde (93 Harbi) doğrudan cephe hattında kaldı. Babıali, Çerkes muhacirlerini Hristiyan tebaanın isyanlarına karşı askeri ve tarımsal bir emniyet sübabı olarak sınır boylarına yerleştirmişti. 1876 Bulgar Ayaklanması sırasında yaşanan kanlı çatışmalar, İngiliz Başbakanı William Gladstone’un "Bulgarian Horrors" broşürüyle Batı kamuoyunda Çerkesleri şeytanlaştıran devasa bir propaganda savaşına dönüştürüldü. 1877’de Rus orduları Tuna’yı geçip Plevne ve Şıpka Geçidi’ne dayandığında, Çerkes süvarileri Kafkasya’da yarım bıraktıkları kavgayı Balkan dağlarında Çarlık ordularına karşı yeniden vermek zorunda kaldılar. Ancak Osmanlı ordusunun ağır mağlubiyeti ve Rus birliklerinin Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar ilerlemesi, Balkanlar’daki Çerkes varlığının ölüm fermanı oldu. 1878 Berlin Antlaşması masasında Çarlık Rusyası, Kafkasya’dan kovduğu bu teslim alınamaz halkı Avrupa kıtasında da görmeye tahammül edemeyerek antlaşmaya özel bir madde koydurdu: Berlin Antlaşması’nın hükümleri gereğince Çerkeslerin Balkanlar’da iskân edilmesi kesin olarak yasaklandı. Yüz binlerce Çerkes ailesi, daha henüz kurdukları evleri, sürdükleri tarlaları ve yakınlarının mezarlarını geride bırakarak ikinci kez derme çatma vagonlara ve köhne vapurlara dolduruldu; Anadolu’nun kurak bozkırlarına, Suriye’nin Kuneytra ve Havran bölgelerine ve Ürdün çöllerine sürüldü. Bugün Ürdün’ün başkenti olan Amman şehri, çölde tek bir binanın dahi bulunmadığı bir su kaynağı etrafında, bu ikinci sürgünün kurbanı olan Çerkes muhacirleri tarafından sıfırdan kurularak modern bir kente dönüştürülmüştür. İki nesilde iki büyük sürgün yaşayan bir halkın zihninde derin yaralar açan bu facia, Çerkes insanına başkalarının imparatorluk sınırlarında daima feda edilebilir bir "güvenlik unsuru" olarak görüldüğünü öğreten en acı tarihsel derstir.


Çarlık otokrasisinin 1917 Bolşevik İhtilali ile çöküşü ise, Kafkasya halkları için yüzyıllık esaret zincirlerini kırma ve kendi kaderini tayin etme fırsatı doğurdu. 11 Mayıs 1918 tarihinde Batum’da ilan edilen "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti" (Dağlı Cumhuriyeti), Çerkeslerin, Çeçenlerin, İnguşların, Dağıstan halklarının, Osetlerin, Abhazların, Karaçay ve Balkarların ortak iradesiyle kurulan bağımsız, demokratik, çoğulcu ve anayasal bir devletti. Başbakan Tapa Çermoyev, Parlamento Başkanı Vassan-Giray Cabağı, Pşımaho Kotsev ve Dışişleri Bakanı Haydar Bammat gibi vizyoner kurucu kadrolar; etnik ve dini farklılıkları aşan, Xabze’nin eşitlikçi meclis geleneğini İsviçre kantonları tipi modern federal bir anayasayla taçlandıran eşsiz bir cumhuriyet inşa ettiler. Osmanlı İmparatorluğu, Almanya, Avusturya-Macaristan ve komşu Kafkas cumhuriyetleri (Azerbaycan ve Gürcistan) tarafından resmen tanınan bu meşru devlet; ne yazık ki Avrasya bozkırlarında patlak veren Rus İç Savaşı’nın iki emperyalist gücünün, yani Çarlık rejimini diriltmek isteyen Beyaz Ordu (General Denikin) ile Sovyet emperyalizminin Kızıl Ordusu’nun kanlı mengenesinde sıkıştı. Her iki Rus gücü de Kafkasya’nın bağımsızlığını tanımayı reddetti. 1919’da Denikin ordularının taarruzlarına karşı kahramanca direnen cumhuriyet birlikleri, 1920 ve 1921 yıllarında Bolşevik Kızıl Ordu’nun Kafkasya’yı topyekûn işgaliyle boğuldu. Cumhuriyetin kurucu kadroları ya kurşuna dizildi ya da Avrupa ve Türkiye’ye iltica etmek zorunda kaldı. Sovyet yönetimi, bu birleşik bağımsızlık tecrübesinin hafızasını silmek için bölgeyi yapay özerk cumhuriyetlere bölerek sömürgeci taksimatı yeniden üretti. Siyasal Abrek, 11 Mayıs 1918 Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni kendi meşru devlet geleneğinin ve Birleşik Çerkesya vizyonunun hukuksal ve tarihsel temeli kabul eder; o cumhuriyetin bağımsızlık andı, bugün de yürüyüşümüzün anayasasıdır.


Bu tarihsel trajedinin Türkiye diasporasındaki en sarsıcı ve tahripkar kırılması ise Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş arifesinde yaşandı. Osmanlı’nın işgale uğradığı günlerde Anadolu direnişinin ilk kıvılcımını çakan ve Kuva-yı Milliye’nin omurgasını oluşturan kadroların en ön saflarında Çerkes liderler yer alıyordu. Rauf Orbay, Bekir Sami Kunduh, İbrahim Çolak ve Kuva-yı Seyyare Komutanı Çerkes Ethem, çökmüş bir imparatorluğun küllerinden milli direnişi örgütleyen kurucu kahramanlardı. Özellikle Çerkes Ethem ve emrindeki süvari birlikleri; Anzavur isyanını, Düzce ve Yozgat ayaklanmalarını bastırarak Ankara’da yeni kurulan Büyük Millet Meclisi hükümetinin ezilmesini önleyen, düzenli ordu kurulana kadar Yunan işgalini Batı Anadolu’da aylarca tek başına durduran yegâne vurucu güçtü. Ancak düzenli orduya geçiş sürecinde patlak veren siyasal iktidar çatışmaları, merkeziyetçi bürokrasi ile sivil milis gücü arasındaki uyuşmazlık, Çerkes Ethem ve kardeşlerinin tasfiyesiyle sonuçlandı. Ethem’in "hain" ilan edilmesi, cumhuriyetin homojenleştirici ulus-devlet inşası sürecinde sadece bir askeri komutanın tasfiyesiyle sınırlı kalmadı; bu etiket, bilinçli bir psikopolitik mühendislikle Türkiye’deki tüm Çerkes toplumunun sırtına yapıştırılan bir kara çalma kampanyasına dönüştürüldü. Çerkesler, canlarını ve mallarını feda ettikleri bir kurtuluş mücadelesinin ardından, bir anda "potansiyel hain", "güvenilmez unsur" muamelesi görmeye başladılar. Bu haksız yafta, diasporanın zihninde korkunç bir oto-sansür, içine kapanma, anadilini konuşmaktan utanma ve devlete sürekli olarak aşırı sadakat gösterme refleksini tetikledi. Kuşaklar boyu Çerkes çocukları, okul sıralarında kendi kökenlerini gizlemek, kendi kahramanlarının adını fısıltıyla anmak zorunda bırakıldı. Siyasal Abrek, bu sahte suçluluk kompleksini ve "hainlik" iftirasını tarihin ve hakikatin ayakları altında çiğner. Bizler ne bu toprakların sığıntısıyız ne de kimseye sadakat kanıtlamak zorunda olan şüphelileriz. Bizler, hem Kafkasya’nın bağımsızlık savaşında hem de sığındığımız her coğrafyanın haysiyet mücadelesinde en ağır bedelleri ödemiş, alnı açık, yüzü ak bir milletin evlatlarıyız. Bu haksız pranganın parçalanması, Siyasal Abrek’in zihinsel özgürleşme manifestosunun en şanlı zaferidir.


Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasıyla birlikte, anavatan Kafkasya’da yarım asırdır bastırılan milli şuur ve kurumsal egemenlik arayışı yeniden tarih sahnesine fırladı. Krasnodar Krayı’na idari olarak bağlı bir "özerk bölge" (oblast) konumuna indirgenmiş olan Adıgey, halkın ve aydınların olağanüstü mücadelesiyle Rusya Federasyonu’nun eşit haklara sahip kurucu bir "Cumhuriyeti" statüsüne yükseltildi. Aynı dönemde Nalçik’te toplanan dünya Çerkes delegeleri, küresel ölçekte koordinasyon sağlamak amacıyla Dünya Çerkes Birliği’ni (DÇB) kurdu. Bu dönemin en abidevi şahsiyeti, saygın bir medeni hukuk profesörü, Rusya Federasyonu Adalet Bakanı ve DÇB Genel Başkanı olan Prof. Dr. Yuri Hamzatoviç Kalmıkov’dur. Kalmıkov; hem anavatandaki cumhuriyetlerin anayasal haklarını savunan hem de 1992’de Kabardey-Balkar Yüksek Sovyeti’nin ve 1996’da Adıgey Cumhuriyeti Parlamentosu’nun 1864’ü resmen "Çerkes Soykırımı ve Sürgünü" olarak tanımasını sağlayan tarihsel bir önderdi. Ancak Kalmıkov’un asıl büyüklüğü, 1994 yılı sonunda Boris Yeltsin yönetiminin Çeçen Cumhuriyeti’ne karşı başlattığı kanlı askeri işgale karşı sergilediği tavizsiz ahlaki duruşta tecelli etti. Kalmıkov, kendi halkına uygulanan sömürgeci şiddetin bu kez kardeş Çeçen halkına uygulanmasına ortak olmayı reddederek, Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi üyeliğinden ve Adalet Bakanlığı görevinden derhal istifa etti. Makamları, şahsi ikbali ve devlet imtiyazlarını bir kenara iterek halkının ve Kafkasya’nın haysiyetini savunan bu asil istifa, Xabze’nin lekesiz onur ilkesinin modern devlet yönetimindeki en parlak numunesidir. Nitekim bu kurumsal uyanışın bir diğer meyvesi, 1997 yılında Lahey’de toplanan Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Örgütü (UNPO) Genel Kurulu’nda Çerkes Soykırımı’nın uluslararası alanda ilk kez resmen tescil edilmesi olmuştur.


