#APiSCANBERK

Canberk Apiş'in Kişisel Günlüğü

Çerkes Diasporası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2017-04-30

Hiç olmamış gibi..



Çerkes gözlerin neler görüyor sigoş?

Gün, güneş; Bu güneş ki; Çerkes gözleri tatil gören sigoşlara tatlı mı tatlı, piknik havası.. hele bir de düğün yapılır bu güneşin altında sormayın gitsin; tadından yenmez!

Ee dile kolay; çetin geçen kışın ardından herkes bu güneşi bekler. Çerkesler de öyle!  Çerkesler baharı sever, düğünü sever, zexesi sever.. hele bir de günlerce sürerse, hele bir de gece ateş yakılıp sohbet edilirse; vay anam vay!

Düşünsenize! Bütün gün düğünde oynamış durmuşsunuz, yemişsiniz Çerkes yemeklerinizi.. akşam tabi herkes yorgun, ateşi yakıyorsunuz, etrafında yuvarlak oturmuşsunuz, o güzelim tatlı mı tatlı, asil mi asil Çerkes sohbetine başlıyorsunuz. Yuvarlakta oturanlardan bir arkadaş başlıyor:

- Nart mitolojileri dünyanın en eski mitolojilerinden biridir tabi bu da Çerkeslerin geçmişten bugüne ne kadar köklü ve asil bir halk olduğunu çıkarır; Yunan mitolojisi bile bizden feyz almıştır.

Yuvarlaktaki herkesin göğsü kabarıyor; ee! Nartların torunları onlarda tabii... Sonra yuvarlaktan başka biri söz alıp başlıyor anlatmaya:

- Çerkeslerin yüzlerce yıldır soyadları var, tabi bu da Çerkeslerin geçmişten bugüne kadar ne kadar köklü, asil ve medeni bir halk olduğunu ortaya çıkarır.

Yuvarlaktaki herkes o an itibariyle müthiş bir coşku yaşıyor içinde, anlatılır gibi değil! Bu coşkuya dayanamayan bir genç hızlıca giriyor söze:

- Çerkeslerin hapishane kavramı yoktur, bu da xabzenin sosyal yaşamda nasıl adalet sağladığını ve toplumu bir arada düzenli tuttuğunu gösterir, bu da Çerkelerin ne kadar adalet dolu, köklü, asil ve medeni bir halk olduğunu anlatır diyor!

Yuvarlaktaki insanların içi bayram yeri, nasıl bir insan hiçbir çaba sarf etmeden adaletin timsali, köklü, asil ve medeni bir halk olmayı başarabilirdi ki Çerkeslerden başka? Bu asalet patlamasıyla bir genç hınzır gibi giriyor söze:

- Kadınlar evlendikten sonra da kendi soyadlarını kullanır, kadınların toplumdaki yeri hiçbir medeniyette olmadığı kadar kuvvetlidir; bu da Çerkeslerin ne kadar nazik, adalet dolu, köklü, asil ve medeni bir halk olduğunu ispatlar diyor.

Yuvarlaktaki herkes o an itibariyle bir asalet patlaması yaşamaktadır. Zaten mevsim de elverişlidir bu patlamayı yaşamaya; bahardır!...

Fakat fazla asalet; insanda uyuşukluk, unutkanlık, kaygısızlık yaratır. Hiçbiri Çerkesce konuşmamayı yadırgamamakta, sebeplerini düşünememekte ve buna dair hiçbir kaygı hissetmemektedir bu gençlerin. Bu gençler; atalarının tarihini iliklerine kadar sömürürken acılarını zerre kadar hissetmemektedir.

Çerkes gözleri gün, güneş gören arkadaşlar. Güneş insanoğlu için ve dahası dünyadaki tüm hayat için kainatın en değerli varlığıdır. Eğlenmek de yemek yemek gibi müthiş bir ihtiyaçtır ama fakat unutmak da nefessiz kalmak gibi  tehlikeli ve ölümcüldür. Gördüğünüz bu  güneş; 2 Mayıs tarihinde TBMM'nin aldığı bir kararla Gönen-Manyas yöresi Çerkesleri için; acıyı, susuzluğu, tekrar sürgünü, ötekileşmeyi, yoksullaşmayı ve ölmeyi temsil ediyordu. Yöre Çerkesleri o tarihte alınan bir karardan sonra Türkiye'nin ilk iç sürgünü olan Gönen Manyas sürgününe uğradılar! 1 gün etmeyecek süreyle hazırlanmaları emredildi ve yanlarında sadece bir öküz arabasının taşıyacağı kadar yük götürülmesine izin verildi. Afyon'a kadar bu güneşin altında yürüdüler. Afyon'da hayvan vagonlarına bindirildiler ve paramparça edildiler.

Nasıl oluyorda yok sayıyorsunuz? Nasıl oluyorda Çerkes gözleriniz bunu göremiyor? Unutmanız mı emredildi? Hiç olmamış gibi yapınca, tarihte o insanların çektiği acılar siliniyor mu sanıyorsunuz?

2017-02-22

Çerkeslerin yarını ne olacak?



Bugün Türkiye'de tüm büyük illerde gördüğümüz Suriyeli mültecilere baktıkça hüzün doluyorum. Vatanını terk etmenin ne demek olduğunu aslında en iyi Çerkesler bilebilirler. Çerkesler de 1864 yılında hem deniz hem kara yoluyla bugünün Türkiye'sine gelmişlerdi. Geçtiğimiz aylarda İstanbul'da sırf etnik bağımız olduğundan ötürü merhabam olan bir insanla oturup çay içerken mültecileri kastederek "bunlar da buraya doldu" demesi üzerine parladım. Savaş görmüşüz, ölüm yaşamışız, vatan terk etmişiz... gelmişiz; aç kalmışız, hasta olmuşuz, ölmüşüz... kadınlarımız beyaz köle diye pazara çıkarılmış, asker olarak balkanlardan-ortadoğuya kadar her bir yere yerleştirilmişiz, her savaşta ve isyanda ölmüşüz, öldürmüşüz.. şimdi kalkmış; neredeyse bizimle aynı yollarla bu ülkeye sığınmak zorunda kalan birilerini beğenmiyoruz. Tarihsizlik, hafızasızlık, onursuzluk bu! Halbuki Çerkeslerin en çok övündüğü atasözüdür Psem Yipe Nape! Yani: Candan Önce Onur Gelir...

Bu olaydan hemen sonra ben masadan kalktım ama aklım masadan kalkmadı. Aklım Suriyelileri düşünmeye başladı. Türkiye, Suriye'deki terör örgütlerine yardım ve yataklık yaptı, silah verdi.. dünyanın her bir yanından teröristlere Suriye'ye açılan kapı oldu, kolaylık sağladı ve ülkenizde iç savaş çıktı... yeriniz yurdunuz yıkıldı, belki bir çok arkadaşınız, eşiniz, dostunuz öldü... belki çocuğunuz öldü... kaçtınız! Ölümden, terörden, yıkımdan kaçtınız ve yurdunuzu cehenneme çevirmek için elinden geleni yapan, bir çok şeyim sorumlusu olan ülkeye sığınabildiniz. Avrupa sizi istememiş. Türkiye siz Avrupa'ya gitmeyin diye milyar paralara anlaşmış avrupayla... kalmışsınız Türkiye'de... Düşünebiliyor musunuz? Ülkenizde terörü destekleyen ve yurdunuzu terk etmek zorunda kalmanızın ana sebebi olan bir ülkeye sığınmışsınız... bu ülke; sizin varlığınız üzerinden dış siyaset yapmış! Açarım haa kapıları demiş! Otobüslere bindiririm ha! demiş... Avrupa da sırf siz gelmeyin diye çok şeyi görmemezlikten gelmeye razı olmuş... düşünebiliyor musunuz? Sonra kalkmış adamın birisi; hayatı boyunca iktidarı hiç sorgulamamış, bir şey için bu yanlış dememiş birisi... sizi yadırgıyor.. düşünebiliyor musunuz?

Hiç tahmin edebilir misiniz acaba, o kişinin de sizin gibi geldiğini?

Neyse!

Bu konuyu çok derinlikli düşündüm kendi kendime, utanarak, sıkılarak...

Hem bu ülkenin bir vatandaşı olarak utandım, sıkıldım. Hem de Suriye'liyi yadırgayan adamın soydaşı olarak..

Bir yönüyle farklı zamanlar da eşit kaderi yaşayan toplumlardan Çerkesler içlerinden böyle insanlar çıkarıyorlarsa ne diyelim; sonumuz hayır olsun.

Şuan yaşadığımız ülkenin güney doğu sınırları kanlar içinde.. o topraklardan kaçıp sığınacak yer arayanlar ise devlet eliyle yerleştirildikleri kamplarda her türlü istismara uğradılar hem devlet eliyle hem de halk eliyle. Suriyeli kadınlar Türkiye'de de parayla satıldılar. Güney doğu illeriyle ilişkisi olan herkes bunu iyi biliyor. Üniversite mezunları dahil bir çoğu inşaatlar başta olmak üzere bir çok sektörde ilikleri sömürülürcesine çalıştırıldı, mesleğinde inşaatçılık olanlar da bunu iyi biliyor. Geçen gün Türk işverenin Suriyeli işçiye bakış açısının tablosunu çizen İzmirli faşistin teki, işe geç kaldığı iddiasıyla darp ettiği Suriyeli işçinin üzerine basarak poz veriyor ve bu pozu sosyal medya hesabında "Türkün Suriyeliden intikamı" diye paylaşıyordu, ya paylaşılmayanlar? Burdur'un bir beldesine bağlı köyde fayans işçisi olarak çalışan Suriyeli inanılmaz düşük ücrete şap döküp fayans döşüyordu, babamın arapçası vasıtasıyla konuşabildiğim kadarıyla şuana kadar (3 yıldır Türkiye'de) çalıştığı en iyi iş bu olmuş. Babam kendisine; devlet size yardımda bulunmuyor mu diye sormuş, kamplarda kalırsak bakıyor demiş. Neden kamplarda kalmadıklarını ise hepimiz iyi biliyoruz bence. Büyükşehirlerde dilencilik yapanların çoğu da Suriyeli değilmiş (deyimine göre) Suriyeli taklidi yapan Türkiyelilermiş.

Neyse...

İşte kanlar içindeki komşularımızdan gelip sığınanların en hafif hali bu, hafızasız olmayanlar bu toprakların nasıl kanlar içinde kaldıklarını iyi hatırlayacaklardır. Tunus'ta başlayan ve domino gibi Suriye'ye kadar dayanan, batı medyasının ve Türkiye'nin o meşhur "Arap baharı" anlatımlarını kim nasıl unutabilir.

Bu süreçte komşularımıza kan dökmeye gelen kiralık katillerin son durağı hep Türkiye idi ve dahi savaşta yaralanan katillerin tedavisi de Türkiye'de yapılıyordu. Bu süreçte Türkiye'de yuvalanmadık yer bırakmayan bu katillerin örgüt/leri; Batının Suriye politikasını değiştirerek Türkiye'yi ters köşe etmesi sonucunda tam da Putin'in yıllar önce söylediği gibi yapmaya başladılar. Putin şöyle demişti: "Bu akrep onu cebinde taşıyanı da sokar." Bir çok terör saldırısına maruz kaldık, bildiğimiz son saldırı yılbaşında gerçekleşti ve henüz bu katillerin büyük çoğunluğunun hala yerleştikleri bataklarda duruyorlar.

ve dahası... 15 Temmuz'da darbe yapmaya kalkışanlar; -ki onlar da bir zamanlar Türkiye'nin cebinde taşıdığı akrepti ve Türkiye'yi soktu- bize gösterdi; Türkiye'de bir zamanlar devlet eli ve yardımıyla bu ülkede devletin her türlü kademesi dahil, Türkiye'nin her yeri teröristlerle dolduruldu. Tam bu atmosfer de devlet siyasi bir gerilim yaratacağı ayan beyan ortada olan bir hamle yaptı. Yetkilerin tek elde toplanacağı bir başkanlık sistemini referanduma taşıdı. O da yetmez gibi, Meclisin 3ncü büyük partisi olan ve Türkiye'de sessiz sedasız kalmayacak bir kesimi temsil edenleri hedefine oturtarak parti başkanlarını, milletvekillerini, il eş başkanlarını, ilçe eş başkanlarını, belediye eşbaşkanlarını ve binlerce parti çalışanını tutukladı. OHAL sebebiyle yayınladığı KHK'larla Akademi dahil, Yargı dahil, ülkenin her kurumunu kendine biat eden kişilerle doldurmak için boşalttı.

Bir kriz yaşandığı çok bariz, ancak henüz bir savaşa dönüştüğü söylenemez. Allah muhafaza ya istenmeyen olur da Türkiye'de bu krizden gizlenerek-beslenerek güçlenen ışid hücreleri, fetö teröristleri bir kargaşa çıkarırlarsa?

Ya da hiçbir kriz çıkmadan tüm yetkiler bir kişide toplanır ve bu kişi tüm bu yetkilerini kötüye kullanmaya, ezmeye, sindirmeye her zamankinden fazla başlarsa?

Ya da bu referandum evet ya da hayır da çıksa...

Çerkesler yarını her ihtimaliyle nasıl değerlendiriyorlar. Gelin kısa kısa bir kaç olayı hatırlamaya ve düşünmeye çalışalım.

Geçtiğimiz günlerde Çerkes camiası için emek veren ve bir çok kesim tarafından bu emekleri hoşgörü ile karşılanan Ghut Erdoğan Boz'un da dahil olduğu bir çok akademisyen meslekten ihraç edildi. Dahası şurasına yüksek ihtimal ki ne fetöcü ne dhkpci ne pkkli ne de başka silahlı bir örgütten olmayan ve henüz toplumumuz tarafından pek bilinmeyen Çerkesler de görevlerinden ihraç edilmiş olabilir.

Ondan önceki aylarda Türkiye'de sadece Çerkeslere yönelik program yapılması için ve Çerkes bir sunucu ve ekibin hazırladığı "Marje" programını barındıran İMC TV kapatıldığında, web sayfaları bile kapatıldığında  Türkiye'de Çerkeslerin 2 hafta üst üste kendi gündemlerini seçip konuşabilecekleri tek bir program kalmadı.

ve dahası; iktidarın kanatlarının altında Türkiye'de devletin her kurumunun en önemli yerleriyle birlikte orduya da sızarak darbe yapacak cesarete ulaşan FETÖ örgütü boğazda onlarca insanla birlikte toplumumuzca tanınan Erol Olçok ve onun henüz çiçeği burnunda oğlu! öldürüldüğünde ve onların katillerini o mevkiye taşıyanlar hakkında henüz hiçbir şey yapılmıyorken

ve dahası; sözde demokratik açılımlarla devlet televizyon ve radyosu TRT'nin Kürtçe, Arapça ve daha başka dillerde 24 saat yayına başlayıp TRT Çerkesce talebinde bulunan insanlara TRT Türk, TRT Avaz izleyin diye yanıt gönderilince hiçbir şey düşünemiyorken

ve dahası; Bu ülkede hala kardeşçe yaşanabileceğini, komşuların savaştan yıpranan çocuklarının tekrar sevindirilebileceğini inanan içlerinde bizim canımız-ciğerimiz olan Nartan ve Ferdane'ninde olduğu üniversite öğrencisi ve sivillerin kuş uçurulmayan bölgede ellerini kollarını sallayarak gelen bir canlı bomba tarafından katledilmesinden sonra susmayı bile beceremeyenlere hala tahammül ediyorsak

Sözde en kan ve soy kardeşimiz, kendimizden zinhar ayrı görmediğimiz Abhaz halkının Anavatanı Abhazya Cumhuriyeti'nin seçim sandıklarına Türkiye polisi el koyarken, el pençe duruyorsak

Çerkes sorunlarının araştırılması ve çözüm üretilmesi üzerine meclise verilen önergeye ilk başta biz karşı çıkıyor ve engel oluyorsak

Tabii ki korkacağız yarından.

