Apiş Canberk

Çerkes kimliği: yas mı? Siyaset mi?

Zamanın döngüsel ve acımasız ritmi içinde, her yıl aynı takvim yaprağı koptuğunda, kendimizi yine aynı meydanların tanıdık soğukluğunda buluyoruz. Bu buluşma, bir iradenin değil, bir alışkanlığın, neredeyse genetik bir kodun eseri gibidir. Yüzlerimize yerleşen hüzün, kişisel bir acıdan çok, nesiller boyu miras alınmış kolektif bir kimliğin üniformasıdır. Ellerimizde taşıdığımız pankartlar, artık politik bir talebin sembolü olmaktan çıkmış, geçmişin donmuş bir anına ait kutsal ikonlara dönüşmüştür. Bu tekrarlar silsilesi, bir anma ritüelinin çok ötesinde, bizatihi varoluşumuzu üzerine kurduğumuz, sorgulamaktan imtina ettiğimiz bir sosyolojik gerçekliktir. Her tekrarda, acının kendisi değil, acının etrafında örülen o konforlu ve boğucu atmosfer büyür; adına tam olarak ne diyeceğimizi bilemediğimiz, sessiz bir huzursuzluk, politik bir yetersizlik hissi içimizde kök salar. Her geçen yıl daha da berraklaşan o rahatsız edici soru zihinlerimizi kemirir: Bu törenler, kolektif ruhumuzu iyileştiren bir şifa seansı mıdır, yoksa acının uyuşturan ninnileriyle bizi siyasal bir ölüme, yavaş yavaş çürümeye mahkûm eden bir zehir midir?

Bizler, tarih sahnesine gözlerini 1864'ün dinmeyen yasıyla açmış bir halkın çocuklarıyız. Bu sebeple kaybımız, geçmişin belirli bir anına hapsedilmiş, müzelik bir olgu değildir; o kayıp, kimliğimizin hamuruna karışmış, siyasal DNA'mızın en temel yapı taşı haline gelmiştir. Artık o, bir sonuç değil, bir başlangıç noktası, hatta varoluşumuzun ta kendisidir. Her anma eylemi, bu devasa mezar taşının dibine hürmetle bir çiçek daha bırakma jestinden öteye geçemiyor. Asıl trajedimiz, bu mezarların kutsallığına o denli inanmış olmamızdır ki, onların üzerinde yeni bir yaşamın filizlenebileceğine, yeni bir gelecek inşa edilebileceğine dair en ufak bir cüreti gösteremiyoruz. Elbette ki güçlü bir hafızamız var; fakat bu hafıza, dinamik bir politik bilince dönüşüp bugünün sorunlarına çözüm üretecek bir enerji kaynağı olmak yerine, bizi geçmişin o karanlık zeminine mıhlayan, hareket etmemizi engelleyen, ruhlarımızı ağırlaştıran bir lenger çapasına dönüşmüştür. Geçmişin güvenli limanına sığınıyoruz, onun hikayeleriyle avunuyoruz, ancak o limandan bugünün fırtınalı denizlerine açılacak gemileri inşa edemiyoruz. Bu, basit bir nostaljiye saplanma sorunu değildir; bu, bir halkın kendi kaderini tayin etme hakkını eline alamamasının, tarih karşısında edilgen bir nesne konumundan, tarih yapan bir özne konumuna geçememesinin en derin, en yapısal krizidir.

Bu krizin en somut tezahürü, eylemsizlik döngüsünde yatar. Hatırlıyoruz, fakat hatırladıklarımız bizi harekete geçirmiyor. Anıyoruz, fakat anmalarımız bizi daha güçlü bir örgütlenmeye taşımıyor. Konuşuyoruz, en ateşli nutukları atıyoruz, fakat bu sözler somut bir siyaset üretmiyor, bir stratejiye dönüşmüyor. Bu durum, anlık bir duygusal tıkanıklığın çok ötesinde, kolektif iradenin bütün sinir sistemini etkileyen topyekûn bir siyasal felç halidir. Bir halkı tarihsel bir aktör kılan en temel yetenek, yani kendi geleceğini kurma ve tarih yapma kapasitesi, bizde neredeyse tamamen körelmiş, yerini sadece geçmişin acılarını anlatan bir tarih anlatıcılığına bırakmıştır. Geçmişi bugünün diliyle yeniden kurmak, onun içinden yeni dersler çıkarmak yerine, onu bir ayin metni gibi, hiçbir harfini değiştirmeden tekrar ediyoruz. Zamanla bu tekrarlar, düşünsel bir tembelliğe, acıyla yoğrulmuş duygusal bir teslimiyete, hatta bu teslimiyetten beslenen gizli bir konfora dönüşüyor.

