Lise yıllarımda, Antakya’nın Armutlu Mahallesi’nde bir arkadaşım bana bir kitap hediye etmişti; Mihail Bakunin’in Devlet ve Anarşi’sini. Bu, okuduğum ilk anarşist felsefe metni değildi, sonuncusu da olmayacaktı; fakat insanın zihnine yalnızca düşünce değil, yıllarca üzerinden silinmeyecek bir soru bırakan kitaplar vardır ya, işte onlardan biriydi. Kitabın bir yerinde karşılaştığım, bugün hâlâ hafızamda taşıdığım bir söz vardı: “Bir insan yalnızca kendi gerçeğinin üzerinde durduğunda, en derin inançlarıyla konuşup hareket ettiğinde güçlüdür. O zaman içinde bulunduğu durum ne olursa olsun, ne söylemesi ve ne yapması gerektiğini her zaman bilir. Yenilebilir (düşebilir), ama ne kendisine ne de davasına leke sürebilir.” Bu cümleyi hatırladığım biçimiyle aktarıyorum; baskılar arasındaki çeviri farklılıklarını ve sözün özgün metindeki yerini ayrıca karşılaştırmak gerekir. Fakat benim burada ilgilendiğim şey yalnızca bir alıntının bibliyografik doğruluğu değil; onun insanı kendi tarihiyle karşı karşıya getiren ahlaki ağırlığıdır. Zaten altmış, yetmiş ve seksen kuşağından ağabeylerimizin Bakunin’i kitabını okumamış olsalar bile tanıdıklarını, sevmeyenlerin de en azından adını bildiklerini tahmin ediyorum; sevenler, okuyanlar, onunla gençliklerini tartışarak geçirenler de mutlaka vardır, sözüm onlara değildir. Genç kardeşlerimiz arasında da tanıyanlar bulunuyordur; fakat tanımayanların sayısının daha fazla olmasından kuşku duyduğumu üzülerek söyleyeyim. Bununla beraber yeni kuşağın bilgiye ulaşma kudretini küçümsemek aklımdan geçmez; bizim yıllarca kütüphane raflarında, fotokopi dükkânlarında, kitapçıların tozlu masalarında aradığımız bilgiyi onlar birkaç saniyede bulabiliyor, karşılaştırabiliyor, yeniden sorgulayabiliyorlar. Bir yapay zekâ destekli arama motoruna Mihail Bakunin kimdir diye yazmaları yeterli; karşılarına Rus devrimcisi, anarşist düşünür, devlet eleştirmeni, Birinci Enternasyonal’in tartışmalı ve etkili kişiliği diye uzayıp giden bilgiler çıkacaktır. Bunların önemli bölümü doğru olabilir; ama hiçbir makinenin, sorgulanmadan, yanılmaz bir tarih mahkemesi yerine konulmaması gerektiğini de söyleyelim. Bilgiye erişmekle hakikatin karşısında ahlaki sorumluluk almak aynı şey değildir. Benim size anlatacağım hikâye de tam burada başlıyor; çünkü ne Bakunin’in yaşamının bir ansiklopedik özetini yazmak niyetindeyim ne de yıllar önce okuduğum kitabın bende bıraktığı duyguyu romantik bir hatıraya dönüştürmek. Daha ziyade, o sözün kumaşını tarihin üzerine serip kimin omzuna yakıştığını, kimin üzerinde bir utanç örtüsüne dönüştüğünü görmek istiyorum. Söz öylesine bir kumaştır ki bedene ihtiyacı yoktur; insan onu kendisi giyebilir, başkasına giydirebilir, bazen de kendi çıplaklığını örttüğünü sanırken bütün ahlaki sefaletiyle ortada kalır. Bakunin adını duyduğumuzda çoğu kez yalnızca devlete, otoriteye, kiliseye ve tahakküme yöneltilmiş büyük itirazı hatırlarız. Oysa tarihin bazen insanı en çok şaşırtan yanı, bir itirazın hangi aile ocağından yükseldiğidir. Çarlık Rusyası’nın devlet hizmetiyle temas etmiş bir aristokrat ailesinden, dünyanın en güçlü devlet karşıtı düşünürlerinden birinin çıkması, tek başına bile düşünmeye değer bir çelişkidir; fakat Çerkesler için bu çelişkinin daha ağır, daha yakıcı ve daha az konuşulmuş bir yüzü bulunuyor. Çünkü