Bu topraklarda bir anne deyimi olarak "herkes kendini kurtarır, sen ortada kalırsın" diye bir söz vardır. Ne Türkün ne Kürdün bir Çerkese ihtiyacı yok. Onlar şuanda "birlikte yaşamak" ile "birlikte yaşamamak" arasında kavga dövüş ediyorlar. Ya birlikte eşit yaşayacaklar ya da birlikte yaşamayacaklar bana göre. Şöyle bir açıp Irak, Suriye ve Türkiye'nin Kürt bölgesine göz atınca; Kürtlerin de, Türklerin de yarından korkuları olmadığını görürsünüz. İkisi de yarından emin, ikisinin de alternatifleri var. Onların kavgası yukarıda söylediğim gibi.

Ya biz?

Ethem Pşevu gibi birisinin en öndeki askeri olup, ölüp-öldürüp sonra yine mi değersizleşeceğiz?

Ya da Suriyeli Çerkesler gibi, Anavatanımıza alınmazsak Avrupa'ya mı kaçacağız?

Artık herşeyi bir kenara bırakıp, bir Çerkes olarak bunları da düşünmek zorundayız. Bu zorundalığı biz değil; hayat dayatıyor.


2017-02-14

Sosyal Medya Çerkesler içinde bir fırsat olabilir



Kuşkusuz ki büyüklerimiz gençlerin internette geçirdikleri zamandan zaman zaman şikayetçi olabiliyorlar. Geçtiğimiz aylarda babam torununun daha bu kadar küçük yaşta internette etkin olmasına duyduğu üzüntüyü kendi çocukluğundan kalan anılarıyla anlatıyordu. Ancak babama açıkçası çok da fırsat vermeden, artık herşeyin değiştiğini ve bu artık geri dönülmeyecek kadar içselleştiğini anlatmak zorunda kaldım. Dünyada hepimizin bir yerel bir de global kültürleri oldu, babam ve akranları global kültürü nasıl radyo ve televizyonda yaşattılar ise torunları da internet ve sosyal medya da yaşayacaklar. Açıkçası ben kendimi ve akranlarımı tam bu iki global kültürün geçişine koyuyorum, televizyonla büyüyenler ve fakat intereneti de öğrenenler kısmına.

İnternetin zararları anlatmakla bitmez, ancak sadece zararlarını anlatırsak pesimist gibi boş tarafa bakıyor olmaz mıyız? Çünkü aynı zamanda internetin yararları da anlatmakla bitmez. Mesele; interneti hangi yönde kullanacağımıza kalıyor.

İnternet yalnızca film-dizi izlediğiniz, oyun oynadığınız, alışveriş yaptığınız bir yer değil. Hatta hiçbiri değil! İnternet bir taşıyıcı, sunan ile alan arasındaki o bağlantı. Biz sürekli alan gibi; ne sunuluyorsa onu almaya çalışmak zorunda da değiliz.. belki bizim de sunacak bir şeylerimiz olabilir?

Çok düşündüm, bu kadar düşünmüşken de 2 satır yazarak daha önce düşünmeyene düşündürmek, düşünene cesaret vermek, bir şeye ortak olmak istedim.

Derneklerde sosyal medya komisyonları kurulur ve bu komisyonlar gençlere interneti nasıl faydalı kullanabiliriz diye kurslar verebilir.

Mesela geçtiğimiz gün "Çerkeslere Sorduk" isminde bir anket çalışmam olmuştu, en çok kullandığınız sosyal medya aracı sorusuna neredeyse %90lık kesim Facebook demişti..

Kursumuz da "Facebook nasıl bir fırsata çevirilebilir?" düşünülebilir. Düşünüldüğünde çok fazla şey de ortaya çıkacaktır. Zaten genel yapısı itibariyle hem bireyler, hem dernekler hem de örgütler facebook'tan nasipleniyorlar. Duyurularını, bildirilerini, fotoğraflarını, videolarını paylaşıyorlar.

Ancak bu facebook'un engin deryasında çok sığ bir faydalanma biçimi.. daha fazla, hatta çok daha fazla bir şekilde faydalanmak mümkün. Bunu olabilir kılmak için tek yapılması gereken şey; bunun üzerine kurulmuş küçük bir topluluk ve bu topluluk için bir fikir.

O zaman size küçük bir fikir; şuan Çerkes toplumunda unutulmaya yüz tutmuş bazı şeyleri neden kısa filmler haline çevirmeyelim?

Ne mi lazım? Anadil kursuna katılan bir kaç gönüllü kursiyer, kameralı telefon, temel bilgisayar bilgisine sahip bir kaç kişi, bir de unutulmaya yüz tutan o şeyle ilgili hikaye yazabilecek bir hayalperest...  Hepsi var..

O zaman bir küçük fikir daha...

Anadil kursu öğretmeni neden bir filmin diyaloglarını Çerkesceye çevirerek kurs vermesin ki öğrencilerine? Neden yıl sonunda bu filmi Çerkesce altyazı ile izlemeyelim ki?

Belki bir sonraki sene Çerkesce dublaja bile geçebiliriz...

İçinizde çok yetenekli insanlar var, bu yeteneklerini her yerde paylaşıyorlar. Bir tek derneklerimize geldiğinizde bu alan olmadığı için haluj yeyip şeşen oynursunuz. Gençler; yetenekleriniz Çerkesleri 21nci yüzyıla adapte edebilir ve unutulmaya yüz tutan şeylere bir güneş gibi doğabilir!

Derneklere koşun ve yetenekleriniz ile Çerkesliğe hizmet etmek için yönetim kuruluna baskı yapın! Eminim ki bir çok yönetim kurulu bu fikriniz için size teşekkür bile edecek..






2016-12-31

2016 Biterken Çerkesler: Yüzyılda iyi olan şeyleri yitirdik, kötü olan şeyleri koruduk.



2016 yılı dünya tarihinde derin izler bırakarak geride kalıyor, son günün ilk saatlerinde bu izleri düşünüyorum ve gelecek on yılları ve hatta asırları, bu yılı nasıl değerlendirecekleri konusunda öngörülerde bulunmaya çalışıyorum. 2016 yılı dünya üzerinde bir çok toplumu doğrudan fiziksel ve psikolojik olarak etkiledi ve yine bir çok toplumun sosyal ve ekonomik düzenini etkiledi. Egemen veya görece egemen toplumların bu etki üzerinden çeşitli politikalar ürettiklerini gördük, kimileri insanlık krizi olarak adlandırabileceğimiz bu şiddet sarmalını kendileri açısından fırsat bildiler, acı çeken, her yönüyle ağır şiddet gören toplumları kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmayı denediler ancak  egemenlerin çıkarları çakıştıkça bu şiddet sarmalı derinleşti. 2016 yılını bütün dünya için hiç özlenmeyecek bir yıla çeviren faktör de bu şiddetin derinliğidir. Bu derinliğin de tek sebebi bir insanlık krizini kendi çıkarları doğrultusunda fırsata çevirmekten başka amacı olmayan politikalar üretmektir.

Egemenleri bir kenara bıraktığımız da, görece egemen toplumların da bu krizde "kendi haklı gerekçeleriyle" bir politika ürettiklerini gördük ancak yavaş yavaş tüm politikalarının egemenlerin politikalarına doğru kaymasına da şahit olduk. Senenin son günlerinde sahada hakimiyet kuran tüm grupların iki egemen politikadan biriyle iç içe girmeye başladıkları artık herkes tarafından hissedilen bir gerçekten ötesi değil. Bu saatten sonra 2017 yılının iki egemen politika arasındaki rekabete dönüşeceği de neredeyse kesinleşti. Çizgisini bu iki politika arasında biriyle paralelleştirerek sahada kalan grupların bu saatten sonra kendi politikalarını bağımsızlaştırabilmesi imkansız, artık paraleli oldukları büyük politika da küçücük bir pay sahibi olmaktan başka kaderleri kalmadı.


Öte yandan 2016 yılının bıraktığı bütün izlerden, her görüşüyle sırtında taşıyan fakat ısrarla bunu yok sayan bir toplum olarak Çerkesler, "hiçbir şey yapmaya" son sürat devam ettiler. Yıllardır bir çok kişinin de tabiriyle kendini dünya da "fanus içinde" sanarak yaşamak Çerkeslerin yeni çağdaki vebası. Sürekli ve yoğun biçimde karşısındaki diğer Çerkese yönelik agresif ve eleştirel yaklaşımlarına bakıldığında insan Çerkeslerin bu gezegende yaşamadığını sanabilir, ancak bilmeyenler için söylemeliyim ki Çerkesler bu gezegende yaşamaktadırlar ve hatta 2016 yılını dünya için karanlığa, kana, teröre ve gözyaşına çeviren insanlık krizinin merkezindeki toplumlardan birisidir de.

Müslüman Çerkesin-Sosyalist Çerkese, Sosyalist Çerkesin-Müslüman Çerkese, arada derede ikisi de olup birinde daha fazla yoğunlaşanların da, diğer tarafta yoğunlaşan Çerkeslere yönelik bitmek tükenmek bilmeyen "dalaşı" sürerken, terör saldırıları sonucunda hayatını kaybedenler içerisinde Çerkeslerin de olduğunu anlayamamaları, kurumların arama motorlarında "terörü lanetleme mesajı" olarak aramaları sonucu ulaştıkları kalıp mesajları yayınlama kolaycılığı, bölgedeki ve dünyadaki tırmanan şiddetin Çerkeslere yönelik her alanda oluşturduğu baskıyı değerlendirme yoksunlukları Çerkeslerin hala "rüyalarında" yaşadıklarının en net sonucu. Yaşananlara sadece mezhepsel, dinsel veya siyasal tepki verme eğilimleri, bu tepkilerin hiçbirisinin Çerkes toplumuna yönelik anlamlı bir değer taşıyamıyor olmaları Çerkeslerin varlık öncelikleriyle ilgili ipuçlarıyla dolu. Kimisi sahilde kumdan kale yapar gibi ciddiyetsiz, altyapısız, araştırmasız kampanyalar yürüterek kendi egosal açlığını gidermeyi denerken, kimisi artık aracına dönüştüğü görüşün politikalarından başka söyleyecek hiçbir şey bulamaz halde. Birbirini-birbirinin karşısına koyarken eline su dökülmez derece de ayrışacak nokta bulma ustaları, birbirinin yanına gelmesi gereken noktalarda bırakın başarısız girişimi-denemeyi, aklına bile getiremiyor.

Türkiye'yi diasporasal olarak siyasi farklılıkların derinliğinden ötürü yaklaşılmaz eğrilik olarak değerlendirmeyi denesek, anavatanda Türkiye ile hiçbir ilgisi olmayan ve tamamen saf olarak Çerkesleri ilgilendiren meselelerde dahi bir araya gelmedikleri gerçeğini gözlemliyoruz. Adnan Khuade olayı ve diğer Çerkes aktivistlere yönelik baskılar da bunun örnekleri. Anavatanda yaşayan insanların da bu girdap içinde sürüklendiklerini görüyoruz.

2016 yılı Çerkesler için 1916 yılından farklı mıydı emin değilim, ancak 1916 da bizimle olan bir çok şey artık bizimle değildi.  Geçen yüzyıl da iyi olan çok şeyimizi kaybettik ancak kötü olan bu durumumuzu ne yazık ki koruduk. Umarım 2017 yılında bu kötü huyumuzu kaybeder, iyi bir huyumuzu korumayı becerebiliriz.  Çerkes gibi düşünebiliriz. Çerkes gibi yaşayabiliriz.

2016-11-08

Bugünün siyasi tarihi ve Çerkeslerin yarını




AKP'nin bugün birilerine verdiği hiçbir teminat yarın için geçirdi değil ama ne yazık ki birileri  bunu göremeyecek kadar kör durumda. Gazeteler, televizyonlar, radyolar kapatılmış, gazeteciler, yazarlar, aydınlar tutuklanmış, milletvekilleri, siyasiler [...] valilikler her türlü gösteri ve yürüyüşü yasaklıyor, iki kişi bir araya gelindiğinde plastik mermi, toma, biber gazı kullanılıyor, polis milletvekilinin ellerine "kes lan" diyerek vuruyor, sırf onun kaburgasını kıramadı diye, oğlunun kaburgasını kırarak onu cezalandırıyor ve televizyon da hükümet sözcüsü hala "demokrasi" diye bir şeyler söyleyebiliyor.h

Anayasayı fiilen ihlal etmekle övünen bir adam, ki bu adamın oğlu daha geçtiğimiz yıllar da kara para aklama, hırsızlık ve nitelikli dolandırıcılıkla itham edilmiş ve ifadeye çağrılmıştı ve bu adam her türlü hukuku çiğneyerek oğlunu ifade vermeye göndermemişti, işte şimdi çıkmış diyor ki "Hiç kimse hukuktan üstün değildir." Daha dün MİT tırlarıyla Suriye'deki terör örgütlerine silah gönderdiği belgelenmiş bugün çıkmış "Terör bumerang gibidir" diyor ve televizyon da hükümet sözcüsü hala "demokrasi" diye bir şeyler söyleyebiliyor.

"Ya başkanlık ya kaos" diyen bir adam bugün çıkmış  parlamentodan bahsediyor, bunları konuşmanın yeri Meclistir demekten zerre çekinmiyor. Kendisinin partisinin de, hükümetin de başına nasıl geldiğini sanki hiç hatırlamıyormuşçasına anamuhalefetin HDP'nin adını bile anmaktan korkarak usulen hazırladığı bir bildiriye "Nedir bu kepazelik" diyebiliyor. Aynı zamanda Suriye'den yaralı teröristleri alıp tedavi edip geri gönderdiğini unutarak "Hiç kimsenin milletin parasını teröre peşkeş çekmeye hakkı yok" diyor ve televizyon da hükümet sözcüsü hala "demokrasi" diye bir şeyler söyleyebiliyor.

"Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz" diyen birisi,  bugün milletvekili tutuklamalarıyla ilgili siyaset yaparken zerre kadar tereddüt etmiyor. Anayasayı fiilen ihlal eden adamın bunu meşrulaştırması için başlayacağı çalışmanın ayağına katılırken yeni kapıda yanyana görünmekten tereddüt etmiyor, bu ortamda mağdurlarla yanyana görünmekten ödü kopuyor. Dokunulmazlıklar ile ilgili AYM'ye başvuru sürecinde "Destek vereni partiden atarım" diyor ve parti sözcüleri çıkıp hala "demokrasi" diye bir şeyler söyleyebiliyor.

Muhalif bütün milletvekillerinin, gazetecilerin, yazarların, akademisyenlerin, siyasilerin tutuklandığı, televizyonların, gazetelerin ve radyoların kapatıldığı, meydanların halka yasaklandığı bir ortam da  demokrasinin varlığından söz etmek ayrı bir marifet.

