ÖRGÜTLÜ KÖRLÜK: Diasporanın Siyasal Geleceği Nasıl İpotek Edildi?
Tarihin en acımasız cilvelerinden biri, bir halkın yaşadığı büyük felaketlerin, zamanla o felaketin yaralarını sarma iddiasıyla ortaya çıkan yapılar tarafından birer meşruiyet aracına dönüştürülmesi ve bu araçsallaştırmanın, asıl trajediyi görünmez kılan kalın bir perdeye evrilmesidir; bugün Çerkes diasporasının, bilhassa Türkiye’deki o büyük ve hantal gövdesinin merkezinde duran, hiyerarşik yapılanmasını Ankara’nın gri koridorlarına endekslemiş, temsiliyet iddiasını bir mülkiyet hakkı gibi elinde tutan o malum "Çatı" örgütlenmesi, tam da bu tarihsel ironinin vücut bulmuş halidir, zira karşımızda duran yapı, 1864’ten beri süregelen bir yok oluş sürecine direnç gösterecek, diasporanın dağınık ve örselenmiş bilincini modern bir siyasal özneye dönüştürecek devrimci bir mekanizma değil, aksine bu potansiyeli sistemin ve statükonun belirlediği "makuliyet" sınırları içine hapsederek iğdiş eden, halkın öfkesini ve talepkârlığını bürokratik prosedürler yığını altında boğan, varoluşsal bir krizin bizzat faili haline gelmiş, devasa ama kof bir simülasyon evrenidir. Bu yapının analizi, basit bir yönetim zafiyeti eleştirisiyle, "falanca başkan gitti, filanca başkan geldi" sığlığıyla ya da "tüzük kurultayı" tartışmalarıyla geçiştirilemeyecek kadar derin, ontolojik ve yapısal bir çürümeyi işaret etmektedir; çünkü sorun kişilerin yetersizliğinde değil, o kişileri üreten, besleyen ve o koltuklarda tutan zihniyet haritasının, gerçeklikle bağını tamamen koparmış olmasında, daha doğrusu Jean Baudrillard’ın kavramsallaştırmasıyla ifade edersek, gerçeğin yerine ikame edilen "göstergeler" üzerinden sahte bir gerçeklik, yani bir "simülasyon" inşa etmiş olmasında yatmaktadır. Bu simülasyon evreninde, "Çerkes kalmak", "hak aramak" ya da "anavatana dönüş" gibi kavramlar, somut birer siyasal hedef ve eylem planı olmaktan çıkmış, kurumun varlığını sürdürmesi için gerekli olan retorik sosuna, içi boşaltılmış sloganlara ve yılda bir kez yapılan anma törenlerinde mikrofona haykırılan ama salonun dışına çıktığı anda buharlaşan hamasi nutuklara indirgenmiştir; oysa siyaset, bilhassa yok olma tehdidi altındaki bir halkın siyaseti, ritüellerle değil, güç ilişkilerine yapılan doğrudan müdahalelerle, konfor alanlarını terk etmeyi göze alan riskli hamlelerle ve statükonun duvarlarına çarpıp o duvarları çatlatacak bir iradeyle yapılır. Fakat bizim "merkezi" yapımız, genetiğine işlemiş olan Robert Michels’in "Oligarşinin Tunç Kanunu" uyarınca, örgütün kuruluş amaçlarını (halkın bekâsı ve hakları) değil, örgütün kurumsal bekâsını ve o kurumu yöneten dar bir elit grubun sosyal sermayesini, prestijini ve iktidar alanını korumayı her şeyin önüne koyan, kendi içine kapalı, hantal ve oligarşik bir yapıya evrilmiştir. Bu yapı için "ileri gitmek", yani mevcut güç dengelerini sarsacak, devleti ya da uluslararası aktörleri rahatsız edecek, diasporayı edilgen bir "kültürel renk" olmaktan çıkarıp talepkâr bir "politik taraf" haline getirecek her türlü adım, bir macera, bir risk, hatta bir tehdit olarak algılanır; bu yüzden de kurumun refleksi daima "frene basmak", gazı almak, tabanı sakinleştirmek ve "aman ağzımızın tadı bozulmasın" diyerek mevcut