Kızkardeşlerin Feminazi Cemiyetleri

Dünyada kimliği dolayısıyla ezilmiş, aşağılanmış, baskı görmüş ve hakkı yenen toplulukların bir çoğu içerisinde; ezildiği kimliğine sıkı sıkıya sarılıp o kimliğin dışında kalan herkesi kendisine düşman gören bir grup bulunmuştur. Mesela bugün Türkiye üzerinden düşünürsek Kürtler, Aleviler, Çerkesler içinde böyle gruplar bulunmaktadır. Aslında bu durum bir sonuçtur; yani o kişiler böyle olmaya itilmişlerdir ve o kişilere yaşadıkları toplum tutunacak başka dal bırakmamıştır. Dolayısıyla ben bu yazıyı yazarken, bahsettiğim bu gruplarda bulunan insanları bu duruma taşıyan sürece değinmeden, onların tamda tutundukları kimliklerin karşı cephesinde olmadığımı ifade etmem gerekir.

Artık buna inanmakta, buna karşı çıkmakta ve beni kendi tutundukları kimliklerine karşı tehlike veya dost olarak görüp görmemekte kendilerinin tercihi.

İşte dünyada kimliği dolayısıyla ezilmiş, aşağılanmış, baskı görmüş ve hakkı maddi manevi yenen toplulukların en başında kadınlar geliyor ve haliyle ezildiği kimliğe sıkıca tutunarak, o kimliğin dışında kalan herkesi düşman gören ve onlara hep bir önyargıyla yaklaşan; söyledikleri, yazdıkları, okudukları herşey de bir önyargı arayan bu grup onların arasında da var.

Eğer erkekseniz (cinsiyet anlamında) onlar için peşinen; açık ya da gizli bir düşmansınız. Söylediğiniz herşey art niyetli, yazdığınız her yazı onlara egemenlik taslamak üzerine kurulu, tüm hareketleriniz bir şekilde taciz.

Yani söylediğiniz şeyin iyi niyetli olması, yazdığınız şeyde eşitlik aramanız; onlarla aynı ideolojiyi bile paylaşmanız hiçbir şey ifade etmez.

Fikirleriniz erkektir, düşünceleriniz erkektir, hareketleriniz erkektir; hatta sizin feminizminiz bile erkektir.

Feminizm aleminde sıkça erkeklere karşı söylemler olur ancak bu söylemleri okuduğunuzda veya duyduğunuzda oradaki erkeğin bir biyolojik cinsiyeti ifade etmediğinizi anlarsınız. Ancak yazımın bahsi olan grup için bu böyle değildir; onların düşman  gördüğü erkek için eril olmanıza gerek yoktur, bacaklarınızın arasında penisiniz bulunsun yeter.

Size adeta erkek egemenliğinin kadınlar içerisine sinmiş casusları muamelesi yaparlar ve söylediğiniz herşey, ne söylediğinizin hiçbir önemi olmaksızın "kadınlara karşı bir hakarettir."

Oysa bir tarafta "Feminizm herkes içindir" diyerek feminizmin ne için erkek düşmanlığı olmadığını anlatmaya çalışanlar, bir tarafta feminist dahi (bir kısmı erkeğin feminist olamayacağını ifade eder) olsanız düşman olduğunuzu size hatırlatanlar olur.

Yeri de gelmişken, kendimi bir Feminist olarak tanımlamadığımı ifade etmek isterim ki; ne beni savunanlar feminist olduğum için savunma ihtiyacı hissetsinler ne de bana taş atacaklar tereddüt etsinler.

Feminizm aleminin dört bir yanı erkek karşıtı söylemlerde bulunurken hiçbirisinden rahatsızlık duymayıp Feminazileşen bir grubun feminizm içinde dile getirdiği erkek karşıtı söylemlerden neden rahatsız olduğumu sizlere şöyle ifade edeyim.

Çünkü Feminizm aleminin erkek karşıtı söylemlerinin (feminazi söylemleri hariç) bir çoğu erkek egemen anlayışına karşı söylenmektedir ve haklıdır. Feminaziler hariç, feministlerin söylemlerindeki erkeğin tanımını geçen yıl mayıs ayında yine buradan şöyle yazmıştım:
"...yaşam üzerinde kendini efendiliğe konumlandırarak kadını sömüren erkek bireyin cinsiyeti değil, kurumsallaşmış bir sömürge mantığıdır.

Bu kurumsallaşmış erkek, insanın cinsiyeti üzerinden kendini tanımlamış ve bir üst kültür oluşturup, bu üst kültür içerisinde yüzlerce parçaya bölünmüş ve kendini tekrar ederek kökleşmiştir. Yani kısacası; erkekliği kurumsallaştırmıştır. Bu noktadan sonraki erkek cinsiyetsizdir. Tıpkı kendi modern tanrısı gibidir.

Bu noktada erkeği tanımak çok önemlidir. Çünkü tam bu noktada bin yıllardır tarihle deneyimlediğimiz ancak bir türlü tanıyamadığımız erkeği; insanın apış arasına bakarak arama hatası bizi çoğu defa yanıltan en büyük gerçektir. Çünkü bu kurumsal erkek, bireyin cinsiyeti değil; toplumun üzerinde hastalıklı bir sosyo-politik üst kültürdür ve herkesin  apış arasında aradığı o erkek pipisi, sadece bayrağında bir sembolden ötesi değildir.  İşte bu yüzden ki; apış arasında pipisi olmadığı halde, kurumsal erkeğin fanatiği olmuş çok fazla kadın alt kültürü de vardır. Bireyin cinsiyeti olarak o kadınlara erkek demek imkansızdır, fakat esasta kurumsal erkeğin de en büyük temsilcileri o kadınlardır.