***

En başından bu yana, ülkede gelişen her şeyin bize olan etkisini anlatmaya çalıştım Çerkeslere. Sadece kötü şeylerin değil, iyi şeylerin de. Fanus içinde olmadığımızı, dış dünya ile etkileşim halinde olduğumuzu yazdığım bir çok yazı var. Rusya ile başlayan uçak kriziyle, Türkiye'nin Suriye politikasının Çerkeslere verdiği zararı bugün inkar edebilecek kimse olmamasına rağmen, bunu Rus düşmanlığı üzerinden hala övecek bir sürü insan var. O halde sanıyorum artık hiç kimse, ülkede gelişen hiçbir şeyin bizi etkilemeyeceği iddiasında bulunamaz ve dış dünya ile etkileşim halinde olduğumuzu kabul eder.

Peki bugün yaşananlar ışığında baktığımız zaman Türkiye, Çerkesler için nasıl bir öngörü oluşturuyor?


İktidarın artık tek bir siyasi parti olduğu söylenemez, çünkü iktidarın günahı sırtında kendi başına taşıyacağından fazla ağırlaştı. İktidar artık bir koalisyondur ve bu koalisyonun bir ortağı da MHP'dir. Birlikte kurdukları koalisyon iki günlük değildir, AKP'nin savaş politikalarına girmesiyle birlikte ki özellikle haziran seçimlerinden sonra çok açık bir şekilde bir ilişki geliştirmişlerdir. Zaten o günden bu yana Türkiye Halklar açısından giderek gerilemiştir. Halkların sadece birlikte siyaset yaptıkları alanlar değil, birlikte konuştukları televizyonlar, birlikte yazdığı gazeteler de kapatılmıştır. Halklara duyarlı gazeteciler ve yazarlar da tutuklanmıştır. Çerkeslerin kendini topluma karşı ifade edebilecekleri her türlü alan saldırı altında tutulmakta ve baskılanmaktadır. İMC TV'nin kapatılması örneği Çerkeslerin Çerkes olarak kendilerini topluma aktarabildikleri bir alanın nasıl yok edildiğinin göstergesidir. Bugüne kadar parlamento da Çerkes sorunlarının araştırılması ve önüne geçilmesiyle ilgili önerge veren isimlerin tutuklanması da Çerkeslerin kendini devlete ifade edebildikleri vekillerinin susturulması ve baskılanmasıdır.

Çerkeslerin siyasi olarak aynı düşünmediği, Türklerin ve Kürtlerin de aynı düşünmediği kadar elbette gerçek, hiç kimsenin bütün Çerkesler adına açıklama yapması doğru değil ancak aynı düşünen-düşünmeyen bütün Çerkesleri ilgilendiren şey Çerkesliktir. Çerkes halkının dilinin, kültürünün yaşanmasına, gelişmesine ihtiyacı olduğu da açık. Bugün genç Çerkes nüfusunun çoğunluğunun anadilini bilmediği gerçeğini hiçbir parti taraftarlığı yok edemiyor, bu anlamda Çerkeslerin kendilerinin bu sorunlarını ifade edebileceği ve çözüme odaklı siyasal faaliyet yürüterek bu sorunun önünü almayı deneyecekleri alanla, bugün iktidar zihniyetinin yok etmeye çalıştığı alan farklı değil. Bu anlamda iktidarın yok ettiği alanı savunmak, Çerkes dilini ve kültürünü de savunmaktan ötesi değil.

"Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir" diye bir söz vardır, Çerkeslerin hukuki olarak yok sayıldığı, kendi dili ve kültürleri için siyasal faaliyet yürütüldüğü, topluma hitap ettiği alanların kapatıldığı bir zeminin hiçbir Çerkes için hayırlı olmadığı belli. Nasıl dün yaşanan "Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz" demelerle "AYM'ye başvuru için destek vereni partiden atarım" demelerle, "Yenikapı ruhu" içine girmelerle bugünlere gelinmişse, bugünde başta Kürtler olmak üzere tüm muhalefete saldırılar, yarın Çerkeslerin başına ne geleceğinin en net göstergesi.

2016-09-03

Suriye'ye Çerkes gibi bakmak lazım.



Suriye'de yıllardır süren kanlı savaşın bir mağduru da Çerkesler, ancak Türkiyeli Çerkesler bunu ya konuşmadığı ya da çok sessiz konuştuğu için ne Türkiye'de ne de dünyada bununla ilgili bir gündem yok. Geçtiğimiz aylarda Suriye Demokratik Güçleri Menbiç'i kanlı örgütün elinden kurtardığında biraz bekleyeyim, sonuçta Menbiç Türkiye'li Çerkeslerle akrabalık kurmuş Çerkeslerin de yaşadığı bir yer dedim ancak nafile. Türkiyeli Çerkesler Suriye'deki savaşı kendileri olarak bakabilmenin çok uzağındalar ve genel Türkiye toplumu gibi hafıza sorunu yaşamaktalar. Bu günlerde islam aleminin kurban bayramı yaklaşmasıyla Suriyeli kardeşlerimize yardım adıyla toplanan kurban derisi kampanyası belki bize yardıma muhtaç Suriyeli Çerkesler olduğunu anımsatabilir? Belki düşünebiliriz; o Çerkesleri yardıma muhtaç hale düşüren, evlerini-barkları terk etmek zorunda kaldıkları sebepleri-sonuçları.

Bugünlerde Türkiye, tankıyla-topuyla Suriye toprakları üstünde ÖSO denen bir örgütün önünü açmaya çalışıyor. Buraya bakarken en dikkat çekmek istediğim konu; Türkiye'nin özellikle SDG'nin de mevzilerini içerisinde YPG var diyerek topa tutması. Bu durumu da "terör örgütleri arasında hiçbir ayrım yoktur" diyerek izah ediyor ve hatta bütün dünyaya "terör örgütleri arasında ayrım yapmanın hata olduğunu" anlatıyor. Bende bunu bu ülkenin bir vatandaşı olarak kendime soruyorum; "ÖSO bir terör örgütü değil mi?" diye. Sonuçta Türkiye toplumu içerisinde de olsam, Çerkes de olsam hafızam hala yerinde.  2013ün ağustos ayında İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün 190 sivili öldürdüğü ve bir o kadarını da rehin aldığını belgelediği bir örgütten söz ediyoruz. Öldürdüğü derken şu ayrıntıyı da sakın kaçırmayın, bir çatışma sırasında değil. Alevi oldukları için baş kesmek suretiyle. Yine İnsan Hakları İzleme Örgütü 105 sayfalık raporla "sistematik olarak insan hakkı ihlalleri işledikleri güvenilir kaynaklara dayanan gruplara" destek verilmemesi için özellikle Türkiye'ye bir çağrı yapmıştı.

Bugün Türkiye'nin verdiği destek ortada. Artık inkar edilecek, üstü çizilecek bir tarafı yok. Hep birlikte el ele - kol kola Suriye'ye giriyorlar ve Türkiye kendi söylemiyle terör örgütleri arasında hiçbir ayrım yapmaksızın tüm terör örgütlerini vuruyor. Türkiye'nin vurduğu yerlere ÖSO giriyor ve artık ÖSO'nun yeni adı "yerli halk."

İnsan Hakları İzleme Örgütünün özellikle Türkiye'ye seslenerek sunduğu 105 sayfalık raporda Türkiye'nin Suriye müttefiki olan ve adına "yerli halk" demeyi uygun bulduğu ÖSO ile birlikte Ağustos 2013 de Lazkiye kırsalında işgal edilen 10 alevi köyünde yaşananlarla ilgili görgü tanıklarının ifadelerini hepiniz okumalısınız.  Bugün IŞİD'e karşı ortak operasyon yaptığımız ÖSO'nun Lazkiye katliamlarından sonra, o dönemki genelkurmay başkanı olarak tanıtılan Selim İdris, "silah depolarımızı islamcı kardeşlerimize açtık. Aramızda hiçbir sorun yok." derken elbette bahsettiği islamcı kardeşlerinden birisi de o IŞİD bağlantılı gruplardan El Nusra idi.

Şöyle bir hafızanızı yokladığınızda, çok değil yakın zamanda bugün Türkiye'nin müttefiği olan ÖSO'nun El Nusra ve diğer radikal islamcı gruplar ile birlikte gerçekleştirdiği katliamları hatırlayacaksınız. Türkiye onlara her ne kadar "yerli halk" muamelesi çekse de, terörün yerlisi-millisi olur mu diye düşünmeyi akıl edemeyecek bir ülke değil. Bugün Türkiye'nin Suriye'de boşalttığı yerlere yerleştirmek istediği ÖSO, işlediği cinayetler, bizzat başını çektiği katliamlar, Alevi köylerindeki kıyımları, Öso'ya bağlı Nurettin Zengi Hareketinin Halep'te 17 yaşında bir çocuğun kafasını keserken paylaştığı videolar ve daha nicesiyle ne olduğu yaptıklarıyla tescilli bir terör örgütüdür. Türkiye'nin "terör örgütleri arasında ayrım yapmama" nasihatini aynaya bakarak kendisi yapmayı denemelidir.

Şimdi gel gelelim Çerkesler açısından bütün olup-bitene!

Çerkes camiasında ya da Çerkeslerle temas kurabilen Türkiye camiasında Çerkeslerin Suriyedeki varlığı üç-beş katilin varlığıyla radikal islamcı gruplara yedeklenmek isteniyor. Hiç kimse Suriye Demokratik Güçleri içerisindeki Çerkes gruplardan bahsetmiyor. Şahsen bana kalsa ne radikal islamcı grupların içerisindeki Çerkes teröristlerden ne de Demokratik Suriye Güçlerindeki Çerkes savaşçılardan "Çerkes" olarak bahsetmek istemem. Radikal islamcılığı ilke edinip o bölgede insanlığın ırzına geçen örgütlerde fanatik terörist olmuş Çerkeslerin zaten uzaktan yakından Çerkesliği temsil ettiği söylenemez. "Çerkeslik insanlıktır" diye atasözü olan bir halkın içinden bir ferdin; insanlara ölümün bile en kanlısını ve onursuzunu uygulayan bir kişinin neden Çerkesleri temsil edemeyeceğini anlatmak bile acı verici fakat Demokratik Güçler içerisindeki Çerkesleri de konuşmak gerekir. İsteyen istediği kadar bölgedeki demokratik ilerlemenin Çerkeslere fayda sağlayacağını anlatsın ama o bölgede Çerkesliğin kazanabileceği hiçbir şey olmadığını çok açık. En fazla orada Çerkes bireylerin yaşamı refah edebilir ancak Çerkesliğin oradan refaha ulaşamayacağını da belirtmemiz gerekir. Kaldı ki, bugüne kadar bölgedeki halk faaliyetleriyle ilgili hiçbir çalışmada Çerkesliği ilgilendiren emareler, konuşmalar ve katılımlar da gerçekleşmedi.

Ve üstüne basa basa hatırlamak gerekir ki, o bölgede yaşayan Çerkesler, Çerkes olarak o bölgenin yerli halkı değildirler. O bölgeye Çerkes soykırımı ve sürgününden sonra, planlı ve programlı bir şekilde yerleştirilmişlerdir. Oradaki demokratik kazanımlar, onları insani anlamda mutlaka pozitif olarak etkileyecektir ve eğer onlar Çerkes kimlikleri adına bu demokratik kazanımlardan hak talep edebilirlerse, bugüne kadar yitirdikleri Çerkeslikleri kadar kazanım sağlayıp, Çerkes kültürü ve tarihi, Çerkes dili ve geleneklerini tekrar kazanıp Çerkeslik barındıran bir aidiyet hissiyle, kayboldukları yerden; ait oldukları yere doğru mücadele örgütlemeye başlayabilirler.

Suriye savaşından sonra Türkiye'ye gelen ve irtibat kurabildiğim, irtibat kurabilenlerden öğrenebildiğim kadarıyla Çerkeslik aidiyeti konusunda Suriyeli Çerkesler de, Türkiyeli Çerkeslerden farklı olmadıklarını anladığım  için söylüyorum; Demokrasi, İnsan hakları ve özgürlükleri, adalet mücadeleleri ayrı şeylerdir ve hepsi de güzel şeylerdir ama Çerkeslik mücadelesi apayrı bir şeydir. Demokrasinin, İnsan hakları ve özgürlüklerinin, adaletin Çerkeslere kazandırabileceği çok fazla şey vardır ancak bunu Çerkeslere kazandırmak için etrafında örülmüş bir Çerkeslik örgütlenmelidir. Bugün Suriye'deki savaşın etkisinde hayatı mahvolan Çerkesleri algılayamayan, bütün algı ve kapasiteleri resmi propaganda kanallarıyla oluşan Türkiyeli Çerkeslere bakınca da bu anlaşılabiliyor. Eğer biz Türkiye'deki demokrasi, adalet ve insan hakları mücadelemiz etrafına bir Çerkeslik örebilmiş olsaydık, Suriye'deki savaşı her yönüyle konuşurken, bunu oradaki Çerkeslerin mahvedilmiş hayatlarını içeren bir üslupla anlatabilirdik. Halbuki bugün Türkiye'de en demokrat Çerkes grupları dahi Suriye'deki savaşı Çerkes olarak anlatabilmekten çok uzak. Bir tarafta Çerkes milliyetçiliğini tartışmaya çevirenler varken, diğer tarafta savaşın ateşinde kavrulmuş Çerkes kardeşlerini yeteri kadar konuşamadıklarının hesabını veremiyor.

Her ne kadar Suriyeli Çerkeslerin Suriyenin yerli halkı olmadığının altını çizmiş olsam bile, orada yaşamaya halen mahkum oldukları gerçeği etrafında düşünmek zorunda olduğumun da farkındayım. Orada terleriyle-emekleriyle kazandıkları hayatın vekalet savaşlarıyla tarumar edilip, yıkıldığını da söylemek zorundayım. Suriye'den anavatanlarına gitmek isteyen Çerkesler için, RF Dışişleri sözcüsünün "yurttaşımız değiller" gerçeğiyle düşünmek zorundayım.

Siz de öyle düşünün, bir tarafta çocuk kafası kesmekten, alevi diye köy köy katletmekten, IŞİD'in eski müttefiği, akıttığı kan boğazına ulaşmış bir örgüt, Türkiye'nin söylemiyle "yerli halk" ÖSO..

Menbiç'i SDG'den kurtaracaklarını söylüyor.

Siz içinizde kalmış bütün Çerkesliğinizle, bugün Menbiç'li bir Çerkes olsaydınız; hangisiyle yaşamak sizin Çerkesliğinizi acıtmazdı?

Bir tarafta IŞİD'in eski ortağı, her tarafından sivil kanı damlayan, kendisine benzemeyenleri katlettiği, katliamlarıyla belgeli dediğim dedik bir örgüt.

Diğer tarafta Rojava Anayasasını ilke edinmiş, meclislerinde toplumun her kesimini temsil etmeye çalışan ve yönetime ortak eden hep birlikte yapalım diyen bir örgüt.

Bir tarafta kadınları kendi istediği gibi yaşamaya zorlayan, sözünü dinlemeyen kadınlara zulm etmeyi hak sayan eli sopalı bir örgüt.

Diğer tarafta elini kadınlardan çekmiş, istedikleri gibi olmalarına fırsat tanıyan bir örgüt.

Çerkeslerin Xabzesi de, Xase'si de bugün hala tamamen yok edilmiş şeyler değil ve xabzenin ışığında hangisinin Çerkesleri daha çok temsil eden değerler taşıdığını hepiniz benden daha iyi biliyorsunuz.

