#APiSCANBERK

Kafkas Vitrininde Çerkes İnkârı

 


Tarihin kör kuyularında yankılanan bir çığlık, zamanın paslı çeperlerine çarptıkça ya kendi hakikatini bileyen bir hançere ya da celladının vitrinine meze edilen dilsiz bir süs eşyasına dönüşür. Yeryüzünün hiçbir coğrafyası, Karadeniz’in o tuzlu, dipsiz mezarlığından başlayıp Kafkas Dağları’nın göğü delen sarp ve geçit vermez zirvelerine kadar uzanan bu kanla yıkanmış topraklar kadar ağır, bu denli kahredici bir suskunluğa mahkûm edilmemiştir. Bir yanda Psıhafe’nin buz tutmuş yataklarından süzülen fırtınalı uğultu, asırlık meşe ve gürgen ormanlarının bağrında at koşturanların dilsiz kayalara emanet ettiği kadim yas; diğer yanda ise sürgünün kızgın çöl tozlarında, Amik Ovası’nın bataklık buğusunda, Anadolu’nun yabancı ve kayıtsız bozkırlarında bir lokma ekmeğin içine gömülen haysiyet kavgaları hüküm sürerken, bu iki âlemin arasına gerilen görünmez köprüde asılı kalan tek bir hakikat vardı: Adığe’nin, yani öz be öz Çerkes’in, kendi toprağından koparılışının ve hafızasından soyuluşunun hikâyesi. Lakin asırların çilesiyle yoğrulmuş bu trajedi, bugün ne acıdır ki bir halkın diriliş ve varoluş manifestosu olmak yerine; konforlu diaspora salonlarında, sıcak kalorifer peteklerinin dibinde kurulmuş dernek koltuklarında, sanki alelade bir şirketin piyasa payıymış gibi pazarlanan ucuz bir “marka” maskaralığına feda edilmektedir. Eğer Kafkas kelimesi, bir sokak başında kepenk açan gösterişli bir restorant zincirinin, içi boşaltılmış egzotik baharatlar vadeden bir süpermarket reyonunun ya da şehvetli oryantalist fantezileri tatmin eden turistik turların ışıltılı tabelası olsaydı; ortada dövünecek, kahrolacak hiçbir şey kalmaz, bu tabelayı büyütme gayretleri küresel sermayenin sıradan bir reklam başarısı sayılarak görmezden gelinebilirdi. Ancak bu kavram, bir milletin mezar taşlarının, yakılmış köylerinin, denize dökülen bebeklerinin ve tarihin gördüğü en sistemli soykırımlardan birinin üzerine bir sis perdesi gibi çekildiğinde; onu bir marka olarak yüceltmeye kalkışmak, düpedüz o mezarların üzerinde tepinmek, celladın unutturmak istediği hakikate bilerek veya bilmeyerek suç ortaklığı etmektir.