Bakunin soyadının izini takip ettiğimizde, yalnızca devrimci risalelere, Avrupa sürgünlerine ve siyasal polemiklere değil, Çerkesya’nın Rus devlet aklı tarafından tanınmasına, sınıflandırılmasına, kuşatılmasına ve Kafkasya’nın askerî zaptına uzanan bir aile tarihinin farklı izlerine rastlıyoruz. Burada altını özellikle çizelim: Aynı soyadını taşıyan herkes aynı siyasetin faili değildir; akrabalık, başlı başına suç ortaklığı kanıtı da değildir. Bir insanın tarihsel sorumluluğu, soy kütüğüne göre değil, yaptıklarına, savunduklarına ve karşısına dikildiği güçlere göre değerlendirilmelidir. Fakat işte tam da bunun için Bakunin ailesinin hikâyesi önemlidir; çünkü bize soyun insana kader dayatmadığını, tarihin insanı mirasının karşısında da sınadığını gösterecektir. On sekizinci yüzyılın ortalarına gidelim. Rus İmparatorluğu, Kafkasya’nın halklarını, geçitlerini, toplumsal ilişkilerini ve siyasal düzenlerini anlamaya çalışırken bu bilgiyi yalnızca meraklı bir bilginin masum notları olarak toplamıyordu; sınırlarını genişletmek isteyen her devlet gibi, bilginin iktidar üretme kudretinin farkındaydı. 1743 yılında Vasili Mihayloviç Bakunin’in adı, Rus Dışişleri Koleji çevresinde Kabardey ileri gelenlerinden ve başka Kafkasyalı temsilcilerden derlenen bilgilerle birlikte karşımıza çıkar. Bu kayıtlar, Abadzehleri ve Şapsığları da anlatır. Abadzehler hakkında hükümdarlarının bulunmadığı, yönetimde yaşlıların rol üstlendiği belirtilir; Şapsığların kendilerine özgü dili ve benzer bir yönetim düzeni olduğuna işaret edilir. Burada, sıradan görünen iki gözlemin aslında nasıl büyük bir siyasal anlam taşıdığı üzerinde durmamız gerekiyor. Zira bugün Çerkesleri tarih boyunca kendi kendini yönetme yeteneğinden yoksun, ancak büyük bir imparatorluğun himayesine girince düzenle tanışmış halklar gibi anlatmaya kalkışanlara karşı, imparatorluğun kendi diplomatik kayıtlarında dahi başka bir toplumsal gerçekliğin izi vardır. O insanlar, Çar’ın kendilerine bir siyasal hayat bağışlamasını bekleyen sahipsiz kalabalıklar değildi; kendi toplumsal otoriteleri, geleneksel hukukları, karar alma biçimleri ve yaşadıkları toprakla kurdukları egemenlik ilişkileri vardı. Elbette bu kayıtlar bir Rus memurunun Çerkes köylerine giderek tuttuğu doğrudan gözlem defterleri değildir; Petersburg’a gelen temsilcilerin anlattıklarının imparatorluk bürokrasisinde kayda geçirilmiş hâlidir. Ayrıca merkezî bir hükümdarın bulunmaması, toplumda hukuk, kural, meclis ve ahlaki düzen bulunmadığı anlamına gelmez. Bilakis xabzenin ve toplumsal müzakere geleneklerinin tarihsel önemini araştırırken tam da bu kavramsal yanılgıya karşı dikkatli olmak gerekir. Fakat esas sorumuz şudur: Bir devlet, karşısındaki toplulukların kendine özgü bir siyasal hayata sahip olduğunu öğrendikten sonra, onların iradesini hangi hakla hükümsüz sayabilir? Bir halkın özgürlüğü, başka bir devletin onu tanımasına bağlıysa, özgürlük değil, yalnızca güçlünün verdiği geçici bir izin söz konusudur. Vasili Bakunin’in yaptığı kayıtları doğrudan bir fetih emri gibi sunmak tarihsel bakımdan yanlış olur; buna karşılık bu kayıtların oluştuğu bürokratik dünyanın, Kafkasya üzerinde giderek genişleyecek bir imparatorluk ilgisinin parçası olduğunu görmek de zor değildir. Çarlık için dağların adı, geçitlerin konumu, kabilelerin ilişkileri ve köylerin