durumu, yani o kahredici "eylemsizliği" muhafaza etmek yönündedir. İşte tam bu noktada, o çokça eleştirilen "gerçekleri görmeye kör" olma hali devreye girer; bu körlük, biyolojik bir görme kaybı ya da sahadaki veriye ulaşamama sorunu değildir, bilakis bu, son derece bilinçli, son derece politik ve son derece stratejik bir "görmeme tercihidir", zira asimilasyonun vardığı korkunç boyutları görmek, Rusya Federasyonu’nun anavatanda uyguladığı sömürgeci politikaların ve baskı rejiminin derinliğini kabul etmek, diasporanın sosyolojik olarak çözüldüğünü ve gençliğin o köhne dernek binalarından koşarak uzaklaştığını itiraf etmek, beraberinde "peki ne yapacağız?" sorusunu getirecektir ve bu soru, o Ankara merkezli bürokratik oligarşinin cevaplamaktan en çok korktuğu sorudur. Çünkü bu sorunun cevabı, artık kermeslerle, folklor ekipleriyle, protokol ziyaretleriyle ve "devlet büyüklerimizle iftar" programlarıyla idare edilemeyecek kadar sert, radikal ve dönüştürücü bir siyaseti zorunlu kılar; oysa kurumun "habitus"u, Pierre Bourdieu’nun tabiriyle, statükoya uyum sağlamak, itaat etmek, "devletle iyi geçinmek" ve sistemin içinde kendine güvenli bir alan açmak üzerine kodlanmıştır, dolayısıyla gerçeği görmek, bu güvenli alanı terk etmek anlamına geleceği için, kurum yöneticileri ve onların etrafında kümelenen "akil adamlar" heyeti, kolektif bir inkar mekanizması geliştirerek, sanki her şey yolundaymış, sanki büyük işler başarılıyormuş, sanki "temsil" görevi layıkıyla yerine getiriliyormuş gibi davranmaya devam ederler. Bu inkar, sadece dışarıya karşı oynanan bir tiyatro değildir, aynı zamanda içerideki vicdani hesaplaşmayı bastıran bir uyuşturucudur; ancak bu uyuşturucunun etkisi geçmeye başladığında, yani tabandan, gençlikten, aydınlardan ya da bağımsız inisiyatiflerden "kral çıplak" sesleri yükselmeye başladığında, yapının o "yumuşak" ve "kapsayıcı" maskesi düşer ve altından, eleştiriye karşı son derece tahammülsüz, nobran, dışlayıcı ve cezalandırıcı o gerçek yüzü ortaya çıkar. Temsiliyet krizinin derinleştiği her dönemde, bu yapının başvurduğu temel strateji, sorunu çözmek ya da eleştiriyi anlamaya çalışmak değil, eleştiriyi getiren özneyi kriminalize etmek, onu "biz" dairesinin dışına itmek ve yalnızlaştırmaktır; burada işletilen mekanizma, Michel Foucault’nun "kapatılma" ve "dışlama" pratiklerini andıran, modern bir engizisyon mantığıyla çalışır. Sistemin çarklarına çomak sokan, "bu gidişat gidişat değil" diyen, "neden anavatanda olanlara ses çıkarmıyorsunuz?" diye soran, "neden asimilasyona karşı somut bir projeniz yok?" diye hesap soran herkes, bir anda kendini organize bir linç kampanyasının ya da sessiz bir tecrit çemberinin ortasında bulur. Bu yalnızlaştırma operasyonu, bazen kurumun resmi söylemleriyle, "birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışanlar" retoriğiyle meşrulaştırılır; bazen de, ve belki de daha tehlikeli olanı, kapalı kapılar ardında, dernek lokallerinin dumanlı odalarında, WhatsApp gruplarında ve ikili ilişkilerin o kaygan zemininde fısıldanan dedikodularla, itibar suikastlarıyla yürütülür. Eleştiri sahibi, bir "hain", bir "fitneci", "kişisel hırslarının kurbanı olmuş bir meczup", "kökü dışarıda bir ajan" ya da en hafif tabiriyle "uyumsuz