Gerçekte nedir Kafkas ve bir Çerkes’in gözbebeğindeki o kadim dağın ardında yatan dünya ile bu marka bezirgânlarının zihnindeki pelesenk birbirine ne kadar yabancıdır? Bu sorunun, o süslü diaspora kürsülerinden ahkâm kesenlerin lügatinde namuslu tek bir karşılığı bulunmamaktadır; zira ancestral zihnindeki Kafkas, ne dağların hırçın tabiatıyla ne de o dağların koynunda binlerce yıldır dövülen dillerin trajedisiyle alakası olan bir soyutluktur. Onlar için Kafkas; sınırları keyfe keder çizilen, kimi gün sadece Kuzeybatı Kafkasya’nın otokton evlatları olan Adığe ve Apsuvalara daraltılan, ertesi gün bir toplantı salonunu doldurma telaşıyla içine Alanların, Kumukların, Lakların, Maarulavların, Çeçenlerin ya da İnguşların gelişigüzel fırlatıldığı, fakat hiçbirinin gerçek derdine, diline ve geleceğine temas etmeyen elastik bir yanılsamadan ibarettir. Dini inanç deseniz, Abhazların ve Osetlerin damarlarında hâlâ tüten Hristiyanlık ve kadim pagan inançların tortuları ile Mozdok Çerkeslerinin kilise çanlarıyla harmanlanmış varlığı, bu zevatın kafasındaki tornadan çıkma muhafazakâr aidiyet kalıplarını bir anda paramparça eder. Peki o vakit nedir geriye kalan? Geriye yalnızca, Ankara’nın ya da başka iktidar odaklarının lütfettiği o steril alanlarda toplanıp kendi cılız varlıklarını birbirine alkışlatan, diasporanın kaçınılmaz asimilasyon bataklığında eriyip gitmesini bir folklor gösterisi neşesiyle seyreden bir avuç dernek bürokratının yapay tatmin mekanizması kalır. Bir coğrafyanın adını alıp bir milletin etnik, tarihsel ve siyasal omurgasının yerine ikame etmeye kalkışmak, Çerkes halkının bin yıllık hafızasını bir coğrafi koordinata gömerek buharlaştırma projesinden başka nedir?

Oysa Kafkasya, eğer bir halk değil de bir coğrafyaysa ve bu coğrafyanın adı bir ortak çatı hüviyetiyle sunulacaksa, analarının ak sütü gibi o sarp vadilerin, ovaların ve karlı dorukların sahibi olan bunca kadim milleti hangi küstah elekten geçirip yok sayıyorsunuz? Dağıstan’ın yalçın kayalıklarından Hazar boylarına, Gürcistan’ın bağlarından Azerbaycan’ın yaylalarına kadar asırlardır kök salmış, Tevrat’ın kadim kelamını dağ rüzgârıyla yoğrulmuş Tat diliyle okuyan Dağ Yahudilerini bu markanın neresine sığdıracaksınız? Ermenistan ve Gürcistan yaylalarında kendi sır dolu inançlarını koruyarak yaşayan Yezidileri hangi nizamiyeden geri çevirdiniz? Karaçay-Çerkesya’nın ve Kabardey-Balkar’ın ortak coğrafyasında yan yana nefes alan Karaçayları ve Balkarları, Kuzey Osetya’dan Çeçenistan düzlüklerine uzanan topraklarda at koşturmuş Kumukları, Nogay bozkırlarının çilekeş evlatları Nogayları, Kafkasya’nın başı eğilmez halkı İnguşleri hangi cüretle bir çırpıda sildiniz? Dağıstan denilen o diller denizinin asıl muhafızları olan Avarları, Darginleri, Lezgileri, Lakları, Tabasaranları, Rutulları, Agulları, Tsahurları; dillerinin her biri birer tabiat abidesi olan Andileri, Ahvahları, Bagvalalları, Botlihleri, Godoberileri, Karatalıları, Tindileri, Çamalalları, Tsezleri, Didoları, Hunzibleri, Bejtaları ve Ginuhları hangi marka stratejinizle temsil etmeye cüret edebilirsiniz? Karadeniz’in yeşil koyaklarına sığınmış Megrelleri, Kafkas kulelerinin gölgesinde yaşayan Svanları, dalgaların hırçın türküsünü söyleyen Lazları; Talışları, Tatları, Kafkas Kürtlerini, Ahıska Türklerini ve Karapapakları bu sahte tabelanın hangi köşesine iliştireceksiniz? Bu halkların ne dillerini bilirsiniz, ne uğradıkları katliamlardan haberiniz vardır, ne sürgünlerinin sızısını yüreğinizde taşırsınız; ne onların haklarını uluslararası arenada savunacak bir fikriniz, ne de onlara sunabilecek tek bir dirhem siyasal iradeniz mevcuttur. Sizin Kafkas dediğiniz şey, bu halkların tamamını dışarıda bırakan, içi kof bir nostaljiden, bir Çerkes kaftanı giyip akordeon eşliğinde dönmekten ibaret zavallı bir illüzyondur; ve bu illüzyonun adı Kafkas değil, kendi aczini bölge coğrafyasının arkasına saklayarak gizleyen bir diaspora sahtekârlığıdır.