Yeter ki, Çerkes kalan yanınızla bakın bu savaşa.
Yeter ki, Çerkes gibi bakın.
"Çerkeslik insanlıktır" diyen tarihiniz, kalbinizde mutlaka bir ışık bırakmış olacaktır.

Ama asla unutmayın, nerede yaşıyor olursak olalım; demokratik kazanımları kaybettiğimiz gücümüzü ve birliğimizi toplamaya ve şu dünyada yerli halkı olduğumuz tek yere dönmeye yoralım.
Vesselam.

2016-06-02

Çerkesliği bir de şöyle anlayabilir miyim?

Siyaset konuşmaktan bıktım usandım, beni bir nebze tanıyanlar siyasetin ruhuna aykırı biri olduğumu da bilirler zaten. Bana karabasan gibi çöküyor siyaset rüzgarları. Eski arkadaşlarım bazen hayretlerini dile getirip bana takılıyorlar "canberk'in evrimi" diye. Bende gülüyorum açıkçası. Gerçekten de siyaset benim için uygun bir şey değil. Bana çok zarar veriyor üstelik. Kendimi geçtim, siyasete zarar veriyor bir de. Yani iki yönlü bir zarar. 

Madem bu kadar dışında hissediyorum kendimi, niye diye soracak olursanız söylemiş olayım diye yazıyorum. Zorundayım diye. Defalarca alıntısını yaptığım Nazım ustanın Kerem gibi şiirindeki gibi bir duruma düştük açıkçası hem kişisel olarak, hem toplumsal olarak, hem ülkesel olarak, hem bölgesel olarak düştük bu duruma. Bende hem kişisel olarak, hem toplumsal olarak, hem ülkesel olarak, hem de bölgesel olarak bu zorunluluğu hissettim. Kişiliğimiz, toplumdaki varlığımız, ülkedeki konumumuz, bölgedeki varlığımız yani kısacası dört bir yanımız bir ablukaya alınmış. Bir karanlık çöküyor ve bu karanlıktan çıkmak için aydınlığa giden her yolu ateşe vermişler. Dünyadaki varlığımı sorguluyorum ya bir şiirim de "ben kaba bir etten/ bencil bir mideden/ lanet bir egodan m ibaretim?" diye... olmamak istiyorum, olmamak için çabalıyorum, olmaktan korkuyorum işte. Olmayacağım da. Olmamak için ne yapmak gerekiyorsa, onu yapmak istiyorum. Dört bir yanımıza, dört bir yandan saldıran bu karanlık,  aydınlığa çıkan her yola yakılmış bir ateş, midesinin kölesi olmak istemeyen bir Canberk, Nazım Usta ve Kerem gibi.. " Ben yanmazsam/ sen yanmazsan/ biz yanmazsak/ Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?" Zorundayım ben, aslında hepimiz zorundayız. Fakat zorunda olduğumun farkındayım ben. Ne yazık ki hepimiz farkında değiliz. İşte sorduğunuz sorunun cevabı, üzerimdeki ateşin sebebi bu. Boşuna mı demişler "Cehalet mutluluktur" diye. Cahil olamamanın bedelini ödüyorum, ait olmadığım bir şeyin ateşini taşıyarak. Fakat aynı zamanda cahil olmamanın onurunu da yaşıyorum, bu bedeli sırtlanarak. 

Cevabımı da verdiğime göre, size gerçek bir hikaye anlatacağım Çerkeslerle ilgili. Tanıdığınız Reyhanlılar varsa çağırın, onların unutmadıklarıyla harmanlayıp bu anıyı kulağımıza bazı küpeler yapacağız ve sonra takıp dolaşacağız.

Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde doğdum büyüdüm. On yıllar sürmedi bu büyüme, ama Reyhanlı'nın Çerkeslerine özgünleşen bazı karakteristik özellikleri taşıdığımı da belirtmeliyim. Bunların en başında resmi nüfus kayıtlarındaki Çerkesçe soyadım geliyor. Bu durumu sakın küçümsemeyin, bu durum öyle ki her nereye gidersem gideyim bana Çerkes olduğumu hatırlama zorunluluğu doğuruyor. Çünkü insanlar hep soyadımı sorguluyorlar. Ne demek, niye böyle diye sora sora, her seferinde Çerkes olduğum gerçekliğini yaşamak zorunda kalıyorum. Çünkü verebileceğim tek yanıt, bana Çerkes olduğumu hatırlatıyor. Her sorulduğunda yaşıyorum bu durumu. Her yerde.. Okulda, işte, barda, sokakta, mahallede, internette, vezne de, karakolda, bir seferinde adliyede.. soyadın ne demek, soyadın niye Apiş, soyadının anlamı ne biliyor musun? gibi çeşit çeşit sorular. Bu küçümsenecek bir şey değil, insana gerçekten her seferinde, her çeşit ortamda Çerkes olduğunu hatırlatıyor. Çerkes olmak bazılarının sürekli yaşatmaya çalıştığı gibi aşırısı aşırı özel olmak gibi bir şey değil, ne olursan ol, kim olursan ol insansın ama, insan olduğu her şeyi seviyor işte. Belki Sosruko, Tlepş, Setenay, Peterez olmuyorum ama Çerkes olmayı seviyorum. Hatırladığım hiçbir yerde rahatsız olmuyorum dolayısıyla. Çerkes olmak, insan olmaktır der bizim atalarımız. İnsan olmayı da seviyorum. İnsan olmak, adil olmaktır ve ben adil olmayı da seviyorum. Çerkes olmak, canından önce gelen onurundur ve ben onurlu yaşamayı da seviyorum. Çerkes olmayı hatırlamaktan pişman olduğum hiçbir anı yok hafızamda. Reyhanlı'lı olmanın bir getirisi olarak, bana en ilginç anlarda bile Çerkes olmayı hatırlatacak bir değeri kattığı için memnunum. Beni Canberk olmanın, kişi olmanın, bencil olmanın belki milim ilerisine taşıyor. O milimin ilerisinde olmaktan da memnunum.

Biz 3 kardeşiz, annemiz ve babamız bize her şeyden önce insan olmayı aşıladılar. Sonra iyi bir insan olmamızı öğütlediler. 

Yemek yemek, elbise giymek bunlar önemli şeylerdi evet. Hiç aç bırakmadılar, hiç açıkta da bırakmadılar bizi. Fakat bu zaten her annenin ve babanın yapacağı şeyler. Her anne-baba çocuklarını doyurmak ve onları giydirmek için en iyisini yapmaya çalışırlar. Her biri ne kadar yapıyor olursa olsun, hepsi olanaklarının en iyisini yapıyor emin olun. 

Fakat insan olmayı aşılamak, iyi bir insan olmayı öğütlemek farklı şeyler. Hiçbir gözle görülür faydası olmadığı halde, çok fazla emek gerektiren şeyler. Hiçbir anne-baba çocuğunun kötü biri olmasını istemez, ama ne yazık ki her anne-baba çocuğunun iyi biri olması için çabalamıyor. Çabalamıyor ki şiddet vakası her geçen gün artıyor dünyada. İnsan şiddet, hayvana şiddet, bitkiye şiddet, doğaya şiddet.. Hayvana tecavüz, çocuğa tecavüz, kadına tecavüz, emeğe tecavüz, adalete tecavüz, ağaca, ormana... hayvan cinayeti, çocuk cinayeti, kadın cinayeti, emek cinayeti, doğa cinayeti diye gidiyor. Hangi anne-baba çocuğunun tecavüzcü ve katil olmasını ister? Hiçbiri istemez bence. Ama ne yazık ki hepsi bunun olmaması arzusunu kaderin cilvesine bırakır. İnsan olmak, iyi bir insan olmak biçimi; çiçeğin polenini salıp öteki çiçeğe ulaşmasının arzusu gibi bir hal alır. Çocuğun insan olması ihtimali, insan olması aşılandığında %51dir. İyi bir insan olma ihtimali de öğütlendiğinde, iyi bir insan olması %51'dir. Kendi başına insan olma ihtimali de, iyi bir insan olma ihtimali de %49'dur. Bu yüzde 2 ihtimal; savaşı, talanı, tecavüzü, hırsızlığı, cinayeti, işkenceyi ortaya çıkarmaktadır.

Bana insan olmayı aşılayan ve iyi bir insan olmayı öğütleyen anneme ve babama; insan olmanın verdiği her acıya rağmen ve iyi bir insan olmaya çalışmanın çektirdiği bütün zulüme inat minnet borçluyum. İnsan olmaktan ve iyi bir insan olmaya çalışmaktan memnunum. 

Annem ve babam bugün ise bizlere iyi bir insan olma yönündeki çabalarımızda en büyük yoldaş olmaktalar.

Babama hiçbir halktan, dinden, cinsiyetten nefret etmez. Bildiği hepsini de sever-sayar. Ancak Çerkeslik onun için çok özel bir durumdur. Çerkesçe duymak ve konuşmak için can atar. O'na verebileceğimiz en anlamlı hediye, daha önce dinlemediği Çerkesçe bir şarkıdır. İlk Çerkesçe bir film indirip babama izlettiğimde mutluluktan ağlamak üzere olduğunu görmüşlüğüm var. Hayatında izlediği ilk Çerkesçe filmdi. 60 küsür yaşındaydı benim babam Çerkesçe bir filmi ilk seyrettiğinde. Şimdi bunu Türkçe'den başka dil bilmeyen birine anlatmak zor olabilir, ama okuyacaklar arasında mutlaka olacağı için deneyeyim: Doğup 20 yaşına gelene kadar Türkçe konuştuğunuzu, 20 yaşından sonra İngiltereye gittiğinizi ve hayatınızın çoğunluğunda Türkçe konuşarak yaşamak zorunda olduğunuzu hayal edin. Rüyalarınızı Türkçe görüp, İngilizce anlatmak zorunda olduğunuzu, karşınızdaki insanların ingilizce söylediklerini, aklınızda Türkçeye tercüme edip, Türkçe düşünüp sonra İngilizce konuştuğunuzu hayal edin.Tam 40 yıl... Tam 40 yıl, her yerde ingilizce şarkılar çaldığını, gittiğiniz kafede, barda... tam 40 yıl izlediğiniz her filmin belgeselin İngilizce olduğunu hayal edin. 60 yaşında ilk defa Türkçe bir film seyrettiğinizi hayal edin. Babamla empati kurun. Kurunca babamın mutluluktan niye ağlamak üzere olduğunu anlayacaksınız.

 Reyhanlı'nın babama da verdiği karakteristik özellikler var. Çerkeslik benim babam için neyse, Reyhanlı da o. Biz değişmeye başlayan bir Reyhanlı'da doğduk büyüdük, oysa onlar Çerkesler için yeni gelişen bir Reyhanlı'nın içinde doğdular ve büyüdüler. Bizim değişen Reyhanlı'mızı pek beğenmezler. "Eskiden Reyhanlı..." diye başlayıp biten yüzlerce cümlesini duymuşluğum var. Bir noktadan sonra, her seferinde daha da eskiden bahsettiğini anlayabildim. 

Mesela "Eskiden Reyhanlı'da Yenişehir gölü cam gibiydi. Tertemizdi" diye başlayan cümle bir süre sonra "Eskiden Amik gölü bataklık olurken" diye eskiye gidiyor. Daha heyecan verici oluyor.

Eskiden Reyhanlı Ormanlık gibi olan meyve ağaçlarının şimdi çöl gibi bir yere dönüştüğünün hikayelerinden, kocaman amik gölünden, bataklığa, bataklığından, ovasına dönüştüğü hikayelerine kadar bir çok anlattığı hafızam da. Hele hele Sığırcık sürülerinin baharın gelişiyle neredeyse gökyüzü kapatacak çokluğuna, her sığırcık gördüğünde anlatır.
 
Şimdi bir konuya açıklık getireyim. Biz Reyhanlı'nın yerli halkı değiliz, taş çatlasın varlığımız 152 yıl eskidir ama o kadar bile eski değildir. Yani babamın bana anlatacağı Reyhanlının yaşanılan kendi tarihi o kadar. Bende en fazla o kadarını anlatabilirim. Ben en fazla Çerkesler olarak Reyhanlıyı anlatabilirim.

Halbuki Reyhanlı Çerkeslerden çok daha eskidir, yani burada anlatacağım konu Reyhanlıdaki Çerkeslik tarihiyle sınırlı kalıyor.

Babam diyor ki; eskiden buralar hep Çerkes'di. Buralar dediği yer Amik ovasının Yenişehir kısımlarındaki topraklar. Çerkeslerin hemen hepsinin çok toprağı varmış bir zamanlar. Tayfur Sökmen zamanında, Hatay Türkiye'ye katılmadan önce topraklar Türkmenlere çok büyük paylar olmak üzere Çerkeslere de paylaştırılmış. Yani eskiden Çerkesler toprak sahipleriymiş. Arapları da tarlalarında hisseyle çalıştırıyorlarmış. Babamın eskiden dediği üzere, o toprakların büyük kısmı artık Çerkeslerin değil, Arapların. Eskiden Türkmenlerin olan koca toprakların da büyük bölümü artık Arapların. 

Biz küçükken Çerkes çocukları arasında bir Arap düşmanlığı vardı... Şimdide orada kalan Çerkeslerin içinde olabilir bu düşmanlık.

Bu düşmanlık duygusunun temel nedeni, Arapların yine toprak sahibi olması değil. Çünkü Araplar orası zaten arapların vatanı. Eğer bu bir düşmanlık nedeniyse, Arapların Çerkeslerden nefret etmeleri lazım. Ama öyle değil işte.. 

Çerkeslerin düşmanlık duygusunun temel nedeni, bugün bir çok Çerkesin duymaya dayanamayacağı bir neden. Kabul edemeyeceği bir gerçek.

Babam, Çerkesler Reyhanlıya ilk geldiğinde ser sefillerdi diye başlayıp, Arapların Çerkeslere "hadi bir oynayın, biz de size bir avuç tahıl verelim" diye bildiklerini anlatıyor. Çerkeslerin Reyhanlı'daki sefaletini kendi eğlencelerine çeviren Arapların ekin artıklarını toplayarak veya daha benzeri sefalet örnekleriyle anlatıyor.

İşte düşmanlık duygusunun temel nedeni bu. Tam 101 yıl Çarlık ile bir fiil savaşan, savaşta nüfusunun büyük çoğunluğunu kaybeden, soykırım yaşayan, sürgün edilen.. sürgüne gittiği yere hiçbir mülkünü götürmesine dahi izin verilmeyen.. Yurtlarından olmuş, akrabalarının neredeyse tamamını kaybetmiş, hastalık ve açlıktan kırılmış, parasız, çaresiz, yaralı, oradan-buraya dağıtılmış ve gittiği yerlerde evsiz barksız, aç ve hasta olan bir toplumun tüm bu yoksulluğunun bir eğlenceye çevirilmiş olması. Perişan halde, henüz ölülerinin yasını bile tutamamış, aç ve çaresiz insanlara; mutlu günlerinde oynadıkları bir oyunu, en acı günlerinde açlıktan oynatmak..

İşte o günden sonra Reyhanlı'da Çerkesler, Türkiye'de Çerkesler için bilinen rivayetin aksine hayata sımsıkı tutunarak, diş ile tırnak ile bir varolma mücadelesine giriştiler. Reyhanlı'da çocukluğumun geçtiği ev, dedemin sırtında taşıyarak getirdiği toprakla doldurduğu bir bataklık parçasıydı mesela. Çerkesler diş ile tırnak ile çalışıp mal mülk sahibi oldukça, acı günlerinde açlık yüzünden dans etmenin düşmanlığına daha da bir sarıldılar. Babamın "Eskiden eskiden hep Çerkes'di" dediği o günlere ulaştılar. Sonra 1 avuç tahıl için, tarlalarında Arapları çalıştırmaya başladılar.