İşte feminizmin karşısına koyduğu erkekte bundan fazlası değildir. Feminizm bireyin cinsiyeti olarak erkek olana değil, sosyo-politik bir hastalık olarak kurumsal erkeğe düşmandır..."

Ancak Feministlerin aksine Feminaziler; "Kızkardeşlik" söylemi altında; bütün erkekleri (doğmamışlar dahil) doğal düşmanları olarak  görüp; yaptıkları herşeyin Kadınlara karşı yapılmış birer baskı olduğunu düşünürler.

Durumun vehametini anlatmak için biyolojik bir kadın süte "siyah" dediğinde, "hayır o siyah değil, beyazdır" diyen bir biyolojik erkek haksızdır. Açüklama (Erkekleme) yapmaktadır. Erkek herşeyi bilmemelidir, bilse bile söylememelidir, onun kadına, kadınlara ve kadınların düşüncelerine, fikirlerine, söylemlerine, yazıtlarına karşı yorum yapması, fikir belirtmesi veya cinsiyet sorunlarına karşı açıklama yapması kadınlığa karşı bir saldırıdır.
Kısacası: Erkek susmalı, konuşmamalı ve belki de kadınların arasında hiç olmamalıdır?

Kaldı ki bu eşitliğin neresindedir? Eşitliği savunan feminizm; her biyolojik erkeği baştan düşman ilan eden bu mantığı nasıl içinde tutabilmektedir; orası artık kendilerinin cevap bulması gereken bir yer.
Öte yandan bu her ne kadar bir cinsel adaletsizlik bile olsa, en çokta feminizme ve dolayısıyla kadın mücadelesine zarar vermektedir. Çünkü Patriyarşi penislerden çok daha fazlasıdır, ancak bu anlayış feminizmi penise o kadar odaklamakta ve düşmanı penise bakarak aratmaktadır ki her geçen gün kendini revize eden ve feminizmin bazı kanatlarını bile kendi içinde pazara dönüştüren bir çok giriftli politikayı aynı anda hayata sokan patriyarşi kadınlar başta, insanların ve tüm ekolojinin canına okumaya devam etmektedir.

Bunların feminizm anlayışı içerisinde tartışılamıyor olmasının küçük nedenlerinden birisi de feminizm içindeki bu indirgeyici ve öteleyici zihniyetin düşmanı sadece penise indirgeyen tavrıdır. Taciz, tecavüz, baskı, zulüm ve sömürü sadece biyolojik kadının maruz kaldığı şeyler midir? Eril zihniyet sadece kadını taciz etmektedir, sadece kadına mı tecavüz etmektedir, sadece kadınlar mı sömürülmektedir ve zulüm görmektedir? Baskı altında kalan sadece kadınlar mıdır?
Ya da
Erkek kimdir
Kadın kimdir
Taciz, tecavüz, baskı, zulüm ve sömürü nedir?

Geçtiğimiz yıl yine buradan yayınladığım bir yazımda Feministlerin bir kısmının (Feminaziler hariç) ve benim cinsiyet eşitliği meselesinde bahsettiğim erkeğe şöyle çözümleme yapmıştım:

"...Kurumsal Erkeği Çözümleme

Kurumsal erkeğin örgütlenme temeli kesinlikle hiyerarşidir.  Yaşama bakış algısını bu temelle şekillendirir ve hiyerarşinin en tepesine bir cinsiyeti toplumsal iktidar olarak yerleştirir; bu da elbette erkektir. İnsan toplulukları içerisinde kendini kültürel nüvelerle şekillendirerek bir takım toplumsal yasalar inşa eder, bunlara; gelenek denir. Bunlar kendi içerisinde bir topluluğu şekillendirir ve ona diğer topluluklardan farklılıkta kazandırır. Bu farklılıklar topluluğun yaşadığı coğrafyaya ve coğrafyadaki diğer topluluklarla arasındaki ilişki biçimine göre şekil alır. Bugün binlerce yıllık bu sürecin ortaya çıkardığı üst-kurum kavramı; ulustur. Bu kavrama göre şekillenen üst-örgüt ise devlettir.  Bazı feminist arkadaşlarımız kendilerini bu kavramın parçası olarak, onun örgütüne karşı bağlılık duysalar da, ne yazık ki ulus kavramı, kurumsal erkeğin güncel sosyal politikası olarak oluştuğundan, bütün uluslar erkektir ve bütün devletleri bu erkek uluslar inşa etmiştir.

Kısacası, ulus kavramı erkektir ve onu ortaya çıkaran tarihi de öyledir. Devlet örgütü erkektir ve onu ortaya çıkaran tarihi de öyledir. Devlet, genel anlayış olarak ulus kavramından eskiye uzanıyor gibi gelebilir. Fakat ulus kavramının üst örgütü olan devlet ile, tebaa kavramının üst örgütü olan devlet aynı devlet değillerdir. Çünkü her erkek kavramı, kendi devletini inşa etmiştir ve bu devletlerin hepsinin en büyük ortak tarafı; hepsinin erkek olmasıdır. Bütün devletler hiyerarşiyle yönetilmektedir ve hepsi güce dayalıdır. Kurumsal erkeği temsil etmekten asla taviz vermemişlerdir.
Kurumsal erkek, üst-örgütü besleyecek bir çok alt-örgütü ile hepsi aynı amaca hizmet eden karmaşık bir yapıya sahiptir.

En aşağıdaki alt-örgütü ailedir.

