#APiSCANBERK

Adımız Onurumuzdur!


Tarihsel bir yok oluş ve kültürel travma süreci, yaygın kitle algısının aksine her zaman kılıç darbeleriyle, cayır cayır yakılan kadim köylerle veya kitlesel sürgünlerin o sağır edici, dehumanize edici gürültüsüyle nihayete ermez; asıl ve en geri döndürülemez yıkım, bir halkın kendini Asil bir biçimde tanımladığı ve varoluşsal sınırlarını çizdiği kelimelerin içinin sinsi, sistemli ve bürokratik bir sessizlikle boşaltılmasıyla başlar. Kafkasya’nın o puslu, hırçın ve fırtınalı dağlarından yankılanan kadim sessizlik, bugün bizlere süslü, steril ve entelektüel cilalarla kaplanmış diplomatik metinlerin bilinçli bir stratejiyle örtbas etmeye çalıştığı çok daha ağır, kasvetli ve yüzleşilmesi zor bir hakikati fısıldamaktadır. Bir varoluş biçiminin, binlerce yıllık kesintisiz bir aidiyet ve direnç hattının etrafına itina ile örülmüş o koruyucu, zihinsel ve sosyolojik duvarlar aşındığında, geriye kalan o devasa, karanlık boşluğa koca bir tarih, mitoloji ve kolektif hafıza sessizce, kimsenin ruhu duymadan gömülür. Bugün karşı karşıya kalınan en rafine, en tehlikeli ve en karmaşık asimilasyonist tehdit, kalabalık kitleleri gücendirmemek, konforlu alanları sarsmamak adına herkesin üzerine bir lütuf gibi Örtülen, sınırları kasıtlı ve muğlak olarak silikleştirilmiş o genişletilmiş kimlik kurgularıdır. Birleştirici ve kapsayıcı bir vizyon, sıcak ve kuşatıcı bir kucaklaşma Ambalajıyla pazarlanan bu şemsiye kavramlar dizisi, özünde toplumsal hafızayı felç eden sosyolojik ve ideolojik bir illüzyondan ibarettir. Sınırları olmayan, her önüne geleni içine alıp bünyesinde eritmeye çalışırken hiç kimseye kendi özgün rengini ve tarihsel haysiyetini bırakmayan bu yapay kucaklaşma, zamanla asıl sahibini yutan, onu kendi öz evinde görünmez kılan, tarihsel iddialarından arındıran sinsi bir tuzağa dönüşmektedir. Çerkes halkının trajedisi yalnızca anavatanından koparılıp ölümcül deniz yollarıyla yeryüzüne savrulmasıyla nihayete ermemiş, o sürgün patikalarında her türlü yok oluşa direnerek koruduğu kutsal isminin bugün her gelene giydirilmeye çalışılan, kimseye tam oturmayan, tarihsel derinlikten yoksun yamalı bir hırkaya dönüştürülmek istenmesiyle çok daha tehlikeli bir safhaya taşınmıştır. İsimler, basit birer dilbilgisi unsuru, sıradan semboller veya konjonktürel olarak değiştirilebilir pragmatist etiketler değildir; isimler bizzat varlığın, ruhun ve tarihsel mevcudiyetin somutlaşmış halidir. Bir halk ancak kendi öz adıyla çağrıldığında ve tanımlandığında, o bin yıllık kolektif hafızasıyla kopmaz bir bağ kurabilir, atalarının kanıyla sulanmış topraklar üzerindeki ayak izlerini takip edebilir ve geleceğe dair sarsılmaz bir irade koyabilir; adını ve tarihsel tanımını kaybeden bir topluluğun ise yeryüzünde savunabileceği hiçbir meşru toprağı, hiçbir ideali ve hiçbir varoluşsal gayesi kalamaz.