bir arıza" olarak etiketlenir; amaç, o kişinin dile getirdiği hakikatin üzerini, kişiliğine yapılan saldırıların tozu dumanıyla örtmek ve onu dinleyen, ona hak veren kitleyi de "bakın onun yanına giderseniz siz de yanarsınız, siz de dışlanırsınız" mesajıyla korkutarak sindirmektir. Bourdieu’nun "simgesel şiddet" kavramı, tam da bu noktada, kurumun elindeki meşruiyet gücünü (tabela, mühür, tarihsel miras, devlet nezdindeki tanınırlık) kullanarak, muhalif ses üzerinde kurduğu tahakkümü açıklar; bu şiddet, fiziksel değildir ama sonuçları itibariyle en az fiziksel şiddet kadar yıkıcıdır, çünkü düşünen zihinleri felç eder, konuşan ağızları mühürler ve toplumu korkunç bir oto-sansür iklimine hapseder. Bu iklimde, vasatlık bir erdem, suskunluk bir bilgelik, biat ise bir sadakat göstergesi olarak kutsanır; liyakatin yerini sadakatin, vizyonun yerini hizipçiliğin, siyasetin yerini ise bürokrasinin aldığı bu ortamda, Çerkes halkının geleceğine dair dişe dokunur, ufuk açıcı ve dönüştürücü tek bir fikrin yeşermesi mümkün değildir. Kurum, adeta kendi tabanını çölleştiren, kendi entelektüel sermayesini tüketen ve kendi çocuklarını yiyen bir canavara dönüşmüştür; bu canavarın besini ise, halkın umutları, hayalleri ve tarihsel öfkesidir. Gramsci’nin "Hegemonya" teorisi bağlamında bakıldığında, bu "Çatı" örgütü, aslında devletin diasporadaki rıza üretim merkezi, bir "tampon bölge" işlevi görmektedir; devletin asimilasyoncu politikalarına karşı gelişebilecek toplumsal bir direnişi, "biz hallediyoruz", "görüşmelerimiz sürüyor", "devletimizle istişare halindeyiz" gibi uyuşturucu söylemlerle absorbe eden, radikal talepleri yumuşatan ve sistemi tehdit etmeyecek bir "kültürel folklor derneği" seviyesine indirgeyen bu yapı, varoluşsal olarak Çerkes halkının değil, statükonun tarafındadır. Bu yüzden de "ileri gitmekte aciz" olması, bir başarısızlık değil, bir görev tanımı gereğidir; onun görevi ileri gitmek değil, olduğu yerde durmak ve kitleyi de o durma noktasına sabitlemektir. Bu durma hali, yani atalet, diasporanın üzerine çöken ölü toprağının asıl sebebidir; gençler, bu ataleti hissettikleri, bu ruhsuzluğu, bu vizyonsuzluğu ve bu samimiyetsizliği gördükleri için kurumlardan kaçmakta, kimlikten soğumakta ve başka aidiyet alanlarına savrulmaktadırlar. Kurum yöneticileri ise, gençlerin bu kaçışını "gençlik yozlaştı", "bizim zamanımızda böyle değildi" gibi sığ ve suçlayıcı argümanlarla açıklamaya çalışarak, kendi suçlarını örtbas etmeye, kendi yetersizliklerini gençlerin üzerine yıkarak temize çıkmaya çalışmaktadırlar. Oysa asıl yozlaşma, asıl çürüme, gençlerde değil, o gençlere heyecan, umut ve mücadele azmi veremeyen, onlara bir gelecek perspektifi sunamayan, onları sadece "masa sandalye taşıyacak eleman" ya da "folklorda oynayacak figüran" olarak gören o yaşlı, o eril, o nobran ve o oligarşik zihniyettedir. Bu zihniyet, değişime, yenilenmeye ve eleştiriye kapalı olduğu müddetçe, Çerkes diasporasının siyasal bir özne olma ihtimali, her geçen gün biraz daha azalmakta, tarihsel bir fırsat penceresi, beceriksiz ellerde, daha doğrusu kötü niyetli bir körlükle heba edilmektedir. Max Weber’in modern bürokrasiler için kullandığı "Demir Kafes" metaforu, bugün bu yapıların içinde bulunduğu durumu anlatmak için yetersiz kalır; çünkü buradaki kafes, rasyonel ve işleyen bir kafes değil, paslanmış, kilitleri tutukluk yapan, içindekileri ne koruyan ne de özgür bırakan, sadece çürümeye terk eden bir mezarlık kafesidir. Ve bu mezarlığın bekçileri, dışarıdan gelen "burada hayat bitiyor, kapıları açın" uyarılarına kulak tıkamakla kalmıyor, o uyarıları yapanları da mezarlığın huzurunu bozmakla suçluyorlar.