Bu düşünceye farklı sebeplerle bazı feminist arkadaşlarımız itiraz edecektir, çünkü klasik aile kavramı; bir çocuk ve onun varlık sebebi olan iki yetişkin tarafından tanımlanır. Bu da duygusal bir bağ oluşturmaktadır. Hiç kimse bir çocuğa, annesi ve babasıyla oluşturdukları aile yapısının kötü bir şey olduğunu anlatmaya cesaret edemez. Ancak bu, aile kavramının kurumsal erkeğin en alt-örgütü olduğu gerçeğini değiştiremez. Aile, oluşturduğu bireyleri kurumsal erkeğin toplumsal yapısına alıştırmaktaki en büyük rolü oynar. Aileler kendi kültürünü inşa edemez, ailenin bağlı olduğu ve kendini inşa eden bir kültür vardır ve o kültürün bağlı olduğu tek şey; erkek gelenektir.

Ailenin bir üst örgütü, toplumdur.
Toplum sokaktır, mahalledir, kenttir, bölgedir, milliyettir, vatandaşlıktır.
Aile topluma dayalı birey yetiştirmekle, toplum devlete dayalı vatandaş yetiştirmekle yükümlüdür. Her ikisi de, kurumsal erkeğin amacı doğrultusunda işler.

Şurası unutulmamalıdır, kurumsal erkeğin en alt-örgütü aile olsa da, onun devamlılığının ta kendisi de ailedir. Aile düzeni ve onun direkt ilişkide olduğu toplum düzenleri; (sokak, mahalle, kent, milliyet, soy, akrabalık vs.) kurumsal erkeğin okullarıdır..."

Burada iki sebeple daha önce yazdığım bir yazıdan uzun alıntılar yaptım. Çünkü Feminaziler bugün bütün erkekleri düşmanları olarak görürken, bütün kadınları da kızkardeşleri olarak görüyorlar.
Birinci sebebim; her erkeğin kurumsal erkek olmadığının anlaşılmasını istemem. Çünkü penisi olmadığı halde "kurumsal erkek" olan çok fazla kadın var.
İkinci sebebim; patriyarşi sadece biyolojik kadını değil; biyolojik erkeğinde içinde olduğu bütün bir yaşamı sömüren sistemin ta kendisidir ve ona karşı mücadele vermek için penisimizi kopartmamız gerekmiyor, en başta eşit ve adil olmak üzere; bizim için bir özgürlük davasıdır patriyarşi'ye karşı verdiğimiz mücadele.
Bu konuda her fikri olanın, düşünenin, savunanın, eleştirenin ne dediğine bakmadan önce bacakları arasında penisi var mı diye bakmayın,
çünkü penisi bacaklarının arasında olmayıpta, zihninde; kadına, erkeğe, ekolojiye tecavüz edenler de var, bacağının arasında penis taşıyıpta cinsiyetsiz fikirler taşıyanlar da var.

Share:

Globalizm ve Çerkes Toplumu: 1 - Jıneps Gazetesi Kasım 2017




Birşeyi peşinen kabul etmek gerekir, o da; bir hata kim tarafından yapılıyor olursa olsun hata olduğudur. Hatayı yapan kişi onu doğru kılmaz aksine hata kim tarafından yapılıyorsa yapılsın o kişiyi yanlış kılar. Benim emeğe, tecrübe ve bilgiye saygım sonsuz, hiç kimseyi bunlardan dolayı eleştiremem. Ancak bunlardan dolayı hiç kimseyi de peşinen her konuda haklı göremem. İnsan hatalar yaparak tecrübe kazanır ve insanın kültürü de hatalar yaparak tecrübeler kazanan insanların hatalarından kazandıkları tecrübeler üzerine inşa olmuştur. Her toplum sabit bir tecrübe üzerine değilde her biri kendi tecrübeleri üzerine inşa olduğu için olsa gerek, insanlar bu kadar fazla toplumlar oluşturmuşlardır. Bana sorsalar tarih nedir diye, tarihi bir tecrübe olarak yorumlarım. Resmi tarihlerin tüm propagandaya dönüşen ve sürekli kahramanlıklardan övünerek bahseden yapısına inat; tarih tam arkamızdan başlayarak insanlık tarihinin de ötesine de uzanan yapısıyla, oluşmuş veya yapılmış hatalardan elenerek bir basit doğru üzerinde yaşamı ve de insanı bugün ki konumuna getiren serüvendir. Ötesi bu serüveni yorumlamaktan başkası değldir.
Benim açımdan mensubu bulunduğum Çerkes toplumuda bunun içinde kendi özgün hatalarından tecrübeler kazanarak bir kültür inşa etmiş ve bu şimdiye kadar devam ederek şuana gelmiştir. Açıkçası sadece Çerkesler için değil tüm toplumlar için kültürel kıyıma dönüşen ve küreselleşme adına insanlığı tek kültüre -tüketim kültürüne- taşıyan kapitalizm; diğer kültürler gibi Çerkes kültürünü de bozmaktadır. Dolayısıyla söylemek istediğim şey bugün okuyan yazan Çerkeslerin olumlayarak veya eleştirerek bu meseleye kendi pencerelerinden ne kadar bakmadıkları... Baksalar bile bunu Çerkes kültürünün içinden toplumun kendi tarihsel ilerleyişiyle değil, aksine kapitalizmin karşısında varolan ve hatta kapitalizmin sınıf ilişkilerine karşı doğan başka bir küresel ideoloji ile bakabiliyor olmaları. Yani Çerkes kültürünün bu tüketim toplumu içinde yeni kazandığı ya da kaybettiği değerlere karşı; üretim toplumu içinde yeni kazanacakları veya kaybedecekleri değerler tam olarak yazılmış veya çizilmiş değil. Oysa Çerkesler bugün kapitalizmin içinde yeni değerler kazanırken, eski değerlerini de kaybediyor ve yine Çerkesler SSCB döneminde üretim toplumu inşa sürecinde yine bir şeyler kazanmış ve bir şeyler kaybetmiş olmalıdır. Dahası Çerkesler hem kapitalizmin tüketim aşamasını hem de sosyalizmin üretim toplumu aşamasını farklı topluluklar halinde tecrübe ederken, iki topluluğunda bu tarihsel süreçlerini deneyimlyen yazar çizer tayfası da varken, bu iki süreci yaşamış Çerkes topluluklarının hem birbirleriyle hem de geçmişleriyle karşılaştırılarak olumlamaları veya eleştirileri yapılmamış. Bunların yapılmamış olması başlı başına hatayken ve biz bu hatalar içerisinde yine küresel bir kültürün dejenarasyonu içerisinde yavaş yavaş ama işleye işleye tüketim toplumuna dönüşürken ya da tüketim toplumunun Çerkesler üzerindeki dejenarasyonunu değilde üretim toplumundaki sınıfsal eleştirisini yaparken; sanki bütün bunlar olmamış gibi, bütün bunlar olmuyormuş gibi bugün sadece şahsi tecrübelerimizin anlık olgular karşısında bir değer bulmasını talep eden halleriyle zaman tüketiyoruz. Zamanı ileriye taşırken, zamanla birlikte bu hatalarımızı da daha  katmerleyerek ve daha karmaşık hale getirerek ileriye taşıyoruz. Bizim bu duruma bakıp anlamamız gerekir. Bu duruma bakıp anlamaya çalışırken de duracağımız yer Çerkeslik olmalıdır. Çerkeslikte durarak ve durduğumuz yere bağlı kalarak objektif bir şekilde içinde bulunduğumuz global kültürün bize kazandırdığı yeni değerleri de, kaybettirdiği eski değerleri de tespit etmek gerekir. Bunları yaparken kazandığımız her yeni değerin iyi birşey olmayacağı gibi, kaybettiğimiz her değerinde iyi kötü olmayacağını unutmamak lazım. Zira her kazandığımız şeyi iyi ve her kaybettiğimiz şeyi kötü sanmak ya da her kazandığımızı kötü, her kaybettiğimizi iyi sanmak bizi başka bir hataya sürükler. Nihayetinde Çerkesler de diğer halklar gibi tarihin bir aşamasında bugün bilinen değerleriyle şıp diye oluşmamışlar, tarih içinde yeni değerler kazanarak, eski değerler kaybederek bugünlere gelmişlerdir.
Bu anlamda kalemin yettiğince ve aklım erdiğince bildiklerimi, gördüklerimi ve düşündüklerimi; benden daha iyi bilen, benden daha çok görmüş ve daha fazla düşünenlerin affına sığınarak anlatmayı bir sorumluluk kabul ediyorum. İnanıyorum ki düşündüklerimi yazıya dökmek ve genele açmak bu konuda bir başlangıç olur, yazdıklarımın içindeki hatalardan arınmış ve eksikleri tamamlanarak daha iyi ve gerçekçi bir şekilde Çerkeslerin bu toplumsal değişimleri tamamlanmış bir tartışmaya çevrilir. Beni yeni kazanılmış hiçbir değeri eleştirmediğim gibi eskiden olan kaybedilmiş hiçbir değeri koruma güdüsüne girmeden, hem yaşadığı yeni dünyanın farkında hem de yaşanılmış eski dünyanın huzurunda şahsi görüşümü Çerkesler için faydalı olması arzusuyla sizlerin eleştirilerine bırakıyorum.

