Vitrinlik Huzur mu, Politik Direniş mi?
Sistem bizi öğütüyor. Metropollerin gürültüsü, kapitalizmin hız ibresi, ulus-devletlerin tornası... Hepsi aynı şeyi emrediyor: "Unut." "Eri." "Tarihsiz kal." Bu kakofoninin ortasında direnen o ses, Çerkeslik artık yorgun bir ninni değil, politik bir alarmdır. O, sadece unutturulmak istenen değil; unutturulması programlanan bir hafızadır.
Kültür, müzelik bir enkaz değildir; geleceği kuracak politik bir bilinçtir. Bellek, pasif bir depo değil, aktif bir eylem kılavuzudur. Değişim kaçınılmaz, evet. Ama rotayı sisteme teslim ettiğinde, adı "yenilenme" olmaz, "tasfiye" olur. Bir halkın kimliği, yalnızca fiziksel sürgünle değil, "gönüllü" asimilasyonla, yani gündelik ihanetle de katledilir. Kimlik, miras kalmaz; örgütlenir.
Bugünün Çerkesliği, dernek duvarlarına asılmış soluk fotoğraflar, "kültür gecesi" adı altında pazarlanan folklorik bir gösteri olamaz. Kimlik, tüketilen değil, üretilen bir bilinçtir. Dilini politik bir araç olarak değil, sadece "büyüklerin dili" olarak kutsadığın; sanatını bir direniş estetiği olarak değil, nostaljik bir meta olarak pazarladığın an, bitmişsin demektir. Yaşamak, anmak değil, kurmaktır.
Diasporanın coğrafyası, beton köylerimiz veya sanal forumlarımız değildir. Yeni coğrafyamız, örgütlü hafızamız ve politik irademizdir. Aidiyet, toprağa sahte bir romantizmle değil, bilince politik bir sadakatle başlar. Geleceği örgütlemek, bu yüzden "kültürel bir hobi" değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Biz, geçmişin yasını tutan kurbanlar topluluğu değil; Anavatan'ın ve diasporanın geleceğine müdahale edecek politik bir özne olmak zorundayız.
Diasporada yaşamak, bir denge sanatı değil, bir cephedir. Bir yanda bizi "huzurlu bir azınlık" olmaya hapseden entegrasyon yalanı; diğer yanda bizi "anavatan romantizmi" ile oyalayan nostalji tuzağı. Bu ikisi arasında sıkışmak, politik intihardır. Kimliği diri tutmak, "duygusal bir bağ" değil; asimilasyona karşı verilen sınıfsal ve ulusal bir direniştir.
Evet, hatırlamak yetmez. Talep etmek gerekir. Örgütlenmek şarttır. Ama neyi? Sadece dili, kültürü, belleği değil. Siyaseti örgütlemek. Ekonomiyi örgütlemek. Uluslararası dayanışmayı örgütlemek. Diasporanın potansiyelini, anavatanın geleceği için politik bir güce dönüştürmeyi örgütlemek.
Soru artık "istiyor muyuz?" değildir. Soru yakıcıdır ve nettir:
Biz, bu üretimi kimin için ve kime karşı yapacağız?
Mevcut düzenin "sadık Çerkesleri" olarak kalıp, folklorik bir süs olarak mı yaşayacağız?
Yoksa Çerkesliği, ezenlere karşı bir direniş kimliği; geleceği kuran bir inşa kimliği olarak mı kodlayacağız?
Çerkeslik bir eylem'dir. Ve o eylemin adı, artık sadece "kültürel üretim" değil, politik inşadır.
Tarihimiz acının değil, direnişin tarihidir. Ama direniş de biçim değiştirir. Gençlerin haykırışları, dil kursları, politik atölyeler... "Biz buradayız" demek yetmez. "Biz neyi talep ederek buradayız?" demek gerekir. "Tek Millet - Tek Gelecek" gibi muğlak sloganlar, diasporanın çok katmanlı yapısını ve Anavatan'ın gerçeklerini ıskalayan bir tuzak olabilir. Geleceğimiz "tek" değil, ortak ve adil olmalıdır.
Varoluş, yas tutarak değil, hesap sorarak ve inşa ederek mümkündür.
Çağrı açıktır:
Değişime direnmeyelim; değişimin öznesi olalım.
Yeniden inşa edelim; ama eskinin kopyasını değil, geleceğin projesini.
Geleceği örgütleyelim; çünkü bu, sistemin bize dayattığı tasfiyeye karşı tek cevabımızdır.
Bir halkın ölümü, teslimiyetle gelir.
Biz ise hâlâ tartışıyoruz. Sorguluyoruz. Üretiyoruz. Direniyoruz.
Umut, Çerkesçe düşünmekte değil; Çerkesçe eylemekte ve kolektif olarak örgütlenmektedir.
Umut, abrek’lerin cüretindedir.