Fakat tarihin Çerkes halkına biçtiği sürgün trajedisi yirminci yüzyılla sınırlı kalmadı; yirmi birinci yüzyıl, diasporanın bir başka coğrafyasında üçüncü bir büyük sürgün felaketini tetikledi. 1864’te Kafkasya’dan, 1878’de ise Balkanlar’dan sürülerek Suriye’nin Golan Tepeleri, Şam ve Halep bölgelerine yerleşen Çerkes toplumu, 2011 yılında patlak veren Suriye İç Savaşı ile birlikte bir kez daha ateş çemberinin tam ortasında kaldı. Şam’ın banliyölerindeki ve Golan eteklerindeki Çerkes köyleri varil bombalarıyla yıkıldı, yüz yıllık okullar ve dernekler harabeye döndü, aileler yeniden göç yollarına düştü. Kendi tarihsel vatanları olan Kafkasya’ya dönmek isteyen binlerce Suriyeli Çerkes ailesi ise, Rusya Federasyonu’nun sömürgeci bürokrasisinin soğuk ve merhametsiz duvarına çarptı. Moskova yönetimi, yüzyıl önce kendi ordularının sürdüğü bu insanların torunlarına "yurttaş" muamelesi yapmak yerine; ağır vize şartları, son derece sınırlı kotalar ve bürokratik engeller çıkararak geri dönüşü fiilen engellemeye çalıştı. Buna rağmen Adıgey ve Kabardey-Balkar’daki sivil halk ve yerel inisiyatifler, devletin engellemelerine meydan okuyarak gelen soydaşlarına kapılarını açtı, evlerini paylaştı ve köyler kurdu. Suriye krizi; Çerkes halkının zihninde bir kez daha şu yakıcı hakikati tescil etti: Bir halkın kendi bağımsız kurumsal gücü, kendi egemen vatanı ve kendi meşru hukuki kalkanı yoksa, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, her jeopolitik krizde feda edilecek ilk kurban olmaya mahkûmdur. Geri dönüş, ertelenebilecek romantik bir temenni değil; yok oluşu durduracak tek ontolojik emniyet sübabıdır.


Bütün bu yüz altmış yıllık tarihsel kesit, artık soğukkanlı bir felsefi ve siyasal muhasebeye tabi tutulmak zorundadır. 1763 Mozdok kalesinin inşasından 1864 Kbaada zafer âyinine, 1878 Berlin sürgününden 1918 Bağımsız Dağlı Cumhuriyeti’ne, 1930’lar Stalinist aydın kırımından 1992 Abhazya siperlerine ve 2011 Suriye felaketine kadar uzanan bu çetin yürüyüş; tesadüflerin, talihsizliklerin ya da kaderin cilvesi değildir. Bu tarih; merkezi, lojistik ve teknolojik bir sömürgeci akla karşı, örgütsüz yerel kahramanlıkların tek başına yetmediğini kanıtlayan nesnel bir sebep-sonuç zinciridir. Birinci Kitap’ın ortaya koyduğu bu tarihsel hesaplaşma, bize ağlamak, ağıt yakmak veya ebediyen kurban rolüne sığınmak için değil; geçmişin tüm yapısal zaaflarını teşhis edip geleceği sarsılmaz bir kurucu iradeyle inşa etmek için sunulmuştur. Bizler; acılarımızın büyüklüğüyle değil, o acıların içinden süzüp çıkardığımız bilincin, disiplinin ve kurumsal kudretin büyüklüğüyle anılmak mecburiyetindeyiz. İçimizdeki sığınmacı, uslu ve onay bekleyen köle ruhu bu tarihsel muhasebenin ateşiyle bütünüyle yakılmıştır. Kurban öldü; şimdi tarih sahnesine kendi kaderinin efendisi olan, geçmişin hesabını geleceğe doğru soran Siyasal Abrek çıkmaktadır. Birinci Kitap, bu ontolojik arınmanın ve sarsılmaz kurucu yeminin taşa kazınmış fermanıdır.

Sömürgeci tahakkümün Kafkasya coğrafyası üzerindeki en yıkıcı maddi tezahürlerinden biri de, Çarlık döneminden başlayarak Sovyet planlamasıyla zirveye ulaşan maden, petrol ve hidroelektrik santral (HES) talanıdır. Mıyekuape (Maykop) havzasında keşfedilen zengin petrol yatakları, on dokuzuncu yüzyılın sonunda İngiliz, Fransız ve Rus petrol şirketlerinin açgözlü rekabet sahasına dönüşmüş; yerel Çerkes halkı bu devasa zenginliğin hiçbir meyvesinden yararlandırılmadığı gibi, petrol atıklarıyla kirlenen nehirler ve tahrip edilen tarım alanları yerel nüfusun yaşam şartlarını daha da zorlaştırmıştır. Sovyet döneminde ise "doğaya hükmetme" adı altında yürütülen çılgın endüstrileşme projeleri; Kuban, Laba ve Belaya (Şagvaşe) nehirleri üzerine kurulan devasa baraj gölleriyle kadim Çerkes köylerini, asırlık mezarlıkları ve arkeolojik sit alanlarını sular altında bırakmıştır. Yüzlerce yıllık aile mezarları baraj göllerinin dibine gömülmüş, tarihsel süreklilik fiziken de silinmek istenmiştir. Günümüz Rusya Federasyonu’nda ise bu talan, oligarkların kış turizmi ve maden imtiyazlarıyla devam etmektedir; Soçi Milli Parkı ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki Kafkas Biyosfer Rezervi, devasa kayak tesisleri ve lüks villalar uğruna acımasızca dozerlerle çiğnenmektedir. Siyasal Abrek; Kafkasya’nın doğasını korumayı, atalarımızın kemiklerinin yattığı o vadilerin ekolojik haysiyetini savunmayı doğrudan bir milli egemenlik ve beka mücadelesi olarak konumlandırır. Vatan sadece bir sınır çizgisi değildir; vatan, deresiyle, ağacıyla, toprağıyla ve kurdu kuşuyla yaşayan canlı bir organizmadır.


Bu ekolojik ve mekânsal yıkımın karşısında diasporada yaşanan düşünsel dönüşüm ise, özellikle 1970’li yılların çalkantılı siyasal ikliminde yeni bir felsefi ve kurumsal boyuta sıçramıştır. Türkiye’de sağ ve sol ideolojilerin sokakları ve üniversiteleri yangın yerine çevirdiği o karanlık yıllarda, Çerkes gençliği kendi varoluşsal rotasını arayan sarsıcı bir entelektüel uyanış yaşadı. 1970’lerin ortalarında neşredilen "Kamçı", "Yamçı" ve "Nart" dergileri; Çerkes davasını sadece folklorik bir dans ve müzik hobisi olarak gören geleneksel dernekçilik konformizmine karşı ilk radikal başkaldırıyı örgütledi. Bu dergilerin etrafında kenetlenen genç aydınlar; bir yandan Sovyetler Birliği’nin uyguladığı sinsi Ruslaştırma politikalarını deşifre ederken, diğer yandan Türkiye’deki asimilasyon çarklarına ve şovenist baskılara karşı anayasal kültürel haklar talep ettiler. "Dönüşçülük" (anavatan Kafkasya’ya geri dönüş ideali) ile "Kalışçılık" (yaşanılan diasporada kalarak hak mücadelesi verme) arasındaki kuramsal tartışmalar, Çerkes siyasal düşüncesinin ilk olgunlaşma sahası oldu. Her ne kadar dönemin katı ideolojik kutuplaşmaları ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin getirdiği acımasız baskı rejimi bu genç uyanışı kesintiye uğratmış olsa da, 1970’ler kuşağı Çerkes davasının artık geriye döndürülemez bir biçimde "siyasallaştığını" tarihe tescil etti. Siyasal Abrek, 1970’ler gençliğinin bu cesur ve sorgulayıcı mirasını saygıyla devralır; onların ideolojik saplantılara kurban gitmiş yarım kalmış yürüyüşünü, Xabzeizm’in sarsılmaz bağımsız aklıyla ve çağdaş kurumsal yetkinlikle zafere taşır. 