Bu mezarlık sessizliğini bozmaya cüret eden her ses, kurumun o kalın duvarlarına çarparak yankılanırken, içerideki oligarşik yapının aslında ne denli kırılgan, ne denli korkak ve ne denli pamuk ipliğine bağlı bir meşruiyet zemininde durduğu da o çarpmayla birlikte ayyuka çıkar; zira kendine güvenen, tabanıyla organik bir bağ kurmuş, gücünü devletlu yapıların icazetinden değil bizzat temsil ettiği halkın tarihsel haklılığından alan bir siyasal hareket, eleştiriden korkmaz, bilakis eleştiriyi bir pusula, bir yön tayini aracı olarak görür ve kendini sürekli yeniler, oysa bizim "merkezi" yapımız, yenilenmeyi bir varoluş tehdidi, statükonun sarsılmasını ise kıyamet alameti saydığı için, bütün enerjisini dışarıya karşı bir politika üretmeye değil, içerideki "düzeni" korumaya harcar ve bu da bizi, diasporanın en trajik paradokslarından birine götürür: Kurum, Çerkes halkının haklarını savunmak için vardır ama pratikte yaptığı tek şey, Çerkes halkını, haklarını savunamayacak kadar pasif, dağınık ve biatkar bir kitle halinde tutmaktır. Bu paradoks, özellikle anavatan ile kurulan ilişkilerde kendini en çiğ, en riyakar haliyle gösterir; "Büyük Çatı"nın anavatan vizyonu, maalesef turistik bir romantizmin, folklorik bir nostaljinin ve "yetkili mercilerle" çektirilen o ruhsuz fotoğraf karelerinin ötesine geçemez, çünkü anavatanı bir "siyasal mücadele alanı" olarak görmek, orada yaşanan hukuksuzluklara, dilin tasfiyesine, demografik mühendisliğe ve aktivistlere yönelik baskılara ses çıkarmayı gerektirir ki bu da Ankara ile Moskova arasındaki o hassas dengede "piyon" olmayı kabul etmiş bir zihniyet için imkansızdır, dolayısıyla onlar için anavatan, uzaktan sevilen, şiirler yazılan, kadehler kaldırılan ama asla gerçek sorunlarıyla yüzleşilmeyen, adeta cam bir fanusun içinde sergilenen bir müze nesnesinden farksızdır. Bu "müzeleştirme" politikası, halkın anavatanla kurması gereken gerçek, sahici ve dönüştürücü bağı koparır; yerine, sanal, duygusal ama siyaseten hadım edilmiş bir "sevgi" ikame edilir ve bu sahte sevgi, asıl sorunu, yani siyasal irade eksikliğini gizleyen en kullanışlı maskedir. Gençlik, işte bu sahteliği, bu riyakarlığı sezgisel bir zekayla fark ettiği için, o süslü salonlardan, o kravatlı abilerden ve onların bitmek bilmeyen protokol konuşmalarından tiksinerek kaçmaktadır; onlar, dijital çağın imkanlarıyla dünyanın dört bir yanındaki adaletsizlikleri, direnişleri ve hak arama yöntemlerini görürken, kendi "temsilcilerinin" hala 90'lı yılların köhne argümanlarıyla, "devletimiz ne der?" korkusuyla ve "aman tadımız kaçmasın" vizyonsuzluğuyla hareket ettiğini gördükçe, sadece kuruma değil, ne yazık ki kendi kimliklerine de bir mesafe koymakta, "Çerkeslik buysa, ben yokum" deme noktasına gelmektedirler. Bu kopuş, diasporanın geleceği adına, kurumun mevcut