Sürgün yollarının o tarifsiz, katran karası karanlığı ve Karadeniz'in acımasız, yutucu suları, Kafkasya coğrafyasından kopup gelen farklı halkları aynı trajik acıda kavurmuş, onları birbirlerine kader ortağı kılarak şüphesiz sarsılmaz bir biçimde kenetlemiştir. Sömürgeciliğe karşı yürütülen destansı direnişin yarattığı bu tarihsel kardeşlik son derece yüce, asil, hürmete layık ve silinmez bir duygudur; ancak acıda ve felakette ortaklaşmak, varlıkta tekleşmeyi, sosyolojik olarak homojenleşmeyi yahut aynı kimliksel potada eriyip gitmeyi asla dayatamaz ve meşrulaştıramaz. Çeçenin, Osetin, Abazanın veya Dağıstan topluluklarının her birinin kendine özgü görkemli, derin, karmaşık ve tamamen bağımsız birer tarihsel yürüyüşü vardır ve bu halkların her biri, kendi özgün adıyla, diliyle, gelenekleriyle ve toplumsal hafızasıyla ayrı ayrı sonsuz bir saygıya ve özerkliğe layıktır. Sırf omuz omuza aynı tarihsel felaketi yaşadılar veya aynı sürgün gemilerine dolduruldular diye bütün bu farklı, onurlu ve özgün hakikatleri belirsiz bir kavram altında eritmeye kalkışmak, hakiki anlamda savunulabilecek bir kardeşlik hukukunu dahi kökünden tahrip eder. Bu duruma akademik, politik veya sosyolojik bir meşruiyet katmak amacıyla laboratuvar ortamlarında icat edilen üst kimlik dayatmaları, aslında bu halkların hiçbirini tam olarak tanımamanın, onların tarihsel ağırlıklarını silikleştirerek devletsizliğin ve vatansızlığın o karanlık boşluğunda asimile etmenin en entelektüel, en rafine kılıfıdır. Bu yalın, acımasız, son derece net ve tavizsiz gerçeği cesaretle dile getirenleri mikro milliyetçilikle, dar kafalılıkla veya bölücülükle suçlamak, varoluşsal bir çığlığı bir tür ayrışma vesilesi gibi sunmak, asimilasyonist zihniyetin merkeze yerleşmiş en kibar, en sinsi ve en tehlikeli halidir. Bir toplum, ötekiler gücenmesin, müesses nizam rahatsız olmasın, yapay ittifaklar bozulmasın diye kendi kimliğini sürekli bir bulanıklık, muğlaklık ve belirsizlik içinde tutmaya zorlanırsa, o toplum neyi koruduğunu, hangi değer için direndiğini ve yarına hangi mirası taşıyacağını bilemez hale gelerek tarih sahnesinden çekilir. Herkesin her şey olduğu ama aslında hiç kimsenin kendi olamadığı o mecburi birleşme alanları, asimilasyonist politikaların en konforlu, en uyuşturucu bekleme odalarıdır. Gerçek, sahih ve kalıcı bir dayanışma, kimliklerin sınırlarını silerek, aidiyetleri flulaştırarak veya tarihi yeniden kurgulayarak değil; aksine, her kimliğin kendi öz varlık sahasında özgürce, korkusuzca kök salmasına alan açarak kurulur. Oset Oset olarak, Çeçen Çeçen olarak, Abaza Abaza olarak, Çerkes de Çerkes olarak var olduğunda, herkes kendi adıyla ve haysiyetiyle bilindiğinde ancak birbirimizin gözünün içine bakıp, senin davan benim davamdır diyebiliriz; aksi takdirde, birileri evimize gelip adımızı herkese dağıtmaya, evimizin tapusunu silikleştirmeye kalkıştığında ve biz buna var gücümüzle itiraz ettiğimizde dar görüşlülükle suçlanıyorsak, orada kardeşlikten değil, yeni nesil, rafine bir kültürel soykırımdan ve yok oluştan söz ediyoruz demektir.


Meseleyi salt kurumlar, dernekler, konfederasyonlar veya sivil toplum yapılanmaları üzerinden okuyan mekanik, teknokratik ve ruhsuz yaklaşım da aynı yüzeyselliğin ve zihinsel sığlığın bir başka trajik yansımasıdır. Bir kurumun tabelasında veya tüzüğünde hangi adın yazdığının önemsiz olduğunu, asıl olanın işlevsellik, fon bulmak ve pragmatik projeler üretmek olduğunu savunmak, ruhu bedenden tamamen ayırıp bir et yığınını suni teneffüsle ve bürokratik hamlelerle hayatta tutmaya çalışmaktan farksızdır; oysa ruhu çalınmış, tarihsel iddiası tasfiye edilmiş kurumlar, ne kadar pahalı elbiseler giydirilirse giydirilsin, ne kadar modern binalarda oturtulursa oturtulsun, asla ayağa kalkıp o halkı geleceğe taşıyamazlar. Profesyonel kadrolarla yönetilen devasa konfederasyonlar kurabilir, masaları uluslararası finansmanlı bilimsel projelerle doldurabilirsiniz; fakat o masanın etrafında oturanlar, "biz kimiz ve neyi savunuyoruz" sorusuna net, tavizsiz, dolambaçsız ve cesur bir cevap veremiyorlarsa, o projelerin hiçbiri can çekişen bir dilin yok oluşunu, eriyip giden bir kültürün trajedisini durdurmaya yetmez. Siyasetin, sosyal mühendisliğin ve sivil toplum elitlerinin o soğuk, hesapçı, araçsal diliyle toplumsal gerçeklerin istenildiği gibi şekillendirilebileceğini sananlar, halkların tarihsel hafızasının bürokratik raporlardan son derece derin ve dirençli olduğunu unutmaktadırlar. O tarihsel derinlikte ucuz pazarlıklara, konjonktürel tavizlere veya isim hakkından vazgeçmeye asla ve asla yer yoktur. Kapsayıcılık ve bütünleştiricilik maskesi altında herkesi aynı renksiz Örtünün altına sokup, o örtünün asıl sahiplerini kendi öz adları içinde görünmez kılmaya çalışmak, vatanı için toprağa düşmüş, sürgün yollarında isimsiz mezarlara gömülmüş ataların ödediği ağır bedellere ve tarihsel hakikate yapılmış devasa bir saygısızlıktır. Bugün eğer bazı büyük kurumlar ve dernekler derin bir işlevsizlik krizi yaşıyorsa, toplumun kılcal damarlarına ulaşamıyor ve yeni neslin dinamizmini kucaklayamıyorsa, bunun yegane sebebi o yapıların kendi tarihsel varlık nedenlerine yabancılaşması, insanlara ne olduklarını unutturacak kadar geniş, belirsiz, kaygan ve ruhsuz bir kimlik siyasetine hapsolmuş olmalarıdır. Bir insan neyin parçası olduğunu, hangi şerefli ve acılı mirasın taşıyıcısı olduğunu bilincinde ve ruhunda hissetmediğinde, o yapı için bedel ödemez, zamanını harcamaz ve elini taşın altına koymaz; çünkü insan toplulukları, dernek tüzüklerinin Kuru maddeleri veya bulanık kavramların etrafında değil, yalnızca adını net olarak bildiği, bedeli kanla ve gözyaşıyla ödenmiş somut bir gerçeğin etrafında kenetlenirler.