yönetimi stratejik bilgiye dönüşürken, o dağlarda yaşayan insanlar açısından aynı coğrafya yalnızca haritada çizilmiş bir sınır değil; ölülerinin toprağı, çocuklarının dili, meclislerinin sesi ve özgürlüklerinin maddi karşılığıydı. Bir tarafın raporunda birkaç satıra sığan yer, diğer tarafın bütün dünyasıydı. İşte Çerkesya tarihinin en büyük trajedilerinden birisi de burada belirir: Bir devletin genişleme hesabı, bir halkın varoluş hakkının üzerine yazılır. Vasili Bakunin’in soy çizgisinde Mihail Vasilyeviç Bakunin’i ve onun ardından Aleksandr Mihayloviç Bakunin’i görüyoruz; 1814 yılında doğan devrimci Mihail, işte bu aile tarihinin sonraki kuşağındandır. Böylece henüz Çerkesya’nın son büyük yıkımı yaşanmadan önce devlet bürokrasisinde adı görülen bir aileden, ileride devletin kendisini tahakkümün kurumsal biçimi olarak sorgulayacak bir düşünürün çıktığını öğreniyoruz. Ancak hikâyeyi bu noktada bir ahlak masalına çevirmeyelim. Mihail’in babasının veya büyüklerinin her kararının genç devrimci tarafından kişisel bir hesaplaşmanın konusu edildiğini söyleyecek doğrudan bir belge elimizde bulunmuyor. Onun düşünsel dönüşümünü, kendi ailesine karşı yazılmış hayalî bir intikam metnine dönüştürmek de doğru değildir. Fakat gerçeklerin böyle bir romanlaştırmaya hiç ihtiyacı yok; zira aynı aile ağacının farklı dalları üzerinden görülen siyasal ayrışma, tarihsel hakikatin kendisi olarak yeterince sarsıcıdır. Bir yanda devletin dünyayı öğrenme, kaydetme ve yönetme arzusu; diğer yanda o devletin insan iradesi üzerindeki hükmünü reddeden bir düşünce. Bir yanda hizmet, mertebe, rütbe ve imparatorluğun sürekliliği; diğer yanda itaatin meşruiyetini sorgulayan, devletin kutsallığını reddeden, özgürlüğün yukarıdan ihsan edilemeyeceğini savunan bir felsefe. Üstelik Bakunin soyadının Kafkasya’daki ikinci büyük izi bürokratik kayıtlardan değil, savaşın içinden geçer. 1841 yılında General İlya Modestoviç Bakunin, Dağıstan’ın Avar bölgesinde, Hacı Murat’ın sığındığı Tselmes çevresindeki Rus askerî harekâtıyla karşımıza çıkar. Buradaki coğrafi ayrımı gözden kaçırmamak gerekir: Tselmes, Batı Çerkesya değildir; orada direnenler de sırf Kafkasyalı oldukları için Çerkes ilan edilemez. Kafkas halklarının birbirine yakın tarihlerini anlatmanın yolu, onların ayrı kimliklerini birbirine karıştırmak değildir. Ancak bu ayrım, hadisenin imparatorluk tarihi bakımından taşıdığı anlamı azaltmaz. Rus kuvvetleri, Hacı Murat’ın teslim edilmesini ister; sığındığı topluluk ise kendisine emanet edilen insanı teslim etmeyi reddeder. Askerî güçle dayatılan buyruğun karşısına bir sığınma ve koruma ahlakı çıkar. Rus birliği geri çekilmek zorunda kalır; General Bakunin ağır yaralanır ve kısa süre sonra ölür. Bu olayda beni asıl ilgilendiren, bir generalin yenilgisine duyulacak çocukça sevinç değildir; hayatını rütbenin, devlet görevinin ve askerî emrin meşruiyeti üzerine kurmuş bir düzenin, dağ köyündeki insanların kendi onur anlayışı karşısında nasıl sınandığıdır. Savaşın bütün taraflarında insan hayatı kaybedilir; ölüm, kendiliğinden adalet yaratmaz. Ancak tarihe yalnızca imparatorluğun kayıp çizelgesinden bakanların anlayamadığı hakikat şudur: Dağlıların korumayı seçtiği şey, yalnızca bir kişi değil, kendi iradeleriyle belirledikleri ahlaki sınırdı. Devletin teslim edilmesini istediği