İşte tam bu noktada, bir Çerkes’in yüreğini bir kor gibi yakan, hançer gibi delen o asıl fırtına kopmaktadır; çünkü bu temelsiz markanın bütün hamallığı, bütün bedeli ve bütün kahrı doğrudan doğruya Çerkes (Adığe) halkına ödetilmektedir. Bütün dinamik enerjisini, insan kaynağını, köylerinden şehirlerine kadar akıttığı alın terini, salonları dolduran binlerini ve tarihin en büyük sürgününün kanayan yarasını Çerkes halkından devşiren bir yapı; iş kendi adını koymaya, kendi dilini savunmaya, kendi vatanı Çerkesya’nın adını telaffuz etmeye geldiğinde birdenbire suspus olmakta, korkakça bir genel geçerliğin ardına sığınmaktadır. Çerkes halkının kanıyla yoğrulmuş 21 Mayıs anmalarında kürsülere çıkıp timsah gözyaşları dökenlerin, o meydanlardan indikten sonra sanki Çerkes halkı tarihte hiç var olmamış, sanki katledilen ve anavatanından sürülenler Adığeler değilmiş gibi davranmaları, bir gaflet değil, sistemli bir yabancılaşmanın sonucudur. Bir halk örgütlenmesi yaratmak, yani Çerkeslerin dilini, meclisini, Xabze’nin kadim adaletini ve anavatanla kurulacak kopmaz bağları örgütlemek yerine; adeta içi boş bir franchising zinciri yönetir gibi hareket etmek, Çerkesliğe vurulmuş en ağır darbedir. Kendine ait bir adı olmaktan utanan, tabelasına “Çerkes” yazmaktan ödü kopan, egemen devletlerin asimilasyon politikalarıyla ters düşmemek adına kendi varlığını görünmez kılan bir zihniyet, Çerkes halkının özgürlük ve varoluş iradesini temsil edemez. Çerkesçe, yani Adığabze, yaşlıların dudaklarında son nefesini verirken, köyler birer birer boşalıp mezarlıklar dahi yabancılaşırken, genç nesiller kendi atalarının dilinde tek bir cümle kuramaz hale gelmişken; siz hangi markanın bekçiliğini yapıyorsunuz? Bir halkın dili ölürken korunan marka, ancak o halkın cenaze levazımatçılığı olabilir.

Çerkeslik, yani Adığağe; ne bir spor kulübünün taraftarlığı ne de hafta sonları dernek lokallerinde çay içerken tüketilecek folklorik bir eğlencedir. Çerkeslik, insanın varoluşla, tabiatla, toplumla ve kendi onuruyla kurduğu o mermerden daha sert, ama ipekten daha zarif ahlak nizamıdır, yani Xabze’dir. Bir Çerkes için vatan, haritalarda çizilmiş soyut bir sınır değil; atalarının kanıyla sulanmış, Psıhafe’nin, Laba’nın, Şınjır’ın, Kuban’ın koynunda uyuyan ve adı tarihin her safhasında Çerkesya olarak anılan kutsal topraktır. Rus Çarlığı bu halkı yok etmek için yüz yılı aşkın bir süre boyunca ormanları baltalarla kesip köyleri ateşe verirken, karşısında “Kafkasyalılar” adında yapay bir kitle değil; kendi bayrağı altında birleşmiş, kendi meclisini kurmuş, vatanı Çerkesya için ölüme gülümseyerek yürüyen Adığe ulusunu bulmuştu. 1861 yılında Soçi vadisinde toplanan Çerkes Özgürlük Meclisi, dünyaya seslenirken bir ticaret markası olarak değil, bağımsız ve egemen bir milletin, Çerkesya’nın temsilcisi olarak haykırmıştı. Peki ne oldu da o bağımsızlık andını içenlerin torunları, bugün kendi adını anmaktan çekinen, kendi vatanını haritadan silen ve kendini “Kafkas” denilen dipsiz, kimliksiz bir torbanın içine hapseden bir zihniyetin esiri haline geldi? Bu dönüşüm, diasporanın yaşadığı derin bir yenilgi psikolojisinin, sığındığı topraklarda maruz kaldığı asimilasyon korkusunun ve kendi kimliğini açıkça savunamayan korkak diaspora elitlerinin ürettiği bir teslimiyet ideolojisidir. Diğer Kafkas halkları kendi kimliklerine sımsıkı sarılırken, Abhazlar kendi cumhuriyetlerinin ve federasyonlarının adını göğüslerini gere gere taşırken, Çerkeslerin kendi adını bir kenara bırakıp herkesin yerine konuşmaya kalkan ama hiç kimse olamayan bir kimliksizliğe razı edilmesi, tarihe karşı işlenmiş en büyük vefasızlıktır.

