#APiSCANBERK

Canberk Apiş'in Kişisel Günlüğü

Çerkes sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2017-03-17

Gençlerle beyin fırtınası hakkında




İstanbul'da bir ahali sonunda gençlerin farkına vardılar ve onlara sorular sormaya başladılar nihayet. Yakın Çerkes tarihinin reel hayatta gençliğe yönelik yaptığı başarılı bir uygulama bu. Üstelik tam da genel saha çalışması. Falanca Çerkes gençliği, filanca Çerkes gençliği diye ayırmamışlar gençleri. Dolayısı ile memnun olmamak benim için mümkün değil, Allah bu organizasyona emek verenlerden razı olsun. Günümüz "iletişim" çağı olarak tabir edilir ancak iletişim hep sanal aleme hapsedilmiş. Bu o kadar faydasız ve hatta zararlı ki; gençliğe yönelik "iletişim" çalışmalarının mutlak suretle sanal alemden reel hayata taşınması elzem. Zira sanal alem insanın sorumluluk bilincini köreltiyor, onu kültürsüzleşmeye teşvik ediyor ve ayıba da çok fazla cesaret veriyor. Yüz yüze kullanılması hala imkansız olan kelime ve cümleler sanal alemde hunharca kullanılmaktan geri durmuyor. Üstelik gençlik, yani yeni nesil... köy görmemişleri dahil neredeyse hepsi kentli ve kentte bir çok alt kültür ile etkileşim halindeler. Yani kendi kültürel değerlerinin dışına çıkmayı da iyi biliyorlar. Biz tabi onları mapusluk gibi kendi kültürel sınırları içerisinde tutmaya zorlayamayız ancak bazı kültürel değerlerimizin de kendi iç tartışma dinamiğimiz de bize klavuz olması; karşılıklı saygı ve diyalog için biz Çerkeslerin özel aracı olduğunu da hep hatırlamak gerekir.

Bilmiyorsanız söylemeliyim ki, bende Çerkes zamanına göre hala genç denen nüfuz içindeyim. Yukarıda tabir ettiğim biçimle de anlatmam gerekirse köy görmemişler arkadaşlarımdan bir tık daha eskiyim. Yani bir Çerkes camiasının içine doğdum, orada 9 yaşıma kadar büyüdüm ve sonra kentli oldum. Çok köylü sayılmam ama tam kentli de olmadığım da aşikar. Geçen sene ekim ayında bir yazımda konumuzla ilgili olan şöyle bir kısımdan bahsetmiştim:

Ben kendimi bildiğimde herkes bana "Sen Çerkessin!" diyordu. Çerkes olmak öyle kan meselesi değildi, babam Hasan Apiş diye ben Canberk Apiş olamazdım. Canberk Apiş olmalıydım, hak etmeliydim. Çerkesliğimin damarımda akan kandan, resmi nüfusa göre babamdan aldığım soydan olmadığını bilmeliydim. O küçük yaşımda, her türlü haylazlığa ve yaramazlığa rağmen sorumlu olduğum alanı bilmeli ve sorumlu olduğum şeyleri yapmalıydım. Reyhanlı bana, bir adamın soyundan çalarak Çerkes olmayı değil; bir toplumun okulunda hak ederek Çerkes olmayı öğretti.
Dolayısı ile köylü-kentli ya da yarı kentli diye bu ayraca neden takıldığımı anladığınızı varsayıyorum. Kent yukarıda alıntıladığım o bölümün dışında yaşanabilecek bir alan sundu gençlere. Bunun gençler için avantajları da oldu fakat dezavantajları çok daha fazla oldu.

Çerkes toplumu son 20 yıl öncesine kadar son derece içine kapanık bir şekilde yaşadı. Bu durumdan kazanabildiği, koruyabildiği hiçbir şey olmadığını için gelişti diyebilmem mümkün değil. Çünkü korunması gereken çok şey kaybedilirken, kaybedilmesi gereken çok şey de korundu bu durumdan ötürü. Zamanın "anda" bulunan bir ruhu vardır ve Yunan filozof Heraklitos'un çok güzel anlattığı üzere bu ruh içinde "değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" der. Çerkes toplumu içine kapanık olarak bu değişimin içerisinde Çerkes olarak duramamıştır, ancak Çerkes olarak içinde bulunmadığı bu değişimi yaşamak zorunda kalmıştır. Eğer ki bu değişimin içerisinde Çerkes olarak bulunabilseydiler, o zamanın gençlerinden bu zamanın gençlerine Çerkes elinden geçmiş bir değişim hareketi geleneğin içinde bulunabilirdi. Oysa bugün içine kapanık köylerin kabuğunun içeriden kırıldığı ve köylerden kentlere göçenlerin ikinci nesil jenarasyonlarının kendilerini içinde Çerkes olmayan bir değişimin içine bıraktıları ne yazık ki bir hakikat.

Bu değişimin öncesiyle yaşayıp şekillenmiş bugünün orta yaş üstünün gençlikle arasındaki problemin özü bundan ibaret. Oysa bugünün mimarı o zamanın gençleri değil miydi? Fakat artık bugünün gençliği bu durumu yanlış yorumlayarak tarihi yargılamaya saplanıp kalmamalı. Bugüne kadar edindiğin tecrübeye dayalı olarak şöyle söyleyebilirim: İhtiyarlar hep geçmişi yaşamak ister fakat gençliğin vazifesi geçmişi gelecekle buluşturmaktır. Hiçbir engel aşılmaz, hiçbir zorluk çekilmez değil. Üstelik bugün vaziyetimiz gereği Çerkesleri sadece geleceğe değil, hem bugüne hem de yarına bağlamak zorundayız. Belki Çerkes tarihindeki en kritik dönemlerden birinde olduğumuzu düşünüyorum.

Bu anlamda gençleri çağırıp herhangi bir konuda "siz ne düşünüyorsunuz" demek, bugüne kadar Çerkes camiası içinde olanlar göz önüne alındığında öyle basit ve önemsiz bir olay değiller. Öyle ya, herkes ağzını açtığında gençlerin öneminden kendi eğilimine göre bir şekilde bahsetmektedir ancak yine herkes gençleri bir yere çağırıp siz ne düşünüyorsunuz dememektedir.

Toplumumuzdaki en büyük hatalardan birisi, hemen sonuç beklemektir. Olagelen herşeyden bir sonuç bekleniyor. Bu sadece bu konuyla kısıtlı değil, kültür yapısal veya siyasal... Kültür yapılsal veya siyasal faaliyetler içerisinde bir şekilde olan bütün arkadaşlarımız şöyle düşündüğünde, bu yapının veya faaliyetin içerisindeki en büyük demoralizasyonun başlangıç evresindeki sonuç beklentisi olduğunu göreceklerdir. Oysa toplumun kendisinin bir tarih ürünü olduğu düşünüldüğünde, toplumu ilgilendiren herhangi bir meselede sonuca ulaşmanın zaman alacağı hemen anlaşılır. Ben şahsen hem bu hemde buna benzer tüm faaliyetlere katılan akranlarımın henüz başlangıçtan sonuç çıkarma eğilimine girerek demoralize olmalarını hiç tavsiye etmem. Zira bu tutum yalnızca ilgili faaliyeti değil, faaliyetle birlikte umutsuzluğa tekrar itilen bir çok genç arkadaşımızı olumsuz yönde etkiler.

Gençlere söz vermek bir usül olarak Çerkesler açısından her yönüyle iyidir, birincisi gençlere "sizi dinliyoruz" ve dahası "önemsiyoruz" mesajı vererek onları cesaretlendirir. Başlangıçta hangi sorunun sorulduğunun veya bu sorulara hangi cevapların verildiğinin pek önemi yok. Önemli olan bu usulü tutarlılaştırmak ve toplumun tartışan dinamikleri arasına gençliği sokabilmektir.

Ne yazık ki ben ilgili toplantıya son günlerde yaşadığımız üzücü sebeplerden ötürü katılamadım, ancak katılan bir arkadaşımızın verdiği bilgiler ile nasıl geçtiğiyle ilgili özet bir bilgi alabildim. Diliyorum ki bu toplantılar artar, bu toplantılara katılan kesimler çoğalır ve farklı fikirler aynı salonlarda, aynı amaçlar için birbiriyle buluşur. Gençliğin toplum içinde belirleyici bir rol edinmesi de benim açımdan bu amaçlardan birisi olacaktır.

Yukarıda ikinci satırda ifade ettiğim gibi Çerkes yaşına göre hala genç sayıyorum kendimi. 30 yaşımı doldurmama daha 2 ay var sonuçta...  Dolayısı ile ilk toplantıda sorular sorulara buradan yanıt vererek kendimi uzaktan da olsa bu fırtınaya dahil etmek isterim.

İlk toplantıdaki usule göre kendimi tanıtıp 4 soruya yanıt veriyorum.

