#APiSCANBERK

Dostlara Cevaplar

https://jinepsgazetesi.com/2026/08/okur-paylasimi-3/ sayfasındaki tartışmanın devamı olarak:


Diaspora siyasetinin kendi iç krizlerini, tıkanmışlıklarını ve tarihsel yenilgilerini tartışma biçimi, çoğu zaman o yenilgilerin bizzat kendisinden çok daha öğretici bir sosyolojik ve politik vesika sunar. Bir toplum, tarihsel bir yok oluşun tam eşiğinde durduğunun farkında olup da o uçuruma nasıl sürüklendiğini konuşurken bile eski alışkanlıklarının, ideolojik konfor alanlarının ve duygusal savunma mekanizmalarının dışına çıkamıyorsa, ortada devrimci bir yüzleşmeden ziyade rafine edilmiş, entelektüel bir kelime oyunuyla süslenmiş bir kaçış psikolojisi var demektir. Bu kaçış psikolojisi, tesadüfi bir savrulma değil; nesiller boyu yerleşik kurumlarda, konforlu dernek koltuklarında ve statüko ikliminde birikmiş konfor alanlarının doğal bir türevidir. Diaspora sosyolojisi, doğası gereği travmayla beslenirken, aynı travmayı çözümsüz kılacak bir konfor üreterek varlığını sürdürür. Jıneps gazetesinin “üzüm yemek” gibi masum ve birleştirici bir gayeyle açtığı, benim kendi siyasi geçmişime ve içinde bulunduğum yapılara dönük özeleştirilerimle başlayan ve ardından diasporanın değerli isimlerinin katılımıyla genişleyen bu tartışma dizisi, niyetlerin ne kadar samimi olduğundan bağımsız olarak, maalesef bu kaçış psikolojisinin yeni ve son derece zarif bir tezahürüne dönüşme tehlikesi taşımaktadır. Toplumsal dönüşümün önünü açacak olan sert ve sarsıcı hakikatler, "birlik ve beraberlik" kisvesi altında ehlileştirilmekte, diasporanın tarihsel kısırlığı zihinsel bir konforla aklanmaktadır. Öncelikle şunu en berrak haliyle, tarihe bir not düşercesine ifade etmek zorundayım: Benim kaleme aldığım bu satırlar, geçmişin hesaplarını görmek için siper arkasından açılmış bir düşman ateşi, bir tasfiye girişimi ya da bir kuşağı toptan mahkûm etme hevesi asla değildir; bilakis bu metinler, aynı geminin su aldığını gören, aynı tarihsel kaygıyla uykuları kaçan, Çerkes halkının varoluş mücadelesine ömrünü vermiş insanlara duyduğu derin saygıyı onların hatalarını gizleyerek değil, o hataları acımasızca teşhir ederek gösteren bir yoldaşın, bir kardeşin sarsıcı ama zorunlu dost sözleridir. Bizler, birbirimizin geçmişini aklamak, dönemin zorluklarını bahane ederek birbirimizin omuzlarında ağlamak yerine, o devasa enkazın altından geleceği nasıl kuracağımızı konuşacaksak, şefkatli bir sessizlikten ve diplomatik övgülerden ziyade, kanatıcı, tavizsiz ve bedel ödeten bir dürüstlüğe mecburuz. Zira bir halkın sessizce tarih sahnesinden silinişini izlemenin vereceği o nihai acının yanında, birkaç aydının, birkaç siyasi figürün veya bir kuşağı toptan mahkûm etmenin ya da egosunu zedelemenin tarihin terazisinde hiçbir hükmü yoktur.

Bu tavizsiz dürüstlük, her şeyden önce meselenin etrafından dolanmamayı, politik zekâyı gerçekleri örtbas etmek için değil, onları çırılçıplak ortaya sermek için kullanmayı gerektirir. Tartışmanın fitilini ateşleyen sürece biraz yakından ve soğukkanlılıkla dönüp baktığımızda, ortada çok sarih, çok incelikli bir siyasal manevra, daha doğrusu kurumsal bir "ıskalama" durmaktadır. Ben bu süreçte birbirinden içerik ve muhatap olarak tamamen ayrışan iki farklı metin kaleme aldım. Biri, "Çerkes Aktivizminin Tükenmeyen Kibri" başlığını taşıyan; Çerkes siyasal aklının genel kibrine, ideolojik sekterliğine, tabandan kopukluğuna ve kendi örgütsel başarısızlığının faturasını sürekli sokağa, halkın kendisine kesen o hastalıklı, tepeden bakmacı aydın tutumuna yönelik geniş ve genel bir teşhisti. Diğer yazım ise, doğrudan Prof. Dr. Ümit Dinçer’in katıldığı bir televizyon programındaki ufuk açıcı söylemlerine istinaden kaleme alınmış; onun şahsında KAFFED geleneğinin 2015 sürecindeki siyasal cılızlığını, "halklar bahçesi" idealini savunurken pratikte diğer ezilen halklarla neden organik ve cüretkâr bir mücadele hattı kurulamadığını, devletin o ceberut yüzünü görmekten duyulan o kadim, genetik diaspora ürkekliğinin eylemlerimizi nasıl felç ettiğini sorgulayan, adresi, zamanı ve kurumsal muhatabı son derece net olan politik bir yüzleştirme metniydi. Ancak ne tuhaftır ki, Ümit Dinçer, kendi kurumsal pratiklerini, liderlik ettiği dönemin siyasal tercihlerini ve tarihsel bir eşikte gösterilemeyen o cüreti doğrudan merceğe alan o spesifik yazıya tek bir kelime dahi cevap vermemiştir. Bunun yerine, "Çerkes Aktivizminin Tükenmeyen Kibri" isimli, isim zikredilmeyen ve genel bir siyasi iklimi eleştiren yazıma sosyal medyadan kısacık bir yanıt vererek, “benzemezlerin yumruklarını gevşetmesi gerektiği” yönündeki tespitime katıldığını belirtmekle yetinmiştir. Dinçer’in bu tutumu, ilk bakışta sivil siyasetin ihtiyaç duyduğu o asil demokratik tahammülün, farklı fikirlere gösterilen hoşgörünün bir nişanesi olarak alkışlanabilir ki nitekim Can Nart da tam bu noktadan hareketle onu haklı olarak takdir etmiştir. Ancak siyasette gösterilen bireysel nezaket, hiçbir zaman tarihsel bir yüzleşmenin bedelini ödemez. Bazen en zarif kabullenmeler, en derin ve en köklü kaçışların örtüsüdür. Kurumsal hesaplaşmanın faturasını bireysel hoşgörü diliyle savuşturmak, siyasal sorumluluktan sıyrılmanın en rafine yöntemidir. "Hepimiz birbirimizi anlamalıyız, farklılıklarımızla bir arada durmalıyız" gibi son derece genel geçer, ahlaken yüce ve itiraz edilmesi imkânsız bir doğru üzerinden uzlaşmak işin en kolay kısmıdır; asıl zor, asıl kanatıcı ve siyaseten kurucu olan eylem, apartman cayır cayır yanarken neden sadece kendi odamızın dumanını tahliye etmekle yetindiğimizi, neden o yangını gövdesiyle söndürmeye çalışan diğer komşularla omuz omuza su taşımaktan kurumsal olarak imtina ettiğimizi, devletin hışmından korkarak nasıl kendi sessizliğimize gömüldüğümüzü açıklamaktır. Ümit Dinçer’in, kendisine yöneltilen o doğrudan, tarihsel ve can yakıcı kurumsal eleştiriyi büyük bir ustalıkla teğet geçip, herkesin rahatlıkla altına imza atabileceği soyut bir "birlik" temennisi üzerinden yeni bir uzlaşı zemini inşa etmesi; aslında diaspora siyasetinin o çok iyi bildiğimiz, çatışmadan ölesiye kaçan, meseleleri derinlemesine yarmaktansa üzerini örten, salon diplomasisini andıran yapısal savunma refleksinin ta kendisidir. Bu tutum, halkın somut taleplerini soyut bir hoşgörü siyasetiyle eriten ve nihayetinde eylemsizliği kural haline getiren bürokratik akıldır. Bizim artık entelektüel seviyesi yüksek soyut temennilere değil, eylemsizliğimizin köklerine inen somut, sarsıcı ve gerekirse kurumsal yapıları yerle yeksan edecek tarihsel yüzleşmelere ihtiyacımız vardır.