* TOPLUMA BAKIŞ VE KÜLTÜR

Toplum kolektif bir yapıdır ve kültür toplumun üretimidir. Toplumun yarattığı kültür bir sanat değildir aksine bir düzendir ve toplumun bir arada yaşayabilmesi için, içinde bulunduğu şartlara uygun biçimde toplumun ferdi olan veya olacak bireylere roller kazandırır. Bu rollerin her biri toplumun yaşadığı tecrübeye dayalı biçimde gelişmiştir. Toplumun yaşadığı çağa özgü gereksinimleri neyse kültürü de o gereksinimleri karşılayacak bir düzeni oluşturacak biçimde değişir. Yaşadığı çağın gereksinimlerini karşılamak için değişmeyen kültür hatalıdır. Bu hata öyledir ki ihtiyaçlarını karşılamak için başka kültürün gelmesine ve yerleşerek toplumu kendi değerlerine bağlamasına sebep olur. Ancak bu yinede topluma gelen yabancı her kültürün kötü birşey olduğu anlamına gelmez. Yinede ihtiyaçlarını karşılamak için değişmeyen (değişemeyen) kültürün sürekli dışarıdan edinilmiş kültürlere bağlı kalmayı alışkanlık haline getirmesi her zaman kötüdür. Milliyetçiliğin global hatası olan; toplumun soy bağıyla bir arada olacağuna inancın aksine, toplumu birbirine bağlayan şey soy değildir. Kültürdür. Eski zamanların aksine -ki eski zamanların da eski zamanlarında toplum hiçbir zaman soya bağlı kalmamıştır- toplumlar sadece kendi soylarının yaşadığı dar bir alanda sıkışık kalmadılar ve asla da kalmayacaklar. Hatta Kapitalizmin globalleşme politikarıyla daha fazla iç içe girecekler. Bu anlamda toplumu soya dayandırmak ve milliyetçilikle bu şekilde tutuculaştırmak doğru değil. Toplumlar bir arada yaşayabilmek için kültür üretebilen insanlar sürüsüdür ve ürettikleri kültür topluma yetmediğinde hiçbir soy bağı insanı o kültürün bir parçası yapamaz. İnsan tükettiği kültürün toplumuna aittir. Bizim Çerkesler olarak toplumumuza ve kültürümüze bu şekilde bakmamız gerekir. Kültürümüzün günlük hayatımızı ne kadar karşılayabildiğini ve ne kadar karşılayamadığı yerleri neden karşılayamadığını duygusallıktan uzak ve hayatımızın akışına uygun biçimde ele almamız gerekir. Duygusallıktan uzak ve hayatın akışına uygun düşünmemiz, bu konuyu çözmeden ileri bir zamana ertelemememiz için o kadar gereklidir ki bunu anlayabilmemiz için hiçbir kültürün sonsuza dek bugün yaşayabildiğimiz düzeyde kalamayacağını anlayarak fark edebiliriz. Bunu da; bundan 30 yıl önceki kültürel varlığımızı, bundan 100 yıl önceki kültürel varlığımızı, bundan 150 yıl önceki kültürel varlığımızı zihnimizde pekiştirerek başarabiliriz. Elbette kültürel varlığımızın olduğu yerde kalmaması bir sorun değil ama kültürümüzün yerine farklı bir çok kültürün yerleşmesi ve kalıcı olması ise çok büyük bir sorun.  İnsanlar sürekli geçmişi özleyerek geleceği yaşayan canlılardır. Belirli bir yaşın üstü daimi geçmişteki ilişkileri arar ve onları savunurlar ama geçmiş hiçbir zaman geri gelmez, gelen hep gelecektir. Bu anlamda bakınca toplumun geleceğini oluşturanlarının ihtiyaçları düşünülerek ve hatta tam da onlar tarafından veya onların ağırlıklı söz sahibi olacağı platformlarda kültürümüzün dokunulmazlık tabusu yıkılmalı ve tartışmaya açılmalıdır. Toplumun ihtiyacı arttıkça, kültürü toplumun ihtiyacını karşılamalıdır ve toplumun en büyük ihtiyacı; gençleridir! Kültürümüz toplumun ihtiyacını karşılayacak biçimde sadece bir defa değil, tekrar tekrar ele alınmalıdır ve bu da hiç kolay değildir. Bu tartışmaları açacak kişi veya kişiler ve hatta ekipler kendi motivasyonlarını korumaları açısından bu tartışmaların kolay şeyler olmadığını ve bir anda etki sahası oluşturamayacağını bilmelidir.
Konu başlığımıza başlarken yazdığım gibi kültür toplumun değil, toplum kültürün üreticisidir. Toplum tarafından üretilmiş kültür ise toplumun sistemidir. Aslında daha iyi anlayabilmemiz için şunu da ilave edebilirim; bugün yaşadığımız tüketim kültürü kapitalist toplumun üretimidir ve insanlar bu kültürün içinde tüketim sistemini yaşıyor, yani günlük yaşantımızda olmazsa olmaz hiçbir değeri üretmeden sadece onları tüketmeye muhtaç bir şekilde gelişiyor. Tarımdan, hayvancılığa, sanattan, bilime kadar; tüketiyor. Oysa toplumun bunları üretebilmesi gerekirdi, bunları üretemediği için parayla satın alıyor ve para kazanmak için gelişen süreç kapitalist toplumun modern kölelik olgusunu başlatan temen faktör. Neyse...  Konumuza dönecek olursak Çerkes kültürünün Çerkes toplumu tarafından üretilen bir sistem olduğunu ve dokunulmaz olmadığını hatta bin yıllarca dokunula-dokunula oluştuğunu, çağına uyduğunu, çağın ihtiyaçlarını karşılayabildiği için bugünlere geldiğini anlamak gerekir. Bunu anlarken de kültürün bu tarihsel serüveninin hiçbir yerinde, tek bir defa tartışılarak değilmediğini de anlamalıyız. Dün öyle olmadı, bugün de öyle olmayacağı gibi eğer bir yarını olursa yarın da öyle olmayacak.
Share:

Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde Komedi: "Uluslararası Kafkas Ödülleri"




Bir zamanlar "Kafkas Diasporası Ödülleri idi bunun adı, hatta öyle komikti ki ne zaman canım sıkılsa girer bakardım arada gülmek için. Çünkü "Kafkas Diasporası" diye birşey yoktu. Sadece bize göre mi yoktu?

Hayır kimseye göre yoktu..

Çünkü öyle bir şey yoktu...

Onlara göre de yoktu, hatta en çok onlara göre olamazdı.

Onların "Kafkas" tanımı, Kafkasların (Kafkasya Coğrafyasında yaşayan bütün halklar, milletler, hatta uluslar) kendi varlığının yanında "deve de kulak" idi. Onların Kafkası; en fazla Şıx Şamil'in etrafında cihat eden müminlerin yaşadıkları yerlerden ibaretti. Halbuki onların Kafkasından çok daha büyüktü Kafkas..

Dolayısıyla olmayan bir şeyin adına ödül törenleri falan düzenliyorlar, siyasetçilere, iş adamlarına, gazetecilere, belediye başkanlarına kalpaklar takıyorlar, plaketler veriyorlardı.

Tiyatro gibi;

Uçan Spagetti Canavarı adına; sizi yılın en iyi "bilmem neyi" seçtik demekten ne farkı vardı?

Hadi bu törenleri düzenleyenler neyse, sonuçta en fazla kaç kişiydiler ki, hepsi aynı odada nefes alsa oksijen yetmezliğinden halüsilasyon görebilirlerdi.

Ya peki o siyasetçiler, iş adamları, gazeteciler, belediye başkanları?

Asıl onlar bu komedinin en çok kahkaha atılanları değil miydi? Olmayan bir şeyin töreninde en iyi olmaya geliyorlardı.

Kimisinin kafasına olmayan bir şey adına kalpak takılıyor.

Kimisinin eline olmayan bir şey adına plaket veriliyor.