Ben Apiş Canberk, Hatay Reyhanlı doğumluyum. Şuanda işsizim ancak mesleki olarak işçiyim. Sosyal ve siyasal açıdan kendimi Çerkesliğin içerisindeyim ve toplumsal tüm alanlarımızda çeşitli şekillerde faaliyet yürütüyorum.
1 Çerkes denildiğinde aklıma ilk gelen şey; rahmetli nenemdir. Rahmetli nenem Pihava'lardan Guga'dır. Neden nenem olduğunu açıklamazsam benim için Çerkes denildiğinde aklıma gelen ilk şey havada kalacak. Nenem 100 yıldan fazla yaşadı, dolayısı ile sürgünden sonraki yakın jenarasyonlardan. Nenem ancak giriş seviyesi kadar Türkçe bilirdi. Onu da bizden torunlarından öğrendi. Suriye'de yıllarca yaşadı. Golan tepeleri için verilen savaşı gördü yaşadı. Eşini (dedemi) ölü yığınları arasında çok aradı. Ömrünce etkisinden kurtulamadı. Geceleri uyurken odasının kapısının altına ıslak havlu koyardı, anahtar deliğini bezlerle örterdi. Kendisine, kimliğine, coğrafyasına ait olmayan bir savaşı bütün ömrünce yaşadı, izlerini hiçbir şey kapatamadı. Bugün Türkiye'de Çerkes denildiğinde aklıma bunlar geliyor.
2 Çerkeslik bir atasözümüzde belirtildiği üzere benim için "insanlığı" ifade ediyor. İnsanı diğer mahlukatlardan ayıran özelliği bilgiyi aktarmasıdır. Toplumlar bin yıllarca edindikleri tecrübeler ile edindikleri bilgileri bir sonraki nesillere aktararak var olmuştur. Baharın ne zaman geleceği, yazın ne zaman biteceğinden tutun, birlikte yaşamı organize kılacak kültürel normlara kadar bugün adına gelenek denen herşey insanlığın bizim coğrafyamızda bir arada bin yıllarca yaşayarak edindiği bilgiler topluluğudur. Dolayısı ile Çerkeslik yalnızca benim için değil, esasta hepimiz için tarihi bir bellek, binlerce yıllık bir uzlaşı, organizasyondur. Bizleri birbirimize karşı sorumlu kılan ve organize olabilmemizin önünü açan, birbirimizin kalbine dokunmamıza olanak veren en kısa yoldur.
3 Dil bir toplumun türküsüdür, ağıdıdır, ninnisidir. Şakasıdır, kavgasıdır. Feryadıdır, duasıdır... Dil bir toplumun kalbidir.
4 Biliyorum diyecek kadar bilmiyorum ne yazık ki, her gün daha fazla öğreniyorum.












2016-06-13

Bin Dokuz Yüz Çerkes sekiz...


O olmuş, bu olmuş, çok savaşmışız, ölmüşüz.. öldürmüş öldürmüş tüketememişiz Çarlığın askerleri; seneler seneleri kovalarken, 1864 yılında Rusların Zafer, Çerkeslerin Yenilgisi resmileşmiş iyice... İşte sırf bu yüzden Çerkesler acılarını, Ruslar da zaferlerini o tarihe sığdırabilir. Sığdırıyorlar da; yenilgi Çerkeslerin, Zafer de Rusların hakkı sonuçlara bakılırsa. Buradaki ince çizgi şu; Çerkesler yenilmiş olsalar bile, o savaşta haksız değillerdi. Ruslar zaferle tamamlasa bile, o savaşta haklı değillerdi. Nitekim; Çerkesler haklı bir savaşta yenildiler, Ruslar haksız bir savaşta kazandılar. Bakunin'in dediği üzere "Tarih kazananların propagandasıdır" sözü, daha önce binlerce kere olduğu üzere tekerrür etti ve haklı ile haksızı ayırmadı. Kazanan ile kaybedeni ayırdı.

Gerçek mi yalan mı bilmem de; bir sürü mit, efsane var o tarihlerle ilgili, yani bütün efsaneler doğruysa bile, bütün o mitler yaşanmışsa bile "yenilgi" o kadar ağır ve gerçek ki; hiçbir efsane ve mit, yenilgimiz kadar değiştirmemiş kaderimizi.

Sonuçta bende, Türkiye'de yaşayan milyonlarca Çerkes gibi o efsanelerin, mitlerin kahramanlık destanlarının ekmeğini yemiyorum, bir yenilginin 152nci yıla taşan ağır gerçeğini yaşıyorum. 

Ancak bazıları, yaşadığı gerçeğin farkında bile değiller. Hala efsanelerle, mitlerle, kahramanlık hikayeleriyle bakıyorlar hayata. Elbisesi temiz, papucu boyalı, karnı tok, başının üstünde bir dam, yatağının üstünde yorganı var. Belki memur, belki değil, belki kendi işyeri var; kısacası sırtı pek... yarına dair, elbisesiyle, papucuyla, karnıyla, damıyla, yorganıyla ilgili hiçbir kaygı taşımıyor. Haklı taşımamakta. Kim ne diyebilir? Ama bütün bunların bir bütün olarak Çerkeslikle, Çerkesliğin içinde olduğu durumla ne ilgisi var? Diyorsun ki; Çerkesliğin elbisesi Vatanın, yurdun.. Karnı; kültürün, dilin.. papucu; ulusal kimliğin, gençliğin.. yorganı; mücadelen, talebin.. 

Diyor ki "ben yediğim kaba pislemem" bazı arkadaşlarımız uzunca bir müddet "siz köpek misiniz, kabdan mı yiyorsunuz" dediği için, bugün daha güncelleşmiş bir hale taşıdılar bu sözü; "ben yediğim tabağa tükürmem" olarak. Türkiye'nin avrupa birliğine yaklaşıp yaklaşıp uzaklaştığı şu yıllarda böyle faydalarını gördük, Türkiye'deki Avrupalı ÇerkeZler; yediği tabağa tükürmüyorlar. Takdire şayan, 152 yıllık Anadolu yaşamında üretebildikleri en sağlam argüman bu olsa gerek.

Ha... onların yediği kaba pislediği ya da yediği tabağa tükürdüğü de yaşadıkları ama farkında olmadıkları en büyük ikinci gerçek. Bunları onlara anlatabilmek, imkansıza yakın bir durum. Onların hangi damardan beslendikleri çok bariz çünkü. Bu konuları daha önce "Kafkas Makronu *1" etiketleriyle çok yazdım. Yani Çerkesliği, Çerkesliğin geneliyle algılamakdıkları katıksız bir gerçek. Türkiye Diasporasında artık yaygın olarak kullanılan ÇerkeZ kelimesi, (Z'si büyük) tam olarak onların kimliği kabul ediliyor. Çünkü esasen, Çerkesliği, Çerkesliğin geneliyle algılayan farklı görüşte olsalar bile bütün insanlar, o kişilerle aynı kimliği taşımadıklarını düşünüyorlar. Kendilerine de "Çerkes" diyorlar. 

velhasıl ben artık bu ÇerkeZleri konuşmaktan sıkıldım, daha önce de "yok saymak *2" üzerine fikrimi beyan ettim. Enerji kaybından ötesi değil.

Biz Çerkesler, üstümüzdeki kıyafetin, ayağımızdaki papucun, tok karnımızın, baş üstündeki damımızın, yatak üstündeki  yorganımızın, cebimize taşıdığımız paramızın, Çerkesler olarak yaşadığımız ağır gerçeği yok etmediğinin farkındayız. Hepimiz aynı fabrikadan çıkmış gibi aynı görüşleri, aynı mücadeleleri, aynı dini de paylaşmıyoruz açıkçası. Kimimiz sosyal demokrat, kimimiz Çerkes milliyetçisi, kimimiz biraz liberal, kimimiz çok sosyalist, ben deniz anarşist, bazıları apolitik.. kimisi rock müziği seviyor, kimisi hip-hop'ı.. kimisi kır da bayır da yürümeyi seviyor, kimisi alışveriş yapmayı. Biz sadece; Çerkes olarak aynıyız.. Aynı ağır gerçeğin içinde, farkındayız.

Bu farkındalık çok önemli, bu farkındalık bizi harekete geçirecek çünkü.

Biliyorsunuz, bu farkındalığın harekete geçirdiği önemli adımlardan birisi de "dönüşçülük" hareketiydi. Türkiye'den anavatanına dönen büyüklerimiz olmuştu. İşte bu büyüklerimizin de içinde sosyal ve siyasal olarak hakim bir anlayış yoktu. Tek benzedikleri nokta; yaşadıkları ağır gerçeğin farkında olmaları ve bu farkındalıkla o gerçeğin ağırlığından kurtulma çabalarıydı. Anavatana dönüş, Çerkesler için her şartta önemli bir mevzudur. Anavatana dönemedikten sonra; hiçbir hamle ve ilerlemenin sürekli faydası olmayacaktır. Kalıcılığı olmayacaktır. Devamlılığı olmayacaktır. 

Yani kısacası; Türkiye demokrasisini Çerkeslik meselesiyle düşünerek kendi mücadele alanı haline çeviren arkadaşlarımızdan tutun da, Çerkes kimliği üzerine milliyetçi bir refleks oluşturmaya çalbalayan arkadaşlara kadar hepsinin programında bir anavatan, bir diaspora ve ikisiyle bütünleşik bir "dönüş" hedefi olmak zorunda. 

Bilmeyen yoktur, varsa diye tekrar edeyim. Türkiye'de İsveç demokrasisi olsa da, Çerkesler kendi anadillerinde eğitim yapan okullar kursa da, devlet onlara radyo ve televizyonlar açsa da; Türkiye'de öyle ya da böyle asimile olacaklardır. Küreselleşmeyle birlikte zaten Türkiye'nin egemen halkı dahi bir şekilde asimile olmaktadır. Toplumsal kültür, neoliberal politikalarla tüketim kültürüne devşimektedir. O bakımdan dahi, bu toprakların yerlisi olmayan bir halkın bu devşimeye kendi etkisini verebilmesi zaten imkansızdır. *3

Yani; bugün Türkiye de Çerkesler olarak küçük grup ve inisiyatifler hangi yolla, hangi yöntemle ne yapıyor olursa olsunlar, bütün yaptıkları herşeyi bir dönü politikası ile taçlandırmakla mükelleftirler.