yöneticilerinin asla anlayamayacağı ve hatta umursamayacağı kadar büyük bir beka sorunudur; çünkü onlar için beka, halkın geleceği değil, bir sonraki seçimde delege listelerini kimin hazırlayacağıdır. Bu noktada, Jürgen Habermas’ın "kamusal alan" teorisine atıfla söyleyebiliriz ki, KAFFED ve türevleri, Çerkes kamusal alanını özgür tartışmaların, rasyonel aklın ve kolektif iradenin tecelli ettiği bir zemin olmaktan çıkarmış, feodal sadakat ilişkilerinin, hemşericilik ağlarının ve küçük iktidar hesaplarının domine ettiği, rasyonelliğin kovulduğu, duygusallığın ve hamasetin ise kutsandığı bir "kabile meclisine" dönüştürmüştür. Bu kabile meclisinde, liyakat değil sadakat, vizyon değil itaat ödüllendirilir; "bizden olan" (yani yönetime biat eden) her türlü hatasıyla baş tacı edilirken, "bizden olmayan" (yani sorgulayan) en parlak zihin bile olsa aforoz edilir. Bu çürümüşlük, kurumun sadece siyasal reflekslerini değil, ahlaki zeminini de kaydırmıştır; "kol kırılır yen içinde kalır" düsturu, artık bir dayanışma ilkesi değil, yolsuzlukların, usulsüzlüklerin, ilkesizliklerin ve ihanetlerin üzerini örten bir suç ortaklığı yeminine dönüşmüştür. Yen içinde kalan o kol, kangren olmuş, çürümüş ve bütün vücudu zehirlemeye başlamıştır ama "doktor çağıralım" diyen herkes, "aile sırlarını ifşa etmekle" suçlanmaktadır. İşte bu ahval ve şerait içinde, "temsil yeteneğinin olmayışı" tespiti, artık bir eleştiri değil, malumun ilamıdır; zira temsil, vekalet verenin iradesini, vekalet alanın eyleme dökmesidir, oysa burada vekalet alan (kurum), vekalet verenin (halkın) iradesini değil, sistemin ondan beklediği "uyumlu azınlık" rolünü oynamaktadır. Bu rol, bir trajedi değil, bir komedidir; ama sonu ölümle (kültürel ve siyasal ölümle) biten kapkara bir komedi. Bu yapının değişmesi, sadece yönetim kadrolarının değişmesiyle, tüzüklerin revize edilmesiyle ya da "gençlere yer açalım" gibi popülist makyajlarla mümkün değildir; gereken şey, bir paradigma değişimi, zihinsel bir devrim, bir "tabula rasa"dır. Bu da ancak, mevcut yapının meşruiyetini sorgulayan, onun "tek ve vazgeçilmez" olduğu mitini yıkan, "başka bir yol mümkün" diyen ve o yolu, salonlarda değil, hayatın içinde, sokakta, akademide, sanatta ve sivil itaatsizliğin yaratıcı zemininde ören yeni bir siyasal aklın inşasıyla mümkündür. Antonio Gramsci’nin o meşhur sözü, bugünkü halimizi ne güzel özetler: "Eski dünya ölüyor, yenisi ise doğamıyor; işte bu alacakaranlıkta canavarlar ortaya çıkıyor." Bizim "Çatı"mız, işte o eski dünyanın ölmekte olan ama bir türlü gömülmeyen cesedidir; ve bu cesedin başında bekleyenler, yeninin doğmasını engellemek için her türlü canavarlığı, her türlü manipülasyonu ve her türlü dışlamayı yapmaktan çekinmemektedirler. Ancak tarih, cesetleri değil, doğumu müjdeleyenleri yazar; ve Çerkes halkının o kadim direniş ruhu, bu bürokratik betonun altından sızacak, çatlaklar bulacak ve mutlaka kendine yeni, gürül gürül akan bir mecra yaratacaktır. O mecra, "makul" olanların değil, Abreklerin, yani sisteme kafa tutanların, konformizmi reddedenlerin, "yetmez ama evet" diyenlerin değil "ya hep ya hiç" diyenlerin açacağı yoldur. Bu yol, zorludur, dikenlidir, yalnızdır; ama onursuz bir kalabalıktan, şerefli bir yalnızlık evladır.