Ve nihayet, Birinci Kitap’ın bu muazzam tarihsel, askeri, sosyolojik ve felsefi muhasebesi, Çerkes insanının zihninde tek bir sarsıcı ve tavizsiz hakikati billurlaştırır: "Mazeretler dönemi ebediyen kapanmıştır!" Yüz altmış yıldır uğradığımız soykırımı, sürgünleri, parçalanmışlıkları, esir pazarlarını, toponimik silinmeleri ve asimilasyon dalgalarını durmaksızın anlatıp dünyaya acındırmak devri sona ermiştir. Düşmanın büyüklüğü, tarihin acımasızlığı ya da coğrafyanın zorluğu; bugünkü eylemsizliğimizin, tembelliğimizin ve örgütsüzlüğümüzün bahanesi olamaz. Bir halk; ya kendi kaderini kendi elleriyle yazacak kurucu bir iradeyi doğurur ya da başkalarının mezar taşı olarak tarihin karanlığına gömülür. Siyasal Abrek, bu tarihsel hesaplaşmanın küllerinden doğan o yeni insandır. O, geçmişin kurbanı değil; bugünün kurucusu ve geleceğin efendisidir. Birinci Kitap, işte bu ontolojik arınmanın, bu zihinsel ihtilalin ve tarihin karşısına başı dik, alnı açık, sözü çelikten bir irade olarak dikilen Çerkes milletinin sarsılmaz kurucu ahdidir. Tarih muhasebesini yapmıştır; şimdi söz sırası, bu haysiyet zemininde yükselecek olan Xabze ahlakının ve doğrudan meclis demokrasisinin kurucu anayasasındadır.




Çerkes Soykırımı’nın boyutlarını ve planlı niteliğini anlamak için, bizzat sömürgeci iktidarın kendi resmi askeri istatistikçilerinin ve komutanlarının tuttuğu kayıtlara bakmak yeterlidir. Çarlık Kafkas Arkeografi Komisyonu Başkanı olan resmi tarihçi Adolf Petroviç Berzhe (Berge), 1882 yılında Tiflis’te yayımlanan "Vyselenie Gortsev s Kavkaza" (Dağlıların Kafkasya’dan Çıkarılması) adlı resmi raporunda ve General Rostislav Fadeyev’in Kafkas Savaşı üzerine yazdığı askeri vesikalarda, yaşanan demografik kırımın dehşet verici bilançosu bizzat Çarlık makamlarınca itiraf edilmiştir. Berzhe’nin resmi verilerine göre; 1860 yılı itibarıyla yalnızca Batı Kafkasya’da yaşayan Çerkes nüfusu (Şapsığ, Natuhay, Abzeh, Ubih, Bjeduğ, Kemguy, Besleney ve diğer boylar) bir milyon yüz binin üzerindeydi. Ancak 1864 yılının sonunda aynı coğrafyada geriye kalan Çerkes sayısı elli ila altmış bine kadar düşürülmüştü. Bu korkunç rakamlar, bir halkın vatanındaki fiziki mevcudiyetinin yüzde doksan beşinin yalnızca birkaç yıl içinde ya kılıçtan geçirilerek, ya açlık ve dondurucu kış şartlarında kırılarak ya da sürgün gemilerine bindirilerek tasfiye edildiğini matematiksel bir kesinlikle kanıtlamaktadır. Geride bırakılan o küçük nüfus ise, bin yıllık dağ yurtluklarından ve orman vadilerinden zorla sökülerek Kuban Nehri boyundaki sıtmalı bataklık ovalara indirilmiş, Kazak garnizonlarının namluları altında sıkı bir askeri abluka ve gözetim rejimine tabi tutulmuştur. Dünya tarihinde bir halkın ata topraklarındaki demografik varlığının yüzde doksan beş oranında silindiği böylesi kapsamlı bir soykırım ve etnik temizlik örneği neredeyse yoktur. Siyasal Abrek, bu istatistiksel hakikati her türlü inkârcı tezin yüzüne çarparak; 1864’ün münferit bir savaş trajedisi değil, modern çağın en kusursuz ve acımasız mühendislikle planlanmış fiziki imha operasyonu olduğunu tescil eder.


Bu demografik tasfiyenin en ahlaksız ve utanç verici sayfalarından biri de, Karadeniz sürgün taşımacılığının devasa bir insan kaçakçılığı, rüşvet ve rant çarkına dönüştürülmesidir. Çarlık ordusu komutanları, Karadeniz sahillerine yığdıkları yüz binlerce dağlıdan bir an evvel kurtulmak için yerli ve yabancı armatörlerle kirli anlaşmalar yaptılar. Osmanlı, Rus, Rum ve İtalyan gemi kaptanları, Çerkeslerin bu ölüm kalım trajedisini akıl almaz bir kâr kapısı olarak gördüler. Kıyıdaki çaresiz insanlardan kişi başı üç ila beş gümüş ruble ya da altın ziynet eşyaları tahsil edildi; parası olmayan ailelerin çocukları köle tüccarlarına rehin bırakıldı. Daha fazla kâr elde etmek isteyen açgözlü gemiciler, en fazla yüz veya yüz elli kişi alabilecek köhne ahşap çektirmelerine ve küçük yelkenlilere üç yüz, dört yüz insanı balık istifi doldurdular. Güvertelerde kıpırdayacak yer kalmayan, içme suyu ve erzak bulunmayan bu ölüm tekneleri, Karadeniz’in azgın fırtınalarına yakalandığında kitleler halinde battı. Salgın hastalıkların baş gösterdiği teknelerde ise insanlık tarihinin en vahşi sahneleri yaşandı; gemi kaptanları, hastalığın yayılmasını önlemek ya da teknenin yükünü hafifletmek bahanesiyle tifo ve dizanteriye yakalanmış kadınları, yaşlıları ve henüz can çekişen masum bebekleri canlı canlı denize attılar. Karadeniz kıyıları aylarca sahile vuran Çerkes cesetleriyle doldu taştı. Siyasal Abrek, bu cehennemi deniz yolculuğunu sadece bir keder hatırası olarak değil; emperyalist sömürgeciliğin insan hayatını nasıl metalaştırdığının, ezilen bir halkın haysiyetinin uluslararası sermaye ve korsanlık çeteleri tarafından nasıl çiğnendiğinin hesabı sorulacak bir insanlık suçu olarak kaydeder.


Sömürgeci kırım, yalnızca yaşayan insanı ve onun bedenini yok etmekle kalmamış; Kafkasya’nın binlerce yıllık maddi kültür mirasını, mimarisini ve arkeolojik hafızasını da yeryüzünden kazımayı hedeflemiştir. Çerkeslerin "tarihsiz, vahşi ve medeniyetten nasibini almamış dağlılar" olduğu yalanını dünya kamuoyuna yutturabilmek için, Kafkasya topraklarındaki kadim uygarlık izleri sistematik olarak talan edilmiştir. M.Ö. dördüncü bin yıla tarihlenen ve dünya arkeoloji literatüründe Tunç Çağı’nın en parlak zirvelerinden biri kabul edilen Maykop Kurganı kültürü, Çerkesya’nın sarp yamaçlarına serpilmiş binlerce yıllık megalitik taş anıtlar olan dolmenler (Ispı-uneler / cüce evleri) ve antik mezarlıklar, Çarlık subayları ve sözde arkeologları tarafından barut ve dinamitlerle patlatılarak yağmalanmıştır. Kurganlardan çıkarılan paha biçilmez altın ve gümüş ritonlar, boğa ve aslan figürlü altın heykeller, mücevher kakmalı kılıçlar ve bronz kadehler sandıklar dolusu vagonlarla Petersburg’daki Hermitage Müzesi’ne ve Çarlık saraylarına kaçırılmıştır. Bir halkın bin yıllık metalurji dehası, estetik zevki ve mimari bilgeliği, sömürgeci merkezin ganimeti olarak gasp edilmiş; geride kalan anıtlar ise bilinçli olarak tahrip edilerek unutturulmak istenmiştir. Siyasal Abrek, bu kültürel soykırımın ve arkeolojik talanın hesabını uluslararası miras hukuku platformlarında gündeme getirir. Kafkasya’dan kaçırılan her bir altın kadeh, her bir tarihi vesika ve her bir taş anıt, Çerkes halkının meşru mülkiyetidir ve ait olduğu topraklara er ya da geç iade edilecektir. Birinci Kitap, işte bu demografik kırımı belgeleyen, Karadeniz’in hesabını soran ve gasp edilen hafızayı geri alan sarsılmaz bir tarihsel hakikat kalesidir.

1864 Soykırımı ve Sürgünü’nün en acımasız ve yürek parçalayıcı cephesi, doğrudan doğruya Çerkes ailesinin, kadınının ve çocuğunun hedef alınarak biyolojik ve toplumsal yeniden üretim damarlarının kurutulmasıdır. Yüzyıllar boyunca Xabze’nin eşitlikçi, koruyucu ve yüksek haysiyet zemininde şekillenen geniş akrabalık ve dayanışma ağları, sürgün yollarında bilinçli olarak un ufak edildi. Karadeniz limanlarındaki dondurucu açık hava kamplarında, açlıktan sütü kesilen annelerin kucaklarında donarak can veren on binlerce bebek, modern tarihin en acı insanlık dramlarından biridir. Çaresiz annelerin, henüz canı çıkmamış evlatlarını Rus askerlerinin ve gemicilerin elinden kurtarmak için gösterdiği insanüstü çırpınışlar, sürgün kuşaklarının zihnine silinmez bir keder olarak kazınmıştır. Ancak trajedi sürgün gemileriyle de bitmedi; Osmanlı limanlarına (Trabzon, Samsun, Sinop ve İstanbul Tophane iskelelerine) yanaşan gemilerden inen binlerce yetim ve kimsesiz Çerkes çocuğu, dönemin insan tacirlerinin ve yozlaşmış esir tüccarlarının pençesine düştü. Osmanlı İmparatorluğu’nun konaklarına, saray çevrelerine ve Orta Doğu pazarlarına satılmak üzere kaçırılan Çerkes çocukları ve genç kızları, yüzyıllar boyu hür yaşamış bir milletin onurunda onulmaz yaralar açtı. Çerkes aydınları ve mebusları —Ahmet Mithat Efendi’den Emir Şekip Arslan’a ve Çerkes Teavün Cemiyeti kurucularına kadar— Osmanlı matbuatında ve Meclis-i Mebusan kürsülerinde bu ahlaksız köle ticaretine karşı amansız bir mücadele yürüttüler; esir pazarlarının kapatılması ve yetimlerin cemiyet yurtlarında korunması için feryat ettiler. Siyasal Abrek, bu tarihsel yarayı unutulmaz bir haysiyet dersi olarak kaydeder: Kendi çocuklarını koruyacak bağımsız kurumsal ve siyasal bir kalkanı olmayan her millet, eninde sonunda başkalarının köle pazarlarında harcanmaya mahkumdur.


Sömürgeci kırımın coğrafya üzerindeki en sinsi ve kalıcı izi ise, Kafkasya’nın binlerce yıllık toponimik hafızasının silinerek Ruslaştırılmasıdır. Bir milleti vatanından sürmek yetmez; o milletin o topraklarda bıraktığı adları, hatıraları ve kavramsal mühürleri de yok etmek gerekir. Çarlık Rusyası ve ardından Sovyet rejimi, Çerkesya’nın kadim yerleşim, dağ, ırmak ve vadi isimlerini sistematik bir toponimik temizliğe tabi tutmuştur. Çerkesçe "deniz kenarındaki yerleşim / deniz boğazı" anlamına gelen Ş’açe şehri "Soçi"ye; "iki suyun/ırmağın birleştiği vadi" anlamına gelen T’uapse şehri Rus garnizonuna; "burun kenarı / masa burnu" anlamına gelen Ana-pe antik limanı "Anapa"ya; "yaban elması vadisi" anlamına gelen Mıyekuape "Maykop"a; "nal biçimli korunaklı vadi" anlamına gelen Nalçık "Nalçik"e; ve "çamur ormanı" anlamına gelen Ts’emez koyu "Novorossiysk"e dönüştürülmüştür. Dahası, Kafkasya’nın asıl yerleşimleri yok edilerek yerlerine kanlı Çarlık generallerinin isimlerini taşıyan askeri tahkimatlar kurulmuştur: Çerkes köylerini yakıp yıkan General Lazarev’in adıyla "Lazarevskoye", General Golovin’in adıyla "Golovinka" stanitsaları inşa edilmiştir. Bu toponimik cinayet, coğrafyayı kendi tarihsel hakikatinden koparma ve hafızayı sömürgecinin diliyle yeniden kurma operasyonudur. Siyasal Abrek, bu toponimik gaspa karşı radikal bir hafıza seferberliği başlatır: Kafkasya’nın her bir deresinin, tepesinin ve ormanının kadim Çerkesçe isimleri bilimsel haritalarla, dijital coğrafi bilgi sistemleriyle (GIS) yeniden gün yüzüne çıkarılacak ve sömürgeci adlandırmalar tarihin çöplüğüne gönderilecektir.


Bu toponimik hafıza kırımının en trajik boyutu ise, Kafkasya doğasının bizzat ruhunu hedef alan ekolojik kırım (ecocide) ve kutsal korulukların imhasıdır. Çerkes kadim kozmolojisinde doğa, sömürülecek mekanik bir nesne değil; Tanrı’nın (Tha) tecelli ettiği, her ağacın ve su kaynağının ruh taşıdığı kutsal bir dengedir. Çerkesler, binlerce yıl boyunca "Txaç’eg" (Tanrı’nın altındaki kutsal koruluklar) adını verdikleri asırlık meşe, kayın ve kestane ormanlarını dokunulmaz kabul etmiş; bu koruluklarda tek bir dal kırmayı, tek bir yaprak koparmayı en büyük ahlaki günah saymışlardır. Adalet meclisleri, barış yeminleri ve toplumsal kararlar işte bu kadim ağaçların gölgesinde alınırdı. Çarlık istihkam taburları ve Yermolov’dan Evdokimov’a kadar sömürgeci generaller, dağlıların bu manevi ve ekolojik sığınağını çok iyi bildiklerinden, sadece evleri değil, asırlık Txaç’eg koruluklarını da özel balta ve kereste taburlarıyla sistematik olarak kestiler, barutla patlattılar ve ateşe verdiler. Yüzlerce yıllık meşe ağaçlarının alevler içinde kül olması, yalnızca bir ormanın yok oluşu değil; bir halkın bin yıllık manevi mabedinin, doğayla kurduğu ontolojik bağın yerle bir edilmesidir. Siyasal Abrek, doğanın ve insanın birlikte kırıma uğratıldığı bu barbarlığı modern çevre hukuku ve biyo-kültürel miras kavramlarıyla dünya kamuoyunun önüne taşır. Çerkes davası, aynı zamanda o yakılan kutsal ormanların, kurutulan nehirlerin ve talan edilen dağların haysiyetini geri alma davasıdır. Birinci Kitap; kadının ve çocuğun onurunu, toponimik hafızayı ve doğanın çiğnenen kutsiyetini tek bir kurucu iradede kenetleyen sarsılmaz bir adalet meşalesidir.



Diasporanın yüz elli yıllık hayatta kalma mücadelesinde en parlak entelektüel sıçrama, İkinci Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’da filizlenen 1908–1923 Diaspora Aydınlanması olmuştur. 1908 yılında kurulan "Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti", dağınık ve sindirilmiş bir topluluğun modern dünyanın siyasal ve kültürel araçlarıyla nasıl örgütlenebileceğinin ilk büyük kurumsal laboratuvarıydı. Cemiyetin yayın organı olarak 1911 yılında neşredilmeye başlanan "Ğuaze" (Rehber) gazetesi; Ahmet Cavid Paşa, İsmail Ziyauddin Berzeg, Mehmet Fetgerey Şoenu ve Mustafa Butbay gibi dönemin en parlak aydınlarının fikir meydanı haline geldi. Ğuaze, sadece bir dernek bülteni değil; anavatan Kafkasya ile diaspora arasında kesintisiz bir düşünce köprüsü kuran, Çerkesçenin Latin ve Arap harfleriyle yazılabileceği yeni alfabe projeleri geliştiren, sürgünün hukuki muhasebesini yapan ve bağımsızlık idealini diri tutan yüksek düzeyli bir fikir mecmuasıydı. Bu aydınlanmanın en devrimci hamlesi ise, 1919 yılında kurulan "Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti" ve onun öncü kalemi Hayriye Melek Hunç tarafından gerçekleştirildi. Çerkes kadınının kadim Xabze ahlakından aldığı kamusal cesaretle kurduğu bu cemiyet; kız çocuklarının modern eğitim almasını, meslek sahibi olmasını ve milli şuurla yetişmesini hedefledi. Bu irade, Beşiktaş’ta açılan ve world eğitim tarihinde Çerkesçe anadilde tedrisat yapan ilk modern okul olan "Çerkes Numune Mektebi" ile taçlandı. Kız ve erkek çocuklarının aynı sınıflarda, kendi anadillerinde matematik, tarih, coğrafya ve edebiyat okuduğu bu mektep; diasporanın bir sığınmacı cemaatinden modern bir kurucu millete dönüşebileceğini kanıtlayan eşsiz bir medeniyet vahasıydı. Siyasal Abrek, 1908 aydınlanmasının ve Çerkes Numune Mektebi’nin kurucu vizyonunu kendi kurumsal hafızasının en onurlu öncüsü olarak kabul eder.