insanı korumak, kendilerine pahalıya mal olabilecek bir karardı; yine de bu kararın anlamı, bütün hesapların üzerinde bir haysiyet iddiasına dayanıyordu. Ve burada bir başka dikkat çekici ayrıntı daha vardır: General İlya Modestoviç ile devrimci Mihail’in öz kardeşi İlya Aleksandroviç aynı kişi değildir. Mihail’in kardeşi de Rus ordusunda görev yapmış, Kafkasya’daki Mingrel Avcı Alayı’nda bulunmuştur. Fakat onun Çerkes köylerine yönelik hangi operasyonlara katıldığına ilişkin güvenilir bir kayıt ortaya koymadan, kendisini belirli bir katliamın faili diye göstermek, mücadele ettiğimiz tarihsel inkârcılığın yöntemlerini tersinden taklit etmek olur. Bizim hakikatimiz böyle bir kolaycılığa muhtaç değildir. Şunu söylemek yeterince ağırdır: Devlet otoritesine karşı tarihin en radikal eleştirilerinden birini geliştiren insanın yakın aile çevresinde, aynı imparatorluğun Kafkasya’daki askerî örgütlenmesinde görev yapan bir kardeş bulunuyordu. Bu farklı hayatların yan yana gelişi, bir sülalenin doğuştan iyi veya kötü olduğunu değil; aynı tarihsel koşullarda insanların birbirine karşıt ahlaki ve siyasal tercihler yapabildiğini anlatır. Böylelikle hikâyenin ortasında karşımıza çıkan Mihail Bakunin, kendi ailesinin her ferdini mahkûm etmiş olduğu için değil, devletin kutsallığı karşısında kişisel özgürlüğü savunan düşünsel bir kopuşu temsil ettiği için önem kazanır. Üstelik hayatı, itaatsizliğin kitap raflarında güzel görünen bir sözcük olmadığını göstermiştir. Devrimci faaliyetleri nedeniyle kovuşturulmuş, tutuklanmış, hapsedilmiş, sürgüne gönderilmiş, kaçmış, yeniden siyasal mücadelelere katılmış; yenilgiyle, yalnızlıkla, yoksullukla ve kendi siyasal çevresindeki sert çatışmalarla yüzleşmiştir. Onun her sözünü doğru, her siyasal tercihini kusursuz, her düşüncesini tartışmasız kabul etmek zorunda değiliz. Nitekim özgürlüğü savunmak, bir düşünürü putlaştırmak değil, gerektiğinde onun düşüncesini de eleştirebilmektir. Bununla birlikte şunu teslim etmek gerekir: Bakunin, devletin gücünü yalnızca rakip devletin elinde olduğunda eleştiren seçici bir muhalefetin dar ufkuna sığmadı. 1872 yılında Jura Federasyonu çevresindeki yoldaşlarına yazdığı metinde, Rus İmparatorluğu’nun fetihlerinin mahkûm edilmesine itiraz etmeyeceğini, ancak fethin hangi devlet tarafından yapıldığına bakılmaksızın reddedilmesi gerektiğini savundu. Bu satırların bağlamı, Avrupa sosyalistleri arasındaki tartışmadır; bunları Mihail’in Çerkes ulusal hareketine doğrudan katılmış olduğunun belgesi gibi göstermek doğru olmaz. Rusya’nın fetihlerine yöneltilen mahkûmiyetleri iki eliyle imzalamaya hazır olduğunu söyleyen bir Rus devrimci, kendi devletinin suçlarını eleştirmenin kendi halkına düşmanlık olmadığını hatırlatıyordu. Bazen bir halkın geleceğine yapılabilecek en büyük iyilik, onun geçmişindeki devlet suçlarına gerekçe üretmemektir. Bunun için 1864’ü yalnızca üzerinden zaman geçmiş bir savaşın bitiş tarihi olarak değil, Çerkesya’nın nüfusunu, mekânını ve tarihsel sürekliliğini yıkan büyük felaketin simgesi olarak anıyoruz. Batı Çerkesya’daki köylerin boşaltılması, insanların kıyılara sürülmesi, Karadeniz’in karşı kıyılarına zorunlu sevkler, salgınlar, açlık, ölüm ve parçalanan sülaleler, herhangi bir askerî zafer töreninin dipnotuna sığdırılamayacak büyüklükte bir toplumsal yıkımdır. Bu