Tarihsel ve ontolojik kimlik, günlük konjonktürel rüzgarlara, siyasi konfor alanlarına veya mikro stratejik hesaplara feda edilebilecek esnek bir hamur değildir. Bir ismi tavizsizce savunmak, onu şovenist bir silah gibi kullanıp başkalarına saldırmak veya ötekileştirmek asla değildir; kendi öz kimliğini her türlü baskıya karşı savunmak, o ismin bedelini kefensiz bedenleriyle ödeyen mezarsız ölülerin anısına ve mirasına sadık kalmanın en temel ahlaki, varoluşsal gerekliliğidir. Evrensel demokratik değerleri ve insan haklarını tutkuyla savunan, Kürtlerin, Lazların, Ermenilerin veya yeryüzündeki herhangi bir ezilen halkın kendi adıyla, diliyle ve kültürüyle özgürce yaşama hakkını amasız, fakatsız kabul eden her onurlu birey, kendi halkının varlığının ve adının da aynı saygıyı, aynı meşruiyeti görmesini beklemek zorundadır. Başkalarının varoluş hakkını savunurken gösterilen o cesur, entelektüel ve ilkesel duruşun, konu Çerkes kimliği ve hakları olduğunda yerini utangaç, ürkek ve kompleksli bir bulanıklığa bırakması, asla kabul edilemeyecek bir çifte standart ve ahlaki tutarsızlıktır. Eğer bugün toplumun zihnini bulandıran, kurumları kilitleyen derin bir varoluş krizi varsa, bu düğüm ancak her şeyin adını dosdoğru koyarak, tarihi gerçeklerle korkusuzca yüzleşerek ve kimlikleri asli sahiplerine eksiksiz iade ederek çözülebilir. Popülist kaygılar, ucuz alkışlar uğruna, o birkaç on yıllık sığ dernekçilik pratikleriyle değil, binlerce yıllık kesintisiz, çetin bir yürüyüşün sonunda çelikleşmiş olan bu toplumsal omurgayı bükmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Rüzgar hangi yönden, ne kadar sert ve yıkıcı eserse essin, mantıksal ve tarihsel döngü bizi eninde sonunda hep aynı sarsılmaz gerçeğe döndürür: Adını, tanımını ve hakikatini koruyamayanlar, yeryüzündeki varlıklarını da koruyamazlar; bu yüzden bizler, asimilasyonist tuzakların, siyasi illüzyonların ve kavram karmaşasının karşısında, o sarsılmaz hakikatin tam merkezinde dimdik durmaya, sözümüzü adımızla, onurumuzla ve kimliğimizle söylemeye sonuna kadar devam edeceğiz.


Bugün demokratik değerlerin, insan haklarının ve özgürlüklerin savunuculuğunu tekelinde tutanların, söz konusu kendi tarihsel aidiyetleri ve kökleri olduğunda düştükleri o utangaç, kompleksli suskunluk, yalnızca bireysel bir karakter zafiyeti değil, aynı zamanda derin, kuşatıcı bir sosyolojik ve zihinsel trajedidir. Dünyanın her köşesindeki ezilen, baskı gören veya yok edilmek istenen bir halkın, örneğin Kürtlerin, Lazların veya Ermenilerin kendi özgün adlarıyla, dilleriyle ve özgün kültürleriyle var olma hakkını amasız, fakatsız ve büyük bir heyecanla savunan o entelektüel cesaret, ne hikmetse konu Çerkes kimliğine ve tarihsel haklarına geldiğinde yerini aniden ürkek, hesapçı ve bulanık bir sessizliğe bırakmaktadır. Başkalarının varoluşsal mücadelesi için meydan okuyan elitlerin, kendi evlerinin tapusunu ve kimliğini savunmaya gelince meseleyi "toplumsal barış", "kapsayıcılık" veya "bütünleştiricilik" gibi soyut, içi boşaltılmış kılıfların ardına gizlemesi, kelimenin tam anlamıyla tiksindirici bir çifte standarttır. İnsanlığa evrensel bir adalet veya demokrasi vizyonu sunma iddiasında bulunan bir toplumun, daha kendi öz adını yüksek sesle telaffuz etmekten korkması, aidiyetini ancak fısıltıyla söyleyebilmesi kadar büyük, çelişkili ve trajik bir durum olabilir mi? Kendi tarihsel gerçeğine yabancılaşmış, kendi adının getirdiği sorumluluğu ve ağırlığı taşımaktan imtina eden kitlelerin, başkalarının acılarına derman olması yahut geleceğe dönük onurlu bir hakikat inşa etmesi imkansızdır.