Güzel günleri herkes anlatıyor, ben bu kötü günleri de anlatmak istedim. Çünkü toplum hafızasında, Çerkeslerin geçirdiği kötü günler her geçen gün yok oluyor, sanki bu topraklardaki varlığımız hep mutlu günlerdi algısı yaratılıyor.

Çerkeslerin o sersefil günleri unutmamaları lazım, lazım ki; eğer bir tabak yemek yiyorsak, bir evde oturuyorsak; hiçbirisinin bahşedilen bir şey olmadığını öğrenmeleri lazım.

Çerkeslerin "o" Arap düşmanlıklarına gelecek olursak, benim açımdan kabul edilir gibi değil. Çünkü hiçbir şey, genel bir nefret algısının gerekçesi olamaz. Olmamalı da! Çoğu Reyhanlı'lı Çerkesin bilip sustuğu öyle iğrenç etkileri de var ki bu nefretin, kabul edilebilir gibi değil. Biliyorum bugün onları konuşmayı ayıp sayan taraf çoğunlukta ama, ben konuşmamayı ayıp sayıyorum o etkileri. Kendini sınıfsal olarak bir toplumun üzerine çıkaran Çerkeslerin Arap kadınlarına bakış açılarını ve kendi alt tabakalarına karşı tutumları. Çerkeslerin bunları da unutmaması, bunlarla da yüzleşebilmesi lazım. Kendi değerlerini dahi ayakları altına aldıran bu nefreti her boyutuyla çözümlemeden o lekelerden de kurtulmak imkansız.

Hiç kimse konuşmayınca, hiç yaşanmamış olmuyor çünkü.

Sonra şimdi...

Peki bugün?

152 yıl özlemek için çok uzun bir süre... ama unutmak için yeterli bir süre değil! Herkes unutmuş olamaz, unutmayanların unutanlardan daha çok olduğunu biliyorum. Peki niye susuyorsunuz!

152 yıl önce çektiğiniz acılar, yaşadığınız sefalet.. üzerinize kabus gibi çöken açlık ve hastalığı niye uzak tutuyorsunuz vicdanınızdan?

Vatanındaki ateşten, kendini Türkiye'ye atarak kurtulmak isterken; burada aç ve sefil kalan mültecilere karşı biz empati yapmayacağız da kim  yapacak? 

Kim anlayacak ölüsü günlerce sokakta yatırılmış annenin çocuklarını siz anlamayacaksınız da?

Kim katliamın ve işkencenin günlük bir hayata dönüştüğü şehirlerden akın akın dışarıya kaçan ve aç kalan, susuz kalan, acısıyla alay edilen insanları anlayacak?

152 yıl...

Özlemek için çok uzun bir süre!

Unutmak için yeterli değil...

unutmuş olamazsınız.

2016-05-30

Çerkes halkı diye bir halk vardır.


28 Mayıs günü, Ankara'da Düşünceye Özgürlük Girişiminin organize ettiği Çerkeslerle ilgili bir panel vardı. Adı "Soykırımın 152nci yılında sürgündeki halk: Çerkesler."

Paneldeki konuşmacılardan Erdoğan Boz'u bilmeyeniniz yoktur, Ahmet Cevat Benk'i de büyük ihtimalle işitmişsinizdir, Emrah Cilasun'u da gıyabında herkes tanır, Ethem Pşevu'nun yeğenlerinden. Yani diğer adıyla Çerkes Ethemin. Diğer konuşmacıları pek tanıdığımı söyleyemem. Ama Mahmut Konuk isimli konuşmacının konularından Çerkes Hasan Amca'nın mutlaka araştırılıp okunmasını tavsiye ederim. Zira, Türkiye'de Çerkes tarihi figürlerinden örnek alınan herkesten daha fazla örnek alınması, bahsedilmesi gereken herkesten daha fazla bahsedilmesi gereken birisi olduğunu düşünüyorum.

Panel de, Hakan Eken - Kafkas Halklarını, Ahmet Benk - Dönemin Politik İklimi ve Sürgünü, Selahattin Esmr - Milliyetçik ve Soykırımı, Emrah Cilasun - Ethem Bey'i, Mahmut Konuk Emir Marşan ve Hasan Amca'yı ve Erdoğan Boz - Soykırım ve Talepleri anlatmış konuşmacı olarak.

Ahmet Cevat Benk'in konuşması sırasında "Çerkes halkı diye bir halk yoktur" demesi ile, Hakan Eken'in Kafkas Halkları nedense Çerkes halklarına dönüştü demesini ise kendi konuma işleyeceğim.

Hakan Eken nedense diye soruyor, neden mi? Aynı panelde halbuki Ahmet Benk söylüyor nedenini. Çerkes halkı yoktur diyerek. Birincisi Kafkas Halkları diye bir şey vardır, fakat tıpkı Ortadoğu halkları gibi birşeydir bu, hiçbir zaman Çerkes halkları olabilmesi mümkün değildir, çünkü Çerkes halkları diye bir şey yoktur, Çerkes halkı vardır.

Kafkas Halkları içerisinde, Türk, Gürcü, Çeçen, Çerkes, Kürt, Ermeni, Oset, Abhaz, vs. Bütün Kafkas bölgesindeki halkları sayabiliriz. Bütün bunlara Kafkas Halkları denir.

Çerkes Halkları yoktur ama, böyle iddia edenlerin de iddaları içerisine Gürcü, Türk, Kürt, Ermeni dahil edilmezler.

Dar anlamda Çerkes, Abhaz, Ubıh
Geniş anlamda Çerkes, (Abzekh, Kabardey, Şapsığ adlarıyla) Abhaz, (Apsuva, Abaza adlarıyla) Oset, Çeçen, İnguş, Kumuk, Nogay, Karaçay vs. dahil edilir.

Birincisi şu ki;

Kafkas Halkları da genellikle böyle ifade edilir. Belirleyici özellik toplumun islam tabanıyla hatalı bir şekilde alakalandırılır.

Hem Kafkas Halklarında, hem Çerkes halklarında böyledir.

Yani şimdi ben buraya yazdığım için siz inkar etseniz bile, hem Kafkas halkları diye zurna çalanların, hem Çerkes halkları diye zurna çalanların kendi tanımlarına dahil ettikleri belirleyici özelliğin bu olduğunu başkaları anlayabilmelidir.

Yani uzaktan bakılınca görülebildiği  halde, yakınlaşmak isteyenlerin göreceği en büyük konu, Kafkas Halkları argümanının borazanını en çok öttürenlerin belirlediği "Kafkas olma Kriterleri"  bilgisayar tanımıyla copy-paste edilerek ortaya çıkarılan Çerkes Halkları argümanına taşınmıştır.

Hakan Eken'i tenzih ederim, belki o "Kafkas Halkları" deyimini, deyimin kökenine uygun biçimde kullanıyor olabilir. Ancak "Kafkas Halkları" deyiminin borazanını öttürenlerin hepsi kendi Kafkas Halklarını oluşturuyorlar.

Hakan Eken'in Nedense? sorusuna cevap verebilecek bir kaç yazımı buradan (https://apiscanberk.blogspot.com.tr/search?q=makron&x=0&y=0) okuyabilirsiniz.

İkincisi şu ki;

Bir kişinin, Çerkes halkı diye bir halk yoktur diyerek, Çerkes halkı adıyla yapılan bir panele farklı bir konuyla katılıp, orada tekrar Çerkes halkı diye bir halk yoktur demesi kadar abeste iştigal edecek bir durum olamaz. Hele aynı kişinin, Çerkes yazı dilinin latin ucubesiyle oluşturulması gibi akla ve mantığa hizmet etmeyen bir girişimin içinde olması ise, Çerkes halkı yoktur diyen birinin, bu söylediği sözün üzerine dikeceği tüy olduğu anlaşıldığında iyice irdelenmesi gereken bir konu olduğu düşünülür.

Biz Çerkes halkı yoktur diyen birinin kendi beyanı üzerinden yola çıkarak onu Çerkes saymama inisiyatifimizi şöyle bir kenara koyalım da, ondan sonra devam edelim.

Çerkes halkı kendisine elbette Adığe der, tıpkı Osetlerin Alan, Çeçenlerin Noxçi, Abhazların Apsuva,  demesi gibi. Tıpkı bugün uluslararası dillerde farklı adları olsa da, kendilerine farklı hitap eden diğer halklar gibi.

Yani çıkıp, Çerkes halkı diye bir halk yoktur, Adığe halkı vardır demek;

Köpek için (Türkçe), Dog (İngilizce), Sobaka (Rusça), Kelb (Arapça), Gôu (Çince), Pas (Boşnakça) yoktur. Hav vardır demek gibi

Kartal için  Eagle, Orel, Nusar, Orao, Laoying yoktur; viiiyk vardır demek gibi


Anlamsız, boş, amaçsız, zeytinyağı felsefesiyle üretilen bir şeyi ima etmektir.

Çerkes halkı vardır. Çerkes halkının da, kendisiyle ilgili panellerde inkar edilmeye tahammülü yoktur. Bu anlamda herkes haddini bilecek, kişisel ihtiraslarını bir halkın gerçeği gibi sunmaktan vazgeçmelidir.

Değilse bile, gerçekten halkı için çabalayan insanlar; kendi ihritaslarını halkının üstünde gören insanların "Çerkes halkı yoktur" zihnihyetinin verdiği söylemiyle, o kişileri kendi halkının bir parçası olarak görmeme inisiyatiflerini kullanmaktan asla çekinmemelidirler.

**Genel Ekleme:

Çerkes halkı diye bir halk yoktur demek, aynı zamanda Abhaz halkı diye bir halk yoktur demenin, aynı zamanda Oset halkı diye bir halk yoktur demenin, aynı zamanda Çeçen halkı diye bir halk yoktur demenin, aynı zamanda İnguş halkı diye bir halk yoktur demenin vs. de en kısa ve en kestirme yoludur. Bu da öyle bilinsin. Yani bana karşı uzun süre yapılan ve hiçbir anlam ifade etmeyen propagandaların, benim milliyetçilik yaptığım iddiasının da böyle düşünülmesi gerekmelidir. Çünkü Çerkes halkı diye bir halk yoktur demek, yukarıda saydıklarımın en dar ifadesidir.

Bu ifade en anlaşılabilir haliyle şöyledir: Çerkes halkı diye bir halk yoktur, Apsuvalar, Abazalar, Adigeler, İronlar, Digoronlar ve daha bir çoğu hepsi Çerkes halklarıdır demektir.

2016-05-17

Çerkes Soykırımı ve Çerkes Sorunu üzerine

Açıklama:
Yazıyı Çerkes Soykırımı, Çerkes Sorunu ve Demokrasi olarak yazıyordum. Uzadıkça uzadı, hatta Çerkes Soykırımı ve Çerkes Sorunu üzerine yazdıklarımda bile bir noktadan sonra yeterli derinliğe değinemedim. Çünkü bu yazı bir üniversite makalesi değil, öyle çokça tartışılacak ve üzerine  kararlar verilerek bir yön belirleyecek güçten de yoksun. Bu yazı, okuyucusuna en rahat biçimde "Çerkes Soykırımı ve Çerkes Sorunu" üzerine genel düşüncemi aktaracaktır. Demokrasiyi ise başka bir yazı da konuyla ilgili tekrar yazıp "Demokrasi eğilimi" başlığıyla paylaşacağım. 


Çerkesler bu toprakların yerli halkı değil, hiç olmadılar ve olacak gibi de değiller. Zaten şöyle basitçe incelediğinizde bu toprakların yerlisi olmuş bir Çerkesin, artık pekte Çerkes olmadığını da rahatça görebiliyorsunuz.

Çerkes Sorunu çetrefilli bir mesele, bir yanından tutabilmek için; sadece tutacağınız yanı araştırmanız yetmez. Eğer öyle bir hissiyata kapıldıysanız bu yazacaklarımı dikkate almanızı şiddetle öneririm. Çünkü eğer öyle yaparsanız, Çerkes sorununa el attığınız tarafta ağzınızla kuş tutsanız, dönüp dolaşıp sıfıra dönmeniz an meselesi olur. Bunun sizi hayal kırıklığına uğratması en küçük derdiniz olur, hayal kırıklığına uğramak yetmezmiş gibi; bu yaptığınız size yapışır, yaşama sevincinizi bile sömürür. Böylelerini görebilmek için, yüzeysel olan tartışmaları bir kenara bırakın ve Çerkes sorununun diplerine inin! Dipte; bu sorunun bir tarafından tutup, hayal kırıklığına uğramaktan bitap düşmüş, yaşama sevincinden emare bulunmayan insanlar göreceksiniz. Onlar içten içe bizlere Ahmet Kaya'nın "Ben yandım, siz yanmayın Allah aşkına" diye seslendirdiği bir şarkıyı okurlar.

Ha! Amacınız, Çerkes sorununa en kısa tanımı aramaksa ve sadece bu tanımı bulup gidecekseniz, en baştan yazdığımı, bir iki tarih öncesine dayandırarak tekrar etsem özeti bulursunuz;

Çerkes Sorunu, Çerkeslerin kendi iradeleri dışında yurtlarından sürülmeleri ve sürüldükleri topraklara ait olamayışları, hiçbir zaman olamayacakları gerçeğidir. Olmakla, olmamak arasındaki şu incecik çizgi, Çerkes olup-olmamayı belirliyor. Ya bu topraklara aitsin, ama Çerkes değilsin. Ya da Çerkessin ve bu topraklara ait değilsin.

###

Sorunun birincil çetrefili işte burada başlıyor.

*Ana-babadan Çerkes olup, kendini bu topraklara ait hissedenlerin Çerkesliği tapulamaları,
**Kendini bu topraklara ait hissetmeyip Çerkes olanların Çerkesliği kamulaştırmaları!

*Şimdi ana-babasından Çerkeslik miras alarak, kendini yeryüzünün en Çerkesi sayan arkadaşlara 2015'in Kasım ayında yazdığım "Trans-Çerkesler ile Bölünmek" isimli makalemden bir alıntı yapacağım, fakat belirtmeden edemeyeceğim ki; sözüm sınırsız, vatansız, ulussuz bir dünya isteyen, kendini insan olarak tanımlayan ve dünya vatandaşıyım diyen Anarşist, Komünist, Sosyalist, Liberal vd. arkadaşların dışına, ancak böyle bir şeyi hayal bile edememiş, hiçbir sınıf ve dünya hayali olmayan arkadaşların tam içine:

 Bildiğiniz, kendini buğday hangarında sanan tavuklar sürüsü gibi, yitip giden şeylerinin içinde, varmış gibi davranıyorlar.. fakat yoklar, olmayacaklar, olamazlar. Bugün onlara baktığım da gördüğüm tek şey, hiçlik. Zavallı hallerine aldırmadan, sanki güçlüymüş gibi, varmış gibi bağırıp duruyorlar. Hemde, Çerkeslik taslayarak. Azıcık sağınıza solunuza bakınınca bu zavallıları mutlaka göreceksiniz, azıcık Çerkeslik biliyorsanız da anlayacaksınız ki; bunlardan ne köy olur, ne de kasaba.. Çerkeslik adına hiçbir değerleri kalmadığı gibi, insanlıktan da kırıntı taşımayan bu kişileri, insanlık onurunu taşıyan, Çerkeslik kaygısı bulunan insanların orta yerinden bölüyoruz, çok mu? Gel gelelim bunun ne zararı var? Böyle rezil, ahlaksız, küfür etmekten utanmayan, yalan söylemekten çekinmeyen, aidiyet hissi kalmamış, kendisi pislik olduğu gibi bir de, pisliğini değdiği her yere bulaştıran bu Trans-Çerkesleri, içimizden safra gibi söküp atmak sizi temin ederim ki bu onurlu halkın faydasınadır.