yıkımın soykırım olarak tanımlanması, tarihsel ve hukuki tartışmaların konusu olmakla birlikte, Çerkes kolektif hafızasında yalnızca bir sözcük tercihi değil, yaşanmış olanın failini ve mahiyetini adlandırma mücadelesidir. Tam tersine, yüz elli yılı aşan bir adalet talebinin en büyük gücü, doğrulanabilir tarihsel gerçeğe karşı duyduğu titizliktir. Bir orduyu, bir generali, bir diplomatı, bir devrimciyi ve bir halkı aynı tarihsel cümlenin içine yerleştirdiğimizde kimin ne yaptığını titizlikle ayırmalıyız. Çünkü kolonizasyon yalnızca silahlı harekâtlarla gerçekleşmez; bilgiyi sınıflandıran dil, egemenliği doğal gösteren hukuk, yerleşim politikasını düzenleyen bürokrasi ve fethe uygarlık adı veren tarihçilik de bu sürecin farklı yüzlerini oluşturur. Ancak tarihsel ilişkinin varlığını göstermek ile kişisel fail isnadında bulunmak birbirinden ayrı sorumluluklardır. Bakunin ailesinin bize sunduğu şaşırtıcı ayna, tam da bu ayrımı koruduğumuzda ışıldar. Aynı ailede Çerkeslerin siyasal örgütlenmesi hakkında kayıt tutan bir diplomat, Kafkasya’da askerî sefere katılan bir general, Kafkasya’da görev yapan bir asker ve Rus İmparatorluğu’nun fetihlerini ilkesel olarak mahkûm eden bir devrimciyle karşılaşıyoruz. Her birini kendi tarihsel bağlamına yerleştirdiğimizde, mirasın insanı otomatik biçimde belirlemediği gerçeği belirginleşir. Artık meseleyi daha yakıcı bir soruyla bugüne taşımak mümkündür: Bir Rus aristokrat ailesinden çıkan Mihail, devletin fetihlerine karşı çıkmayı ahlaki bir tutarlılığın parçası sayabiliyorken, ataları o fetihlerin karşısında yurtlarını savunmuş bir Çerkesin bugün aynı fetihleri kutsayan anlatılar karşısında susması nasıl açıklanacaktır? Burada hiçbir sülalenin adını hedef tahtasına yerleştirmiyorum; çünkü bir Çerkes soyunun bütün fertlerinin aynı politik çizgide olması gerektiğini düşünmek, soy üzerinden itaat talep eden başka bir otoriterliğe düşmektir. İnsanların tarih hakkında farklı düşünmesi, Ruslarla dostluk kurması, Rus dilini sevmesi, Rus edebiyatından beslenmesi veya Rus toplumuyla demokratik ilişkiler geliştirmesi elbette kendi başına bir ahlaki sorun değildir. Hatta özgürlük iddiası taşıyan bir Çerkes siyasetinin, başka halklara düşmanlık üretmeden kendi tarihsel adaletini savunabilmesi asli bir zorunluluktur. Benim sözüm, bir dostluğun arkasına saklanarak Çerkesya’nın işgalini meşrulaştıranlara, atalarının yaşadığı felaketi inkâr edenlere, imparatorluk anlatısının uygun gördüğü yerde kendi halkına tarihsizlik biçenlere, siyasal fırsat karşılığında öz hafızasını küçültenleredir. İnsan kendi tarihiyle yalnızca gurur duymak için ilişki kurmaz; gerektiğinde onu sorgular, eleştirir, yanılgılarını da kabul eder. Fakat kendi halkının yaşadığı yıkımı, bugünün güçlüleri memnun olsun diye bir uygarlık armağanına dönüştürmek eleştirel tarihçilik değildir. Bu, hakikatin kendi ellerimizle tasfiye edilmesidir. Bir Çerkesin Rusya’yla barıştan yana olması, Çerkesya’nın fethini haklı bulmasını gerektirmez. Kafkasya’da yaşayan halkların bugün güvenlik, eşitlik, barış ve demokratik gelecek istemeleri, geçmişte yaşananların üzerini örtme yükümlülüğü doğurmaz. Barış, hafızasızlığın değil, birbirini eşit özne olarak tanımanın ürünüdür. İnsan kendi halkını, önce onun varlığını inkâr ederek kardeş ilan edemez. İnsan kendisine ait olmayan bir