Dayanışma kavramı, bugün ne yazık ki kimliksel sınırları yok etmenin, kitleleri tamamen kimliksizleştirmenin ve onları egemenlerin mecburi salonlarında tek tipleştirmenin son derece zarif, uyuşturucu bir maskesi olarak araçsallaştırılmaktadır. Oysa gerçek, kalıcı, samimi ve onurlu bir dayanışma, evlerin mülkiyet duvarlarını tamamen yıkarak insanları zoraki bir kimsesizlikte ve köksüzlükte buluşturmakla asla sağlanamaz. Hakiki dayanışma, ancak sınırları net olarak çizilmiş, kimin kim olduğunu gizlemediği ve herkesin birbirinin varlık sahasına amasız bir saygı duyduğu bağımsız evler arasında kurulabilir. Herkesin her şey olabildiği ama aslında hiç kimsenin kendisi olarak kalamadığı o yapay, sınırları kasıtlı olarak silikleştirilmiş toplanma alanları, asimilasyonun ve yok oluşun en konforlu bekleme odalarından başka bir şey değildir. Zengin farklılıkları sözde birleştirmek adına o insanları tarihsel olarak köksüzleştirmek ve anlamsızlaştırmak, bir "bütünleşme" değil, usulca, hissettirmeden yok edilmedir. Kardeşlik dediğimiz o son derece yüce ve kutsal bağ, ancak "benim acım senin acındır" diyebilen bağımsız iradelerin, kendi isimlerinden ve özgünlüklerinden milim taviz vermeden yan yana gelmesiyle gerçek bir anlam kazanır; yoksa birinin diğerini yuttuğu, isimlerin birbirine karıştığı ve asıl sahibinin belirsizleştiği bir hegemonya düzeni, kardeşlik değil, örtülü ve sinsi bir inkardır.

Kurumlarımızı ve sivil toplum yapılarımızı bugün içinden çıkılmaz bir atalete, nitelik kaybına ve derin bir krize sürükleyen ana etken, sıklıkla iddia edildiği gibi salt bir vizyon eksikliği, maddi imkansızlıklar veya yönetimsel beceriksizlikler değildir; asıl ve köklü mesele, bu yapıların o geniş, belirsiz, renksiz ve ruhsuz kimlik siyasetinin ezici ağırlığı altında felç olmasıdır. İnsanlara ne olduklarını, nereden geldiklerini ve hangi bedelleri ödediklerini unutturacak kadar flulaştırılmış bir zihinsel zemin, hiçbir toplumsal enerjiyi harekete geçiremez ve tutku yaratamaz. Hakiki aidiyet duygusu yuvarlak, steril kelimelerden, kimseyi gücendirmeme ürkekliğinden veya bilinçli kafa karışıklıklarından doğmaz; aksine netlikten, keskinlikten, tarihsel dürüstlükten ve tavizsiz bir duruştan doğar. Genç nesillerin bu devasa binalara, profesyonelce yönetilen soğuk yapılanmalara sırtını dönmesinin ve yabancılaşmasının arkasındaki gerçek sebep tam olarak budur. Çünkü bir insan, hangi onurlu, trajik ve acılı mirasın taşıyıcısı olduğunu damarlarında hissetmediğinde, o yapı için bedel ödemez, zamanını adamaz ve elini taşın altına koymaz. Kuru dernek tüzüklerinin ruhsuz maddeleri etrafında değil, yalnızca bedeli kanla, gözyaşıyla ve sürgünle ödenmiş somut bir gerçeğin, net bir ismin etrafında kenetlenilebilir; salon siyasetçilerinin o soğuk, hesapçı, bürokratik ve ruhsuz diliyle toplumun derinliklerine inilebileceğini sanmak tam anlamıyla sosyolojik bir iflastır.

Bizim sarsılmaz toplumsal omurgamız, birkaç on yıllık sığ sivil toplum pratiklerinin dar ve karanlık koridorlarında değil, Kafkasya'nın sarp dağlarında başlayan, asırlık şerefli direnişlerle çelikleşen ve o acımasız sürgünün karanlık patikalarında bile kırılmayan binlerce yıllık kesintisiz bir varoluş yürüyüşünün sonunda biçimlenmiştir. Bu muazzam omurgayı, konjonktürel siyasi rüzgarlara, ucuz pragmatik hesaplara veya popülist kaygılara feda etmeye hiçbir yapının ve hiçbir bireyin hakkı yoktur. Gasp edilen kavramları geri almak, kelimeleri tarihsel anlamlarına ve asli sahiplerine redevretmek, bugün vereceğimiz varoluş mücadelesinin en kritik, en hayati cephesidir. Vatanımızı bir kez kaybetmiş, sürgün yollarında acının her türlüsünü tatmış ve trajedinin en büyüğünü yaşamış olabiliriz; ancak hafızamızı, onurumuzu, kimliğimizi ve adımızı o yollarda bırakmadık, bugün de pragmatist projelere ve küresel kurgulara teslim etmeyeceğiz. Bizim derdimiz kimseye üstünlük taslamak, birilerini dışlamak veya fildişi kulelere çekilmek değildir; tek ve değişmez gayemiz, kelime oyunlarıyla silinmek istenen o kadim hafızayı tüm berraklığıyla geleceğe taşımaktır; rüzgar hangi yönden, ne kadar sert ve yıkıcı eserse essin, o hakikat asla yön değiştirmeyecektir.