Bu siyaset yapma biçiminin adını tüm netliğiyle koymak zorundayız: Bu, yaşayanların değil, ölülerin iktidarını esas alan bir "nekro-siyaset" anlayışıdır. Politik meşruiyetini ve enerjisini, geleceğe dair kurucu bir vizyondan değil, geçmişin kapanmamış yarasından alan bir siyaset simülasyonudur. Bu anlayış, mezarlıkları ve anıtları, politik bilincin üretildiği, mücadelenin örgütlendiği canlı mekanlar olmaktan çıkarıp, yılda bir kez ziyaret edilen, duygusal bir boşalım yaşanıp dağılınan steril ve apolitik yas alanlarına dönüştürür. Bu ölü hafızaya, bu nekro-politikaya olan saplantılı bağlılık, bizleri yeniden canlandırmıyor, aksine yaşarken kolektif bir mezarın içine, siyasal bir hiçliğe doğru itiyor. Hafıza, eylemin ateşleyici gücü olmaktan çıkıp, eylemsizliğin en kutsal, en dokunulmaz bahanesi haline geliyor. Sanki hatırlama eylemini gerçekleştirdiğimizde, tarihe ve geleceğe karşı tüm sorumluluklarımızı yerine getirmişiz gibi sahte bir iç rahatlaması yaşıyoruz. Oysa tarih, sadece sırtımızda taşıyacağımız bir yük, sadece hatırlanacak bir anılar bütünü değildir; tarih, içinden dersler çıkarılarak, çelişkileri aşılarak bugünü ve yarını dönüştürmek için var olan dinamik bir mücadele alanıdır.

Bu siyasal ataletin ve felç halinin taşıyıcı kolonlarına, yani kendi kurumsal yapılarımıza baktığımızda ise, trajedinin bir başka perdesiyle yüzleşiriz. Derneklerimiz, federasyonlarımız, vakıflarımız; adına "sivil toplum" dediğimiz bu ağ, gerçekten bir halkın siyasal iradesini inşa eden dinamik aygıtlar mıdır, yoksa bu ataleti kurumsallaştıran, onu yeniden üreten ve meşrulaştıran bürokratik mekanizmalar mıdır? Bu yapılar, dışarıdan bakıldığında bir varlık ve faaliyet görüntüsü sunarlar; salonları dolar, etkinlikleri alkışlanır, toplantıları kalabalık olur. Ancak bu yüzeydeki hareketliliğin ardında, çoğu zaman gerçek bir siyasal iradenin, kurucu bir aklın ve stratejik bir yönelimin derin yokluğu yatar. Onlar, gerçeğin kendisi değil, gerçeğin yerini alan, onun yokluğunu gizleyen birer simülasyona, birer surete dönüşmüşlerdir. Halkın kolektif enerjisini örgütlü bir direniş hattına dönüştürmek yerine, onu folklor gösterileri, kültürel terapi seansları ve anma törenleri gibi apolitik kanallarda eriterek tüketen, etkisizleştiren yapılardır. Bu, enkaz halindeki bir yapının temellerini onarmak yerine, çatlak duvarlarını estetik süslemelerle kapatmaya benzeyen bir "siyasal restorasyonculuk"tur. Oysa bizim ihtiyacımız olan restorasyon değil, temellerinden başlayacak yeni bir inşadır. Çünkü restorasyon enkazı bir süre daha ayakta tutabilir, fakat asla yeni bir gelecek kuramaz.