Modern matbuatın ve yazılı kurumların bulunmadığı çağlarda ise, Çerkes halkının hafızasını, tarihini ve vicdanını ayakta tutan en sarsılmaz kale, sözlü tarih geleneği ve bu geleneğin taşıyıcısı olan halk ozanları kurumu olmuştur. Halk ozanları, sıradan birer çalgıcı ya da şair değildir; onlar, toplumun canlı hafızası, meclislerin dokunulmaz vicdanı ve adaletin ezgili bekçileridir. Bir savaşa girildiğinde en ön safta yer alıp cengaverlerin cesaretini bileyen, savaş bittiğinde ise kimin korkaklık yaptığını, kimin haysiyetini koruduğunu, kimin ise Xabze’yi çiğnediğini dizeleriyle tüm halka ilan eden halk ozanlarıydı. Hiçbir prens, hiçbir general ve hiçbir varlıklı soylu ozanların dilinden kurtulamazdı; onların yergisi bir insan ve soyu için ölümden daha ağır bir utanç, övgüsü ise nesiller boyu taşınacak en yüce madalyaydı. Ağıt ve destan türü; Kbaada’da can verenlerin, Karadeniz’in dibinde yatanların, Hacı Murat’ın ya da Hak’uç savaşçılarının hatırasını ezgilerle dilden dile aktararak yazısız bir milli kütüphane inşa etmiştir. Bu sözlü hafızanın felsefi omurgasını ise Nart Destanları oluşturur. Nart Destanları; Yunan ya da Germen mitolojilerinin tanrıların kaprislerine ve kralların keyfiyetine dayanan köleci yapısından tamamen farklı olarak, insanın haysiyetini ve doğayla kurulduğu eşitlikçi dengeyi yüceltir. Ateşi tanrılardan çalarak insanlığa armağan eden Sosrıkua, kaba güce değil zekâya ve adalete tapan Batraz, kibirden arınmış mütevazı savaşçı Badınoko ve tüm bu kahramanların arkasındaki kurucu akıl olan bilge Setenay Guaşe; Çerkes zihninin binlerce yıl boyunca damıttığı etik değerlerin canlı birer anıtıdır. Siyasal Abrek, ozanların bu tavizsiz hakikat ahlakını ve Nart destanlarının eşitlikçi felsefesini bugünün modern düşünce ve sanat üretimine tahvil ederek, yazısız hafızayı çağdaş bir doktrine dönüştürür.


Ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 1960–1980 yılları arasında patlak veren köyden kente kitlesel göç dalgası, bu kadim sözlü hafızayı ve toplumsal dokuyu tarihin en yıkıcı asimilasyon tehdidiyle karşı karşıya bıraktı. Yüz elli yıldır Anadolu’nun, Kafkasya’nın ya da Orta Doğu’nun kırsal köylerinde kendi içine kapalı, anadilini gündelik hayatın yegâne lisanı olarak konuşan, Xabze’yi köy meclislerinde eksiksiz uygulayan Çerkes cemaatleri; modern kapitalizmin vahşi kentleşme sürecinde İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kayseri ve Amman gibi devasa metropollere savruldu. Köyün koruyucu komünite zırhı parçalandı; bireyler beton ormanlarının, fabrika çarklarının ve plazaların içinde atomize oldu. Anadilin yerini egemen diller, Xabze meclislerinin yerini bürokratik tüketim mekanizmaları aldı. Asimilasyon, artık devletlerin kaba yasaklarıyla değil; televizyon ekranlarından, tüketim kültüründen ve popüler medyanın tek tipleştirici silindirinden süzülen sinsi ve gönüllü bir teslimiyetle işlemeye başladı. Bu devasa sosyolojik çözülüş karşısında geleneksel dernekçilik, sadece hafta sonları toplanılan, geçmişin hatıralarıyla iç çekilen ve folklorik dans gösterileriyle teselli bulunan çaresiz gettolara dönüştü. Çerkes gençliği; köklerinin bilgeliği ile modern dünyanın meydan okumaları arasında sıkışıp kalarak derin bir kimliksizleşme girdabına sürüklendi. Siyasal Abrek, bu kentsel çürümeyi ve asimilasyon dalgasını durduracak yegâne radikal cevaptır: O, kimliği nostaljik bir köy hatırası olmaktan çıkarıp, metropollerin göbeğinde bilimle, felsefeyle, dijital teknolojilerle, profesyonel enstitülerle ve küresel dayanışma ağlarıyla donanmış modern bir kurucu özne olarak yeniden inşa eder. Birinci Kitap, işte bu aydınlanma mirasını devralan, sözlü hafızayı dirilten ve kentsel yabancılaşmayı kurucu iradeyle parçalayan nihai tarihsel bilincin ta kendisidir.


Çerkesya’nın sömürgeleştirilmesi süreci, yalnızca askeri birliklerin namlularıyla ve top gülleleriyle yürütülmemiş; aynı zamanda Rus emperyal edebiyatının ve Batı şarkiyatçılığının ürettiği zehirli kavramsal şablonlarla meşrulaştırılmıştır. Edward Said’in "Oryantalizm" kuramında kusursuzca tahlil ettiği gibi, sömürgeci güçler bir coğrafyayı fiziken işgal etmeden evvel zihnen fetheder, ötekileştirir ve kendi hegemonyasına uygun bir temsil nesnesi haline getirir. Rus edebiyatının "altın çağı" sayılan on dokuzuncu yüzyıl külliyatı; Aleksandr Puşkin’in "Kafkas Esiri", Mihail Lermontov’un "Zamanımızın Bir Kahramanı" ve "İsmail Bey" şiirleri, Lev Tolstoy’un "Kafkas Kazakları" ve "Hacı Murat" novellaları, Kafkas dağlarını ve Çerkesleri Rus okuyucusunun muhayyilesine sömürgeci bir egzotizmle nakşetmiştir. Bu edebi metinlerde Çerkes; ya kontrol altına alınması gereken vahşi, kan dökücü, güvenilmez bir asi ya da medeniyetin şefkatli kollarına muhtaç romantik bir doğa kalıntısı olarak resmedilmiştir. Çarlık süngüleri Kafkas köylerini yakıp yıkarken, Rus edebiyatı bu vahşeti "Asya’nın vahşetine karşı Avrupa medeniyetinin ve Hristiyan aydınlanmasının kaçınılmaz ilerleyişi" kılıfıyla estetikleştirmiştir. Sömürgecinin şairi, ordunun istihkam subayıyla aynı hedef doğrultusunda çalışmıştır.


Bu şarkiyatçı sömürünün en ahlaksız cephesi ise, Çerkes kadınının hem Batı hem Doğu muhayyilesinde bir cinsel arzu ve tüketim nesnesi olarak metalaştırılmasıdır. On dokuzuncu yüzyıl Viktorya dönemi İngiltere’sinde ve ardından Amerikan popüler kültüründe ortaya çıkan "Circassian Beauties" (Çerkes Güzelleri) çılgınlığı, bu sömürgeci ahlaksızlığın zirvesidir. Amerikalı sirk organizatörü P.T. Barnum’un New York’taki ucube müzelerinde saçları kabartılmış kadınları "Kafkasya’dan kurtarılmış saf beyaz ırkın ve köle pazarlarının egzotik kraliçeleri" olarak biletle seyircilere sergilemesi, insanlık haysiyetinin nasıl ayaklar altına alındığını gösterir. Çerkes kadınının Nart destanlarındaki Setenay bilgeli, meclislerdeki kurucu otoritesi, savaş meydanlarında orduyu durduran vakur iradesi ve Xabze’nin eşitlikçi şövalyelik nizamındaki dokunulmazlığı; emperyalist dünyanın harem fantezilerine ve ırkçı güzellik yarışmalarına kurban edilmiştir. Siyasal Abrek, bu oryantalist ve cinsiyetçi sömürüyü kökünden reddeder; Çerkes kadınının gerçek tarihsel kimliğini —kurucu bir meclis öznesi, ahlaki bir kılavuz ve davanın tavizsiz mimarı olarak— tarihin ve insanlığın kürsüsüne yeniden iade eder.


Fiziki işgali kalıcı kılmak amacıyla yürütülen bir diğer sistematik operasyon ise mülksüzleştirme ve arazi gaspı hukukudur. 1864 sonrasında anavatanda sağ kalan ve nüfusun yalnızca yüzde beşini oluşturan Çerkes azınlığı, atalarının bin yıldır işlediği verimli vadilerden, Karadeniz sahillerinden ve yaylalardan zorla koparılmıştır. 1869 ve 1870 yıllarında Çarlık makamları tarafından yürürlüğe konan sözde "Toprak Düzenlemeleri", tarihin en büyük mülkiyet gasplarından biridir. Çerkeslerin bin yıllık ortak mülkiyeti ve aile arazileri fermanlarla müsadere edilmiş; Karadeniz kıyıları ve en verimli tarım havzaları Çarlık generallerine, yüksek bürokratlara, saray aristokratlarına ve sömürgeciliğin jandarması olan Kazak ordusuna (stanitsalara) bedelsiz mülk olarak dağıtılmıştır. Çerkes köylüsü ise, kendi öz yurdunda topraksız birer maraba, Kazak derebeylerinin insafına terk edilmiş birer mevsimlik işçi (batrak) konumuna düşürülmüştür. Bu iktisadi mülksüzleştirme; bir halkın kendi vatanında maddi olarak ayağa kalkmasını, sermaye biriktirmesini ve bağımsız kurumlar inşa etmesini önlemek amacıyla kurgulanmış bilinçli bir yoksullaştırma siyasetidir. Siyasal Abrek, bu toprak gaspının hukuki çetelesini çıkarır; Kafkasya’da gasp edilen her bir dönüm arazinin, her bir orman ve su kaynağının Çerkes milletinin meşru ve devredilemez tarihsel hakkı olduğunu uluslararası mülkiyet hukuku zemininde tescil eder.