Bugün, Çerkesin Çerkes, Abhazın Abhaz olduğunu sakınmadan savunan o en temel varoluşsal ve doğal refleksi "mikro milliyetçilik" yaftasıyla mahkûm etmeye kalkanların sergilediği tutum, masum bir kavramsal kafa karışıklığından ziyade son derece bilinçli, kurnazca kurgulanmış ve sinsi bir siyasi tahakküm stratejisidir. Kendini "makro" olanın, yani evrenselin, birleştiricinin, çağdaşın ve medeninin yegâne meşru temsilcisi olarak kodlayan bu hegemonik zihniyet, asimilasyonun o soğuk, buyurgan ve yok edici dilini akademik bir terminolojinin, sözde ilerici ve kapsayıcı bir retoriğin ardına gizlemektedir. Bir halkın kendi adını taşıma iradesini, tarihsel hafızasını yaşatma çabasını bir hastalıkmış gibi, bir tür "küçük", "dar", "ilkel" ve "bölücü" saplantıymış gibi sunmak, entelektüel kibrin ulaşabileceği en tehlikeli ve en ahlaksız safhadır. Mikro milliyetçilik suçlaması, toplumsal bir gerçeği tarafsızca tahlil eden sosyolojik bir teşhis değil; aksine, özgün aidiyetleri buharlaştırmak isteyenlerin elinde tuttuğu son derece kullanışlı, ideolojik bir baskı aracıdır. Bu ideolojik sopayı hoyratça sallayanların asıl içsel rahatsızlığı, bizim bölünmemiz veya küçülmemiz değil, onların dizayn ettiği o dikensiz, isimsiz, tepkisiz ve itaatkâr kalabalığın içinde erimeyi, sıradanlaşmayı ve yok olmayı kararlılıkla reddetmemizdir.


Bir insanın veya bir toplumun "Ben Abhazım" yahut "Ben Çerkesim" demesi, başkalarının yaşam alanı üzerinde bir tahakküm kurma, onları yok sayma veya aşağılama iddiası taşımadığı sürece nasıl bir milliyetçilik olarak etiketlenebilir? Bu durum, dev dalgalarla boğuşan ve boğulmamak için çırpınan birinin nefes alma çabasına "mikro solunum" diyerek onu bencil olmakla suçlamak kadar absürt, vicdansızca, mantıktan ve insaftan yoksundur. Milliyetçilik, hele ki o dışlayıcı, saldırgan, ırkçı ve yutucu formuyla milliyetçilik, bir başkasının varlık alanını işgal etmekle, kendi kimliğini ve doğrularını diğerlerine zorla dayatmakla başlar; oysa burada sahnelenen varoluşsal durum tam tersidir. Kendi öz evinin tapusunu savunan, sadece atalarından devraldığı kutsal ismi eksiksiz, sansürsüz ve bozmadan geleceğe aktarmak isteyen bir topluluğa yöneltilen bu ağır itham, aslında asıl saldırgan milliyetçiliğin kimin tarafından yapıldığını net olarak ele veren bir ayna işlevi görür. Bizi mikro milliyetçilikle, dar kafalılıkla suçlayanlar; bütün farklılıkları tek bir "üst" potada eritmeyi, herkesi kendilerine benzetmeyi veya yarattıkları o yapay şemsiyenin altında mecburi bir sessizliğe mahkûm etmeyi savunan makro asimilasyonculardır. Onların kapsayıcılıktan ve birleştiricilikten anladığı şey, farklı renklerin kendi özgünlükleriyle yan yana durduğu muazzam bir mozaik değil, bütün renklerin birbirine karıştırılarak o bulanık griye, her şeyin siyaha boyandığı zifiri bir karanlığa dönüştürülmesidir.