Dönüşçü abilerimizin "Vatanınıza dönün" demesi; doğru yoldur.

Ama dönüşçü abilerimizin de, inatla (ve sebepsiz, amaçsız bir şekilde) anlamadıkları, lafı sürekli sağa sola çekerek konuyu çorbaya çevirdikleri ve karşılarındaki insanlar sırf bıkarak sustuğu zamanda kendilerini haklı zannettikleri bazı meseleler var, kendileri unutmuştur diye tekrar edelim.

Birinci meselemiz, Türkiye'deki Çerkesler kendilerinin sandığı gibi homojen değiller. Katıksız kalmamışlar ve çok farklı bakış açılarına sahipler. Birincisi; kendileri dönüşçü olabildikleri ve sırf bunu yapabildikleri için kendilerini yapamayanlara akıl verecek konuma taşıdıkları için bazı soruların cevaplarını vermeleri lazım.

1 - Kendileri Türkiye'deyken Çerkeslerin homojen olmayan yapısıyla ilgili nasıl araştırmalar yapmış, ne çeşit mücadeleler örgütlemişlerdir ve kendilerini kaç kişiye anlatmayı başarmışlardır.

2 - Kendileri Türkiye'de dönüş yapmaya karar verdikleri zaman, bu kararlarını toplumsallaştırmak adına nasıl çalışmalar yapmışlardır ve bu çalışmaları kaç kişiye anlatmayı becerebilmişlerdir

3 - Kendileri dönüş yaptıkları zamandan itibaren; dönüşü örgütlemeye katkı sağlayacak ne gibi sosyal projeler (belgesel, tiyatro, sergi, kitap, kitapçık, yayın ) de yer almışlardır ve bu projeleri kaç kişiye anlatmayı başarabilmişlerdir.

4 - Kendileri dönüş yaptıkları zamanla, bugün dönüş yapmak isteyenlerin yaşadıkları hukuki süreç aynı mıdır? Bununla ilgili herhangi bir makale yayınlamışlar mıdır?

5 - Kendileri dönüş yaptıktan sonra, yurdumuzdaki stklara Türkiye'deki Çerkesleri anlatan herhangi bir çalışmada bulunmuşlar mıdır? Bunu oradaki halka (Çerkes, Rus vs.) ne kadar anlatabilmişlerdir?

6 - İlk beş soruda "başarılmayan, becerilmeyen, anlatılmayan, yayınlanmayan" şeyler hakkında herhangi bir rapor veya analizde bulunmuşlar mıdır? Bulunmuşlarsa, kısaca sebepleri nelerdir.

7 - Türkiye'nin iç işleri olan demokratik hareketlerdeki Çerkeslerin konumlarıyla ilgili

a) Gerçekten Çerkeslerin Daimi kurtuluşu olarak yapıldığını mı sanmaktalar?
b) Neden sürekli takip edip, olumsuz görüş bildirmeyi vazife edinmekteler?
c) Nasihat vermeye çalışmakalar

8 - Yedinci soruda "Türkiye iç demokrasi mücadelesi veren Çerkeslerin" dönüşe karşı olduklarını mı düşünüyorlar, bu konudaki görüşleri nedir?


Bu soruların cevaplarını ister kendilerine, ister arkadaşlarına veya bize versinler hiç fark etmez. Bu soruları da, bir savaş metni gibi düşünmemeleri gerekir, zira hiçbirisi "bir şey yapmadıklarını" veya "az şey yaptıklarını" ispatlama niyeti taşımaz, bu değeri de yok. Bu sorular, bugün yaşadığımız ağır gerçeğin yeterince farkında olunup, olunmadığıyla ilgili ve bu gerçeğin son 15 yılın mu yoksa çok daha eski yılların mı ürünü olduğunu anlamak üzerine kurulu. Ben 29 yaşında genç birisiyim. Aklım erdiğinden beri; Çerkeslerin hiçbir zaman bir bütün olarak aynı gerçeği savunabildiklerini göremedim. Farzı misal; Çerkes kimdir sorusu bugün bile herkeste aynı cevabı oluşturan bir gerçek değil. Bu en basit soru, bu kadar basit bir sorunun bile karmankarışık çok fazla cevabı var. Şimdi peki; bu basitçe soruyu bile karmakarışık hale taşıyan temel nedir? Bu elbette benim sorumluluğumdur. Ama aynı zamanda benim babamın, benim dedemin, benim dedemin babasının da sorumluluğudur. Sadece benim de değil, hepimizindir. Peki bu sorumluluğa karşı bugüne kadar ne yapıldı? ne kadar yapıldı, ne kadar başarılı olundu? Bugün Türkiye'de en azından bu basit soruya verilen cevapta gelinen noktadaki ilerleme 10 yıl önceye göre daha sağlam. Biz bunun, sizin döneminizden kalan ve topluma mal edilmiş hiçbir emaresini göremiyorsak (gençler olarak), kusura bakmayın da; size hesap sormak bizim de en büyük hakkımızdır.

Hem aidiyetimiz sizin ve sizden öncekilerin zamanından tarumar edilmiş olsun, sinmiş bir topluma evrilişimiz, kapalı bir toplum olarak kalışımız sizin ve sizden öncekilerin zamanından bize miras kalmış geri kalmışlıklar olsun; siz hiç diyet ödemeden kalkın; yaşınızın arkasına saklanarak bizi nasihat yağmuruna tutun? Biz de hiçbir şey demeyelim. İyi valla. Güzel yere demir atılmış.

Ey yaşı kemale erip, bugün sürekli akıl veren abilerim... kardeşinizi dinleyin.... çok şey değil, bir özeleştiri bile veremiyorsanız; ilk baştan zaten söylediklerinizdeki samimiyetsizliğini anlıyorum ben.

Diğer bir yandan,

"Harikalar diyarı" terimini kim ortaya attı hatırlayamıyorum ama, biz onun içerisinde yaşasaydık; sanki her isteyen vatanına dönebiliyormuş gibi yazardık, çizerdik hatta şiir yazar, şarkısını bile okurduk. Lakin durum ortada. Son başvuran 161 kişi (siz istediğiniz kadar şov deyin, Rusya dışişleri bakanlığının suriye ateşinden kaçan Çerkesler için söyledikleri de bu kadar ortada ve yakın iken *4) vatanına dönemedi. İçlerinde yaşı 18i geçenler de dönemedi. Siz de az biraz tahmin edersiniz ki dönemeyecekler. Bu dönemeyişi Rusya hukuki bir dille, bir şeyler diyerek falan filan ederek eminim bize açıklayacaktır ama, siz de bizim toplumun içine bir "şov" velvelesi yapacaksınız. Yapıyorsunuz da.

Neymiş? Sessiz sessiz gelmeliymişiz. Önceden gelmeliymişiz, şöyle bir gezmeliymişiz.. karar vermeliymişiz..

Doğru ya. Sochi'den Türkiye'ye de tıpkı öyle geldik ya..

önce geldik, şöyle bir gezdik, karar verdik ya..

Yani diyor ki; bir amerikalı kızılderili nasıl rusya vatandaşı olacaksa, siz de öyle olacaksınız. Yani burasının sizin anavatanınız olması, sizin anavatanınızdan sürülmüş olmanız, geri dönme hakkınızın bir adaleti temsil etmesi fasa fiso.. ya amerikalı kızılderili gibi gelin, ya da gelmeyin diyor kısaca.

Siz Türkiye'den Çerkesya'ya; bir amerikalı kızılderili gibi giderek vatandaş olmuş olabilirsiniz, vallahi umurumda değil ama, ben Türkiye'den Çerkesya'ya bir Çerkes olarak geleceğim ve siz istediğiniz kadar velvele çıkarabilirsiniz. Biz Türk değiliz, orası da Hindistan değil. Biz Çerkesiz, orası da bizim anavatanımız ve oraya 100er 100er, 1000er 1000er gelmek kadar, gelirken sevinçten bağırmak, düğün yapmak kadar doğal bir hakkımız olamaz.

Sizin hoşuna gitse de, gitmese de.

Artık bu yolda sizin hangi rolü oynayacağınız size kalmış. 

Dönüş dönüş demek kolay, papağanım bile söylüyor evde yoksa..

Siz oradan, buraya aktivistlik öğretiyorsunuz, halbuki orada hiçbir etkiniz yok. Adnan Khuade ile ilgili bugüne neden sessiz kaldığınızı da cümle alem biliyor ya; neyse! Böylelikle dönün dönün diyen herkesin, oraya döndüğümüz zaman maruz kalacağımız hukuksuzluklara karşı bize sahip çıkmayacağını da böylece öğrenmiş olduk.



*1 -  https://apiscanberk.blogspot.com.tr/search?q=makron&x=0&y=0, https://apiscanberk.blogspot.com.tr/2015/08/turkiye-kafkas-makronu-ve-siyaset.html
*2 - https://apiscanberk.blogspot.com.tr/2015/11/kultur-cerkesciliginden-siyaset.html, https://apiscanberk.blogspot.com.tr/search?q=%C3%87erkeZler+ile&x=0&y=0, 
*3 - https://apiscanberk.blogspot.com.tr/2016/05/cerkes-soykrm-ve-cerkes-sorunu-uzerine.html
*4 - https://apiscanberk.blogspot.com.tr/2015/11/rusya-dsisleri-bakanlg-hangi-kozu-oynad.html





2016-05-20

Türk Çerkesler ve Nazi Ruslar..

21 Mayıs, Çerkes sürgününü ve soykırımını anma günü...
Ağlama günü, piknik günü, arkadaşlarla birlikte muhabbet etme günü değil. Anma günü! 