zaferin protokol masasında oturup, kendi büyüklerinin yenilgisini bir medeniyet başarısı gibi alkışlayamaz; alkışlayabilir elbette, fakat bunun adına tarihsel bilinç veya onurlu temsil denilmesini bekleyemez. Çünkü temsil, yalnızca bir topluluğun adını taşıyarak toplantılara katılmak değildir; o adın tarih boyunca taşıdığı hakları, kayıpları ve talepleri başkalarının siyasi rahatlığına kurban etmemektir. Bu nedenle bugün karşımıza çıkan esas çatışma, Ruslarla Çerkesler arasında doğuştan var olduğu iddia edilen bir düşmanlık değildir; imparatorluğun fetih anlatısıyla halkların eşitliği arasında süren siyasal ve ahlaki çatışmadır. İmparatorluğun dili, fethedilenin hafızasını önce bir ayrıntıya, sonra bir kusura, sonunda da ortadan kaldırılması gereken bir rahatsızlığa dönüştürür. Ona göre kendi tarihini söyleyen insan huzuru bozar; gerçeğini arayan halk nankördür; ölülerinin adını anan torun geçmişe takılıp kalmıştır. Fakat aynı dil, fetheden devletin askerî törenlerini, kahramanlık hikâyelerini ve imparatorluk sembollerini hiç de geçmişte kalmış saymaz. Galibin hafızası devlet geleneği olurken mağlubun hafızası neden tehlikeli bir saplantı sayılsın? İşte asıl sorgulanması gereken bu eşitsizliktir. İki yüz yıl boyunca başka halkların topraklarında yürümüş askerî birliklerin hatıralarını kutsal sayanların, orada yaşayan insanların özgürlük mücadelesini anmasına tahammül edememesi, tarihin değil tahakkümün dilidir. Üstelik bir halkın yenilmiş olması, onu tarihsel olarak haksız kılmaz. Silahların gücü ahlaki hüküm vermez; işgalin başarısı meşruiyet üretmez; bir devletin haritasına çizilen sınır, o sınırın altında susturulmuş toplulukların rızasını ispatlamaz. Çerkeslerin o dağlarda direnmiş olmaları, bütün atalarımızı hatasız kahramanlar ilan etmemizi gerektirmiyor. Toplumsal düzenimizdeki sınıfsal hiyerarşileri, eşitsizlikleri, iç çatışmaları ve tarihsel yanlışları görmezden gelmeyeceğiz. Ne var ki bir toplumun kendi kusurlarını bilmesi, dışarıdan gelen imha ve yerinden etme siyasetini haklı çıkarmaz. Kendi tarihine eleştirel bakmak başka, kendisini fetheden devletin propagandasını tarih diye tekrarlamak başkadır. Birincisinde düşünsel cesaret vardır; ikincisinde güçlü olanın dilini ödünç alarak kendine güvenli bir yer arayan siyasal konformizm. İşte Bakunin’in sözünü yıllar sonra yeniden düşündüğümde, onun asıl ağırlığını burada hissediyorum: İnsan kendi gerçeği üzerinde durduğunda güçlüdür. Dikkat ediniz, kendi çıkarı üzerinde durduğunda değil; kendisine sunulan rütbenin, makamın, davetin, alkışın veya geçici güvenliğin üzerinde durduğunda hiç değil. Kendi gerçeği üzerinde durmak, hoşuna gitmeyen tarihi de kabul etmek, fayda sağlamayan hakikati de savunmak, kendi çevresinin yanlışına da itiraz edebilmektir. İnanç dediğimiz şey, yalnızca insanın meydanlarda söyleyebildiği sözler toplamı olsaydı, herkes kendisine uygun bir kalabalığın içinde cesur görünürdü. Asıl mesele, söylenen sözün bedeli ortaya çıktığında ne yapıldığıdır. Tarih bir insana her zaman kahramanlık fırsatı sunmaz; fakat ahlaki tutarlılık fırsatını neredeyse her gün sunar. Kimi zaman bir bildirinin altına imza atmakta, kimi zaman bir toplantıda itiraz etmekte, kimi zaman susturulmak istenen bir dili konuşmakta, kimi zaman da kendi halkını aşağılayan bir tarih anlatısına kibar fakat