Bu suçlamayı büyük bir özgüven ve üstenci bir dille yöneltenlerin gözden kaçırdığı –ya da kasıtlı olarak kenara ittiği– en temel tarihsel gerçek, Kafkasya halklarının tarihsel süreçte yekpare bir bütünden kopup parçalanmış olmadıklarıdır. Ortada sonradan bölünen, ufalanan veya yapay olarak icat edilen hiçbir şey yoktur; tam aksine, en başından beri kendi özgün coğrafi ve kültürel sınırları, kendi derin dilleri ve sarsılmaz toplumsal sözleşmeleriyle var olan onurlu ve bağımsız halklar gerçeği vardır. Bu halkların her birinin kendi tarihsel sınırlarını koruma, kendi isimlerini yaşatma refleksini "ayrılıkçılık" olarak pazarlamak, tarihi geriye doğru ve işlerine geldiği gibi kurgulamaya kalkışmaktır. Eğer bu topraklarda veya diasporanın herhangi bir yerinde bir arada durulacaksa, bu ancak var olan tarihsel hakikatlerin amasız, fakatsız bir biçimde karşılıklı tasdikiyle mümkündür. Kimliklerin altını çizenleri, adını doğru koymak isteyenleri toplumsal barışı bozmakla itham etmek, barışı sadece herkesin kendi kimliğinden vazgeçtiği, "biz kimiz" sorusunu sormaktan korktuğu bir teslimiyet hali olarak tanımlamaktır. Teslimiyetin olduğu, isimlerin unutulduğu ve tarihin silindiği yerde barıştan söz edilemez; orada yalnızca efendilerin ve kölelerin o boğucu, utanç verici sessizliği vardır. Bizden alttan alta beklenen şey, sözde "kardeşlik" uğruna kendi cenazemizi kendi ellerimizle kaldırmamız, varoluşumuzu folklorik bir anı defterine hapsedip, o meşhur "birlik" masalının isimsiz, uysal figüranları olmayı kabul etmemizdir; ancak bu beklenti içi boş bir hayalden ibarettir.


Bu entelektüel görünümlü zorbalık ve ideolojik baskı, yalnızca Çerkes veya Abhaz kimliğini politik arenada hedef almakla kalmaz; aynı zamanda yeni yetişen genç nesillerin kendi köklerine duyduğu o derin, doğal ve ahlaki bağlılığı bir tür felç edici suçluluk duygusuna dönüştürmeye çalışır. İstiyorlar ki, gençlerimiz her "Çerkesim" veya "Abhazım" dediklerinde, cümlenin sonına mutlaka bir "ama" eklemek, evrensel değerlere bağlı olduklarını hegemonlara ispatlamak için adeta özür dilemek zorunda kalsınlar. Çağdaş, ilerici, aydın ve açık fikirli olmanın yegâne ön koşulu olarak kimliksizleşmeyi, aidiyetsizliği ve köksüzlüğü dayatan bu utandırma politikası, zihinleri içten içe ele geçirmenin en sinsi ve en tehlikeli yoludur. Bir halk, kendi varlığını telaffuz ederken, kendi adını söylerken "acaba birilerini incitir miyim, fazla mı dar bir alanda kalıyorum" diye şüpheye düşüp suçluluk hissetmeye başladığı an, o halkın zihinsel işgali tamamlanmış, direniş hattı tamamen çökmüş demektir. İşte mikro milliyetçilik yaftası, tam da bu zihinsel işgalin o parlak, aydınlanmacı ambalajlara sarılmış zehirli mermileridir. Bizler, kendi varlık nedenimizi savunurken, adımızı dağlara ve denizlere kazımışken, hiç kimseden onay, icazet veya aferin almak zorunda değiliz; ne başkalarının kurguladığı o yapay birlik senaryolarının tutarlılığı için kendimizi feda etmeye, ne de evrensel ve aydın görünme kaygısıyla köklerimizden, acılarımızdan ve atalarımızın şerefli direnişinden utanmaya niyetimiz vardır. Birilerine şirin görünmek, o steril entelektüel salonlarda alkışlanmak veya "ne kadar da medeni, ne kadar da kapsayıcılar" dedirtmek uğruna, atalarımızın kanıyla ve eşsiz bir dirençle yazılmış tarihi sansürleyemeyiz.


Gerçek şu ki, kimliğini ve varlığını korumak için gösterilen bu son derece doğal, soylu ve haklı direnişi mikro milliyetçilik olarak etiketleyenler, aslında kendilerini o toplumsal alanın yegâne kural koyucusu, tek meşru otoritesi olarak gören görünmez hegemonlardır. Onlar, Kafkasya’nın o karmaşık, çok sesli, derin ve bağımsız gerçeğinden gizliden gizliye büyük bir korku duymaktadırlar. Çünkü bilirler ki bağımsız kimlikler kolay boyun eğmezler; kendi adını, tarihini ve ödediği bedeli bilenler, başkalarının lütfedip açtığı şemsiyelerin altına sığıntı gibi girmezler. Bu yüzden, adını net koyanları bölücülükle, ufuksuzlukla ve gericilikle suçlayarak aslında kendi yönetim krizlerini, kitleleri istedikleri gibi yönlendirememenin verdiği o derin öfkeyi ve kendi kurgularının sosyolojik iflasını örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Ancak bu kurnaz ve kibirli strateji çökmeye mahkûmdur; tarih, hiçbir onurlu halkın kendi gerçeğini bir başkasının siyasi konforu veya entelektüel tatmini için sonsuza dek feda etmediğini defalarca kanıtlamıştır. Çerkes Çerkestir, Abhaz Abhazdır; bu bir siyasi iddia, tartışmaya açık bir tez, bir ideolojik saplantı veya birilerine yöneltilmiş bir düşmanlık beyanı değil, güneşin doğudan doğması kadar yalın, net, mutlak ve dokunulmaz bir hakikattir. Bu hakikati savunmak bir suç veya gericilik değil; insan olmanın, var olmanın, tarihe ve kefensiz yatan atalara duyulan saygının en temel ahlaki koşuludur; bu varoluşsal ve ahlaki duruşu küçümsemeye kalkanlar, o ucuz yaftaları yapıştıranlar, eninde sonunda kendi yarattıkları o kimliksizlik ve köksüzlük cehenneminde kendi anlamsızlıklarıyla baş başa kalacaklardır.