Tüm bu tarihsel kırım silsilesinin diasporadaki kuşaklar üzerinde bıraktığı en derin psikolojik tortu ise, sürgün travmasının kuşaklararası aktarımıdır (transgenerational trauma). Vamık Volkan’ın "seçilmiş travma" ve Marianne Hirsch’in "art-bellek" (postmemory) kuramları ışığında tahlil edildiğinde; 1864 sürgününün acısı, yalnızca o felaketi yaşayan ilk kuşağın bedeninde kalmamış, sonraki nesillerin bilinçdışına genetik ve kültürel bir miras olarak aktarılmıştır. Karadeniz kıyılarında çocuk cesetlerinin balıklar tarafından yenmesi yüzünden sürgün kuşaklarının on yıllar boyunca Karadeniz balığı yemeyi reddetmesi, bu kolektif travmanın somutlaşmış bir tabusudur. Diasporada doğan bir Çerkes çocuğunun içine doğduğu o tarifsiz hüzün, evlerde fısıltıyla konuşulan anadilin yarattığı suçluluk hissi, yabancı topraklarda her an kovulma korkusuyla yaşanan o köksüzlük kaygısı; yüz altmış yıl önce Kbaada’da ve sürgün iskelelerinde yaşanan dehşetin doğrudan psikolojik uzantısıdır. Ancak Siyasal Abrek, bu travmayı kurban psikolojisinde donup kalmanın, ebedi bir melankolinin ve eylemsizliğin mazereti haline getirmeyi reddeder. Psikanalizin ortaya koyduğu gibi; tedavi edilmeyen travma insanı felç eder, ancak bilinçle yüzleşilen ve dönüştürülen travma insanı yenilmez bir kurucu özneye evriltebilir. Bizler, acımızın kölesi değil, o acıdan devşirdiğimiz çelikten iradenin efendisiyiz. Birinci Kitap, işte bu şarkiyatçı mitleri yıkan, mülkiyet gaspının hesabını soran ve yüz altmış yıllık kolektif travmayı kurucu bir eylem ateşine dönüştüren zihinsel ihtilalin ebedi zaferidir.

Tarihsel abrekliğin antropolojik ve ontolojik kökenlerini kavramak, bu kadim başkaldırı biçiminin rastgele bir eşkıyalık ya da kör bir anarşizm olmadığını; aksine kurulu nizamın tiranlığına, adaletsizliğine ve sömürgeci kuşatmasına karşı geliştirilmiş en yüksek ahlaki kopuş ritüeli olduğunu anlamayı gerektirir. Geleneksel Çerkes toplumunda bir insan; kanunların mülk sahipleri tarafından eğilip büküldüğü, bir prensin kibriyle adaletin çiğnendiği ya da sömürgeci generalin teslimiyet dayattığı anlarda, toplumun çürümüş uzlaşılarını kökten reddederek "Abrek" olurdu. Abreklik, kuralları olan ve toplum önünde edilen sarsılmaz bir "yalnızlık ve adalet yemini" ile başlardı. Bu yemini eden savaşçı; belirli bir süre ya da ömrünün sonuna kadar sıcak bir yatakta uyumamaya, başını bir çatının altına sokmamaya, saçını ve sakalını kesmemeye, evlenmemeye ve ailesinin yanına dönmemeye ant içerdi. O, artık yeryüzünün mülkiyet ilişkilerinden, unvanlarından ve konforundan bütünüyle sıyrılmış bir hakikat neferine dönüşürdü. Abrek’in ölümle kurduğu ilişki, Martin Heidegger’in felsefesinde "ölüme doğru varlık" (Sein-zum-Tode) olarak tanımlanan en otantik varoluş düzeyidir. Kendi ölümünü peşinen kabullenmiş, canını bir haysiyet davasına kurban olarak adamış bir insanı korkutabilecek, satın alabilecek ya da teslim alabilecek hiçbir dünyevi tiranlık yoktur. Abrek, dağın zirvesinde tek başına yaşarken dahi halkın vicdanında adaletin yaşayan terazisi olarak parıldardı; zayıfın hakkını zorbadan alır, yetimi korur ve sömürgeci karakolların korkulu rüyası olurdu. Siyasal Abrek; bu kadim yeminin romantik tecridini reddederken, onun özündeki o sarsılmaz mülkiyetsizlik, nefs terbiyesi ve ölüm korkusunu aşan kurucu cesaret ahlakını modern çağın siyasal ve entelektüel öncülüğüne nakşeder.


Çerkes medeniyetinin sömürgeci oryantalizm tarafından unutturulmak istenen bir diğer yüksek uygarlık boyutu ise, Kafkas Savaşları boyunca düşman hekimlerini dahi hayrete düşüren geleneksel Çerkes cerrahisi ve dağ tıbbı mirasıdır. Yüz bir yıllık aralıksız savaş şartlarında Çerkes hekimleri (Hekimş / Aze); sahra cerrahisinde, enfeksiyon tedavisinde ve travmatolojide dönemin modern Avrupa tıbbının çok ötesinde tedavi protokolleri geliştirmişlerdir. Ağır top gülleleri ve kurşunlarla parçalanan uzuvların kangrene dönmesini önlemek için Kafkasya’nın zengin florasından elde edilen çiriş otu, dağ çamı reçinesi, propolis, balmumu ve yabani kekik özlerinden hazırlanan mucizevi merhemler kullanılmıştır. Bu antiseptikler sayesinde, yaralarda iltihap oluşumu engellenmiş ve uzuv kesilmelerinin (ampütasyon) önüne geçilmiştir. Kırılan kemiklerin özel ahşap ateller ve doğal kireç kalıplarıyla kusursuzca kaynatılması, kafatası kırıklarında uygulanan başarılı trepanasyon (kemik açma) operasyonları, dönemin ünlü Rus cerrahı Nikolay İvanoviç Pirogov başta olmak üzere pek çok askeri doktorun hatıratında hayranlıkla kayda geçirilmiştir. Rus subayları, kendi askeri hastanelerinde kangrenden ölmektense dağlardaki Çerkes hekimlerine teslim olmayı tercih eden sayısız yaralı askerin vakasını itiraf etmiştir. Bir halkın yalnızca kılıç kullanan değil; anatomiyi, doğanın kimyasını, cerrahi alet yapımını ve biyo-tıp bilgisini en üst seviyede üreten böylesi yüksek bir medeniyet seviyesine sahip olması, sömürgecinin "ilkel dağlı" yalanını yerle bir eden en somut tarihsel kanıttır. Siyasal Abrek, bu bilimsel ve tıbbi mirası halkının zihnine yeniden kazıyarak, aşağılık komplekslerini parçalayan özgüven meşalesini alevlendirir.


Sürgünün ardından diasporada yeniden kurulan yaşamın sosyolojik coğrafyası ise, Çerkes halkının hafızayı ve kimliği mekâna kazıma konusundaki olağanüstü direncini ortaya koyar. Osmanlı coğrafyasına dağıtılan kitleler; Anadolu’da belirli stratejik havzalarda yoğunlaşarak kendi mikro-dünyalarını inşa ettiler. Kayseri ve Sivas arasındaki yüksek platoda kurulan Uzunyayla havzası; Doğu Çerkeslerinin (Kabardey ve Hatukoy) at yetiştiriciliğini, köy meclislerini ve Xabze disiplinini en katı ve saf haliyle muhafaza ettiği bir iç Kafkasya adacığına dönüştü. Düzce, Bolu ve Adapazarı ovaları; orman köyleriyle Şapsığ, Abzeh ve Ubihların kadim tarım ve ahşap kültürünü yaşattığı bereketli bir direnç sahası oldu. Biga, manyas ve Gönen yarımadası; sürgünün son Ubih ve Şapsığ kalelerinin yerleştiği Güney Marmara savunma hattını oluşturdu. Samsun-Çarşamba, Tokat-Amasya, Çorum, Yozgat, Sinop ve güneyde Kahramanmaraş Göksun ile Çukurova yaylaları; her biri Kafkasya’nın bir vadisini Anadolu toprağında yeniden kuran canlı yerleşimlere dönüştü. Her köy, Kafkasya’daki geldiği kabilenin ya da kurucu Thamadesinin adıyla anıldı; gurbetteki derelere, tepelere ve ormanlara Kafkasya’daki kadim pınarların isimleri verildi. Bu mekânsal yeniden üretim; sadece bir barınma ihtiyacı değil, vatandan koparılmanın yarattığı ontolojik boşluğu hafızanın gücüyle doldurma ve sürgünü bir geçici konaklama şuuruyla karşılama refleksiydi. Siyasal Abrek, bu mikro-hafıza havzalarını folklorik birer köy nostaljisi olarak bırakmaz; bu havzaların taşıdığı dayanışma, liyakat ve direniş genetiğini, küresel ölçekte örgütlenecek modern kurumlarımızın ve ulus-ötesi ağlarımızın kurucu enerjisine tahvil eder. Birinci Kitap, işte bu antropolojik yemini, kadim tıp dehasını ve mekânsal direniş coğrafyasını tek bir kurucu bilinçte kenetleyen ebedi hakikat zeminidir.