Bunu söylemekten hiç çekinmiyorum, hiç çekinmeyeceğim. Nasıl ki, insanda kanser; kendi hücresinin başkalaşım geçirerek urlaşmasıyla oluyorsa, işte toplumdaki kanser de, ağzından küfürden başka şey duyulmayan, ahlakını yitirmiş, onurunu ekmeğe, kaba; şöhrete, saraya satmış kısacası başkalaşım geçirmiş kendi bireyinin urlaşmasıyla oluşuyor. Bundan kurtulmalıyız.


Alıntıyı yapmadan önce bazı arkadaşları sözün dışında tuttum, çünkü onlara saygı duyuyorum. Bir de hiç kimseyi incitmemek için, kısa bir açıklama da yapayım. Yine 2015'in Mart ayında yazdığım "Biz kendi içimizde uzlaşabildik mi ki?" isimli yazımda yukarıda Trans-Çerkes olarak bahsettiğim kişilere şöyle bir tarifte bulunmuştum:

...Biyolojik Çerkesiz, psikolojik Türk'üz diyorlar...

En baştan söylemiştim. Çerkesler bu toprakların yerli halkı değil, hiç olmadılar ve olacak gibi de değiller. Çünkü bu topraklarda, bir insan topluluğuna halk değeri katan her şeye yabancılar ve aykırılar. Dil, kültür, gelenek, aile yapısı, aile ilişkisi, aile hiyerarşisi, toplum düzeni vs. her şeye.. Böyle iddia edenler, bu topraklara ait hissedenler mutlaka ama mutlaka Çerkesliklerinden ödün veriyorlar. Bu gönüllü olsun, gönülsüz olsun... Bilerek olsun, bilmeyerek olsun... bir şey uğruna ya da hiçbir  şey uğruna, hiç fark etmeden geçerli. Biz bu topraklara ait hissetmenin her evresine en basit tabirle "Asimilasyon" diyoruz. Üzülüyorum, ama ağlamıyorum. Herkes istediğini yapmakta, dilediğini yaşamakta özgür.

Bir Çerkes yaşadıklarının vicdani ağırlığının referansını kendi tarihinden bulmuyorsa, bir vuku karşısında adalet terazisini kendi gelenekleri oluşturmuyorsa, eğer kendi yurdu varken, bu topraklara benim vatanım diyorsa, kendi dilinde şiir yazmak, şarkı okumak için çaba sarf etmiyorsa, çocukları en kolay ve en doğru biçimde kendi dilini konuşsun istemiyorsa, Annesi Guashe olsa, kendisi Çerkes olabilir mi?

Umursamıyorsa da, biz de bu toprakların edebiyat üstadı Yaşar Kemal'den kendilerine bir söz iletir, daha da susarız.

Çerkesler şunu bilin: Bir adem oğlu çıkıp Çerkes olduğu halde, ben Çerkes değilim derse, güle güle gitsin Cehennem'in dibine...

ve emin olun, "ben Çerkes değilim" demenin tek yolu, bu cümleyi kullanmak değildir!


**Şimdi bir de inatçılığıyla bile anlaşılacak kadar Çerkes olan, Çerkes hisseden, tarihini, geçmişini, dilini, kültürünü, vicdanını unutmayan, mücadelesini sürdüren ama trans-çerkeslerden tekrar çerkes yaratmak için kendini heba eden insanlara, bir Yaşar Kemal'lik daha konuşayım!

Arkadaşlar, yapmayın etmeyin. Heba ettiğiniz emeğe yazık. Bakın Yaşar Kemal yukarıdaki sözlerinde, direkt size konuşmuş.. bırakın gitsinler "Cehennem'in dibine" Çerkes sorununu çözecek olan nicelik değil, niteliktir. Nüfusun çok olduğu kadar, güçlü sayılan zamanın 1 tık ilerisindeyiz. Çerkes sorununu siz, biz hepimiz; bu trans-çerkesleri yok sayıp doğru-düzgün ele aldığımız gün çözmeye başlayacağız.


####

Çerkes sorunu, Çerkes soykırımının bir sonucu mudur? Yoksa Çerkes soykırımı, Çerkes sorununun bir sonucu mudur? Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar gibi bir soru. Fakat bugün ikisinin de iç içe olduğu kocaman bir gerçek. Hiç kimse Çerkes soykırımı vardır ama Çerkes sorunu yoktur ya da Çerkes sorunu vardır ama Çerkes soykırımı yoktur diyemez. Hatta hiç kimse Çerkes soykırımını ve Çerkes sorununu yalnızca Rusya'ya veya yalnızca Türkiye'ye indirgeyemez. Çerkes soykırımı ve Çerkes sorunu, hem Türkiye'nin hem de Rusya'nın ortak olduğu şeylerdir. Şimdi konudan uzaklaşacak bir tarihe dalıp, kimsenin canını sıkmak istemem ama dileyenler, herkesin dilinden düşmeyen şu "sıcak denizlere inmek" detayını iyice araştırabilirler. Araştırdıklarında aslında Çerkesya'nın da Osmanlı'nın da Rusya ile geri dönüşü olmayan savaşta neye niyet edip, kime hizmet ettikleri inci taneleri gibi dökülecektir. İngilizler sömürgelerini, Rusların sömürgesinden korumak için Osmanlı'yı, Osmanlı'da savaşmak için Çerkesyalıların kendi yurtlarını savunmalarını kullanıyor. Osmanlı'nın Çerkeslere bakış açısını bu tarihin yarattığı algı belirliyor zaten. Çerkesler kendi yurtlarındaki savaşı kaybettiğinde, bu yüzden bir takım hainler "halifenin toprakları" propagandası yaparken, o propagandanın peşinden Osmanlı'ya gelenler cephelere sürükleniyor.

Uzun lafın kısası, Çerkeslerin kendi yurtları üzerinde yaşama hakkını elinden alan bütün aktörler, bu soykırımın failidir. Çerkes soykırımı vahşetin fiilidir, bu fiili harekete geçiren bir çok aktör vardır ve bu aktörlerden hepsi kendi çıkarlarının politikalarını gütmüşlerdir, hiçbirisi Çerkes halkının çıkarını düşünmemiştir. Biz kaderimizi değiştiren ve bize tarihin  en büyük zararını veren bu soykırım fiilini yalnızca fiilin sonucuna göre tartışarak hiçbir yere varamayız, varamıyoruz da. Soykırım fiilinin sebebini de düşünmeliyiz, sebep-sonuç ilişkisini de ortaya sermeliyiz. Çünkü bu fiilin sonucunun bizi taşıdığı şu kader, tam da sebebin ortasıdır. Bu yüzden biz, sebep olan aktörlerden birinin, şimdi paramparça olmuş bütün coğraflarındayız. İşte bunun adına da, Çerkes sorunu diyoruz. Çerkes sorunu; Çerkeslerin kendi yurtlarında olamamalarının sebebidir  ve sebebin sonucudur. Sebep ile sonuç arasındaki tarihin kalbindedir.

Soykırım fiilinin sebebini es geçerek sonucuna odaklı düşündükçe, aynı hataları tekrar edip duruyoruz. Bu hatalardan sebeplenen değişik sonuçlarda buradan ortaya çıkıyor.

Kafkas Sürgünü, Kafkas Diasporası, Kafkasyacılıkların bin türlüsü vs. Kafkas Soykırımı da yakında tekrar eden hataların birinden sebeplenerek bir sonuca dönüşecek neredeyse..


###

Çerkes sorununun çetrefilli bir sorun olduğunu yazmıştım, bu sorunun iki büyük kesimi var. Bir kesimi diaspora Çerkesleri, diğer kesimi anavatan Çerkesleridir. Bu iki kesimin yaşadığı kendi gerçeklikleri vardır. Yani ne anavatanı, ne de diasporayı kendi gerçekliklerinden bağımsız tartışamayız. Tartışmaya kalkarsak, işin içinden çıkamayacağımız gibi, tartışmaya bir sonuçta doğuramayız. Bu  yüzden, diasporanın kendi gerçekliğini, anavatanın da kendi gerçekliğini ortaya koyması lazım, ortaya konulan bu iki gerçeklik arasında bir köprü kurulması da lazım. Çünkü her ne kadar farklı gerçeklikleri olsa da, ancak iki taraf birden Çerkes halkının kaderini değiştirebilir. Diasporanın ebediyen Çerkes kalabileceği bir demokrasi biçimi yok. Hiçbir zaman da olmayacak, çünkü diasporanın yaşadığı topraklar, kendisiyle baştan aşağı farklı. Anavatan ise diasporasız hep eksik.

Daha önce Jıneps Gazetesinde yazdığım "Kültür Çerkesçiliğinden, Siyaset Çerkesciliğine İlişkiler: 3 - Kitlesel Dissosiyatif Bozukluk" yazısında toplumların bireylere benzeyen hastalıklarından şöyle bahsetmiştim:

Toplumlar psikolojik olarak bireylerle aynı hastalıkları yaşayabilirler. Sonuçta toplumun temeli bireydir ve bir toplumdaki tüm bireyler aynı travmaları bir tarih olarak yaşamışsa, psikolojik olarak kitlesel bir hastalıkta kaçınılmaz olur. Dissosiyatif bozukluk psikolojik bir rahatsızlıktır ve genellikle bireyin küçükken yaşadığı bir travmaya beyninin dayanabilmek için başka bir kişilik veya kişilikler yaratması olarak açıklanabilir. 


Aynı şekilde, toplumlar psikolojik olarak bireylerle aynı acıları, aynı travmaları, aynı duyguları, aynı hasretleri ve umutları da taşıyabilirler. Arada bir köprü olmadığı sürece ve bu köprü, Çerkes sorununu her iki tarafın kendi gerçekliğini dikkate alarak ortaklaştıramadığı sürece, iki tarafta birbirinin eksikliğini çekecektir.

Türkiye Diasporasının bir bölümü, anavatanın hiçbir gerçekliğini dikkate almadan bir rol üstlenmektedir. Bu rol, Çerkes sorununu çözüme kavuşturmaktan ziyade, bu sorunu bir silaha, bir koza çevirmeye yöneliktir. Rusya'da Ermeni Soykırımı tanındığında, hatırlayacaksınız; "Türkiye'de Çerkes soykırımını tanısın!" gibi bazı söylemler medyaya düşmüştü. En iyi niyetle söylüyorum, eğer bu söylemleri düşünenler gerçekten Çerkes soykırımının tanınmasıyla ilgili bir şeyler yapmak isteyen kişilerse bile, tam bir ilkesizlik, bir hazırcılık, bir düşüncesizlik ile kendileri yetmez gibi bütün bir halkı rezil kepaze ediyorlardı. Çerkes Soykırımının Türkiye tarafından  tanınması kritik öneme sahip bir durum, fakat Çerkes Soykırımının Türkiye tarafından, Ermeni Soykırımına karşılık bir koz olarak tanınması bütün bu kritik önemi değersizleştirirdi. Kaldı ki, bu söylemi destekleyen insanlar Çerkes soykırımının diğer bir aktörünün de Türkiye olduğu gerçekliğini bile kavrayamayıp, gerçekten bunun olabileceğini mi düşünüyorlardı? Biz bir grup Çerkes, "Çerkes Soykırımı Tanınsın" sloganıyla kışın ayazında farklı şehirlerde standlar kurup, Çerkes soykırımını anlatan broşürler dağıtıp, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmak üzere imzalar toplarken, gelip bir ucundan da biz tutalım demeyen bir çok kimse, Rusya Ermeni Soykırımını tanıdığında, Türkiye'den misilleme olarak Çerkes Soykırımını tanımasını istedi. Açıkçası yüzümüzün kızardığı ender zamanlardan birisiydi bu. Çünkü Çerkesler, yaşadıkları trajediyi bir pazarlık konusu yapmamalıydılar.

Aslında ben fazla iyi niyetle de yaklaşıyorum, yoksa Türkiye ile Rusya arasındaki uçak krizi unutamayacağımız kadar yeni. O zamanı hatırlayın, o zaman bazı hayalgücü ürünleri; beşyüzbin kişilik ordu(lar) kurup Ruslarla savaşmaya hazırlıyordu Çerkesleri. İşte hayalgücünü buraya zorlayan bir zekadan Çerkes sorununda pozitif rol almasını bekleyemiyoruz.

2016-04-19

Dönüş Siyasetine "Katkı" - 2


...Devam ediyor

Biliyorsunuz bir önceki yazımda "Dönüş Siyaseti" gibi anlamlı tartışmaların tekrardan başlamasıyla alakalı olumlu düşüncelerimi yazdım, kendi bildiğim edep tanımına sadık kalarak, Türkiye'den Çerkesya'ya dönüş yapan büyüklerimizi hizalamaya çalışmadım da. Çünkü kişinin, hele hele toplumunu ileriye yönelik hareket ettirmek üzere mücadele yürüten "kişinin" en büyük sorumluluğu da kendi sınırını bilmesidir. Bu anlamda hepimiz, sınırımızı bilirsek bütün tartışmalar daha da anlamlı olur.

İşte tüm bu kendi bildiğim edep tanımının sınırlarında, ben yalnızca bir önceki yazımda yoğunlaştığım üzere dönüş siyasetinin yalnızca Türkiye bölümüyle alakalı yazacağım. "Devam edecek" diyerek bıraktığım aşağıdaki noktadan devam edelim.

 " Dönüş siyasetinin Türkiye ayağı mutlaka ve mutlaka demokrasiyi içselleştirmeli, kendi iç demokrasisi olan, dernek faaliyetleri dışına çıkmış bir siyasal platform örgütlemelidir. Bu platforma da, tüm bu kamplardan arınmış şekilde butik olarak politika yürüten Çerkes örgütlerini kazandırmalıdır ki; ortak paydası demokraside buluşan, dönüşçülüğü amaç edinmiş bir güç, sağlıklı zeminlerde oluşabilsin." 

