Siyasetsizlik
Dünyaya gözlerini açtığında, avuçlarının içine tutuşturulmuş bir cam parçasıyla doğuyorsun; bir zamanlar yekpare ve güçlü olan kimliğin aynasından kopup gelmiş, keskin, soğuk ve yalnız bir parça… O aynanın tamamını hayal ediyor, o kayıp bütünlüğe dair masallar dinliyor, ama elinde yalnızca kesik bir yansıma kalıyor. Çerkes olmak işte tam da bu: Parçalanmışlığın hatırasını taşırken, onu birleştirmek için gereken siyaseti sonsuza dek ertelemek…
Çünkü ne zaman bir araya gelsek, kırık aynalarımızı birbirine sürtüp kıvılcım yaratmak yerine, onları havaya kaldırıp parıltısına hayran kalmayı seçiyoruz. Dernek salonlarının loş ışıkları altında ya da festival alanlarının yapay coşkusunda kendimizi bir anlığına “bütün” hissediyoruz; ama o his, sabahın ilk ışıklarıyla buhar olup gidiyor. Ertesi gün, aynalarımızdan damlayan sessizlik, korku ve parçalanmışlık yeniden öfkemizi uyuşturuyor.
Peki neden? Neden atalarımızın kanıyla, cesaretiyle, onuruyla ördüğü direniş mirasını; sessizlik, folklor ve düğün ritüellerine indirgedik? Neden “aman siyasete bulaşma” tembihlerini, nesilden nesile bir miras gibi aktardık? Oysa siyasetsizlik dediğimiz şey, tam da bu halkın en büyük acısını; var olma hakkını elinden alan o inkâr politikalarının devam etmesini sağlayan bir zehir değil mi?
Siyasetsizlik; hak talebini “sorun çıkarmak” sanmak, devletten “merhamet” bekleyip adalet istememek, kimliğin sadece geçmişte yaşamış gibi davranmak… Siyasetsizlik; dilin ölürken susmak, soykırımın adını koymaktan korkmak, anavatana tatil niyetine gidip, sorunlarını tartışmamak… Siyasetsizlik; dernek salonlarını halkın eylem merkezi yapacakken, onları kimliksizliğin paslı vitrinine dönüştürmek… Siyasetsizlik; birbirimize “asiliz” deyip kendimizi avutmak, ama en küçük hak talebinde bile “bu bize yakışmaz” diye geri çekilmek…
Kimliğimizi yaşattığımızı sandığımız her festival, her dans gösterisi, her kermes; aslında bizi oyalayan, öfkemizi törpüleyen, politik özne olma ihtimalimizi erteleyen kontrollü bir tiyatro değil mi? O sahte sahnelerde neyi kutluyoruz? Anadilimiz okullarda öğretilmediği için her yıl daha az çocuk Çerkesçe konuşurken, neyin coşkusunu yaşıyoruz? Tarihimizde soykırım yaşanmışken, bu acının faili bile telaffuz edilemezken, neden sessiz kalmanın adına “saygı”, “olgunluk” ve “asalet” diyoruz?
Çünkü siyasetsizlik, bir halkın hayatta kalmak için geçmişte geliştirdiği meşru bir refleksin; bugün, bizi içten içe çürüten kronik bir hastalığa dönüşmüş hali… O ilk sürgün kuşağının “aman devlete ilişmeyelim” korkusu, bugünün kuşaklarında sessizliği erdem sayan bir kolektif tabuya evrildi. İşte en büyük yalan da burada: Kimliğimizi siyasetten arındırarak koruyabileceğimizi sanmak… Oysa kimlik, sahnede sergilenecek bir gösteri değil; hak talep eden, irade ortaya koyan, adalet isteyen bir politik varoluşun ta kendisidir.
Şimdi kendimize dürüst olalım: Siyasetsiz bir kimlik, gerçek bir kimlik midir? Dilinin, kültürünün, tarihinin hak ettiği değeri bulması için mücadele etmeyen bir topluluk, kendi köklerini canlı tutabilir mi? Anavatanını bir “hatıra müzesi” gibi seven ama onun gerçek sorunlarına dair tek söz söylemeyen diaspora, aidiyetini nasıl sürdürebilir? Hafızayı bir mezar taşı gibi taşımak yerine, onu bir eylem pusulasına çevirmek için daha neyi bekliyoruz?
Çünkü aynadaki o yorgun suret, kaderimiz değil; onu değiştirmek için gereken öfke ve cesaret, birbirimize duyduğumuz umut ve dayanışmada saklı. Kırık aynalarımızı birleştirmek için önce siyasetsizliğin o uyuşturucu konforundan uyanmalıyız. Sormaktan korktuğumuz soruları sormaya, bizi asıl rahatsız eden meseleleri konuşmaya başlamalıyız. Kimliğimizi sahneden değil, sokaktan; düğün salonundan değil, adalet talebinin yankılandığı meydanlardan savunmalıyız.
Çünkü hak, susarak değil; talep ederek kazanılır. Sessizlik, kimliğimizi korumaz; onu yavaş ve kesin bir ölüme terk eder. Şimdi sor kendine: Bu sessizlikle daha ne kadar yaşayacağız?