Hiç mi demez bir insan, tamam beni seçmişler eyvallahta; yani ne adına aldım ben bu ödülleri diye?,

Olmayan bir şey adına ödül almak hoşlarına mı gidiyordu acaba? Öyleyse biz de her ay  "Uzay Diasporası" adına onlara ödül yollayalım öyleyse, mutlu olsunlar... Belki mutlu olurlarsa; daha iyi işler çıkarırlar branşlarında?

Neyse.

Konumuza dönelim...

Bizim olmayan bu Kafkas Diasporası artık yetmemiş, kadro aynı, zihniyet aynı, amaç aynı, tören aynı, olmamışlık aynı, yaptım olduculuk aynı, kendini beğenmişlik aynı, bir şeyler yapıyorumculuk aynı...

Ama Kafkas Diasporası artık aynı değil, Onlara Kafkas Diasporası olmak yetmemiş! Tek farklı olan bu Kafkas Diasporasının artık "Uluslararası" olması. Yani adı "Uluslararası Kafkas Ödülleri"
Ama böyleyken de söyleyeyim "Kafkas Diasporası" ne kadar yoksa "Kafkaslar" da o kadar varlar. Kafkasya coğrafyasında yaşayan bütün halklara "Kafkas Halkları" denir. Ama unutmadan söylemeliyim ki; Ermeniler, Gürcüler, Kürtler, Lazlar, Ruslar, Azeriler, Karaçaylar,  Nogaylar, Balkarlar falan da "Kafkastır"

Bütün bu halkların hem Kafkasya'daki vatanlarında hem diasporalarında kendi kurumları ve kuruluşları da var.

Peki bu "Uluslararası Kafkas Ödülleri" bunlarla mı alakalı?

Alakası yok.

Peki Abhazlar, Çerkesler, Çeçenler, Osetler ya da İnguşlarla alakaları var mı? Bu halkların da gerek Kafkasya'daki anavatanlarında gerekse diasporalarında çok fazla kurumları vardır..

Abhaz Dernekleri Federasyonu, Birleşik Kafkasya Dernekleri, Çerkes Dernekleri Federasyonu, Kafkas Dernekleri Federasyonu, Kafkas Vakfı, Oset Vakfı gibi Türkiye'de ve bu halkların yaşadıkları her ülkede dernekleri, vakıfları bulunmaktadır. Bunlarla mı alakalı?

Alakası yok.

Hadi diyelim bir sadece bir dernek bilemedin üç dernek bu organizasyona destek veriyor. (destek dediğimizde tören için gönderilen davete icabet etmek manasında)

Yeter mi bu "uluslararası kafkas ödülleri" dağıtmaya..

İşte yeni komedi de burada başlıyor. Çünkü bu organizasyon oluyor... hemde nerede? Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde.

Cumhurbaşkanı da davetli, muhtemelen gelecek. Kaçırmaz böyle şeyleri biliyoruz artık

Zaten ödül töreninin teması da belli, sayın Cumhurbaşkanının en sevdiği cinsten: 15 Temmuz

Ayrıca Rusya Devlet Başkanı Putin beyin de davetli olduğunu öğrendik.

Muhtemelen gelmeyecek ama gelirse ne kadar komik olurdu anlatamam. Komedimize tüy dikerdi sayın Putin gelse.

Yahu bu organizasyonu düzenleyen ve görev alan insanları anladım sayın cumhurbaşkanı bunlar hangi sıfatla "uluslararası kafkas ödülleri" dağıtıyorlar diye hiç mi düşünmüyor? Hadi o düşünemiyor, malumunuz çok yoruluyor. Hem Cumhurbaşkanı, hem Parti genel başkanı, hem herşey kendisine bağlı; belediyeler bile neredeyse kaldırım çalışmaları için izin alacaklar kendisinden (belki alıyorlardır) Peki Cumhurbaşkanının bin odalı saraylarında bu işlerle ilgilenen memurlar ya da en azından danışmanları falanda düşünmüyor mu?

Sanki memleketin kürsüsü bitecek, her kurulacak kürsüye "acaba bu nedir" demeden çıkılmamalı bence.

Sonra çıkıp "Aldatıldım" "Kandırıldım" falan demek durumunda kalmasından endişe ediyorum.

Şimdi bu komediyi izliyorum, savunanları, karşı çıkanları, katılacakları, izleyecekler falan.

Bu kötü günlerde yüzümde gülücük etmeyen Uçan Spagetti Canavarı Ödülleri tadında 5-10 kişiyle Uluslararası Kafkas  Ödülleri dağıtan kişilere tek başıma Uluslararası Çerkes Komitesi Süper Ötesi Başkanı olarak teşekkür ediyorum: Siz olmasaydınız neye gülecektik acaba?

Bu arada dipnot niyetine de şunları ifade etmek isterim, bu olmayan diaspora ödüllerini; uluslararasılaştırmakta mahir kişi geçtiğimiz genel seçimlerde bir yerde akp'den aday adayı olmuştu ama aday olamamıştı. Bülent Arınç'a yılın siyasetçisi diye kalpak takmıştı ve sözde Çerkes Ethem'in hain olmadığının ortaya çıkarılması yönünde bir komisyon sözü almıştı, o komisyon da kurulmadı.

Share:

Türkiye'deki "Kafkasyalı Mülteciler"

"Kafkasya, Karadeniz ve Hazar denizi arasında yer alan, Avrupa ve Asya'nın sınırında bulunan bölgenin ismi. Kafkas sıradağlarında, Avrupa'nın en yüksek dağı olan ve Kafkas halklarının sözlü edebiyatını oluşturan Elbrus Dağı bu bölgede bulunmaktadır. Kafkasya bölgesi siyasi ve coğrafi olarak Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya olmak üzere ikiye ayrılır. Güney Kafkasya bağımsız ve egemen devletlerden oluşmaktadır. Kuzey Kafkasya ise Rusya Federasyonu içinde bulunmaktadır."


bAndista'nın "Haymatlos" şarkısını duymayanınız çoktur... Hatta bAndista'yı duymayanlarınız bile vardır.. bAndista; Türkiye'de ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, göçmenlerin, mültecilerin ve tabii ki enternasyonalin notalara işleyen devrim zincirinde küçük ama sağlam bir halkadır.