Bugün, tarihsel ve ontolojik bir eşikte duran Çerkes gençliğine ve bu kimliğin onurunu sırtlanmaya talip olan aktivistlere düşen yegâne tarihsel görev, miras devraldıkları bu büyük sürgün ve direniş enkazının içinden sarsılmaz bir irade ve zihinsel devrim çıkarmaktır. Kimliğimize, adımıza, o yeşil zemin üzerinde parlayan on iki yıldıza ve üç oka, sürgünün amansız yollarında düşe kalka ama asla baş eğmeden kurduğumuz o diasporadaki her bir çakıl taşına sonuna kadar sahip çıkmak, basit bir aidiyet refleksi değil, kaçınılmaz bir tarihsel mecburiyettir. Anavatan Kafkasya’nın o puslu dağlarından koparılıp dünyanın dört bir yanına savrulurken atalarımızın kanıyla, gözyaşıyla ve eşsiz bir dirençle var ettiği bu kutsal mirası, bugünün konforlu sivil toplum salonlarında veya kafa karıştırıcı akademik masalarında ucuza pazarlık konusu yapamayız. Vatan dediğimiz o kutsal toprak parçası, sadece nostaljik bir masalın mekanı değil; siyasal ufkumuzun, varlık iddiamızın ve geleceğe dair kurduğumuz o büyük cümlenin tam merkezidir. Diasporada, anlımızın teriyle, tırnaklarımızla kazıyarak inşa ettiğimiz kurumlar, yarattığımız o mikro dünyalar, asimilasyonun o devasa, sessiz ve yıkıcı dalgalarına karşı örülmüş birer stratejik dalgakırandır. Bu dalgakıranları savunmak, onları işlevsizleştirmeye çalışan her türlü flulaştırma operasyonuna karşı amansız bir zihinsel barikat kurmayı gerektirir; sizin göreviniz, bu barikatın ardında sinip saklanmak değil; o barikatın üzerine çıkarak, Çerkes adını, tarihin o sağır edici gürültüsü içinde en berrak, en gür ve en tavizsiz haliyle haykırmaktır.

Bu haykırış, etrafına kalın duvarlar ören, dünyadan tamamen yalıtılmış, hastalıklı ve dışlayıcı bir kibrin sesi asla değildir; tam aksine, dünyayla ve insanlıkla onurlu bir biçimde yüzleşebilmenin ve diyalog kurabilmenin tek meşru yoludur. Bizim kendi gerçeğimize bu denli sıkı ve tutkuyla sarılmamız, başkalarının gerçeğini inkar ettiğimiz veya onları küçümsediğimiz anlamına gelemez. Abhaz, Çeçen, Oset; bu halkların her biri o görkemli dağların soylu çocukları, aynı trajedinin ortakları, sürgün yollarında omuz omuza verdiğimiz, ekmeğimizi ve acımızı böldüğümüz yoldaşlarımız, kardeşlerimizdir. Ancak bu kardeşlik, birimizin diğerinin içinde kaybolduğu, hepimizin yüzsüz, isimsiz bir kalabalığa dönüşüp asıl sahibini unuttuğu bir erime potası olamaz. Bizim kardeşlik tasavvurumuz, birbirinin gözünün içine bakarak, birbirinin özgünlüğüne, bağımsız tarihine ve ismine sonsuz bir saygı duyarak yan yana yürümeyi emreder. Abhaz'ın Abhaz, Çeçen'in Çeçen, Oset'in Oset olarak tam bir özgüvenle var olduğu, kendi evinin efendisi olduğu bir zeminde, Çerkes de kendi bütünlüğü, kendi adı ve kendi onuruyla var olacaktır. Aynı coğrafyanın çocukları olmak, tek bir bedende erimeyi değil, farklı ve onurlu renklerin muazzam bir ahenk içinde aynı gökyüzünü paylaşmasını gerektirir; bu yüzdendir ki, kimliğimizin sınırlarını net çizmek, kardeşlerimize sırtımızı dönmek değil, aksine onlarla kurulacak sahici, kalıcı ve eşit bir ittifakın en sağlam temelini atmaktır. Kendi ayağı yere basmayan, kendi adını koruyamayan birinin bir başkasına verebileceği destek veya kurabileceği sağlıklı bir ilişki söz konusu dahi olamaz.