açık bir hayır demekte karşımıza çıkar. Bu nedenle haysiyet, büyük lafların değil, küçük hesapların karşısında ne kadar ayakta kalabildiğimizin ölçüsüdür. Ben, soyunun Çerkes olduğunu söyleyen herkesin aynı siyaseti benimsemesini, aynı örgüte katılmasını veya aynı kelimelerle konuşmasını istemiyorum. Böylesi bir istek, eleştirdiğim buyruğun başka bir biçimde yeniden kurulması olurdu. Fakat kendi halkının tarihini inkâr etmek için özel gayret gösteren, yıkımın failini temize çıkarmayı siyasal meziyet sayan, sürülmüş insanların hafızasını bugünün iktidar sofrasında pazarlık konusu yapan bir tutumun da masum fikir ayrılığı diye sunulmasına razı değilim. Bir insan, elbette atalarının savaşını yeniden vermek zorunda değildir; fakat o savaşın neden verildiği konusunda bile bile yalan söylememekle yükümlüdür. Dedelerinin mezarını kutsaması da gerekmiyor; yalnızca o mezarın üzerine kurulan resmî masalın gönüllü anlatıcılığına soyunmasın yeter. Çerkesya’nın dağlarını görmemiş olabilir; dilini öğrenememiş, aile adını unutmuş, sürgünün yarattığı büyük kopuş içerisinde başka bir hayat kurmuş olabilir. Bunların hiçbiri onun haysiyetine tek başına leke sürmez. Bir halkın uğradığı yıkımın en acı sonuçlarından biri, torunlarının hafızaya ulaşmakta yaşadığı güçlüktür; bu güçlüğü onların suçuna çevirmek haksızlıktır. Benim eleştirim hafızasını kaybedene değil, hafızanın imhasını kariyer edinene yöneliktir. Çünkü unutmak bazen yaralanmanın sonucudur; inkâr ise kimi zaman bilinçli bir tercihtir. Susturulmuş olmak başka, susturana sözcülük yapmak başkadır. Geçmişi bilmemek başka, öğrenme imkânı bulunduğu hâlde gerçeği eğip bükerek fethe methiye düzmek başkadır. Bir insanın tarihle kurduğu ilişkinin en tehlikeli anı, kendisine zarar verebilecek bir hakikati öğrenmesi değil; kendisine menfaat sağlayan bir yalanı bile bile savunmaya başlamasıdır. İşte orada kişisel çıkar, düşüncenin yerine; makam beklentisi, vicdanın yerine; resmî takdir, toplumsal sorumluluğun yerine geçer. Ve insan bazen hiç yenilmeden düşer. Üstelik öyle bir düşüştür ki bu, dışarıdan bakıldığında büyük bir başarıya benzeyebilir: Kapılar açılır, protokol sıralarında yer bulunur, fotoğraflar çekilir, kendisine saygın sıfatlar takdim edilir, hatta halkının adını taşıyan kurumlarda konuşma imkânı verilir. Fakat bütün bu gösterinin ardında hangi hakikatin susturulduğunu sorduğumuzda, parlak dekorun altında ağır bir tarihsel yoksullaşma belirir. Oysa Çerkeslerin ihtiyaç duyduğu şey, iktidar koridorlarında kendisine ayrılan sandalye karşılığında hafızasını teslim eden aracılar değil; kendi halkının demokratik iradesini, kültürel varlığını, anavatanla bağını ve tarihsel adalet talebini bağımsız biçimde savunabilecek insanlardır. Bu bağımsızlık, başka halklara ve devletlere sürekli düşmanlık üretmek demek değildir; eşitler arasında konuşabilmek için önce kendi sözünü başkasının ağzından geri almak demektir. Bakunin ailesinin tarihine yeniden bakınız: Bir kuşakta Çerkeslerin siyasal düzeni hakkında bilgi toplayan imparatorluk görevlisi, başka bir kolda Kafkasya’da askerî harekât yöneten general, aynı dönemde devlet ordusunda hizmet eden kardeş ve bütün devletlerin fetih hakkını sorgulayan devrimci. Buradaki en büyük ders, Rus bir ailenin bütünüyle mahkûm edilmesi değildir; o aileden çıkan bir insanın bile