Haymatlos şarkısının tanıtımında kendi sözcükleriyle şu ifadeler yer alır:

"Küresel muktedirlerin neden olduğu savaşlardan, iktisadi ve sosyal yıkımdan, ekolojik krizin sonuçlarından kaçan göçmenler daha iyi bir yaşam kurmak için sınırları aşmaya çalışıyorlar. Yasadışı göçle mücadele olarak adlandırılan şey aslında bir cephesinde devletler, kolluk kuvvetleri, özel kuvvetler, sınırlar, silahlar ve hapishaneler, beride ise sade insanların olduğu bir savaş. Çünkü biliyoruz ki insanlar değil, sınırlar ve o sınırları kurup koruyan kurumlar illegaldir. Çünkü biliyoruz ki kimse nedensiz kaçmaz. Çünkü hepimiz göçmeniz; buradayız, kalacağız, yaşayacağız. Sokakların sesini duyun!"

Kimdir bu küresel muktedirler? Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Almanya, İngiltere, Fransa başları (Küresel) bir çokları da kuyruğu (Yerel) olan Emperyalizmin her coğrafyadaki temsilcileridir.

Biz Çerkesiz,

Küresel muktedirlerin neden olduğu savaşları, iktisadi ve sosyal yıkımları, ekolojik krizleri, sürgünleri ve soykırımı yakından tanırız. Tarihimizin kalbine bir hançer gibi saplanmıştır çünkü hepsi. Sanmayın ki bunlar geçmişte kalmıştır. Çünkü adalet tecelli etmedikçe geçmişte açılmış yara sanki ilk gün gibi sızlamakta ve sürekli kanamaktadır. Ancak sadece geçmişteki yaralarımızın sızlaması ve kanaması da yetmez gibi, her gün yeni yaralarla bizleri yıldırmaya çalışmakta olan küresel bir muktedir bulunmaktadır hala coğrafyamızda. Çerkesler ve elbette Çerkeslerin kardeş halkları, akrabaları ve komşu halkları bu savaşın, yıkımın ve krizin merkezindedir. Dünyanın dört bir yanına dağıttığı Çerkesleri hala pervazsızca kendi vatanlarının yabancısı olarak gören, orada kalan insanlarımızı da kendi vatanlarından kaçırmak için her türlü baskı ve zorbalığı yapmaktan çekinmeyen bir muktedirdir.

Guaşo Ruslan davası hemen arkamızda, bir çoğunuz artık bilmektesiniz. Daha arkasında kendi sokaklarında dans ettiği için gözaltına alınanlar, daha arkasında Khuade davası.. daha arkasında failleri hiç bulunamayan aktivist cinayetleri... Bildiklerimiz bilmediklerimizden çok daha az, bize ulaşanlar sadece; artık gözümüze batıra batıra yapılan hukuksuzluklar, adaletsizlikler, baskılar ve cinayetler.

Bunları orada konuşmak zor olduğu için burada öğrenmekte daha zor, Rusya dünyadaki herhangi bir devlet gibi değil.. Eli kolu dünyanın neredeyse her yerine uzayabilen, dünyanın herhangi bir yerinde istemediği kişileri susturabilen bir devlet. Yüzyıllar önce  Marcus Aurelius'un adalet üzerine söylediği "Yasalar örümcek ağına benzer, küçük sinekler ağa takılır kalır, büyük sinekler ağı deler geçer." sözü işte bu küresel muktedirleri ve elbette Rusya'yı birebir tarif eder. Rusya büyük sinektir ve Rusya sürekli her türlü yasayı delip geçerek; dünyanın her yerinde eli vardır.

Dünyadaki idealsiz toplumlarında içinde açık ya da gizli "güce tapanlar" toplulukları çokça bulunur. Bu topluluklar bugün Türkiye Çerkeslerin de içinde de var. Bu topluluklar bu gücün zulmüne dahi olsa karşı gelen her anlayışa öyle yada böyle muhalefet ediyorlar. Açıkça Rusya'nın gücünü öne sürerek oradaki insanları tehlikeye atmamayı öğütleyenler zaten gözle seçilebiliyorlar. Yani "ölümü gösterip, sıtmaya razı etme" misyonu diyelim biz ona. Bir de gizli politikalar ile Çerkes toplumuna derin fay hatları döşeyerek bu işi yapanlar var. Asıl tehlikeli olan da işte bu fay hatlarını oluşturan, toplumu kendi içinde kutuplara ayırarak çatıştıran misyonu edinenler.

Bilgi kirliliği oluşturup velvele ile aynı toplumun içindeki farklı kesimleri birbirine ötekileştirerek; toplumun kendi sorununa, toplumun kendi içinde muhalefet ettirilip hem bazı şeylerin üstünü kapatır hemde gelecek için toplumu kriminalize ederek başka şeylerin önünü açarlar.

Mesela şuan kendi yurtlarında gördükleri baskılar nedeniyle Türkiye'ye iltica etmiş kişiler, tam da Türkiye ile ABD'nin arasına giderek açılıyorken ve buna paralel olarak Türkiye ile Rusya'nın arası giderek kapanıyorken; sınırdışı edilmek üzere Türkiye tarafından gözaltına alınıyorlar.