Çerkeslerin büyük bir çoğunluğu (ne yazık ki) 21 Mayısta; ya ağlamaya, ya piknik yapmaya ya da arkadaşlarla muhabbet etmeye bir yere gidiyorlar. Epeydir. Çok uzun zamandır! Sonra bir kaç meslek odası başkanı, bir kaç belediye başkanı, bir iki bakan olursa belki başbakan; 21 Mayıs'ta Çerkeslere taziye mesajlarını iletiyor. Bir gün çabuk biter, bir gün toplam 24 saat bilmem kaç saniyedir.. 22 Mayıs'ta, Kefken'e gidenlerinden, Konsolosluk önünde toplananlarına kadar Çerkeslerin büyük çoğunluğu bir sonraki 21 Mayısa kadar, sürgünü, soykırımı falan uyku moduna alırlar. 

Hiç kimse alınmasın, gücenmesin...

Çerkesya Hareketi, son iki yıldır 21 mayısları 24 saatten daha fazla bir alana yaymak üzerine bir eylem biçimi geliştirdi. Geçen yıl, Çerkesya topraklarından Adigey Cumhuriyeti'nin başkenti Miekuape (Maykop)a giderek ağlama, piknik yapma, arkadaşlarla muhabbet etme geleneğini de bozmuş oldular. Dün gibi aklımdadır, onlara turist yakıştırması yapanlar da oldu. Son 2 yıl önceye kadar böyle şeyleri fazlasıyla kafama takarak herkese cevap yetiştirme gibi hatalarımdan arınmış, yok saymanın erdemiyle; değecek şeyleri konuşmaya-yazmaya gayret eden bir yapıya büründüğüm için hiçbir şey söylemedim. Halbuki insan kendi vatanına giden soydaşlarına turist deme gafletine pek nadir düşer, bu nadir duruma da; gaf adı verilir. Bir insan kendi vatanına turist olarak gitmez. Bir insan kendi vatanına evi olarak gider. Sağlı-sollu, gizli-açık biçimde içselleştirilmiş Türkiyelilik halinin bir dışa vurumu işte böyle bir gaf doğurur. Velhasıl doğurmuştu da. Eminim doğuracaktır da. Niye doğurmasın? Benim vatanım Türkiye diye açık açık, bağıra bağıra ve hatta çığlıklar atarak ifşa ederken, üstüne bununla böbürlenenler mi yok? Çok...  Daha bir önceki yazım olan "Çerkes soykırımı ve Çerkes sorunu" yayınım da, bu insanlara ilişkin açıkça " Böyle iddia edenler, bu topraklara ait hissedenler mutlaka ama mutlaka Çerkesliklerinden ödün veriyorlar. Bu gönüllü olsun, gönülsüz olsun... Bilerek olsun, bilmeyerek olsun... bir şey uğruna ya da hiçbir  şey uğruna, hiç fark etmeden geçerli." diye yazdım. Hatta o yazıda "Trans-Çerkesler" ile ilgili daha önceki yazılarımdan alıntılar da yaptım. Uzun lafın kısası; Sağlı-sollu bir içselleştirilmiş Türkiyelilik durumunun bitip-tükeneceği yok. 

21 Mayıs, 24 saatlik bir şey değildir. Aksine 152nci yılını tamamladığımız bir acıdır. 

İşte Çerkesya Hareketi, 21 mayısı 24 saate hapsetmiş herkesin aksine davrandılar. Acılarını özgür bırakıp, onun izinden ta anavatanımıza kadar gittiler geçen sene. Bu sene de denediler, engellendiler. Gelecek sene de deneyecekler, ondan sonraki sene de deneyeceklerine inanıyorum. Çünkü onlar için 21 Mayıs, 24 saate sığacak kadar küçük bir acı değil. Yıllarca 21 mayısı 24 saate sığdırmak isteyenlerin her türlü oyununa karşı, 21 mayıs artık 24 saati çoktan aştı. İşte esasta paniğin altyapısı da tam burada başlıyor. İşte bu panik, 21 mayıs Çerkes soykırımı ve sürgününü anavatanlarında anmak isteyen Çerkeslerin anavatanlarına girişini engelletiyor. İşte bu panikle, Çerkeslerin neden anavatanlarında olmadıklarını unutuyor Rus basını, Rus bürokratları. İşte bu panikle; Türk Çerkesler gibi abeste iştigal edecek zavallı cümleler kurabiliyorlar. Aksi mümkün değil! Çünkü 21 Mayıs, bizim tarihimiz olduğu kadar, onların da tarihidir. Bizim acımız, onların utancıdır. İşte bunu unutup, Çerkeslerin Türkiye'ye nasıl geldiklerini hatırlamıyor olabilirler, fakat biz asla unutmuyoruz. Biz Türk Çerkesler terimini şiddetle reddediyor, kendilerinin Nazi Ruslar olduklarını da açıkça ifade ediyoruz. Dün kendi vatanlarına vizeyle, eksiksiz başvuran ve Türk'lükten zerre barındırmayan o Çerkesleri, sudan-sabundan sebeplerle kendi engellemek, Rusya-Türkiye arasındaki her krizi Çerkeslere yönelik bir faşist fırsata çevirmekte, bunun en büyük göstergesidir.

Bu Nazi zihniyetinizi, bu soykırımı sürdürücü tavrınızı en başta Rus halkının vicdanına havale ederken, insanlığın vicdanına mahkum olduğunuzu asla unutmamanızı da tavsiye ediyorum.

Biz kendimizin de, gücümüzün de, yapamayacaklarımızın da yeterince farkındayız. Bu faşist tavrınızı mütekabiliyetle diğer devletlere karşı meşru gösterebileceğinizi de biliyoruz. Bizim basın ordularımız, gizli ajanlarımız, milyonlardan toplanmış vergilerle şişmiş ekonomi havuzlarımız olmayabilir, siz bu soykırımı sürdüren tavrınızı, diğer devletlerle ticari-iktisadi anlaşmalar yaparak gizlemeye devam da edebilirsiniz, ancak bu kirli tarihinizi en başta kendi çocuklarınız olmak üzere dünya kamuoyundan asla saklayamayacaksınız.

Siz silahlarınıza, askerlerinize, yasalarınıza güveniyor olabilirsiniz.. Biz de insanlığa güveniyoruz ve inanıyoruz ki; bir gün insanlık, doğru ile yanlışın ayırdını yapacak ve siz bu sahne de yanlışı 152 yıl sürdüren bir profil izleyeceksiniz.

2016-05-17

Çerkes Soykırımı ve Çerkes Sorunu üzerine

Açıklama:
Yazıyı Çerkes Soykırımı, Çerkes Sorunu ve Demokrasi olarak yazıyordum. Uzadıkça uzadı, hatta Çerkes Soykırımı ve Çerkes Sorunu üzerine yazdıklarımda bile bir noktadan sonra yeterli derinliğe değinemedim. Çünkü bu yazı bir üniversite makalesi değil, öyle çokça tartışılacak ve üzerine  kararlar verilerek bir yön belirleyecek güçten de yoksun. Bu yazı, okuyucusuna en rahat biçimde "Çerkes Soykırımı ve Çerkes Sorunu" üzerine genel düşüncemi aktaracaktır. Demokrasiyi ise başka bir yazı da konuyla ilgili tekrar yazıp "Demokrasi eğilimi" başlığıyla paylaşacağım. 


Çerkesler bu toprakların yerli halkı değil, hiç olmadılar ve olacak gibi de değiller. Zaten şöyle basitçe incelediğinizde bu toprakların yerlisi olmuş bir Çerkesin, artık pekte Çerkes olmadığını da rahatça görebiliyorsunuz.

Çerkes Sorunu çetrefilli bir mesele, bir yanından tutabilmek için; sadece tutacağınız yanı araştırmanız yetmez. Eğer öyle bir hissiyata kapıldıysanız bu yazacaklarımı dikkate almanızı şiddetle öneririm. Çünkü eğer öyle yaparsanız, Çerkes sorununa el attığınız tarafta ağzınızla kuş tutsanız, dönüp dolaşıp sıfıra dönmeniz an meselesi olur. Bunun sizi hayal kırıklığına uğratması en küçük derdiniz olur, hayal kırıklığına uğramak yetmezmiş gibi; bu yaptığınız size yapışır, yaşama sevincinizi bile sömürür. Böylelerini görebilmek için, yüzeysel olan tartışmaları bir kenara bırakın ve Çerkes sorununun diplerine inin! Dipte; bu sorunun bir tarafından tutup, hayal kırıklığına uğramaktan bitap düşmüş, yaşama sevincinden emare bulunmayan insanlar göreceksiniz. Onlar içten içe bizlere Ahmet Kaya'nın "Ben yandım, siz yanmayın Allah aşkına" diye seslendirdiği bir şarkıyı okurlar.

Ha! Amacınız, Çerkes sorununa en kısa tanımı aramaksa ve sadece bu tanımı bulup gidecekseniz, en baştan yazdığımı, bir iki tarih öncesine dayandırarak tekrar etsem özeti bulursunuz;

Çerkes Sorunu, Çerkeslerin kendi iradeleri dışında yurtlarından sürülmeleri ve sürüldükleri topraklara ait olamayışları, hiçbir zaman olamayacakları gerçeğidir. Olmakla, olmamak arasındaki şu incecik çizgi, Çerkes olup-olmamayı belirliyor. Ya bu topraklara aitsin, ama Çerkes değilsin. Ya da Çerkessin ve bu topraklara ait değilsin.

###

Sorunun birincil çetrefili işte burada başlıyor.

*Ana-babadan Çerkes olup, kendini bu topraklara ait hissedenlerin Çerkesliği tapulamaları,
**Kendini bu topraklara ait hissetmeyip Çerkes olanların Çerkesliği kamulaştırmaları!

*Şimdi ana-babasından Çerkeslik miras alarak, kendini yeryüzünün en Çerkesi sayan arkadaşlara 2015'in Kasım ayında yazdığım "Trans-Çerkesler ile Bölünmek" isimli makalemden bir alıntı yapacağım, fakat belirtmeden edemeyeceğim ki; sözüm sınırsız, vatansız, ulussuz bir dünya isteyen, kendini insan olarak tanımlayan ve dünya vatandaşıyım diyen Anarşist, Komünist, Sosyalist, Liberal vd. arkadaşların dışına, ancak böyle bir şeyi hayal bile edememiş, hiçbir sınıf ve dünya hayali olmayan arkadaşların tam içine:

 Bildiğiniz, kendini buğday hangarında sanan tavuklar sürüsü gibi, yitip giden şeylerinin içinde, varmış gibi davranıyorlar.. fakat yoklar, olmayacaklar, olamazlar. Bugün onlara baktığım da gördüğüm tek şey, hiçlik. Zavallı hallerine aldırmadan, sanki güçlüymüş gibi, varmış gibi bağırıp duruyorlar. Hemde, Çerkeslik taslayarak. Azıcık sağınıza solunuza bakınınca bu zavallıları mutlaka göreceksiniz, azıcık Çerkeslik biliyorsanız da anlayacaksınız ki; bunlardan ne köy olur, ne de kasaba.. Çerkeslik adına hiçbir değerleri kalmadığı gibi, insanlıktan da kırıntı taşımayan bu kişileri, insanlık onurunu taşıyan, Çerkeslik kaygısı bulunan insanların orta yerinden bölüyoruz, çok mu? Gel gelelim bunun ne zararı var? Böyle rezil, ahlaksız, küfür etmekten utanmayan, yalan söylemekten çekinmeyen, aidiyet hissi kalmamış, kendisi pislik olduğu gibi bir de, pisliğini değdiği her yere bulaştıran bu Trans-Çerkesleri, içimizden safra gibi söküp atmak sizi temin ederim ki bu onurlu halkın faydasınadır.

Bunu söylemekten hiç çekinmiyorum, hiç çekinmeyeceğim. Nasıl ki, insanda kanser; kendi hücresinin başkalaşım geçirerek urlaşmasıyla oluyorsa, işte toplumdaki kanser de, ağzından küfürden başka şey duyulmayan, ahlakını yitirmiş, onurunu ekmeğe, kaba; şöhrete, saraya satmış kısacası başkalaşım geçirmiş kendi bireyinin urlaşmasıyla oluşuyor. Bundan kurtulmalıyız.


Alıntıyı yapmadan önce bazı arkadaşları sözün dışında tuttum, çünkü onlara saygı duyuyorum. Bir de hiç kimseyi incitmemek için, kısa bir açıklama da yapayım. Yine 2015'in Mart ayında yazdığım "Biz kendi içimizde uzlaşabildik mi ki?" isimli yazımda yukarıda Trans-Çerkes olarak bahsettiğim kişilere şöyle bir tarifte bulunmuştum:

...Biyolojik Çerkesiz, psikolojik Türk'üz diyorlar...

En baştan söylemiştim. Çerkesler bu toprakların yerli halkı değil, hiç olmadılar ve olacak gibi de değiller. Çünkü bu topraklarda, bir insan topluluğuna halk değeri katan her şeye yabancılar ve aykırılar. Dil, kültür, gelenek, aile yapısı, aile ilişkisi, aile hiyerarşisi, toplum düzeni vs. her şeye.. Böyle iddia edenler, bu topraklara ait hissedenler mutlaka ama mutlaka Çerkesliklerinden ödün veriyorlar. Bu gönüllü olsun, gönülsüz olsun... Bilerek olsun, bilmeyerek olsun... bir şey uğruna ya da hiçbir  şey uğruna, hiç fark etmeden geçerli. Biz bu topraklara ait hissetmenin her evresine en basit tabirle "Asimilasyon" diyoruz. Üzülüyorum, ama ağlamıyorum. Herkes istediğini yapmakta, dilediğini yaşamakta özgür.

Bir Çerkes yaşadıklarının vicdani ağırlığının referansını kendi tarihinden bulmuyorsa, bir vuku karşısında adalet terazisini kendi gelenekleri oluşturmuyorsa, eğer kendi yurdu varken, bu topraklara benim vatanım diyorsa, kendi dilinde şiir yazmak, şarkı okumak için çaba sarf etmiyorsa, çocukları en kolay ve en doğru biçimde kendi dilini konuşsun istemiyorsa, Annesi Guashe olsa, kendisi Çerkes olabilir mi?

Umursamıyorsa da, biz de bu toprakların edebiyat üstadı Yaşar Kemal'den kendilerine bir söz iletir, daha da susarız.

Çerkesler şunu bilin: Bir adem oğlu çıkıp Çerkes olduğu halde, ben Çerkes değilim derse, güle güle gitsin Cehennem'in dibine...

ve emin olun, "ben Çerkes değilim" demenin tek yolu, bu cümleyi kullanmak değildir!


**Şimdi bir de inatçılığıyla bile anlaşılacak kadar Çerkes olan, Çerkes hisseden, tarihini, geçmişini, dilini, kültürünü, vicdanını unutmayan, mücadelesini sürdüren ama trans-çerkeslerden tekrar çerkes yaratmak için kendini heba eden insanlara, bir Yaşar Kemal'lik daha konuşayım!

Arkadaşlar, yapmayın etmeyin. Heba ettiğiniz emeğe yazık. Bakın Yaşar Kemal yukarıdaki sözlerinde, direkt size konuşmuş.. bırakın gitsinler "Cehennem'in dibine" Çerkes sorununu çözecek olan nicelik değil, niteliktir. Nüfusun çok olduğu kadar, güçlü sayılan zamanın 1 tık ilerisindeyiz. Çerkes sorununu siz, biz hepimiz; bu trans-çerkesleri yok sayıp doğru-düzgün ele aldığımız gün çözmeye başlayacağız.


####

Çerkes sorunu, Çerkes soykırımının bir sonucu mudur? Yoksa Çerkes soykırımı, Çerkes sorununun bir sonucu mudur? Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar gibi bir soru. Fakat bugün ikisinin de iç içe olduğu kocaman bir gerçek. Hiç kimse Çerkes soykırımı vardır ama Çerkes sorunu yoktur ya da Çerkes sorunu vardır ama Çerkes soykırımı yoktur diyemez. Hatta hiç kimse Çerkes soykırımını ve Çerkes sorununu yalnızca Rusya'ya veya yalnızca Türkiye'ye indirgeyemez. Çerkes soykırımı ve Çerkes sorunu, hem Türkiye'nin hem de Rusya'nın ortak olduğu şeylerdir. Şimdi konudan uzaklaşacak bir tarihe dalıp, kimsenin canını sıkmak istemem ama dileyenler, herkesin dilinden düşmeyen şu "sıcak denizlere inmek" detayını iyice araştırabilirler. Araştırdıklarında aslında Çerkesya'nın da Osmanlı'nın da Rusya ile geri dönüşü olmayan savaşta neye niyet edip, kime hizmet ettikleri inci taneleri gibi dökülecektir. İngilizler sömürgelerini, Rusların sömürgesinden korumak için Osmanlı'yı, Osmanlı'da savaşmak için Çerkesyalıların kendi yurtlarını savunmalarını kullanıyor. Osmanlı'nın Çerkeslere bakış açısını bu tarihin yarattığı algı belirliyor zaten. Çerkesler kendi yurtlarındaki savaşı kaybettiğinde, bu yüzden bir takım hainler "halifenin toprakları" propagandası yaparken, o propagandanın peşinden Osmanlı'ya gelenler cephelere sürükleniyor.

Uzun lafın kısası, Çerkeslerin kendi yurtları üzerinde yaşama hakkını elinden alan bütün aktörler, bu soykırımın failidir. Çerkes soykırımı vahşetin fiilidir, bu fiili harekete geçiren bir çok aktör vardır ve bu aktörlerden hepsi kendi çıkarlarının politikalarını gütmüşlerdir, hiçbirisi Çerkes halkının çıkarını düşünmemiştir. Biz kaderimizi değiştiren ve bize tarihin  en büyük zararını veren bu soykırım fiilini yalnızca fiilin sonucuna göre tartışarak hiçbir yere varamayız, varamıyoruz da. Soykırım fiilinin sebebini de düşünmeliyiz, sebep-sonuç ilişkisini de ortaya sermeliyiz. Çünkü bu fiilin sonucunun bizi taşıdığı şu kader, tam da sebebin ortasıdır. Bu yüzden biz, sebep olan aktörlerden birinin, şimdi paramparça olmuş bütün coğraflarındayız. İşte bunun adına da, Çerkes sorunu diyoruz. Çerkes sorunu; Çerkeslerin kendi yurtlarında olamamalarının sebebidir  ve sebebin sonucudur. Sebep ile sonuç arasındaki tarihin kalbindedir.

Soykırım fiilinin sebebini es geçerek sonucuna odaklı düşündükçe, aynı hataları tekrar edip duruyoruz. Bu hatalardan sebeplenen değişik sonuçlarda buradan ortaya çıkıyor.

Kafkas Sürgünü, Kafkas Diasporası, Kafkasyacılıkların bin türlüsü vs. Kafkas Soykırımı da yakında tekrar eden hataların birinden sebeplenerek bir sonuca dönüşecek neredeyse..