Halihazır varolan gerçekliği tartabilen insanların siyaset üzerine bir araya geldikleri yapılar, mücadele alanı olarak görünür de ortak olsa da, derinlemesine bir incelemeyle aslında kendi aralarındaki mücadelenin daha yoğun olduğu gözükür. En temel problemlerden birisi; Çerkes toplumunun içine her geçen gün biraz daha sinen "hazıra konucu" bir alışkanlık. Bu alışkanlık elbette yazımızın "yüklem"de konusu olan siyasette tam olarak şöyle tarif edilecektir; Çerkes örgütleri, kendi ilkelerine uygun bir çeper yaratma politikasını denemeyi  bir kenara bırakın, bunu pek düşünebiliyor dahi değiller. Bir çoğu, (-ki sol ilkelerle oluşum göstermişlerde gözle görülecek biçimde) hasat politikası ile toparlanma gibi düz bir mantık içerisinde hareket ediyor. Bir bakıyoruz bir yerde 10-20 kişi bir araya geliyor ve kısa süre içerisinde kendilerini ilan ediyorlar. Bir araya gelen 10-20 kişinin geniş anlamda 2 ortak noktaları oluyor, birincisi Çerkes olmaları (ya da kendilerine Çerkes demeleri) ikincisi de aynı dünya görüşüne sahip olmaları (ya da kendileri öyle sanmaları). Bu kişiler daha önce hiç kendi ilkelerine uygun bir çeper yaratma politikasına "etnik" (dar anlamda Çerkeslik üzerine) dahil olmamışlar ve yine bu kişiler kendi örgüt tabanlarını nasıl Çerkes toplumunun içerisinden yaratacakları konusunda ortak bir görüşe sahipte değiller. Nasıl olsunlar? Çerkesya mı - Kafkasya mı? Çerkesçe mi - Adığece mi? ve hatta Çerkes mi - Adığe mi? Çerkes kim, Adığe kim? diye basit ve kendi öznelerinin varoluşunu koydukları sorulara bile muhtemelen ortak cevap verebiliyor değiller.  Doğal olarak tabanlarını özne üzerinden değil, yükleme dayanan ve yoruma açık, net olmayan bir özne üzerinden var etme üzerine kısa olan yola koyuluyorlar. Çünkü çok kolay...

Kafanızı karıştırdıysam kusura bakmayın.. bir kaç satırda daha anlatayım...

Örgütün öznesi: Çerkes, Yüklemi: Siyaset... örgüt tabanını Çerkesin Siyasete dayanmış bireylerinden oluşturmak istiyor, fakat Çerkesin kim olduğunu tam olarak kendisi de bilmiyor. Böylece; uzlaşılan siyasi eğilimin içinde olan ve aslında Çerkesin kim olduğunu bilmeyen diğer insanları derlemek üzerine bir çalışma prensibiyle kuruluyor. Peki böyle olunca, zaten sahada siyaseten kendini var eden insanları bir araya getirip, o siyasal değerleri ilke edinmiş insanlarla Çerkesler adına gerçekten bir şey yapabilmek mümkün oluyor mu?

Olsaydı hepimiz duyardık.

Fakat size bir kaç örnek vereyim... Birleşik Kafkasyacılık, Kafkasya Forumu ve Kafkas  Dernekleri Federasyonu..

Hepsi tarihsel delillere dayanacak biçimde size Kafkasya'yı ve Kafkası bir özne olarak açıklayacaklardır. Bu anlamda bir tabanda yaratacaklardır.

O halde örgütün kendini ortaya koyduğu öznesini keyfe keder değil, tarihsel delillere dayanacak biçimde ortaya koyması: Çerkesin kim olduğunu açıklaması en temel vazifesi. Bunu ıskalayan arkadaşlarımız bir kaç on yıl daha "hasat politikası" ile  kendini var ettikten sonra, bugün ki öznelerini düşürüp, yüklemlerini öznelerine çevirerek gerçekten ve güçlü bir şekilde pür-i pak sınıf siyasetine yatay geçiş yaparlar.

Birinci sorunun cevabını veren arkadaşlarımız ise, yeterli ve ikna edici delillerle bunu kamuoyuna açıklayarak hiç olmazsa kim oldukları konusunda şüpheye yer bırakmaksızın örgüt olmanın diğer koşullarında birleşmek üzere diğer soruların cevaplarını aramaya başlarlar.

Biz neden Çerkes olarak bir araya geldik? diye sorabilirler mesela. Eğer  bu arkadaşların hepsi sosyalistlerse bu soruyu "biz neden sosyalist olarak bir araya gelmedik?" şeklinde destekleyebilirler de. Çerkes olarak bir araya gelmenin, Çerkeslere açıklanacak şekilde verilmesi, Çerkeslerin örgütü anlayabilmelerini kolaylaştırır.  "Biz neden Çerkes olarak bir araya geldik?" sorusuna, Çerkeslere açıklanabilecek biri cevapta verildiğinde işte o zaman bir araya gelen ve Çerkeslere kendini açıklayabilen bu örgüt, ilkelerini; halkların kardeşliği, emekçinin desteklenmesi, ileri demokrasi gibi evrensel kalıplar içerisinde elbette oluşturabilir.

Esasta sevgili dostlarım, henüz kendi ilan ettiği kimliğini açıklayamayan örgütlerin bir araya geldiği siyasal yönelimlerin halka mal edilebilmesi de zordur. İşbu yüzden ki; bugün çerkes örgütleri içerisindeki sosyalizmin öncüleri, kendilerini bir tek kendilerine anlatabilmektedir. Siyasal yönelim olarak kendilerine uygun olan yönelime girmiş Çerkes veya kendine Çerkes diyenleri toplayabilmektedir. Başkaca da sebebi yoktur. Maraş'ın bir Çerkes köyünde ya da Kayserinin Çerkes yerleşkelerinde bu örgütlerin varlığı yoktur.

Pek çok değerli insan, farklı örgütlerde sözde aynı şey için (elbette Çerkeslik için) birbirini yermektedir.

Oysa açıklanması kuşkusuz bir "Çerkes"i özne alarak, onun mücadelesi yürüten Demokratik bir Çerkes örgütü bu insanları bir araya getirecek bir Çerkes Demokrasisi inşa edebilirdi ve bu Çerkes Demokrasisi bu değerli insanları Çerkes öznesinde, aynı değerlerle mücadele de buluşturabilirdi.

Bu insanlar bir araya geldiklerinde, Çerkes toplumunun tabanına da kendini daha rahat ifade eder, bulunduğumuz coğrafyadaki anti-demokratik olaylara karşı, demokratik bir tanımla karşı da koyabilirdi.

Bu insanlar hep birlikte kendi toplumlarına asimilasyonu anlatabilir, buna karşı duyarlılık politikaları yürütebilir ve bir talebin oluşmasını sağlayabilirdi.

Bu insanlara, kim oldukları ve nereden geldikleri anlatılabilirdi. Böylelikle bu insanlar geldikleri yere dönmek isteme konusunda yaygın bir şekilde aidiyet hissedebilirlerdi.

Fakat böyle değil, böyle olmadığı için de "dönüş hakkımız" altın tepside sunulsa, en fazla hayal edebileceğimiz sayı 10 bin bile değil.

Devam edecek













2016-02-06

Sahibinin Sesi: Amir Dışekov!

Bırakın anlatsınlar şu meşhur "Asalet Masallarını" uyuyanlar, biz de burnumuzun dibinde, kokmaktan burnumuzun direğini kıran şu kokuyu anlamaya çalışalım. Pislik burnumuzun dibine kadar yaklaşırken belki kaşen peşinde koşuyorduk, belki düğün kim bilir? Ancak burnumuzun direğini kıran bu kokudan sonra, onu yok sayıp daha ne kadar sürdürebiliriz şu meşhur "asalet masalını" bilmiyorum. Adigey Cumhuriyetinin Resmi gazetesi   Sovyetskaya Adıgeye gazetesinde adını evvelden hiç işitmediğimiz bir yazar olan Dışekov, Çerkes soykırımından yüzyıllar sonra kendi anavatanına dönmüş bir geri dönüşçü için, onu hedef alan, itham eden ve hedef gösteren 2 sayfalık bir yazı kaleme aldı. Yazının Türkçe Tercümesini Cherkessia.Net web sitesinden okuyabilirsiniz. 

Adnan Khuade ismini önüne alıp, anavatanından tam 152 yıl önce, kılıç ve süngü zoruyla sürgün edilenlerin torunlarına küfür etti. Adnan Khuade'yi tanır mısınız bilmiyorum, tanımadığınızı varsayarak çok kısa açıklayayım. Adnan Khuade'de 152 yıl önce kılıç ve süngü zoruyla anavatanından sürgün edilen bir ailenin mensubu olarak Türkiye'de doğdu. Fakat Adnan Khuade yüzbinlerce Çerkes gibi burada yaşlanıp ölmeyi istemedi. Bir çoğu sadece istemezken, Adnan Khuade eyleme geçti ve anavatanına geri dönüş yaptı. Adnan Khuade, sadece kendi değil aynı zamanda yüzbinlercesinin hayalini kurduğu bir şeyi eyleme döken bir politik bir şahıstır. [1] Diğer bir taraftan anavatanına dönmeyi kişisel bir amaç olmaktan öteye taşıyan, bu uğurda örgütlenmek üzere diaspora-anavatan bağlantılı çalışmalar yürüten siyasal bir şahıstır. [2] Özellikle diasporadaki soydaşlarımızın anlayabilmesi açısından söylüyorum ki; Türkiye'dekinden daha baskıcı bir devlette, aldığı riskin ne olduğunu çok iyi bilen, yine de siyasal düşüncesini gizlemeyen tutarlı biridir. [3] Kısacası Adnan Khuade; Amir Dışekov değildir. Amir Dışekov bir kişidir ancak Adnan Khuade bir fikirdir, bir eylemdir, istikrardır. Amir Dışekov en fazla, sahibini kızdırmadan ücretli bir memur olarak yaşayabilir, bunu da ilk defa tanık olduğum isminin üstünde Adigey Cumhuriyetinin resmi gazetesinde ortaya koyduğu tutumla ispatlamıştır. Ancak Adnan Khuade, bir zamanlar kendi anavatanından, topraklarından, köylerinden zorla sürgün edilen ve bugün anavatana geri dönmek isteyenler içinde yüzbinlerce kişiyi temsil etmektedir. Eleştiri hakkına saygı duyan ve hiç kimseyi eleştirilemez görmeyen benim açımdan Amir Dışekov, Adnan Khuade'ye o ithamlarda bulunabilecek birisi değildir, bugünden sonra da hiçbir zaman olamayacaktır.

Diğer bir taraftan Amir Dışekov'un gazetede yayınlanan yazısında Adnan Khuade'nin "Ticari faaliyetlerinden daha çok özel ve siyasi yaşamıyla ilgili dikkatleri üzerinde toplayan kişi" notuna kadar anlattığı bölüm, eğer Türkiye jetleriyle bir Rusya bombardıman uçağını düşürüp, Rusya'nın Türkiye'ye yönelik yaptırımlarıyla başlayan süreçte Çerkesleri etkileyen serüveni olmasaydı, gerçekten inandırıcı olabilirdi. Hemde Rusya'nın mirasçısı olduğunu inkar etmediği, sürdürücülüğüyle övündüğü Çarlık zamanlarında boşalttıkları Çerkessizleştirdikleri Çerkesya'da Çerkeslerin tekrar çoğunluk olmasını istemese bile.  Ancak Amir Dışekov'un unuttuğu şey bizler de henüz bunu göremeyecek kadar kör değiliz ve olup biten herşeyi görüp anlayabiliyoruz. Tesadüfe bakın ki; arkamızda ne ABD, ne İsrail, ne de Avrupa yok. Yapayalnızız da. Avrupa, Türkiye veya diğer ülkeler bizim arkamızda olsaydı, Kbadaa gibi bir yerde yapılan sochi olimpiyatları daha farklı olabilirdi. Bizim yapayalnız halimiz, orada sahibinin sesi olmuş bazı soydaşlarımızın ilginç şeyler yazmasına varacak kadar bir telaş yaratıyorsa, bu halimizin potansiyel gücümüzün çok azı olduğunu da bilmesi gerekecek. 

Adnan Khuade için 80'li yılların başında Türkiye'den T.C. vatandaşı olarak gelmiş diye başlayan kısımlar ise, sanırım düşülebilecek en aciz yer olsa gerek. 1864 yılında Osmanlı topraklarına sürgün edilmiş ve bugün sürgün diasporasının en kuvvetli nüfusunun yaşadığı Türkiye topraklarında bir asır yaşadıktan sonra oraya Japon vatandaşı olarak geleceğimizi mi düşünüyor kendisi bilemiyoruz. Güya falan soy isimden, Khuade soy ismini alması ise sizin için ilginç gelecektir Amir Dışekov, ancak burada sizin anlayamadığınızı düşündüğüm Adnan'ın soyadının Güzey'den Khuade'ye, sahteden-gerçeğe, dayatılmıştan-sahip olunana geçmesi değildi. Burada garip olan Khuade sülalesine mensup Adnan'ın soyadını Güzey'e taşıyan serüvendi. Sizin tüylerinizi diken diken etse de, bu serüvende Rusya için yüzleşmedikçe asla kurtulamayacağı Çerkes Soykırımı utancından başkası değil.

Biz açıkça ve netlikle şunu söyleyebiliriz. Rusya, 1864 yılı olarak ifade edilen o tarihten yüzleşmekten asla korkmamalıdır, bunu da Ruslara düşmanca ve intikam hırsıyla tutuşarak söylemiyoruz; dostça ve adalet arzusuyla diliyoruz. Bu tarihten kaçmak korkaklıktır ve zavallılıktır, bizler Rusların korkak ve zavallı hallerinden memnun değiliz ve en başta, bütün dünya bir yana bu Çerkes Soykırımını önce Rusların sonra da Rusya'nın kabul etmesini istiyoruz. Sizin küçük bir örneği olduğunuz yaftalama ve karalamanın en doğal sonucu olarakta, yaptığı soykırımı kendi erdemiyle kabul etmeyeceği anlaşılmış bir Rusya'ya karşı bu soykırımı dünyaya taşımak, yurdu istila edilmiş, köyleri yakılmış-yıkılmış ve koca bir denizi mezarlığına çevirmiş Çerkes halkının en doğal hakkıdır. Khuade'de öyle yapmaktadır, bizler de öyle yapmaktayız. Bizler, bir tarihten önce adına soykırım denmediği için, soykırım tanımının bütün alametlerini içinde barındıran tarihimizi soykırım olarak saymamalı mıyız? Sadece üç on yıl sonra böyle bir kavram hukuki geçerlilik kazandığı için, bu kavramın gerekçelerini tamamen taşıyan bir tarih yok hükmünde midir size göre? O halde söylemeliyim ki, Çerkes Soykırımı 1864 yılında sona ermemiştir, bugün de hala etkileri sürmektedir ve son Çerkes, kendi öz yurduna dönmek isteyipte dönebileceği güne kadar 1864'ten şuana-şimdiye kadar bu suç işleniyor olacaktır.

Sizin kadar uzun yazmayacağım Amir Dışekov,

Türkiye'de ne zaman demokratikleşme talepleri dile getirilse, devlet bu talepleri dile getirenler için onların arkasında dış mihraklar var politikası yapmaktadır, bizler de sizin o hikayelerinizin daha vahimlerine çoktandır alışkınız. Çerkeslerin yaşadığı trajediyi dünyaya anlatması bir suç değildir ancak Rusyanın bunu inkar etmesi hala o suçun failliğini sürdürdüğünün bir yansımasıdır. 2016 yılında 1864 diye simgeleşen bir soykırımı devam ettirmekte olan bir zihniyet, sizler gibilerin bataklığından nem buluyor. Fakat o batak, dünyanın bütün kardeş halklarıyla birlikte kuruyacak. Ruslar ve Çerkesler, Türkler ve Kürtler, Filistinliler ve İsrailliler o gün, hep birlikte daha özgür ve adil bir hayatı tartışacaklardır.

Tarih sizin yarattığınız batakları, o bataklardan avuçlayarak savurduğunuz çamurları elbette bir köşesine yazacaktır.