Bizim adalet ve özgürlük arayışımız, Kafkasya’nın sarp doruklarında başlayıp orada biten, dünyanın geri kalanına kör ve sağır, bencil bir anlayışın eseri değildir. Demokratik değerlere sarsılmaz bağlılığımız, yeryüzündeki tüm mazlum halkların, tüm onurlu direnişlerin acısını kendi acımız bilmemizi sağlar. Bu topraklarda ve dünyanın dört bir yanında birlikte yaşadığımız Türk, Kürt, Arap veya yeryüzünün herhangi bir yerinden gelen her birey, her halk, insanlık ailesinin eşit ve onurlu birer ferdi olarak bizim kardeşimizdir. Kendi kimliğinin inkarından acı çekmiş, asimilasyonun o soğuk ve yutucu nefesini ensesinde hissetmiş bir halkın çocukları olarak bizler; nerede bir dil yasaklanıyorsa, nerede bir kültür boğulmaya çalışılıyorsa, nerede bir isim silinmek isteniyorsa, tereddütsüz bir biçimde haklının, ezilenin ve doğrunun yanında saf tutmak zorundayız. Çünkü adalet, ancak herkesin kendi gerçeğiyle var olabildiği, kimsenin bir diğerine sayısal veya kültürel üstünlük taslamadığı bir dünyada tecelli edebilir. Fakat bu evrensel dayanışma ve kardeşlik duygusu, kendi evimizi terk edip başkalarının siyasi projelerinde veya entelektüel kurgularında sığıntı olmak anlamına asla gelmemelidir. İnsanlık davasına, demokrasi mücadelesine veya evrensel barışa sunacağımız o büyük katkıyı, başkalarının bize biçtiği sınırlar içinde, emanet kimliklerle veya "kimsesiz", köksüz bir aydınlanmacı maskeyle yapmayacağız; biz bu büyük ve soylu yürüyüşe, başkalarının kalabalığına karışıp görünmez olmak için değil, kendi irademizle, kendi bayrağımızla ve kendi ahlakımızla katılacağız.

İşte bu yüzden, sadece Kafkasya halklarıyla değil, yeryüzünün bütün halklarıyla kuracağımız o eşit, adil ve onurlu birlikteliğin değişmez, tartışılamaz tek bir şartı vardır: Tüm bunları kendi adımızla, yani yalnızca Çerkes adıyla yapmak. Biz, birilerinin "büyük, kapsayıcı ve makro" kurguları hatırına ismimizi parantez içine almayacak, kimliğimizi akademik dipnotlara sürgün etmeyeceğiz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi soranlara, dolambaçlı cümlelerle, ne idüğü belirsiz şemsiye kavramlarla değil, binlerce yıllık o berrak, keskin ve ağır kelimeyle cevap vereceğiz. Eğer yeryüzünde eşitlik ve adalet üzerine kurulacak evrensel bir sofra varsa, Çerkes halkı o sofraya yamak veya isimsiz bir figüran olarak değil, kendi tabağı, kendi dili ve kendi tarihsel haysiyetiyle oturacaktır. Başkalarının varoluş mücadelelerine büyük bir cesaretle alkış tutarken, söz konusu kendi kimliği olduğunda bunu fısıltıyla bile söylemekten korkan, utangaç ve kompleksli bir siyaset anlayışının, bu halkın aydınlık geleceğinde zerre kadar yeri yoktur. Siyasetin, diplomasinin ve bir arada yaşama kültürünün gerektirdiği o nezaket, kendi varlık nedenini silikleştirmekle, kendini inkar etmekle inşa edilmez; o varlık nedenini karşı tarafa en saygın, en dik biçimde kabul ettirmekle kurulur. Çerkes gençliği, üzerine örtülen bu anlamsız utangaçlığı bir kenara fırlatıp atmalı; adını telaffuz etmekten çekinmeyen, bayrağını dalgalandırmaktan imtina etmeyen, vatanına ve kültürüne sahip çıkmayı bir "mikro" saplantı değil, tam aksine evrensel ve ahlaki bir hak mücadelesi olarak gören o yeni, cesur ve yıkılmaz aklı inşa etmelidir.

Tarihin acımasız sayfaları, sessizleri, silikleri ve kendini başkalarının lütfettiği kavramlarla tanımlayanları asla hafızasında tutmaz; tarih, yalnızca kendi adını taşa, suya, ateşe ve zamana kazıma cesareti gösterenleri yazar. Bizim bugün diaspora koşullarında yürüttüğümüz bu entelektüel ve siyasal varoluş kavgası, sadece kaybedilmiş bir geçmişin yasını tutmak, ağıt yakmak değildir; bu kavga, geleceğin adil dünyasında bağımsız, saygın ve onurlu bir yer ayırtma iradesidir. Asimilasyonun o görünmez, konforlu ve "kapsayıcı" tuzaklarını parçalamak, kalabalıklar içinde yalnızlaşmayı ve sessizce yitmeyi reddetmek, yalnızca Çerkes halkına değil, bütün insanlığa karşı taşıdığımız en büyük ahlaki sorumluluktur. Herkesin her şey olduğu, aidiyetlerin birbirine karıştırılıp yok edildiği o yapay bulanıklığa inat, biz "Çerkes" olarak kalacağız. Ve bir gün, Kafkasya’nın o kadim, hırçın rüzgarı dünyanın bütün kıtalarına estiğinde; beraberinde yalnızca bizim adımızı, bizim onurumuzu ve bizim adalet anlayışımızı taşıyacak. Çünkü biz o rüzgara, eğilip bükülen yalanları değil, sadece kendi ismimizin o sarsılmaz hakikatini fısıldadık.