###

Çerkes sorununun çetrefilli bir sorun olduğunu yazmıştım, bu sorunun iki büyük kesimi var. Bir kesimi diaspora Çerkesleri, diğer kesimi anavatan Çerkesleridir. Bu iki kesimin yaşadığı kendi gerçeklikleri vardır. Yani ne anavatanı, ne de diasporayı kendi gerçekliklerinden bağımsız tartışamayız. Tartışmaya kalkarsak, işin içinden çıkamayacağımız gibi, tartışmaya bir sonuçta doğuramayız. Bu  yüzden, diasporanın kendi gerçekliğini, anavatanın da kendi gerçekliğini ortaya koyması lazım, ortaya konulan bu iki gerçeklik arasında bir köprü kurulması da lazım. Çünkü her ne kadar farklı gerçeklikleri olsa da, ancak iki taraf birden Çerkes halkının kaderini değiştirebilir. Diasporanın ebediyen Çerkes kalabileceği bir demokrasi biçimi yok. Hiçbir zaman da olmayacak, çünkü diasporanın yaşadığı topraklar, kendisiyle baştan aşağı farklı. Anavatan ise diasporasız hep eksik.

Daha önce Jıneps Gazetesinde yazdığım "Kültür Çerkesçiliğinden, Siyaset Çerkesciliğine İlişkiler: 3 - Kitlesel Dissosiyatif Bozukluk" yazısında toplumların bireylere benzeyen hastalıklarından şöyle bahsetmiştim:

Toplumlar psikolojik olarak bireylerle aynı hastalıkları yaşayabilirler. Sonuçta toplumun temeli bireydir ve bir toplumdaki tüm bireyler aynı travmaları bir tarih olarak yaşamışsa, psikolojik olarak kitlesel bir hastalıkta kaçınılmaz olur. Dissosiyatif bozukluk psikolojik bir rahatsızlıktır ve genellikle bireyin küçükken yaşadığı bir travmaya beyninin dayanabilmek için başka bir kişilik veya kişilikler yaratması olarak açıklanabilir. 


Aynı şekilde, toplumlar psikolojik olarak bireylerle aynı acıları, aynı travmaları, aynı duyguları, aynı hasretleri ve umutları da taşıyabilirler. Arada bir köprü olmadığı sürece ve bu köprü, Çerkes sorununu her iki tarafın kendi gerçekliğini dikkate alarak ortaklaştıramadığı sürece, iki tarafta birbirinin eksikliğini çekecektir.

Türkiye Diasporasının bir bölümü, anavatanın hiçbir gerçekliğini dikkate almadan bir rol üstlenmektedir. Bu rol, Çerkes sorununu çözüme kavuşturmaktan ziyade, bu sorunu bir silaha, bir koza çevirmeye yöneliktir. Rusya'da Ermeni Soykırımı tanındığında, hatırlayacaksınız; "Türkiye'de Çerkes soykırımını tanısın!" gibi bazı söylemler medyaya düşmüştü. En iyi niyetle söylüyorum, eğer bu söylemleri düşünenler gerçekten Çerkes soykırımının tanınmasıyla ilgili bir şeyler yapmak isteyen kişilerse bile, tam bir ilkesizlik, bir hazırcılık, bir düşüncesizlik ile kendileri yetmez gibi bütün bir halkı rezil kepaze ediyorlardı. Çerkes Soykırımının Türkiye tarafından  tanınması kritik öneme sahip bir durum, fakat Çerkes Soykırımının Türkiye tarafından, Ermeni Soykırımına karşılık bir koz olarak tanınması bütün bu kritik önemi değersizleştirirdi. Kaldı ki, bu söylemi destekleyen insanlar Çerkes soykırımının diğer bir aktörünün de Türkiye olduğu gerçekliğini bile kavrayamayıp, gerçekten bunun olabileceğini mi düşünüyorlardı? Biz bir grup Çerkes, "Çerkes Soykırımı Tanınsın" sloganıyla kışın ayazında farklı şehirlerde standlar kurup, Çerkes soykırımını anlatan broşürler dağıtıp, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmak üzere imzalar toplarken, gelip bir ucundan da biz tutalım demeyen bir çok kimse, Rusya Ermeni Soykırımını tanıdığında, Türkiye'den misilleme olarak Çerkes Soykırımını tanımasını istedi. Açıkçası yüzümüzün kızardığı ender zamanlardan birisiydi bu. Çünkü Çerkesler, yaşadıkları trajediyi bir pazarlık konusu yapmamalıydılar.

Aslında ben fazla iyi niyetle de yaklaşıyorum, yoksa Türkiye ile Rusya arasındaki uçak krizi unutamayacağımız kadar yeni. O zamanı hatırlayın, o zaman bazı hayalgücü ürünleri; beşyüzbin kişilik ordu(lar) kurup Ruslarla savaşmaya hazırlıyordu Çerkesleri. İşte hayalgücünü buraya zorlayan bir zekadan Çerkes sorununda pozitif rol almasını bekleyemiyoruz.

2016-04-26

Dönüş Siyasetine "Katkı" - 3


(Türkiye de Çerkes Demokrasisi)





Devam ediyor.

Çerkes Demokrasisi, demokrasinin yeniden Çerkesler tarafından icat edileceği bir şeyse ne ala, malumunuz yeryüzünde iyisiyle-kötüsüyle çeşit çeşit demokrasi söylemi veya eğer değerlerse örneği var. Türkiye'de de demokrasi var, İsveç'te de demokrasi var. Arada bir fark var! Fakat biz, Çerkeslerdeki bu "hazıra konucu" kötü alışkanlığı en kötü ihtimalle ölçü alarak, Çerkes demokrasisini, kendi demokrasi anlayışını oluşturan bir zemin yaratacak sorumluluktan eksik görüp, halihazır bir demokrasi anlayışını Çerkesler için yorumlanacak sorumluluğa hazır gibi davranalım. (Çerkes Demokrasisi oluşturacak çalışmalar yapanlar varsa ne ala..)

Bu arada, demokrasiye dahi alerjisi olan insanları da ne yazık ki artık yok sayma aşamasındayım, onlar kendilerini tamamen muaf tutarlarsa da olur. (İlgili kesimler: Şeriatçı Çerkesler, Kastçı Çerkesler, Kabileci Çerkesler, Monarşici Çerkesler vb.)

...ve kendini hangi yöntemle açıklarsa açıklasın, kişinin kendini Çerkeslerden sorumlu hissetmesi asgari bir düzeydir. (İlgili kesimler: Komünist Çerkesler, Sosyalist Çerkesler, Anarşist Çerkesler, Anti-Faşist Çerkesler, Müslüman Çerkesler vb.)


İlk başta söylediğimiz gibi, kendi demokrasi anlayışımızı ortaya koymayı uzak bir ihtimal olarak düşünüp, varolan demokrasi anlayışlarından birini Çerkesler için yorumlanacak biri olarak seçeceğimizi düşündüğümüz de, temel yolumuz; seçeceğimiz demokrasi anlayışının Çerkesler için ifade ettiği genel bir eğilimi olup olmadığı olacaktır, aksi takdirde zaten bizim için hiçbir şey ifade etmeyen bir demokrasi içerisinde yaşadığımızı söylemem gerekiyor. Bize kendimizi açıkça ifade edeceğimiz bir demokrasi anlayışı en temel ihtiyaç. Bu ihtiyacımızı gidermek üzerine, hazırda olan demokrasi anlayışları ele alınarak; güncel haliyle bu demokrasi anlayışı, içerisine özel bir Çerkes sorunu eklenmediğinde, kendi haline Çerkesler için bir talepte barındırıyor mu diye sorabiliriz. Fakat bunu yaparken bir handikaptan kurtulmamız lazım; seçme seçilme hakkı, gösteri ve yürüyüş hakkı, oy verme hakkı gibi bütün insanlığa ait demokratik haklar, bizim sorumuzun cevabı değildir. Elbette bir Çerkes olarak bu haklar ve daha fazlası bizim de haklarımız ve taleplerimizdir, fakat buradaki ince çizgi şudur; bu demokratik haklar bizim bir toplum olarak taleplerimiz değil, aksine tamamen insan olarak taleplerimizdir. Çerkes sorunu; kültürel ve siyasal asimilasyondur, sürgün ve soykırımdır. Bizim demokrasiye sorumuz da; sen bizim kültürel olarak yaşadığımız asimilasyona karşı bir çözüm üretiyor musun? bir çözüm yolu bırakıyor musun? siyasal olarak varlığımızı kabul ediyor musun? siyasal olarak varlığımızı kabul edecek bir yol bırakıyor musun? Çerkes sürgünü ve soykırımını tanıyor musun? tanıyacak bir yol bırakıyor musun?

Arkadaşlar çok açık ve net olmak durumundayım, dolaylı veya dolaysız olarak bu sorulara geçici ve kalıcı olarak olumsuz cevap hiçbir demokrasi anlayışı, Çerkes demokrasisinin temeli olamaz. Çerkes demokrasisinin temeli, Türkiye Çerkeslerinin en büyük sorunları olan bu sorulara en asgari düzeyde olumlu karşılık veren demokrasi anlayışı olabilir.

Çerkes sorununa kendi haline asgari düzeyde olumlu karşılık veren demokrasi anlayışıda tespit edildiğinde, artık demokrasinin bir talep meselesi olduğu unutulmadan davranılmalı ve temeline aldığımız bu demokrasi anlayışına Çerkes talepleri üzerinden bir yorum getirmek üzere çalışmalıyız.