Çarlık sömürgeciliğinin Kafkasya’da uyguladığı askeri ve hukuki şiddetin en acımasız mekanizmalarından biri, Roma hukukundan bu yana evrensel adaletin lanetlediği "kollektif cezalandırma" (krugovaya poruka) ve "rehin sistemi" (amanat) uygulamalarıdır. Çarlık askeri idaresi, Kafkasya’yı olağanüstü hal ve sıkıyönetim (voennoe polozhenie) kanunlarıyla yönetirken, bireysel suç ile toplumsal sorumluluk arasındaki tüm hukuki sınırları bilinçli olarak yok etmiştir. Kafkas Tahkimat Hatları boyunca bir Kazak devriyesine tek bir kurşun sıkıldığında ya da bir posta arabası pusuya düşürüldüğünde, Çarlık ceza taburları failleri aramak yerine, o bölgedeki en yakın Çerkes aulunu kadınları, kundaktaki bebekleri ve ihtiyarlarıyla birlikte ateşe verir; hayvanları yağmalar ve tarlaları tuzlardı. Masumiyet karinesi sömürgecinin lügatinde yoktu; tüm bir halk peşinen suçlu ve imha edilmesi caiz bir kitle olarak kodlanmıştı. Bu terör rejiminin en sinsi boyutu ise "amanat" adı verilen rehin alma sistemiydi. Çarlık generalleri, Çerkes kabilelerini ve meclislerini itaat altında tutabilmek için önde gelen ailelerin, prenslerin ve savaşçıların çocuklarını zorla rehin alır, bu çocukları Petersburg ve Moskova’daki askeri akademilere (Pajeskiy Korpus) sürerdi. Burada kendi anadilini konuşması yasaklanan, Ortodoks-Rus terbiyesiyle yetiştirilen ve zihinsel olarak köksüzleştirilen Kafkasyalı çocuklar, yıllar sonra kendi halkının köylerini yakan Çarlık ordularında birer subay olarak cepheye sürülürdü. Bir babanın, kendi rehin verilmiş oğlunun komuta ettiği bir birliğin kurşunuyla can vermesi, sömürgeci aklın kurguladığı en dehşet verici manevi parçalanma sahnesidir. Siyasal Abrek, bu kollektif rehin ve mankurtlaştırma siyasetinin anatomisini deşifre ederek; hiçbir gücün çocuklarımızın zihnini ve ruhunu rehin alamayacağı zihinsel bir bağımsızlık kalesi inşa eder.


Bu karanlık dönemin vicdanlarda açtığı derin yaralar, diasporada filizlenen ilk sürgün edebiyatının ve ağıtların felsefi dizelerinde ölümsüz birer tarihsel iddianameye dönüşmüştür. İstanbul’un tavan aralarında, Şam’ın kerpiç evlerinde ve Amman’ın çadırlarında ilk sürgün kuşağının yaktığı ağıtlar, basit birer folklorik şarkı değil; insanlığın ortak vicdanına sunulmuş en yalın ve sarsıcı varoluş çığlıklarıdır. "Karadeniz Ağıdı"nda yankılanan "Deniz siyah değil, bizim kanımızla karardı; dalgalar su değil, yetimlerin gözyaşıdır" mısraları, tarihin hiçbir resmi arşivinin kaydedemeyeceği bir acı hakikati hafızaya kazımıştır. Bir diğer kadim sürgün dizesinde yer alan "Vatanımızı aldınız, evlerimizi yaktınız; bari dağlarımızın rüzgarını bize verin" feryadı, mekân ile insan arasındaki koparılamaz ontolojik bağı haykırır. Bu ağıtlar, bir mağlubiyetin teslimiyet belgeleri değil; zulmün büyüklüğünü ve direnişin asaletini gelecek nesillere aktaran ezgili birer hafıza zırhıdır. Siyasal Abrek, bu kadim ağıtları bir yas ritüeli olmaktan çıkarır; o dizelerde saklı duran tarihsel hıncı, adalet arayışını ve haysiyet andını, yirmi birinci yüzyılın kurumsal siyasetine ve uluslararası hukuk mücadelesine rehberlik edecek kurucu bir enerjiye dönüştürür. Ağlayan değil, hesabını soran hafıza; işte dirilişin başladığı yer burasıdır.


Böylece Birinci Kitap; tarihin tozlu sayfalarını aralayarak 1763 Mozdok kalesinden 1864 Kbaada kıyımına, 1878 Berlin sürgününden 1918 Dağlı Cumhuriyeti’ne, 1930’lar Stalin teröründen Abhazya siperlerine, sömürgeci şarkiyatçılıktan toprak gasplarına ve rehin sistemine kadar uzanan yüz altmış yıllık büyük trajedinin tüm mekanizmalarını eksiksiz olarak gün ışığına çıkarmış bulunmaktadır. Bu tarihsel hesaplaşma, arkamızda kapanmış bir mazi değil; bugün kim olduğumuzu, neden bu halde olduğumuzu ve yarın ne olmak zorunda olduğumuzu haykıran kurucu bir aynadır. Tarihsel Abrek, bu zulüm düzenine karşı dağların doruklarında tek başına can vererek haysiyetin meşalesini yaktı; şimdi o meşaleyi devralan Siyasal Abrek, dağların romantik yalnızlığını aşarak modern dünyanın siyasal, hukuki, felsefi ve iktisadi meydanlarına inmektedir. Mazeretler tükenmiş, sığınmacı refleksi infaz edilmiş, kurban kimliği toprağa gömülmüştür. Şimdi, bu temizlenmiş ve arınmış zihinsel zemin üzerinde, bin yıllık kadim ahlak anayasamız olan Xabze’nin, doğrudan katılımcı meclis kültürümüzün ve kurucu etik değerlerimizin sarsılmaz sütunlarını dikme vaktidir. Tarihsel hesaplaşma tamamlanmıştır; şimdi söz sırası felsefi ve ahlaki kuruculuktadır.


Kafkasya’nın sömürgeleştirilmesinde askeri harekatların gerisinde yatan ve çoğu zaman gözden kaçırılan en ölümcül strateji, Çerkesya’nın yüzyıllardır Karadeniz üzerinden dünyaya bağlanan serbest ticaret damarlarının kesilerek halkın ekonomik bir boğulmaya mahkûm edilmesidir. Karadeniz kıyısındaki antik Taman, Gorgippia (Anapa), Bata (Novorossiysk) ve Pitiunt (Pitsunda) limanları; Antik Yunan’dan, Ceneviz ve Venedik ticaret kolonileri dönemine ve Osmanlı yüzyıllarına kadar Avrasya İpek Yolu’nun Karadeniz’e açılan en canlı kapılarıydı. Çerkesler, binlerce yıl boyunca sadece savaşçı değil; yüksek kaliteli Kafkas balı, balmumu, ceviz kütükleri, şimşir ağacı, paha biçilmez kürkler, el dokuması şallar ve efsanevi Çerkes atlarını Akdeniz ve Avrupa pazarlarına ihraç eden usta tüccarlardı. Çarlık Rusyası, Kafkasya’yı fethetmek için dağlıların bu ekonomik özerkliğini yok etmesi gerektiğini çok iyi biliordu. Bu amaçla 1830’lardan itibaren Karadeniz’de kurulan Karadeniz Kıyı Tahkimat Hattı (Çernomorskaya Beregovaya Liniya), Çerkesya’nın dış dünyayla tüm deniz ticaretini korsanca bir abluka altına aldı. Bu ablukanın en acımasız silahı ise doğrudan doğruya "tuz" oldu. Dağlık coğrafyada hayvancılığın ve gıda muhafazasının can damarı olan tuz yatakları bulunmadığından, Çerkesler tuzu Karadeniz üzerinden deniz ticaretiyle temin ediyorlardı. Rus donanması, kıyılara yanaşan her ticaret teknesini batırarak ya da el koyarak Kafkasya’da devasa bir tuz kıtlığı yarattı. Çarlık generalleri, raporlarında açıkça "Dağlıları dize getirecek en etkili silahın tuzsuzluk olduğunu" yazdılar. Hayvanları tuzsuzluktan kırılan, peynirini ve etini saklayamayan, çocukları yetersiz beslenmeden hastalanan Çerkesler, tuz temin edebilmek için Rus kalelerine intihar baskınları düzenlemek zorunda kaldılar. Siyasal Abrek, bu iktisadi ablukanın anatomisini deşifre ederek; bir halkın siyasal bağımsızlığının kendi ticaret yollarına, limanlarına ve temel tüketim maddelerindeki kendine yeterliliğine doğrudan bağlı olduğunu kurucu bir ilke olarak kaydeder.