Bu topraklarda ve küresel diasporada yaşayan her bir Çerkes artık şu yakıcı gerçeği görmek zorundadır: Adını koyamadığınız hiçbir şeyi savunamazsınız, sınırını çizemediğiniz hiçbir vatanı yeniden inşa edemezsiniz ve dilini konuşamadığınız hiçbir milletin geleceğini kurtaramazsınız. Kafkasçılık adı altında yürütülen bu tasfiye hareketi, Çerkeslerin uluslaşma bilincini köreltmekten, onları vatansız ve tarihsiz birer yersiz-yurtsuz topluluğa indirgemekten başka hiçbir işe yaramamıştır. Çerkes halkı kendi hafızasıyla, kendi diliyle ve toprağa düşmüş şehitleriyle alay eden bu tükeniş düzenine artık daha fazla sessiz kalamaz; kalmamalıdır. Bir halkın varoluş kavgası, birkaç dernek ağasının bürokratik iktidar alanlarına, kişisel egolarına ve market markası düzeyine indirgenmiş vizyonsuzluklarına terk edilemeyecek kadar mukaddestir. Gün, tabelaların arkasına saklanma günü değil; göğsünü gere gere Çerkes olduğunu, vatanının Çerkesya olduğunu ve bu halkın geleceğinin ancak kendi öz gücüyle, kendi meclisleriyle ve kendi diline sahip çıkarak kurulabileceğini haykırma günüdür. Bu tarihsel yürüyüş, sahte markaların vitrinlerini yerle bir edecek; Çerkes halkı kendi adını, kendi toprağını ve bin yıllık asaletini gasbeden bu gaflet uykusundan uyanarak kendi kaderini yeniden kendi elleriyle yazacaktır.