Demokrasi, toplum içinde yalnız bireylerin ve insanlık içinde yalnız toplumların kazanacağı bir siyasal platform değildir. Demokrasi, talepleri uzlaşan bireylerin topluma yönelik ve talepleri uzlaşan toplumların insanlığa yönelik talepleri ile meşrulaşarak güçlenen bir siyasal platformdur. Çerkes demokrasisi yorumlanırken de burası ıskalanmamalıdır. Dost veya düşman; kişi veya toplum üzerinden inşa edilmemelidir. Dostta, düşmanda; talepler karşısında direnen bir diğer anlayış üzerine şekillenmelidir. Kısaca söylemem gerekirse Türkiye'de Çerkes taleplerini destekleyen Türk anlayışı dost, Çerkes taleplerine direnen Kürt anlayışışmandır. Tam tersine; Çerkes taleplerini destekleyen Kürt anlayışı dost, Çerkes taleplerine direnen Türk anlayışışmandır. Aslında burada örnekleme hatası da var fakat bunu Türkiye'de yetişmiş bir insana bu örneği vermeden anlatabilmek çok zor. Hata var çünkü; aslında dostumuz da düşmanımız da Türk veya Kürt değil, dostumuz da düşmanımız da "anlayış" zira taleplerimizi destekleyen Türk ile Kürt de dost, taleplerimize direnen Kürt ile Türkte düşmandır. Ve hatta bugün Türkiye'de siyasal platforma yönelik ortaya çıkan her Çerkesin mutlaka karşılacağı, Çerkes taleplerine direnen Çerkeslerdir. İşte esas en büyük düşman da o'dur. Biz, dostumuzu da düşmanımızı da adres göstererek ilan etmek gibi bir hataya düşersek, bireyler veya toplumsal ittifaklarımız da yanılmış olur. Biz dostumuzu da düşmanımızı da, taleplerimize karşı yaklaşımların genel "anlayışı" üzerine ilan etmeliyiz. Bu anlamda, biz hiç kimseyi dost veya düşman ilan etmemiş olur, dostun da düşmanın da kendini seçmesine olanak vererek demokratik bir yaklaşım göstermiş oluruz.




devam edecek

2016-02-06

Sahibinin Sesi: Amir Dışekov!

Bırakın anlatsınlar şu meşhur "Asalet Masallarını" uyuyanlar, biz de burnumuzun dibinde, kokmaktan burnumuzun direğini kıran şu kokuyu anlamaya çalışalım. Pislik burnumuzun dibine kadar yaklaşırken belki kaşen peşinde koşuyorduk, belki düğün kim bilir? Ancak burnumuzun direğini kıran bu kokudan sonra, onu yok sayıp daha ne kadar sürdürebiliriz şu meşhur "asalet masalını" bilmiyorum. Adigey Cumhuriyetinin Resmi gazetesi   Sovyetskaya Adıgeye gazetesinde adını evvelden hiç işitmediğimiz bir yazar olan Dışekov, Çerkes soykırımından yüzyıllar sonra kendi anavatanına dönmüş bir geri dönüşçü için, onu hedef alan, itham eden ve hedef gösteren 2 sayfalık bir yazı kaleme aldı. Yazının Türkçe Tercümesini Cherkessia.Net web sitesinden okuyabilirsiniz. 

Adnan Khuade ismini önüne alıp, anavatanından tam 152 yıl önce, kılıç ve süngü zoruyla sürgün edilenlerin torunlarına küfür etti. Adnan Khuade'yi tanır mısınız bilmiyorum, tanımadığınızı varsayarak çok kısa açıklayayım. Adnan Khuade'de 152 yıl önce kılıç ve süngü zoruyla anavatanından sürgün edilen bir ailenin mensubu olarak Türkiye'de doğdu. Fakat Adnan Khuade yüzbinlerce Çerkes gibi burada yaşlanıp ölmeyi istemedi. Bir çoğu sadece istemezken, Adnan Khuade eyleme geçti ve anavatanına geri dönüş yaptı. Adnan Khuade, sadece kendi değil aynı zamanda yüzbinlercesinin hayalini kurduğu bir şeyi eyleme döken bir politik bir şahıstır. [1] Diğer bir taraftan anavatanına dönmeyi kişisel bir amaç olmaktan öteye taşıyan, bu uğurda örgütlenmek üzere diaspora-anavatan bağlantılı çalışmalar yürüten siyasal bir şahıstır. [2] Özellikle diasporadaki soydaşlarımızın anlayabilmesi açısından söylüyorum ki; Türkiye'dekinden daha baskıcı bir devlette, aldığı riskin ne olduğunu çok iyi bilen, yine de siyasal düşüncesini gizlemeyen tutarlı biridir. [3] Kısacası Adnan Khuade; Amir Dışekov değildir. Amir Dışekov bir kişidir ancak Adnan Khuade bir fikirdir, bir eylemdir, istikrardır. Amir Dışekov en fazla, sahibini kızdırmadan ücretli bir memur olarak yaşayabilir, bunu da ilk defa tanık olduğum isminin üstünde Adigey Cumhuriyetinin resmi gazetesinde ortaya koyduğu tutumla ispatlamıştır. Ancak Adnan Khuade, bir zamanlar kendi anavatanından, topraklarından, köylerinden zorla sürgün edilen ve bugün anavatana geri dönmek isteyenler içinde yüzbinlerce kişiyi temsil etmektedir. Eleştiri hakkına saygı duyan ve hiç kimseyi eleştirilemez görmeyen benim açımdan Amir Dışekov, Adnan Khuade'ye o ithamlarda bulunabilecek birisi değildir, bugünden sonra da hiçbir zaman olamayacaktır.

Diğer bir taraftan Amir Dışekov'un gazetede yayınlanan yazısında Adnan Khuade'nin "Ticari faaliyetlerinden daha çok özel ve siyasi yaşamıyla ilgili dikkatleri üzerinde toplayan kişi" notuna kadar anlattığı bölüm, eğer Türkiye jetleriyle bir Rusya bombardıman uçağını düşürüp, Rusya'nın Türkiye'ye yönelik yaptırımlarıyla başlayan süreçte Çerkesleri etkileyen serüveni olmasaydı, gerçekten inandırıcı olabilirdi. Hemde Rusya'nın mirasçısı olduğunu inkar etmediği, sürdürücülüğüyle övündüğü Çarlık zamanlarında boşalttıkları Çerkessizleştirdikleri Çerkesya'da Çerkeslerin tekrar çoğunluk olmasını istemese bile.  Ancak Amir Dışekov'un unuttuğu şey bizler de henüz bunu göremeyecek kadar kör değiliz ve olup biten herşeyi görüp anlayabiliyoruz. Tesadüfe bakın ki; arkamızda ne ABD, ne İsrail, ne de Avrupa yok. Yapayalnızız da. Avrupa, Türkiye veya diğer ülkeler bizim arkamızda olsaydı, Kbadaa gibi bir yerde yapılan sochi olimpiyatları daha farklı olabilirdi. Bizim yapayalnız halimiz, orada sahibinin sesi olmuş bazı soydaşlarımızın ilginç şeyler yazmasına varacak kadar bir telaş yaratıyorsa, bu halimizin potansiyel gücümüzün çok azı olduğunu da bilmesi gerekecek. 

Adnan Khuade için 80'li yılların başında Türkiye'den T.C. vatandaşı olarak gelmiş diye başlayan kısımlar ise, sanırım düşülebilecek en aciz yer olsa gerek. 1864 yılında Osmanlı topraklarına sürgün edilmiş ve bugün sürgün diasporasının en kuvvetli nüfusunun yaşadığı Türkiye topraklarında bir asır yaşadıktan sonra oraya Japon vatandaşı olarak geleceğimizi mi düşünüyor kendisi bilemiyoruz. Güya falan soy isimden, Khuade soy ismini alması ise sizin için ilginç gelecektir Amir Dışekov, ancak burada sizin anlayamadığınızı düşündüğüm Adnan'ın soyadının Güzey'den Khuade'ye, sahteden-gerçeğe, dayatılmıştan-sahip olunana geçmesi değildi. Burada garip olan Khuade sülalesine mensup Adnan'ın soyadını Güzey'e taşıyan serüvendi. Sizin tüylerinizi diken diken etse de, bu serüvende Rusya için yüzleşmedikçe asla kurtulamayacağı Çerkes Soykırımı utancından başkası değil.

Biz açıkça ve netlikle şunu söyleyebiliriz. Rusya, 1864 yılı olarak ifade edilen o tarihten yüzleşmekten asla korkmamalıdır, bunu da Ruslara düşmanca ve intikam hırsıyla tutuşarak söylemiyoruz; dostça ve adalet arzusuyla diliyoruz. Bu tarihten kaçmak korkaklıktır ve zavallılıktır, bizler Rusların korkak ve zavallı hallerinden memnun değiliz ve en başta, bütün dünya bir yana bu Çerkes Soykırımını önce Rusların sonra da Rusya'nın kabul etmesini istiyoruz. Sizin küçük bir örneği olduğunuz yaftalama ve karalamanın en doğal sonucu olarakta, yaptığı soykırımı kendi erdemiyle kabul etmeyeceği anlaşılmış bir Rusya'ya karşı bu soykırımı dünyaya taşımak, yurdu istila edilmiş, köyleri yakılmış-yıkılmış ve koca bir denizi mezarlığına çevirmiş Çerkes halkının en doğal hakkıdır. Khuade'de öyle yapmaktadır, bizler de öyle yapmaktayız. Bizler, bir tarihten önce adına soykırım denmediği için, soykırım tanımının bütün alametlerini içinde barındıran tarihimizi soykırım olarak saymamalı mıyız? Sadece üç on yıl sonra böyle bir kavram hukuki geçerlilik kazandığı için, bu kavramın gerekçelerini tamamen taşıyan bir tarih yok hükmünde midir size göre? O halde söylemeliyim ki, Çerkes Soykırımı 1864 yılında sona ermemiştir, bugün de hala etkileri sürmektedir ve son Çerkes, kendi öz yurduna dönmek isteyipte dönebileceği güne kadar 1864'ten şuana-şimdiye kadar bu suç işleniyor olacaktır.