Bu kurumsal ataleti besleyen iki temel zihinsel akım daha vardır ki, bunlar birbirine zıt gibi görünse de aynı eylemsizlik havuzuna su taşır. Bunlardan ilki, siyaseti folklorik bir gösteriye, kimliği ise etnografik bir nesneye indirgeyen "kültürel fetişizm"dir. Bu anlayış, asimilasyon ve siyasal yok sayılma gibi can alıcı politik sorunların çözümünü, kültürel sembollerin korunmasında, dansların yaşatılmasında arar. Kültür, siyasal bir mücadele stratejisine bağlanmadığında, halkı yaşayan bir özne olmaktan çıkarır, onu bir müze vitrinine hapseder. Diğer akım ise, pratikten ve halktan kopuk, steril bir entelektüel radikalizmdir. Bu kesim, en keskin teorik analizleri yapar, mevcut tüm yapıları en ağır dille eleştirir, ancak bu eleştiriyi sokağa taşıyacak, halkla buluşturacak örgütsel bir adımdan acizdir. Eleştiriyi eylemin yerine koyan, teorik doğruluğu politik mücadelenin kendisi sanan bu tutum, eninde sonunda kendini eleştirdiği sistemin bir parçası haline gelir. Biri halkı nostaljinin uyuşturan kollarına, diğeri ise soyut teorinin fildişi kulesine hapseder; sonuçta her ikisi de halkın siyasal bir özne olarak tarih sahnesine çıkmasını engeller.

Tüm bu içsel yarılmaları daha da derinleştiren, diaspora ile anavatan arasındaki ontolojik, zihinsel ve siyasal kopukluktur. Bu, sadece coğrafi bir ayrılık değil, iki farklı gerçeklik düzleminde yaşamanın getirdiği bir yabancılaşmadır. Diaspora için anavatan, çoğu zaman gerçekliğin çelişkilerinden arındırılmış, romantize edilmiş bir nostalji nesnesidir. Anavatan için ise diaspora, potansiyeli yüksek ancak ulaşılamayan, beklenti yüklü bir hayalden ibarettir. Bir yanda potansiyel vardır ama irade yoktur; diğer yanda direnç vardır ama güç yoktur. Bu iki parçayı birbirine bağlayacak olan şey, kültürel geziler veya sosyal medya dayanışmaları değil, ortak bir siyasal vizyon etrafında örülmüş, disiplinli, stratejik bir örgütlenme aklıdır. Diaspora, anavatan için sadece bir lobi gücü değil, siyasal projenin kurucu bir unsuru olmalı; anavatan da diaspora için sadece bir anı mekanı değil, mücadelenin somut merkezi haline gelmelidir.

İşte tüm bu teşhislerin ardından varmamız gereken yer, bir "Kurucu Eylem" fikridir. Bu, sadece bir slogan değil, bir zihinsel devrim, bir siyasal kopuş ve bir halkın tarih karşısında yeniden özneleşme iradesidir. Bu eylem, önce kullandığımız dilde başlar. Mağduriyet, nostalji ve hamaset dilini söküp atarak, yerine strateji, örgütlenme, iktidar, hukuki özneleşme ve jeopolitik güç gibi kavramları merkezine alan yeni bir politik gramer inşa etmek zorundayız. Dil değişmeden düşünce, düşünce değişmeden siyaset, siyaset değişmeden tarih değişmez. Bu yeni dilin ve düşüncenin hayat bulacağı yer ise, bireysel kahramanlıklara veya anlık duygusal patlamalara değil, kolektif akla, sabra ve disipline dayanan örgütlü yapılardır. Bu, konforlu kalabalıklardan, ilkesiz birlikteliklerden radikal bir kopuşu; riskli ama sahici, ilkeli ve mücadeleci kolektiflere doğru bir yönelişi gerektirir. Törenlerden meclislere, ağıtlardan örgütlenmeye, geçmişi anlatmaktan geleceği kurmaya yönelik bir çağrıdır bu.

Şimdi o nihai soruyla yüzleşme anıdır: Tarihin bizim için yazdığı kadere razı mı olacağız, yoksa kalemi elimize alıp kendi tarihimizi biz mi yazacağız? Beklemeyi, seyirci kalmayı, acılarımızla avunmayı mı seçeceğiz, yoksa kurucu bir iradeyle harekete mi geçeceğiz? Bu çağrı, bir son değil, ancak bir başlangıç olabilir. Bir halkın, mazlumluğun ve edilgenliğin karanlık dehlizlerinden çıkıp, kendi kaderini tayin eden tarihsel bir aktöre dönüşmesinin sancılı ama onurlu başlangıcı… Omuz omuza. Disiplinle. Cüretle. İnatla. 


ALINTI #APİSCANBERK 20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST
ALINTI#APİSCANBERK20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST