Apiş Canberk

Sessizliğin Siyasal Bedeli

Modern devlet aygıtı, doğası gereği, kendi sınırları içerisindeki tüm toplumsal farklılıkları bir potada eritmeyi, onları tek bir ulusal kimlik kalıbına dökerek homojen bir bütün yaratmayı hedefler. Bu, onun varoluşsal kodudur. Bu devasa makine işlerken bazı kimlikler, bu projenin sadece pasif birer unsuru olmakla kalmaz, aynı zamanda projenin en şiddetli, en yıkıcı enerjisine maruz kalır. Çerkes kimliği, tam da bu tarihsel tazyikin en yoğun hissedildiği fay hatlarından birinde durmaktadır. Bu kimlik, yalnızca bir etnik kökene işaret etmenin fersah fersah ötesinde, başlangıcını topyekûn bir sürgünün oluşturduğu, devamında sistematik bir inkâr politikasının devreye girdiği ve nihai hedef olarak topyekûn bir asimilasyonla tarihten silinmesi planlanan büyük bir siyasal mühendisliğin bugünkü canlı tanığıdır. Sürgün, yalnızca coğrafi bir yer değiştirme eylemi değil, bir halkın hafızasının, toplumsal bağlarının ve siyasal bütünlüğünün sıfırlandığı kurucu bir travmadır. O günden bugüne devlet, bu travmanın üzerini örtmek için iki yüzlü bir strateji izlemiştir: bir yanda kültürel folkloru, o zararsız ve apolitik dansları, o egzotik yemekleri bir vitrin süsü gibi kullanarak hoşgörü maskesi takınırken, diğer yanda bu kültürün yaşamasını sağlayan temel dinamikleri, yani dili, kolektif belleği ve siyasal örgütlenme hakkını sistematik olarak yok etmiştir. Dolayısıyla bugün karşılaştığımız o kültürel cila, aslında altında can çekişen bir halkın siyasal varoluşunun çürüyüşünü gizleyen, parlak olduğu kadar da aldatıcı bir paravandır. Bu kimliği anlamak, bir etnografın merakıyla eski sandıkları karıştırmak değil, bir siyaset bilimcinin neşteriyle iktidarın anatomisini masaya yatırmaktır.


Bu iktidar ilişkisinin bireyin ruhunda yarattığı tahribat ise çok daha derindir. Hegemonik sistem, kendi meşruiyetini yalnızca zor aygıtlarıyla değil, aynı zamanda tahakkümü altındakilerin rızasını üreterek, onlara kendi "anormalliklerini" içselleştirterek sağlar. Çerkes bireyi, kamusal alana adım attığı andan itibaren, varoluşunu sürekli bir savunma ve açıklama parantezi içine almak zorunda hisseder. Bu durum, onun kişisel karakterinden kaynaklanan bir çekingenlik değil, sistemin onun bilincine ektiği derin bir psikolojik yenilginin, bir "hadım edilme" halinin sonucudur. Sistem, ona sürekli olarak "azınlık", "farklı" ve dolayısıyla "asıl olana" entegre olması gereken bir "tali unsur" olduğunu hatırlatır. İşte bu psikolojik baskı atmosferinde, cemaatin kendi içine kapanarak bir savunma refleksiyle geliştirdiği "kültürümüzü kaybetmeyelim" söylemi, trajik bir biçimde, sistemin arzuladığı sınırlara gönüllü bir çekilmeye dönüşür. Çünkü siyasal bir programdan, anadil hakkı gibi somut taleplerden, kolektif bir gelecek tasavvurundan arındırılmış, yalnızca düğün salonlarına ve dernek binalarına hapsedilmiş bir kültürel korumacılık, egemen sistem için bir tehdit olmaktan çıkar. Hatta tam tersine, sistemin "işte biz ne kadar da renkliliğe izin veriyoruz" yalanını pazarlamasına hizmet eden kullanışlı bir aparata, zararsız bir hobi kulübüne evrilir. Oysa bir halkın kolektif ve siyasal hakları devlet tarafından tanınıp güvence altına alınmadığı sürece kültür, yaşayan bir organizma olmaktan çıkarak, bir müzede, formaldehit dolu bir kavanozda saklanan ölü bir bedene dönüşür.


Türkiye'nin tekçi ve inkârcı temeller üzerine inşa edilmiş yapısal kodları, artık geri dönülmez bir tarihsel çatlama ve çözülme sürecindedir. Kürt halkının on yıllardır yürüttüğü ve bedeller ödediği ulusal demokratik haklar mücadelesi başta olmak üzere, Alevilerin, kadınların, emekçilerin ve ezilen tüm kesimlerin yarattığı toplumsal dinamikler, o yekpare ve homojen ulus-devlet paradigmasının artık bir kurgudan ibaret olduğunu, toplumsal gerçeklikle bağının kalmadığını gözler önüne sermektedir. Bu büyük altüst oluş, siyasal alanın yeniden tanımlandığı bu kaos ve imkânlar anı, şimdiye dek sessizliğe bürünmüş, görünmezliği bir kalkan olarak kullanmış tüm alt kimlikler için tarihsel bir yol ayrımı sunmaktadır. İşte bu kritik eşikte, Çerkeslerin nesillerdir sürdürdüğü "ölü taklidi" stratejisi, bir hayatta kalma becerisinden çıkıp, kendi elleriyle imzaladıkları siyasal bir ölüm fermanına dönüşmüştür. Görünmez olmanın, sessiz kalmanın, "devlete sadakat" gösterileriyle kendini güvenceye almanın artık koruyucu hiçbir yanı kalmamıştır. Aksine, siyasal alanda kendi sesiyle var olmayan, taleplerini örgütlü bir güç olarak masaya koymayan her toplumsal yapı, tarihin bu yeniden yazıldığı dönemde, eriyip gitmeye, asimilasyonun sessiz ama kesin zaferine teslim olmaya mahkûmdur. Bu sessizliğin ve eylemsizliğin en ağır bedeli ise gelecek nesillerin, dillerini ve tarihlerini neden kaybettiklerini dahi sorgulayamayacakları, atalarının kim olduğunu sadece eski fotoğraflardan ve romantik hikayelerden ibaret sanacakları derin bir bilinç kopuşu ve tarihsel bir yetimlik olacaktır.


Bu tarihsel çürümenin ve kolektif amnezinin panzehiri, bir dizi birbiriyle bağlantılı ve birbirinden ayrılamaz siyasal adımı atmaktan geçer. Bunların ilki ve en temeli, dilin siyasal bir mevzi olarak yeniden fethidir. Anadilde eğitim talebi, birkaç kelime daha öğrenmekten ibaret kültürel bir fantezi değil, bir halkın dünyaya kendi gözleriyle bakmasını sağlayan, koparılmış bilincini yeniden onaran, sömürgeleştirilmiş zihnini özgürleştiren zorunlu bir politik eylemdir. İkincisi, siyasal temsiliyetin, kültürel kimliği bir aksesuar gibi taşıyan bireylerin meclise girmesinden ibaret olmadığını anlamaktır. Gerçek temsiliyet, o kimliğin tarihsel ve güncel taleplerinin, bir bütün olarak halkın kolektif iradesinin, iktidar alanında somut bir pazarlık ve yaptırım gücüne dönüştürülmesidir. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, hafıza adaletidir. Bu, geçmişteki sürgün ve soykırımın, geceleri anlatılan hüzünlü bir masal ya da romantik bir acı olarak anılmasına son verip, bugünkü siyasal, toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin temelinde yatan tarihsel bir suç olarak tanınmasını ve bu suçun yarattığı maddi ve manevi sonuçların ortadan kaldırılmasını talep etmektir. Bütün bu talepler, bir bütün olarak, bir halkın artık kendisine lütfedilecek hakları bekleyen bir nesne olmaktan çıkıp, kendi kaderini kendi ellerine alma iradesini gösteren tarihsel bir özne olma yolundaki manifestosudur. Bu manifestoyu hayata geçirecek olan ise mevcut apolitik derneklerin ve yapıların konformist bataklığından sıyrılmış, entelektüel birikimini korkusuzca örgütlü bir eyleme dönüştürebilen yeni bir kuşağın tarih sahnesine kararlılıkla çıkmasıdır. Vardığımız bu tarihsel kavşakta yol çatalanmıştır ve seçenekler nettir: ya tarihin öznesi olarak kendi kaderini tayin etme cüretini gösterip varoluş mücadelesi verilir ya da sistemin edilgen bir nesnesi olarak kalıp tarihin karanlık dehlizlerinde sessizce tasfiye olunur.

ALINTI #APİSCANBERK 20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST
ALINTI#APİSCANBERK20.01.2026

KAYNAK: apiscanberk.blogspot.com
JANBERK APİŞ
İŞÇİ, ÇERKES, AKTİVİST