Bu ekonomik ve askeri kuşatmanın en şiddetli dönemlerinde dahi Çerkes toplumunu içeriden çürümekten koruyan şey, Xabze’nin kan davalarını derhal barışa bağlayan koruyucu ailelik ve süt kardeşliği kurumlarıydı. Geleneksel Çerkes toplumu, savaşın yıpratıcı şartlarında iç çatışmaların toplumu zaafa uğratmaması için olağanüstü esnek ve kapsayıcı barış ritüelleri geliştirmişti. Kan davalı iki aile arasında sulh sağlandığında, bu sadece bir kan diyeti ödemesiyle bitmez; failin ailesinden yeni doğan bir bebek mağdur ailenin kadını tarafından emzirilerek "süt akrabalığı" tesis edilirdi. Bir kadının memesinden süt emen her çocuk, o ailenin öz evladı kabul edilir ve iki kabile arasında kan bağı kadar kutsal ve dokunulmaz bir kardeşlik bağı kurulurdu. Dahası, Çerkes soyluları ve savaşçıları çocuklarını doğdukları andan itibaren kendi evlerinde değil, başka bir kabilenin ve ailenin yanında manevi koruyucu aile terbiyesine verirlerdi. Çocuk; ergenlik çağına kadar at binmeyi, kılıç kullanmayı, Xabze meclislerinde adabı ve doğada hayatta kalmayı başka bir ailenin yanında, hiçbir şımarıklığa izin verilmeden öğrenirdi. Bu eşsiz sosyolojik kurum, kabileler arasındaki rekabeti ve husumetleri kökten yok eden, tüm toplumu tek bir devasa akrabalık ve dayanışma ağıyla birbirine kenetleyen kurucu bir toplumsal harçtı. Düşmanın kabileer arasına nifak sokma gayretleri, işte bu süt kardeşliği ve koruyucu ailelik kurumunun sarsılmaz duvarına çarparak dağılırdı. Siyasal Abrek, feodal biçimlerini aşarak bu kadim dayanışma ve ortaklaşma ahlakını; modern diasporada ve anavatanda tüm Çerkesleri birbirinin öz kardeşi, birbirinin onurunun ve geleceğinin koruyucusu kılan sarsılmaz bir teşkilat andı olarak yeniden üretir.


1864 sürgününün coğrafi haritası ise, Karadeniz limanlarından Akdeniz’in ve Orta Doğu’nun en ücra köşelerine kadar uzanan devasa bir savrulma hattıdır. Sürgün gemileri yalnızca Trabzon ve Samsun’a değil; Sinop, Giresun, Ordu, Varna, Köstence, Burgaz, İstanbul, Tekirdağ, Gelibolu, Çanakkale, İzmir, Antalya, Mersin, İskenderun, Beyrut, Yafa ve hatta Kuzey Afrika’daki Trablusgarp limanlarına kadar yanaştı. Her liman, yeni bir karantina çilesinin, yeni bir açlık ve sahipsizlik trajedisinin sahnesi oldu. Yüzyıllardır Kafkasya’nın serin dağ havasına, gür ormanlarına ve buz gibi pınarlarına alışkın olan dağlılar; Çukurova’nın kavurucu sıcağında, Suriye çölünün kum fırtınalarında ve Nil deltası yakınlarında sıtma ve humma salgınlarıyla kırıldılar. İlk yıllarda çadırlarda ve sazdan kulübelerde yaşayan muhacirler, yerleştikleri her bataklığı kurutarak, her kurak araziye kanallar açarak ve her taşlık alana zeytin ve incir dikerek toprağı yeniden canlandırdılar. Çerkes muhacirinin bastığı her yeri bir medeniyet ve üretim vahasına dönüştürme kabiliyeti, Xabze’nin emeğe, çalışkanlığa ve düzene verdiği kutsiyetten neşet ediyordu. Yerel halklar başlangıçta bu dili ve gelenekleri farklı yabancıları mesafeyle karşılasa da, Çerkeslerin dürüstlüğü, adaleti, hırsızlığı zül sayan ahlakı ve savaşçı vakarı karşısında derin bir saygı duymak zorunda kaldılar. Siyasal Abrek; bu geniş Akdeniz ve Orta Doğu coğrafyasına saçılmış mikro-hafızaları tek bir küresel jeopolitik ağda birleştirir. Sürgünün savurduğu her Çerkes yerleşimi, geleceğin küresel Çerkesya ittifakının birer stratejik ileri karakolu ve kültür elçiliğidir. Birinci Kitap, işte bu iktisadi direnişi, süt kardeşliği bağını ve Akdeniz’e uzanan çileli rotaları kurucu bir tarih bilinciyle mühürleyen ebedi hakikat belgesidir.

Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’da uyguladığı askeri süngü ve sürgün terörü, kültürel ve dini düzlemde sömürgeci bir misyonerlik aygıtıyla desteklenmiştir. 1860 yılında bizzat Çar II. Aleksandr’ın himayesinde kurulan "Kafkasya’da Ortodoks Hristiyanlığı Yeniden Canlandırma Cemiyeti" (Obşçestvo Vosstanovleniya Hristianstva na Kavkaze), bölgedeki Müslüman ve yerel inançlara sahip Kafkas halklarını asimile etmek üzere devasa bütçelerle sahaya sürülmüştür. Nikolay İlminskiy’in geliştirdiği sömürgeci eğitim metodolojisi uyarınca; yerli diller tamamen yasaklanmamış, ancak Kiril alfabesiyle ve Hristiyan dini metinleriyle harmanlanarak çocukların zihnine bir Truva atı gibi sokulmuştur. Çarlık Rusyası’nın açtığı kaza ve ilkokullarda Çerkes çocuklarına kendi anadillerini konuşmak kesinlikle yasaklanmış; okul bahçesinde kendi dilinde fısıldayan çocukların boyunlarına aşağılayıcı tahta levhalar asılarak arkadaşları önünde küçük düşürülmüşlerdir. Çarlık bürokrasisi, yerel halktan devşirdiği çocukları "ehlileştirilmiş yerliler" olarak kendi halkına karşı birer memur, tercüman ve polis memuru olarak kullanmayı hedeflemiştir. Siyasal Abrek, bu pedagojik şiddetin ve misyonerlik mühendisliğinin maskesini düşürür; sömürgeci eğitim kurumlarının birer aydınlanma yuvası değil, halkın zihinsel omurgasını kırmak üzere kurgulanmış asimilasyon kışlaları olduğunu tarihsel vesikalarla kanıtlar.


Bu kültürel tahakkümün maddi dünyadaki taşıyıcısı ise, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Kafkasya dağlarına ve ovalarına döşenen sömürgeci demir yolu ve telgraf hatları olmuştur. Rostov-Vladikavkaz ve ardından inşa edilen Tuapse-Maykop-Armavir demir yolu hatları; iddia edildiği gibi yerel halkın refahını, ticaretini ve kalkınmasını sağlamak için değil, doğrudan doğruya Çarlık askeri birliklerinin ve ağır topçu bataryalarının Kafkas dağlarına dakikalar içinde sevk edilmesi amacıyla inşa edilmiştir. Demir yolu ağları, asırlık Çerkes ormanlarının ve meralarının tam ortasından geçerek yerel ekosistemi ve tarım arazilerini parçalamış; Maykop petrol yataklarının, zengin orman emvalinin ve madenlerin Petersburg ve Moskova sermayesine akıtılmasını sağlayan devasa bir sömürü boru hattı işlevi görmüştür. Aynı şekilde askeri telgraf hatları; Çerkeslerin binlerce yıldır dağ zirvelerindeki gözetleme kulelerinden ateş ve dumanla işlettikleri geleneksel erken uyarı sistemlerini felç etmiş, sömürgeci karargahların en ücra vadilerdeki direniş odaklarını dahi anında tespit edip imha etmesine imkan tanımıştır. Teknoloji, sömürgecinin elinde tahakkümün ve imhanın en soğuk aracına dönüşmüştür. Siyasal Abrek; teknolojinin bu sömürgeci karakterini kavrayarak, bugünün dünyasında dijital teknolojileri, yazılımı ve siber ağları ezilenlerin elinde bir özgürleşme ve meşru savunma silahına dönüştürmeyi kurucu bir hedef sayar.


Bu tarihsel silsilenin Türkiye diasporasındaki cumhuriyet dönemi kırılması ise, 1923 sonrasında hız kazanan katı ve homojenleştirici ulus-devlet inşasıyla derinleşti. Osmanlı’nın son döneminde kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti, Çerkes mektepleri ve yayın organları; 1920’li yılların ortalarından itibaren birer birer kapatıldı, mal varlıklarına el konuldu ve Çerkes aydınları sıkı bir polis takibatına alındı. 1930’lu yıllarda yürürlüğe konan "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyaları, sokakta, pazarda ve kamusal alanda anadilini konuşan insanlara para cezaları ve hapis tehditleri savurarak, diasporanın içine kapanma refleksini daha da kemikleştirdi. Köylerine sığınan, kapalı kapılar ardında kendi dilini konuşmaya çalışan Çerkes insanı, dışarıdaki dünyada sadece "örnek, itaatkar ve sessiz vatandaş" maskesini takmak zorunda kaldı. Bu çift kişilikli yaşam tarzı; kuşaklar boyu süren bir kimlik aşınmasına, gençlerin kendi köklerine yabancılaşmasına ve dilin evlerin mahreminde dahi unutulmasına yol açtı. Geleneksel dernekçilik ise, bu katı vesayet rejimine boyun eğerek kimliği folklorik bir kültüre, pazar günleri toplanılan nostalji kulüplerine indirgemeyi hayatta kalmanın tek yolu zannetti. Siyasal Abrek, cumhuriyetin bu tek tipleştirici asimilasyon dalgasını ve dernekçiliğin pısırık teslimiyetini tarihin huzurunda acımasızca yargılar. Bizler, kimseden lütuf beklemeyen, varlığını hiçbir devletin lütfuna borçlu olmayan ve anadilini, kültürünü ve anavatan davasını en temel evrensel insan hakkı olarak söke söke savunan kurucu özneleriz. Birinci Kitap, işte bu misyonerlik tuzaklarını, teknolojik tahakkümü ve cumhuriyet dönemi suskunluk zincirlerini ebediyen parçalayan sarsılmaz bir tarihsel diriliş manifestosudur.