Yüz yılı aşan o kanlı ve eşitsiz savaşın tozu dumanı dağıldığında, Çerkesya’nın yemyeşil vadileri sadece terk edilmiş ocakların külleriyle değil, bir daha asla kendi yurdunda yeşermeyecek bir medeniyetin enkazıyla dolmuştu. General Yermolov’un, Zass’ın ve Evdokimov’un imza attığı barbarlık, haritalardan rastgele seçilmiş bir coğrafi bölgeyi değil, bizzat Çerkes (Adığe) ulusunu hedef alıyordu; zira Çar’ın generalleri gayet iyi biliordu ki bu dağlarda boyun eğmeyen, teslimiyeti onursuzluk sayan ve toprağıyla kutsal bir bağ kuran irade, doğrudan doğruya Çerkesliğin ve Xabze’nin ruhuydu. Köyleri çocuklarıyla, kadınlarıyla birlikte ateşe veren, ekinleri yakan, ormanları baltalarla dümdüz eden o sömürgeci hırsın karşısında direnenler, tarihin sayfalarına kanlarıyla “Biz Adığeyiz, burası Çerkesya’dır” diye kazımışlardı. 21 Mayıs 1864 günü Kbaada vadisinde toplanan Rus alaylarının zafer ayinleri eşliğinde ilan ettiği şey, sadece bir askeri harekatın sonu değil, kadim bir halkın kendi öz yurdundan kökleriyle sökülüp atılmasıydı. Karadeniz’in fırtınalı sularına terk edilen köhne Osmanlı takaları, açlıktan, tifüsten ve kederden kırılan yüz binlerce Çerkes’in yüzen tabutlarına dönüştüğünde; Trabzon, Samsun, Varna ve Köstence sahilleri cesetlerin kıyıya vurduğu birer mahşer yerine çevrildiğinde, o insanların kalbindeki tek fısıltı geride bıraktıkları vatanın, Çerkesya’nın hatırasıydı. Hiç kimse o gemilerin ambarlarında can verirken soyut bir “Kafkasyalılık” hülyasıyla ölmedi; herkes kendi köyünün pınarını, vadisini, kendi kabilesinin meclisini ve anadilinde fısıldadığı ninnileri sayıklayarak o tuzlu sulara gömüldü. Bu denli somut, bu denli yakıcı ve bu denli isimli bir felaketin ardından, aradan geçen bir buçuk asrın sonunda ortaya çıkan diaspora elitlerinin, o şehitlerin mirasını isimsiz bir coğrafi etiketin içine tıkıştırmaya çalışması, celladın başaramadığı silme ve unutturma ameliyesini kendi elleriyle tamamlamaktan başka nedir?

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sancıları içinde Balkanlar’dan Ortadoğu çöllerine, Anadolu’nun kıraç yaylalarından Suriye ve Ürdün sınırlarına kadar savrulan Çerkesler; Uzunyayla’nın karlı bozkırlarında, Düzce’nin nemli ovalarında, Reyhanlı’nın sıtmalı bataklıklarında ve Golan’ın taşlık arazilerinde hayata tutunmaya çalışırken, daima iki ateş arasında kaldılar. Bir yanda sığındıkları devletlerin onları sınır boylarında ucuz birer askeri kalkan, sadık birer jandarma gücü olarak kullanma iştahı; diğer yanda ise kendi kimliklerini, dillerini ve özgünlüklerini koruma gayreti vardı. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise ulus-devlet inşasının tektipleştirici ve asimilasyoncu çarkları arasında Çerkes kimliği, potansiyel bir tehdit, bastırılması gereken bir ayrılıkçılık odağı olarak yaftalanmaktan kurtulamadı. İşte diasporadaki o meşum kırılma tam da burada başladı: Kney öz adını haykırmaktan korkan, devletin gazabını üzerine çekmemek için güvenli limanlar arayan ilk kuşak diaspora aydınları ve bürokratları, “Kafkas” kavramını kendilerine koruyucu bir zırh, tehlikesiz ve steril bir şemsiye olarak seçtiler. Çünkü “Kafkas” demek; devlete karşı sadakatini ispatlamış, siyasal taleplerden arındırılmış, sadece folklorik danslardan, akordeon melodilerinden ve yağlı böreklerden ibaret zararsız bir kültürel renk olarak algılanmanın en konforlu yoluydu. Ancak zamanla bu geçici korunma refleksi, hastalıklı bir bağımlılığa, ardından da kendi kendini inkâr eden kaskatı bir bürokratik ideolojiye dönüştü. Çerkes adını unutturmayı bir marifet sayan, Çerkesya lafını duyduğunda dehşete düşen ve anadilde eğitimi lüks gören bu teslimiyetçi zihniyet, nesiller boyunca Çerkes çocuklarının zihnine “Biz Kafkasyalıyız, herkesle kardeşiz, siyasete bulaşmayız” masalını bir afyon gibi zerk etti. Sonuç ise tam anlamıyla bir kültürel soykırım, geri dönülmez bir asimilasyon uçurumu oldu.