imparatorluğun tarihsel meşruiyet iddiasına boyun eğmek zorunda olmadığını göstermesidir. Öyleyse bir Çerkesin de kendi halkının geçmişini, başkalarının zafer törenlerine göre yeniden yazma zorunluluğu bulunmuyor. İnsanın özgürlüğü, soyundan gelen bütün kararlara bağlı kalmasında değil; hakikati gördüğünde onlarla hesaplaşabilmesinde belirir. Ve bazen tarihin en keskin ironisi, fetheden devletin aristokrat ailesinden çıkan birinin fetih ilkesini reddetmesi, fethedilen halkın kimi torunlarının ise aynı ilkeye mazeret üretmesidir. Burada kişileri kan bağıyla kutsamıyor, kan bağıyla suçlamıyorum; iradeyi ve tercihi yargılıyorum. Bakunin’in kendi hayatıyla savunduğu itirazın kıymeti, ondan önce gelenlerin soyadında değil, onun kendi sözünü devletin sözünden ayırabilmiş olmasındadır. Tam da bu yüzden bugün Çerkesya’nın geçmişini, Çarlığın askerî zaferlerini alkışlayan bir gösterinin süsü hâline getirenler için söylenecek söz, yüksek sesli fakat basittir: Soyunuzun hangi dağdan indiğini anlatmadan önce, hangi hakikatin karşısında eğildiğinize bakın. Zira dağların yüksekliği insana kendiliğinden haysiyet kazandırmaz; insanın o dağları hangi çıkar karşılığında gözden çıkardığı, karakterinin gerçek ölçüsünü ortaya koyar. Kendi halkının felaketini başkasının görkemine dönüştürmenin adı uzlaşma değildir; unutuşun siyasal olarak örgütlenmesidir. Kendi tarihini aşağılayarak iktidarın teveccühünü kazanmanın adı barış değildir; eşitsizliğin gönüllü sözcülüğüdür. Ve bir halkın yüz elli yılı aşkın zamandır taşıdığı yarayı, resmî takdirin birkaç dakikalık alkışına değişmenin adı da temsil değildir; temsil iddiasının ahlaki iflasıdır. Armutlu’da elime verilen o kitabın sayfalarından bugün bana kalan, Bakunin’in bütün düşüncelerini eksiksiz benimsediğim iddiası değil, insanın kendi gerçeği karşısındaki sorumluluğudur. Yenilmek mümkündür; tarih bunu bizim halkımıza en acı biçimde öğretti. Sürülmek mümkündür; dağlardan koparılmış ailelerimiz bunun yaşayan hafızasıdır. Dilini kaybetmek, yurdunu görememek, mezarını bilmediğin ataların adını yarım yamalak hatırlamak mümkündür; bunların hiçbirisi insanı kendiliğinden onursuz yapmaz. Ama hakikati bilerek eğmek, kendi halkını küçümsemeyi güçlüye sadakat sanmak, yenilgiyi yaşayanların torunuyken fethedenlerin yalanını kendi sesiyle yaymak bambaşka bir şeydir. İşte insan orada düşer; üstelik onu düşüren düşmanının kılıcı değil, kendi elinde tuttuğu terazinin kefesine haysiyetinden daha ağır koyduğu çıkarıdır. Bakunin’in hatırladığım fısıltısını şimdi tersinden okuyorum: İnsan kendi gerçeğinin üzerinde durmadığında, en derin inançlarıyla değil en derin çıkarlarıyla konuşup hareket ettiğinde, belki ne söylemesi gerektiğini çok iyi öğrenir; fakat söylediğinin neden kendisine ait olmadığını artık anlayamaz. Yenilmeyebilir, hatta makam kazanabilir, ödül alabilir, itibar görebilir; ama kendisine ve savunduğunu iddia ettiği davaya leke sürmenin yolunu tam da böyle bulur. Ve tarihin en ağır hükmü bazen kaybedilmiş bir savaşın ardından değil, kazanılmış küçük bir menfaatin ortasında verilir: Bir zamanlar dağlarını savunarak yenilenlerin torunu olmak utanç değildir; o yenilgiyi hazırlayan tahakkümün diline gönüllü olarak dönüşmek, işte insanın kendi elleriyle seçtiği utançtır.
Kasım 07, 2026 •
İsyanın Soyu, Biatın Utancı
Öne Çıkan