Sizin kadar uzun yazmayacağım Amir Dışekov,

Türkiye'de ne zaman demokratikleşme talepleri dile getirilse, devlet bu talepleri dile getirenler için onların arkasında dış mihraklar var politikası yapmaktadır, bizler de sizin o hikayelerinizin daha vahimlerine çoktandır alışkınız. Çerkeslerin yaşadığı trajediyi dünyaya anlatması bir suç değildir ancak Rusyanın bunu inkar etmesi hala o suçun failliğini sürdürdüğünün bir yansımasıdır. 2016 yılında 1864 diye simgeleşen bir soykırımı devam ettirmekte olan bir zihniyet, sizler gibilerin bataklığından nem buluyor. Fakat o batak, dünyanın bütün kardeş halklarıyla birlikte kuruyacak. Ruslar ve Çerkesler, Türkler ve Kürtler, Filistinliler ve İsrailliler o gün, hep birlikte daha özgür ve adil bir hayatı tartışacaklardır.

Tarih sizin yarattığınız batakları, o bataklardan avuçlayarak savurduğunuz çamurları elbette bir köşesine yazacaktır.










2015-11-27

Rusya-Türkiye "Uçak krizi" ve Türkiyeli Çerkesler


Çeçenistan'ın çakma devlet başkanı Ramazan Kadirov; Rusya'ya bağlılık yeminleri etti bile ve bir anda Rusya'nın Çeçenistan'daki işgalci tavrı karşısında konumlanan her görüşten Çeçen ve elbette kardeş halkı biz Çerkesler, Ramazan Kadirov'u topa tutmaya başladık. Nasıl tepki göstereceğimizi bilmediğimiz gibi, bilmediğimiz zaman, bilmediğimiz şeylere nasıl sessiz kalacağımızı da bilmiyoruz galiba. Biliyorsunuz; Rusya bir süredir Suriye'de Esad rejimine karşı silahlanan teröristleri vuruyordu, Türkiye'de bu duruma karşı tepkiliydi ve geçtiğimiz gün, şeytanın aklına gelmeyen şey oldu ve Türk Hava Kuvvetlerine ait iki savaş uçağı, Rus bombardıman uçağını Türkiye-Suriye sınırının üzerinde vurdu. Vurulan uçaktan atlayan pilotlardan biri, paraşütüyle süzülürken yerden "Allah'u ekber" nidaları atan "ÖFKELİ BİR KALABALIK" tarafından vuruldu. Daha sonraları ise, Türkçe bir ses "Atma, atma, esir geliyor" diye bağırdı. Hatay Valisinin koordinasyonunda yapılan insani yardımı görüntülemeye giden basın, sözde Türkmen diye lanse edilen aslen Türkiye Elazığ nüfusuna kayıtlı bir çetebaşının Türkiye'ye teşekkürleri peşinsıra dizerek 2 pilotun öldüğünü söylüyordu.  Konumuz bu değil, ne Rusya orada gerçekten Arap halkının kara kaşına, gözüne orada ne de Türkiye gerçekten Türkmenlere kan bağıyla bir aşk besleyerek onlara her türlü anlamda lojistik sağlamıyor. Ancan bu kirli oyunun, bazı kuralları var.  İşte Türkiye, bu kurallara hakim değil ve haylazlık ediyor. Bu haylaz çocuklukta, biz Çerkeslerin Türkiye diyasporası için felakete gıdım gıdım ilerliyor. Ancak ne yazık ki, şimdi burada bahse konu olan şeyleri bir çeşit teslimiyet gibi yorumlarken gerçekten şövenist görüntü verecek insanlar bize "Rusyacı" diyecek. İşin esası, Rusyacı olmadığımızı onlar da biliyor ya, ancak bunu söylemek için içlerinde dinmek bilmeyen egoları bizim üzerimize basmak için çıldırtacak onları. Oysa biz; Suriye üzerinden dönen bu oyunda ne Türkiye, ne de Rusya taraftarı değiliz, insanlık saflarında düşüncelerimizi defalarca söylediğimiz gibi, pratik olarak bu karşılıkta oluşturduk. Fakat kenardan kenardan, bu durumdan da size bir "Çerkes sorunu çıkarayım mı." Aygün adında bir arkadaşımızın ekran görüntüsünü alarak paylaştığı bir "ne düşünüyorsun" iletisinde, kendine Çerkes diyen ve beni ikna eden bir arkadaş tam olarak şöyle söylemiş:

Savaş çıkarsa ve ciddi silah yardımı yapılırsa Rusya ile Kafkasya'da savaşacak 500 bin kişilik 10 Çerkes ordusu hazır ve nazır. Aslında bu rakam 15 orduya çıkabilir ama komünist, ateist, dinsiz, imansız ve rus kanı taşıyanları (kadirov) çıkardık mı temizinden 5 milyon çıkar. Hafife almayın, Selahaddin Eyyübü'nin ordularıda bizlerdik :) smiley smiley.

Gülmeyin, abartıları çıkarıp olayı "kafkasya"dan "türkiye"ye çektiğimizde sayıları milyonu bulmasa da, hatrı sayılacak derece de böyle insanlar var. Daha bir önceki yazım "Rusya Dışişleri Bakanlığı Hangi Kozu Oynadı?" Türk-İslam sentezi ve etkilerini konulaştırdığım altbaşlığı "2 - Din, Çerkesler ve resmen ideoloji!."  . yorumuza sunmuştum şimdi  bu konuyu bu yönüyle ele alalım. Türkiye Çerkes Kopuntusunun tabanında, Türkiye'nin Rus uçağının düşürülmesi için sevinecek nasıl bir sebebi olabilir? Eğer, içinizde tutuşan bir intikam duygusu sizi körüklüyorsa, şimdi esas konumuza gelelim. Düşürülen bir Rus uçağı, Çerkeslerin vatanına "Turist" olarak gidebilme hürriyetini bile sarstı. Geri dönüş hareketi içinde artık herşey, dünden daha zor. Geridönüş, dönüştürebilme umuduyla içinde barındırdığı bu ayrık otlarını tekrar düşünmelidir.Dönüşemeyen veya dönüşümünde sanrılar geçiren bir grup devşirme, politik hattan uzaklaştırılmalı ve siyasal örgütlenme sancıları gösteren kitlelerin önde gelenleri bu konuda birliktelik sağlamalı ve Çerkezler ile Çerkesler arasında kırmızı bir çizgiyi; dünyanın her bir yerinden gözükebilecek şekilde oluşturabilmelidir.

A - Rusya ve Türkiye arasındaki gerginlik Çerkeslere nasıl yansıyabilir?

Sembolik olarak bir kaç örnek vermek isterim evvela, az önce Jıneps Gazetesi'nin sosyal ağından Dünya Çerkes Birliğinin, Ankara'da yapılması planlanan YK toplantısı iptal edildi. Çerkesya toprağı olan Kabardey Balkar Cumhuriyetinde yaşayan bir dostumuzun Türkiye'den gelen kargosu geri çevrildi. Türkiye ile Çerkesya toprakları arasında seyehat düzenleyen Nuhoğlu Turizm'in de eşya götürmeyi reddettiği ve oraya giden eşyaların gümrükten geçmediği hatta kişilerin de kabul edilmediğini söylemiş. Rusya'daki Türkiyelilere yığınla dert ve baskı oluşturuldu bile. Hatta işadamlarının Çerkesya'nın Sochi topraklarındaki gözetimevlerine toplatıldığı da söyleniyor ve bir dizi iz daha peşinde; henüz bir hafta önce Rusya'nın Suriyeli Çerkesler için sarfettiği "Yurttaşımız değiller" sözü, kulağımızda çınlıyor. Türkiye ile Rusya arasında başlayan bu gerginlik bir kaç dalda Türkiye'ye yansıyacak. En başta, Rusya ile ticaret yapan burjuvaya, devletlerin taraflarınca vardıkları işbirliğine, karşılıklı olarak inşaat sektörüne. Bu durumdaki olay tamamen ekonomik, ancak tüm Çerkesler nedzinde bu yansımanın en mağdur ettiği geniş benzer kitle elbette Çerkesler olacak.  İşte bunu görebilmek için, azıcık bilgi ve vatana karşı aidiyet hissi gerekirken, görememek için gözü köreltecek kadar başkalaşım geçirmiş olmak gerekir.

Çerkesler ile Yurtları arasına, Türkiye'nin uçak krizi de girdi. Birgün Rusya, bugün böylesi krizlerden sonra Türk refleksi gösterip 500 bin kişilik 10 ordu kuran hayal gücüne dayalı devşirilmişliği önümüze koyup; siz artık yurttaş değilsiniz diyecektir. Bizde derler ya "Kraldan kralcılık" diye, konu tam böyle; Türkiye'li bir çok Türk, Rusya ile arasında çıkacak krizden yana değilken ve hatta Türkiye Devlet erkanının en başının "Bilseydik, vurmazdık" demesine rağmen; içlerine enjekte edilmiş Türk zihni, şovenizmin zirvesine çıkıyor.

Demek ki artık, asla geri dönüşmeyecek bir taban kitlesi var ve o kitleyi dil, yurt ve eşitlik isteminin dışında tutacak bir söylemi hayata geçirme vakti gelmiş.