Bugün Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanındaki Çerkes köylerine gidin; o köylerin sokaklarında artık çocukların çınlayan Adığabze seslerini duyamazsınız. Yüzlerce yıldır dağların fırtınalarına, kuşatmalara ve sürgünlere direnen o muazzam dil; Abzeh, Kabardey, Şapsığ, Bjeduğ, Çemguy lehçeleriyle konuşulan o kadim lisan, son yaşlıların mezara girmesiyle birlikte sessizce toprağın altına çekilmektedir. Bir milletin dili öldüğünde, o milletin dünyaya bakışı, ahlakı, felsefesi ve ruhu da ölür; çünkü Xabze dediğimiz o sarsılmaz nizam, ancak kendi anadilinin kavramlarıyla nefes alabilir. Hal böyleyken, Çerkes halkının alın teriyle kurulan ve kendilerini en üst temsil makamı olarak pazarlayan federasyonların salonlarında ne konuşulmaktadır? Hangi köklü dil enstitüsü kurulmuş, hangi uluslararası hukuk mücadelesi başlatılmış, anavatana dönüşün önündeki engelleri kaldırmak için hangi somut diplomatik adım atılmıştır? Hiçbiri. Onların bütün mesaisi; yılda birkaç kez düzenlenen folklor festivalleri, kravatlı beylerin birbirine plaket takdim ettiği protokol törenleri ve şimdi de bir ticaret şirketi gibi “Kafkas markasını koruma” hezeyanlarıdır. Siz kimi kandırıyorsunuz? Dilini kaybeden bir halkın markası mı olur? Gençleri kendi atalarının adını telaffuz edemeyen bir toplumun hangi piyasa değerinden bahsediyorsunuz? Sizin korumaya çalıştığınız şey bir halkın onuru değil; devlete ve egemen sisteme karşı hiçbir risk almadan, konforlu koltuklarda oturup itibar devşirdiğiniz o çürümüş diaspora bürokrasisinin imtiyazlarıdır. Çerkes halkının trajedisi üzerinden kariyer devşiren, ama o halkın geleceği için parmağını dahi oynatmayan bu elitler sınıfı, artık tarihin ve Çerkes vicdanının önünde sanık sandalyesindedir. 

Bu maskeli baloya son vermenin vakti çoktan gelmiş, hatta geçmektedir. Çerkes halkı artık şunu yüksek sesle sormaktadır: Eğer siz Kafkasya’nın tamamını temsil ettiğinizi iddia ediyorsanız, Kafkasya’nın gerçek sahipleri nerededir? Kafkasya’nın diğer halkları kendi kimliklerini gururla kuşanıp kendi yollarını çizerken, siz kimi, ne adına ve hangi hakla Çerkes halkının sırtında taşımaya zorluyorsunuz? Bu sahte birliktelik masalı, sadece Çerkeslerin kendi ulusal kimliğini inşa etmesini engellemek için uydurulmuş bir prangadır. Çerkeslerin diğer Kafkas halklarıyla olan tarihsel dostluğu, komşuluğu ve kader ortaklığı ancak eşitler arasında, her halkın kendi öz adıyla ve kendi bağımsız iradesiyle var olduğu bir zeminde anlam kazanabilir. Kendi adını söylemekten utanan bir halkın başkalarıyla kuracağı ilişki kardeşlik değil, ancak ve ancak bir sığıntılık psikolojisidir. Biz ne bir coğrafi etiketiz, ne bir folklor ekibiyiz, ne de piyasada alınıp satılacak bir markayız. Biz; binlerce yıllık tarihiyle, Nart destanlarıyla, Xabze’nin ödünsüz ahlakıyla yoğrulmuş, vatanı Çerkesya olan, dili Adığabze olan Çerkes ulusuyuz. Bu gerçeği hiçbir diaspora tüccarı değiştiremeyecek, hiçbir sahte konfor alanı bu hakikatin üzerini örtemeyecektir.