2016-01-25

Kürtçü Çerkesler

Türkiye'de Kürt sorunu devletin şiddetini arttırdığı ölçüde derinleşiyor mu? Evet. "Görünen köy klavuz istemez" derler. Şimdi Türkiye Kürdistan'ına bakınca görünüyor ve klavuzların hepsi hokkabazlık peşinde. Şuradan bakınca gözüken en net şey, Devlet; Kürtleri öldürebilecek, onları katledebilecek, kentlerini mezarlığa çevirebilecek bir gücü var. Ancak Kürtleri teslim alabilecek hiçbir güç yok. Eğer olsaydı, şimdiye çoktan almışlardı. Bir tarafta, savaşmak için üretilmiş kitle imha silahları, zırhlı mı zırhlı, etkili mi etkili.. Diğer tarafta zırhsız vücuduyla, zırhlı savaş canavarlarına direnen bir inanç. Üstelik bu savaş 3-5 aylık değil. Kürtler ziyadesiyle bağırdılar "birlikte yaşayalım" diye. Bu saatten sonra hiç kimse onlara "biz sizin yanınızda yaşayalım" dedirtemeyecek o kesin, fakat bir de şu "birlikte yaşam" nasıl bir paradoksa dönüştü onlar için hayal bile edemiyorum. Kürtlerin birlikte yaşam diye çığlık ata ata öldükleri diğer halklar, ki en başında şüphesiz Türkler geliyor, Kürtlerle birlikte yaşamak istemiyor, hatta Kürtlerin ölüsüne, dirisinden fazla kıymet veriyorlar. Elbette hepsi değil, ama büyük bölümü öyle!  En başta söylediğim gibi, Kürtler ölecek, katledilecek, kentleri paramparça edilecek, evleri mezarlıklara çevrilecek ama yenilmeyecekler. Çünkü teslim olmayacaklar, olmayacakları çok açık. Teslim olmayacaklarını yalnızca kendileri ve biz değil, yaşamı onlara zehir edenler de biliyorlar. Bütün bu savaşın çıkacağı yer; Kürtler yalnız mı kazanacaklar yoksa hep birlikte mi kazanacağız? Çünkü Kürtler yalnız kazanırsa, geri kalanlar eski sefil hayatlarını yaşamaya devam edecekler. Eski sefil hayatlar demişken? Bugün anadil dersi denen ucubeye dahi bel bağlamış halkımızın, onu kazanmak için hangi bedeli ödediği de araştırılabilir.

Kürtçülük?

Kürtçülük ithamının kullanıldığı her yerde kuşkusuz Türkçülükte kullanılır, çünkü Kürtçülüğü bir itham olarak var eden en temel sebep Türkçülüktür. Kürtçülük ithamı; Türkçülük içerisinde cep oluşturan insanların milliyetçi duygularını azdırmak üzere kullanılmaz, zaten Türkçülük doğası gereği Kürtlere düşmandır, ama yalnızca Kürtlere değil, Türk olmayan, kendini Türklüğe sunmayan herkese, her topluma düşmandır. Kürtçülük ithamı daha çok Türkçülük karşısında refleks kazanmış, içinde minimum da olsa eşitlik, adalet ve özgürlük taşıyan insanlara yönelik bir ifadedir ve o yüzden Kürtçülük tanımlanmaz, tanımlanmış olan Türkçülük ifadesinden sonra ortaya konur ve aynı şeyi ifade ettiği algısı oluşturulur. İçinde minimum insanlık değerleri taşıyan hedef kitlenin kafası karışır. Her ne kadar kabul etmesekte, en azından onların tarif ettiği Kürtçülüğü açmak zorunda olduğumuzu işte bu minimum insanlık değerleri taşıyan insanların kafasındaki bulanıklığı gidermek üzere anlamalıyız. 

Çerkesler açısından Kürtçülük-Türkçülük nedir?

Türkçülük; Kendini inkar etmektir

Kürtçülük; Kendini ifade etmektir

Türkçülük; Çerkesya'yı unutmaktır

Kürtçülük; Çerkesya'yı hatırlamaktır

Türkçülük; Çerkesce'yi kaderine terk etmektir

Kürtçülük; Çerkesce'yi yaşatmak üzerine mücadele vermektir

Türkçülük; "Ne mutlu Türküm diyene" diye bağırmaktır

Kürtçülük; Ben Türk değilim, Çerkesim demektir

Türkçülük; Hizmetçi olma hakkını içselleştirmektir

Kürtçülük; Eşit olduğumuzu ilan etmektir

Türkçülük; Bir kab yemektir

Kürtçülük; Binlerce yıllık kültürdür

Türkçülük; Ölümdür

Kürtçülük; Yaşamdır

Türkçülük; Savaştır

Kürtçülük; Barıştır

Türkçülük gerçektir, Kürtçülük hayaldir. Çünkü Çerkes gençleri Çerkesceyi unutup Kürtçe konuşmuyorlar, Çerkesya'yı unutup Kürdistan'a yurdumuz demiyorlar, Çerkes tarihinden koparak Kürt tarihinde erimiyorlar.  

Peki en kısa özetiyle bir Çerkes için nasıl açıklayabilirim?

Türkçülük nedir?

Esad Bozkurt'un üzerini çizdiği üzere, kendini Türk'e, Türklüğe hizmet etme aşkıyla adayan, kendisinden alınana razı, kendisine verilene razı, hiçbir zaman Türk olamayacak zavallı kimselerdir. Kendisinden alınan; binlerce yıllık tarihi, o tarihin içerisinde yoğrulan dili, kültürüdür. Kendisine verilen ise "bir kab yemek"tir. Bütün amacı, ona pislememektir.

Kürtçülük nedir?

Kürtçülük ise, çoluk-çocuk demeden insanların öldüğü bu savaş karşısında "barış" deme cüretkarlığını göstermek, birlikte yaşamın tek formülünün eşitlik olduğunu söylemektir. Buna alerjisi olan Türkçülüğe karşı mücadele etmektir, diğer mücadele edilenlerle birlikte "birlikte yaşam" şiarıyla hareket etmektir.

...gerisi mi? Yok efendim Kürtleri ABD, AB kışkırtıyormuş.. Kürtler BOP'un oyuncağıymış.. Siyonistlere hizmet ediyormuş gibi bir takım batılların derlendiği, kısaca "dış mihraklar" olarak adlandırılan kara mizah kitabı. Çünkü aklı yeterince kıtlaştırılmamış her insan, bugün Türkiye'yi savaşa sürükleyen devletin, ABD, AB ile ilişkilerini sanıyorum görebilir, BOP'un neresinde durduğunu ve bugün siyonistlerle hangi hukuka sahip olduklarını işitir. Türkiye ABD'nin ortadoğu karakolu değilse, incirlik üssü sanıyoruz Kürdistan'a ait. ABD ordusu için TBMM'nden değilde, Kürdistan Meclisinde tezkereler imzalandı. Kore'de, Afganistan'da ABD'nin müttefiki olarak Türkiye değil, Kürdistan bulundu? daha bütün bu yazı uzar gider...

Nazım Hikmet Ran'ın Vatan Haini şiirini hepiniz bilirsiniz, 

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Bizim de diyeceğimiz aynen budur; Çerkesler Kürtçülüğe devam ediyor hala! Kendi kentlerine tankla, topla giren devletin öldürdüğü küçük çocuklar yaşasın dedi Çerkesler! Birlikte yaşayabiliriz diyenlere omuz verdiler, birlikte yaşayabileceklerini söylediler. Çerkesler Kürtçülüğe devam ediyor hala! Hala inanıyorlar, birlikte; eşit ve özgür bir yaşam sürebileceklerine; Kürtlerle, Türklerle, Abhazlarla, Araplarla!  








2016-01-09

Rusya Çerkes cinayetlerini teşvik etmeye devam etmemeli


Daha önce "düşünceyi eyleme geçirmek" isimli yazımda, Rusya Federasyonunda artan faşist saldırılardan bahsetmiştim. Biz bir halkın birbirinden silah zoruyla koparılmış iki kısmıyız, birbirimizin her hakkını kollamamıza izin vermezler, ama biz en azından birbirimizin yaşama hakkını kollamaya çalışmalıyız demeye çalışmıştım. Bir zulüm var, engel olamıyoruz ama bari en azından ses çıkarabilirdik. Seni görüyoruz, silahını görüyoruz diyebilirdik. Katile; işlediği cinayetin yanına kar kalmayacağını hissettirebilirdik. Yapmadık.. Aşina Timur, Rus ırkçıları tarafından katledildiğinde eylem yaptık, bir elin sayısını aşamadık. Büyükçe kurumlarımız ise, yalnızca internet organlarından basın açıklaması yapmakla yetindiler. Bu saldırılar, cinayetler ne yazık ki ne ilk ne de son olacaklar, bazı insanlar Aşina'nın katledilmesiyle ilgili Rus polisin çalışmalarını ve içeriye atılan 3-5 kişiyi paylaşıp memnun olduklarını belirttilerse de, ben sorunun çözümünün yalnızca bu cinayetin faillerinin ceza almasıyla çözüleceğine inanmıyorum. Rusya'da faşizm büyüyerek sürüyor ve her geçen gün oradaki kardeşlerimiz için bir risk teşkil ediyor. Rusya'yı buna karşı caydırıcı olmaya çalışması için harekete geçirmeliyiz. Diğer bir taraftan, işte biz Rusya'ya caydırıcı bir güç olarak gözükmedikçe, Rusya caydırıcı olmak bir kenara dursun, teşvikçi konumunu koruyor. Üstelik türlü türlü bahanelerin arkasına sığınarak, Çerkes aktivistleri baskı altında tuttuğu da bir gerçek. Şiddetin şiddeti, nefretin de nefreti doğurduğu ve bunun bir çeşit harekete geçtiği şu günlerde bunlar hem Rus halkına, hem Çerkes halkına zarar veren davranış biçimleridir.

2 Ağustos 2014'te Kabardey-Balkar Cumhuriyetinin başkenti Nalchik'te ölü bulunan Çerkes aktivist Timur Kuaşev'in  akut koroner yetmezlliğinden öldüğü açıklaması, Timur Kuaşev'i tanıyan hiç kimseyi inandırmadı. Üstelik koltuk altındaki enjeksiyon iziyle ilgili hiçbir açıklama olmaması çok garip. Timur Kuaşev'in  üstünde pijamaları ve ayağında terliğiyle evine 20 km uzakta ölmesi de bir başka soru işareti, bende Timur Kuaşev'in ölümüyle ilgili arkadaşları  gibi bir cinayet olduğunu düşünüyorum. Üstelik böyle düşünmem için çokça sebepte var. Rusya'nın Çerkes aktivistlere veya diğer halkların yaşadıklarına yönelik duyarlılık gösteren insanlara tutumu belli. 1993 yılından bu yana sadece Çeçenistan'daki hak ihlalleriyle ilgili haber üretirken öldürülen gazeteci sayısı 14, kaçırılan 22.. hatta bilinen gazetecilerden Anna Politkovskaya ve Natali Estemirova da katledilmişlerdi, davaları ise sonuçsuz bırakıldı. Biliyoruz ki Rusya, Çerkesya dahil olmak üzere tüm Kafkasya ülkelerine bir yozlaştırma çalışmaları yapıyor ve bunların en başında orada adam kaçırma, uyuşturucu satışı gibi toplum huzurunu bozacak yapılara fırsat tanıyor. Ancak ne hikmetse, uyuşturucu çeteleriyle, mafyalarla veya mafyavari yapılar bir risk teşkil etmezken "Müslümanlar" Rusya'yı endişelendiriyor, Müslümanlara yönelik devlet baskısı, devletin bizzat elleriyle uyguladığı hak ihlalleri ve bizzat devlet personelleri tarafından müslüman katletmeleri sürüyor. Bu da bize şu sonucu doğuruyor, Çerkesler için ortaya konulacak tek suç "müslüman" olmak. Ayrımcılık ve faşistlik yalnızca etnik temelli olmasa bile; baskılarken, öldürürken, hak ihlal ederken müslüman veya gayrimüslim diye bir gözetim yapmak faşistliğin önde gidenliğidir.

Timur Kuaşev'in ölümünün cinayet olduğu yönündeki inancımı güçlendiren şeylere gelince, kendisi Sochi olimpiyatlarıyla Çerkes halkına küfretmekten geri durmayan Rusya'nın bu durumunu protesto eden bir gazeteciydi ve Rusya Sochi olimpiyatları gibi bir meselede kendisini protesto eden ve üstelik gazetecilik yapan hiç kimseyi sevmez! Zaten olimpiyat karşıtı düzenlenen eylemde gözaltına da almıştı Kuaşev'i. Aynı şekilde Çerkes Soykırımının 150nci yılında düzenlenen eylemden önce de gözaltına almıştı. Rusya, bir gözünün Kuaşev'in üzerinde olduğunu hissettirmişti. Hem kendisine, hem de Çerkeslere.. Diğer bir taraftan Kuaşev, "müslüman-milliyetçi" gibi ayrımlarla bir araya gelemeyen Çerkes örgütlenmelerini birbirine yaklaştırmaya da çabalıyordu. Müslümanların milliyetçilere, milliyetçilerin de müslümanlara karşı olan fikir ayrılıkları Rusya için bulunmaz bir hint kumaşıydı. Ancak Kuaşev, gazetedeki köşesinden bu iki grubu birleştirecek yayınlar yapmayı kafasına koymuştu. 30 Nisan 2013'te yayınladığı açık mektupta bir polisin kendisine "bu şekilde devam edersen, bedelini ödersin" dediğini açıklamıştı. Blogundan ve köşesinden onlarca ölüm tehditi aldığını yazmıştı. Üstelik güvenlik birimlerine de iletmişti bunu. Hiçbir önlem alınmamıştı.

Timur Kuaşev'in cesedi Nalçik yakınlarında bir yerde evinden tam 20 km uzakta bulundu. Üzerinde Pijamaları, ayağında terlikleriyle. Koltuk altında bir enjeksiyon iziyle. Şimdi kalkmışlar onun akut koroner yetmezliğinden öldüğünü söylüyorlar, bu da "devletin eliyle" bir şeyler olduğu yönündeki kuşkularımızı iyice arttırıyor. Koroner, kalbin etrafındaki atar damarlardır. Akut Koroner Yetmezliği denen şeyse, bu damarların tıkanmasıdır. Akut Koroner Yetmezliğinden uzak durmak için doktorlar; sigara içmemeyi, alkol almamayı, spor yapmayı ve stresten uzak durmayı önerirler. Timur Kuaşev'i iyi tanıyan ve yoldaşı olan Kabardey-Balkar İnsan Hakları Savunucusu Hatajukov Timur Kuaşev için; "düzenli spor yapar, alkol ve sigara kullanmaz" dedi. Stresten uzak durmak ise Rusya'daki Çerkes aktivistler için neredeyse imkansız, ancak koltuk altındaki enjeksiyon izi, evinden 20 km uzakta, terlik ve pijamayla bulunan cesedi sanıyorum onun Rusya'daki faşist uygulamalarla strese girerek akut koroner yetmezliğine dayanan bir kalp kirizi geçirme riskinden daha çok cinayete kurban gittiğini gösteriyor.

Rusya kendi geleceğini kirleten bu tip cinayetlerden derhal vazgeçmelidir. Kendi içerisinde oluşturduğu paramiliter faşizmi yok etmelidir, Çerkes cinayetlerini teşvik etmeye devam etmemelidir. Bu Çerkes halkı için ne kadar kötüyse, Ruslar içinde bir o kadar tehlikelidir. Şiddet şiddeti, nefret nefreti doğurur.