Bu tartışmanın Jıneps sayfalarında aldığı hal, sadece Dinçer'in zarif kaçışıyla sınırlı kalmamış, Can Nart ve Mefewud Nartan’ın kıymetli yazılarında çok daha sistematik bir "tarihsel mazeretçilik" eğilimi olarak kendini dışa vurmuştur. 78 kuşağının başarısızlığını, Demokratik Çerkes Kongresi Girişimi gibi iddialı yapıların sönümlenmesini ve hareketin giderek geniş halk kitlelerinden koparak bir avuç entelektüelin kendi arasındaki teorik egzersizine dönüşmesini açıklarken sürekli dışsal faktörlere sığınmak, ne yazık ki kendi zihinsel ve örgütsel kısırlığımızı örtmenin en konforlu ve en tehlikeli yoludur. Can Nart, bu siyasi felç halini ve zihniyet kırılmasını küresel ölçekte neoliberalizmin yükselişine, popülist Yeni Sağ hegemonyanın dünyayı kuşatmasına ve 1980 faşist darbesinin Türkiye toplumunda yarattığı o büyük siyasal tahribata bağlarken; Mefewud Nartan, 2015 sonrası HDP çizgisiyle kurulan o umut verici "halklar sofrasının" dağılmasını Suruç’ta, Ankara Garı’nda ve Diyarbakır’da patlayan bombalara, yani egemenlerin muhalefetin üzerine indirdiği ağır devlet balyozlarına bağlamaktadır. Bu değerli dostların yazdıklarının hiçbirine "bunlar tarihsel olarak yalandır veya yanlıştır" denemez; zira devletin kanlı şiddeti de, küresel sistemin asimilasyoncu çarkları da, 12 Eylül'ün toplumsal hafızada açtığı yaralar da son derece gerçektir. Ancak bir siyasal hareketin, kendisini halkının öncüsü olarak gören bir devrimci kadronun varlık sebebi zaten güneşli günlerde yelken şişirmek değil, bu cehennemi şartlar altında, bu ağır devlet baskısının ve küresel kuşatmanın tam ortasında bir çatlak bulmak, bir yol açmak ve sarsılmaz bir irade inşa etmek değil midir? Bombalar patladığında, kan aktığında ve devlet terörü sokakları teslim aldığında, örgütsüz kitlelerin korkuya kapılıp evlerine çekilmesi anlaşılabilir, beklenen bir sosyolojik reflekstir; fakat onlara yol gösterme iddiasındaki siyasal aklın, öncü kadroların bu geri çekilmeyi kalıcı bir felce dönüştürmesi, kendi kabuğuna çekilmesi ve ardından yaşanan hezimetin faturasını "zamanın ruhuna, devletin gaddarlığına veya küresel konjonktüre" kesmesi tarihsel bir iflastır. Rüzgâr sert esti diye devrilen bir ağaç, sadece fırtınanın yıkıcı gücünden değil, toprağa tutunamayan köklerinin sığlığından da şikayet etmelidir. Bizim siyasal hareketimiz, Kayseri'nin Uzunyayla'sındaki esnafın, Samsun'daki çiftçinin, Düzce'deki işçinin gündelik dertleriyle, onların inanç dünyasıyla ve kadim Xabze refleksleriyle organik, sahici ve yerli bir bağ kuramadığı; bunun yerine dışarıdan ithal edilen sol veya sağ jargonların, dar fraksiyon tartışmalarının ve çeviri metinlerin içine hapsolduğu için o dışsal rüzgârlara bu kadar kolay, bu kadar çabuk teslim olmıştır. Yenilgimizi sürekli olarak "biz aslında teorik olarak çok doğru işler yapıyorduk, niyetimiz çok halisti ama devlet çok gaddardı, konjonktür çok tersti" diyerek dışsallaştırmak, bu halkın kendi kaderini kendi ellerine alma inisiyatifini, o özne olma halini elinden alıp onu sonsuz, pasif ve şikayetçi bir mağduriyet döngüsüne mahkûm etmektir. Mağduriyet, pasifleştirici bir sığınak haline geldiğinde tarihsel öznellik (agency) fikri yok olur. Bir halk, kendisini yalnızca egemen güçlerin eylemlerinin nesnesi veya maruz kalanı olarak tanımlamaya başladığında, kendi kaderini tayin etme hakkını da kendi elleriyle feda etmiş demektir. Tarihsel öznellik, tam da şartların imkânsız göründüğü, baskının zirveye çıktığı anlarda irade gösterebilme, tarihi edilgen bir şekilde izlemek yerine ona müdahale edebilme yetisidir. Bizler kendimizi sürekli olarak "tarihin mağdurları" ilan ettikçe, eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmekten kaçıyor, kendi öznel gücümüzü felç ediyoruz. Bizim yoldaşlarımız, nesnel koşulların zorluğunu bir mazeret kalkanı olarak kullanmaktan vazgeçip, başarısızlığın yapısal, ideolojik ve kibre dayalı kodlarını kendi içimizde arama, o acı verici aynaya bakma cesaretini artık göstermek zorundadır.
Tüm bu savunma mekanizmalarının ve mazeret üretimlerinin ötesinde, K’areşey Selçuk’un kaleme aldığım argümanlara getirdiği yorumlarda meselenin bambaşka ama bir o kadar da tehlikeli, hatta yapısal olarak en tahrip edici boyutu karşımıza çıkmaktadır: "İdeolojisizleştirilmiş bir varoluş mutabakatı" çağrısı. Selçuk, geçmişi bugünün koşulları ve bilgisiyle yargılamanın yöntemsel yanlışlığına işaret ederek, bugün diasporada ve anavatanda hepimizi birleştirmesi gereken tek ve nihai şeyin "yok oluş kaygısı" olduğunu; dönüşçü, devrimci, liberal veya muhafazakar tüm ideolojik farklılıkları, tüm geçmiş hesaplaşmaları bir kenara bırakarak sadece kimliğin geleceği üzerinden asgari müştereklerde buluşmamız gerektiğini, aksi takdirde enerjimizi iç çatışmalarda tüketeceğimizi savunmaktadır. Okunduğunda kulağa çok masum, çok kucaklayıcı, son derece sağduyulu ve akılcı gelen bu yaklaşım, aslında Çerkes halkının maruz kaldığı asimilasyonun doğasını, devletlerin işleyiş mantığını ve siyasetin ontolojisini tamamen yanlış okumanın trajik bir sonucudur. Çerkes dilinin adım adım yok olması, kültürel aktarımın durması, anadili eğitiminin engellenmesi, köylerin boşaltılması ve isimlerimizin unutturulması; gökten yağan bir yağmur, önüne geçilemez bir deprem veya apolitik, doğal bir felaket değildir ki bizler bu yıkıma karşı hiçbir siyasi ufku olmayan, ideolojisiz, salt bir hayatta kalma ve korunma içgüdüsüyle bir araya gelelim. Asimilasyon; devletlerin, egemen ulus ideolojilerinin, eğitim sistemlerinin ve bürokratik mekanizmaların son derece politik, iliklerine kadar ideolojik, bilinçli ve yüz yıllık bir plan dahilinde işleyen sistematik bir tercihidir. Karşınızda sizi sosyolojik olarak eritmek, dilinizi koparmak ve kimliğinizi folklorik bir anıya dönüştürmek üzere programlanmış, elinde devasa bir bütçe ve yasa yapma gücü bulunduran devasa bir politik akıl varken; siz ona karşı "siyaseti, devleti eleştirmeyi ve ideolojiyi bir kenara bırakalım, sadece derneklerimizde kültürümüzü yaşatma endişesi etrafında toplanalım, ortak kaygımızda birleşelim" diyemezsiniz. Bu bir siyaset üretme biçimi değil, celladına gülümseyerek boyun eğmenin, teslimiyetin şirinleştirilmiş başka bir adıdır. Siyaset dışılık iddiası, egemen siyasetin ve asimilasyonist rejimin mevcut durumunu aynen kabullenmek ve ona örtük bir meşruiyet sağlamaktan başka bir işe yaramaz. Geçmişteki ideolojik sekterliğin, ithal teoriler uğruna kardeşin kardeşi dışladığı o "benim doğrum seninkini döver" kibrinin bizi örgütsel olarak paramparça ettiği ne kadar yadsınamaz bir gerçekse; bu kibrin ve parçalanmışlığın panzehirinin ideolojisiz, silik, renksiz, devlete karşı hiçbir talepkâr cüreti olmayan dişe dokunmaz bir "kimlik romantizmi" ve "varoluş mutabakatı" olduğunu sanmak da o kadar büyük, o kadar ölümcül bir yanılgıdır. Bizim tarihsel olarak ihtiyacımız olan şey ideolojiden, siyasal tutum almaktan ve dünyayı okumaktan kaçmak değildir; bilakis bizim ihtiyacımız, geçmişin o ithal, dogmatik ve halkımıza tamamen yabancı soğuk savaş ideolojilerini terk edip, Çerkesya'nın binlerce yıllık direniş kültüründen, o sürgün gemilerindeki acıdan, diasporanın sessiz direnişinden ve modern demokrasinin en ileri evrensel standartlarından beslenen yepyeni, sarsılmaz, kendi ayakları üzerinde duran ve devlete karşı hakkını söke söke almayı hedefleyen cüretkâr bir Çerkes siyaseti inşa etmektir. Siyasetsiz ve çatışmasız bir kültürel savunma hattı, ancak bir etnografya müzesinde sergilenen cansız bir antikaya birkaç on yıl daha ömür biçebilir; sokakta nefes alan, geleceği kurmak isteyen ve var olma iddiası taşıyan bir millete değil. Dolayısıyla bizler, geçmişin aydın kibrini ve hatalarını yargılarken, o hataların yerine renksiz ve kokusuz bir apolitizmi değil, tam tersine iliklerine kadar politik, yerli ve bu halkın genetik kodlarıyla uyumlu sarsılmaz bir iradeyi koymak zorundayız; zira dostların kalbini kırmaktan korktuğumuz kadar, bu halkın tarihten sessizce silinişini izlemekten de korkmuyorsak, yazdığımız onca yazının, yürüttüğümüz onca tartışmanın zaten hiçbir anlamı kalmamıştır.