Türkiye Çerkes diasporası hem küresel hem de yerel siyaset bakımından çıplak bir toplumdur. Son yıllarda ortaya çıkan şeyler de bana göre esasen Türkiye Çerkes diasporasına bir siyaset kazandıracak nitelikte değil. Benim içinde bulunduğum topluluk da dahil olmak üzere hiçbir topluluk; toplumsal gerçekliğimizi analiz etmeden, toplumsal yapımızda geniş kabul görmeyen argümanlar etrafında birleşerek bir siyaset yapıyor. Yani siyasetin lokomotifi Çerkes toplumunun kendisinden ziyade, topluluğun bir araya geldiği argümanlardan oluşuyor. Toplumsal gerçeklik analiz edilmediği için bu siyaset Çerkeslerin toplumsal bir enstrümanı olamıyor. Toplumsal siyaset bir müzik korosu gibi olmalıdır. Bir çok farklı enstrüman çalmalı ancak hepsinin baktığı toplumsal bir dayanak olmalıdır. Ancak bizim şuan ki halimiz böyle midir? Her enstrümanımızın toplum hariç farklı dayanakları bulunmakta ve sesler müzik değil, kaos yaratmaktadır.

Toplum siyasi bir varlıktır ve toplumun her enstrümanı toplumu geleceğiyle ilgili uyum içinde olmalıdır. Uyum değilde kaos olursa işte bu siyasi varlıktan her ne sebeple olursa olsun rahatsız olanların işi kolaylaşır.  İşte bu "güce tapanlar" toplulukları ve onların velveleleriyle toplumun içinde farklı seslerle ama uyum içinde çalması gereken enstrümanlar toplumun siyasi varlığını dağıtarak tamda bunu yapmaktalar.

Bugün sınırdışı edilmek için gözaltına alınanlarla ilgili açıkçası tam bir bilgi kirliliği içinde bulunmaktayız. Çünkü eskiden bu yana süren velveleler ile kafamız allak bullak edilmiş kimin ne olduğunu ve neden baskı gördüğünü bilemiyoruz. Kimileri cihatçı teröristler diyor, kimileri toplumsal akvitivistler diyor ve bu iki karşıt görüş arasında milyon tane hikayeler dolaşıyor. Yani bir kaos var.

İşte Türkiye Çerkes Diasporası bu kaosu ortadan kaldırmalıdır. Velvelecilerin açtığı toplumsal fayların bu toplumu parçalamasına izin vermemelidir ve herşeyden önce unutmamalıdır ki bugün yurtlarındaki her türlü istikrarsızlığın ve insanları yanlış şeylere iten iktisadi ve sosyal yıkımın en büyük suçlusu da Rusya'dır. Elbette bütün suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır ve adil bir şekilde yargılanarak hak ettikleri cezalar uygulanmalıdır, ancak Rusya'da buna dahildir. Resmen savaş politikalarıyla bölgede açtığı yaralar son bulmadıkça; suça yönelmiş insanların da birinci sorumlusu Rusya olacaktır ve bu yalnızca Kafkasya'daki halklara değil Ruslara da büyük zararlar vermeye devam edecektir.


Yazıya başlarken bAndista'nın "Haymatlos" şarkısını paylaştığım gibi.. Ne bugün sınırdışı edilmek için gözaltına alınanlar ne de Türkiye'deki diğer Kafkasya'dan iltica eden kişiler boş yere Türkiye'de değiller. Çünkü Kafkasya coğrafyasının her toprağında Rusya'nın neden olduğu iktisadi ve sosyal yıkım, ekolojik kriz, baskı ve tehditler var. Yine orada diğer küresel muktedirlerin finanse ettiği farklı akımlar da var. Yani orada küresel bir politika savaşı var ve oranın yerli halkı bu küresel savaşın tek mağduru ve bu insanlar orada bir gelecek görmedikleri için Türkiye'ye iltica etmişken.. orada iktisadi ve sosyal yıkım politikaları halen sürüp, muktedirlerin kirli politik savaşı devam ederken bu insanları kaçtıkları bu savaşa ve yıkıma geri yollamak hiçbir vicdanın kabul edebileceği birşey değil. Bu insanlar her ne ile suçlanıyorlarsa bu uluslararası toplumun ve elbette Çerkeslerin bu suçlamaları olağanca şeffaflığıyla bilmeleri gerekir. Türkiye'de bunları göz önünde bulundurmalıdır. Bu insanlar sınırdışı edildiklerinde ne kadar adil bir süreç içinden geçecekler? Bu insanlar neden kendi yurtlarından kaçmış ve yabancı topraklara sığınmışlardır, geri yolladıklarında ne durumda olacaklardır Türkiye'nin bunları araştırması insanlığa karşı çok büyük bir sorumluluğudur.










Share:

#BenimAdımRuslanGuaşo



Biliyorsunuz biz Çerkesler her 21 mayısta Rus emperyalizminin kanlı tarihine Çerkes Soykırımı olarak kazınan gününde toplanır bu soykırımda hayatını kaybeden atalarımızı anar, dualar eder  ve başta Rusya olmak üzere tüm dünyadan bu ADALET talep ederiz.


Bu yıl 21 Mayıs'ta da dünyanın dört bir yanında sürgün bir kadere mahkum edilmiş Çerkesler dahil, anavatanımızın da bir çok noktasında toplanmış, Çerkes Soykırımında hayatını kaybeden atalarımızı anmış, dualar etmiş ve adalet talep etmiştik.


Adalet ki, dünyanın dört bir yanında tüm zalimlerin en korktuğu insani kavramdır. Bir insanın ne kadar zalim olduğunu adalet talebi karşısında geçirdiği cinnetten anlayabilirsiniz de.


Bugün bunlar biz Türkiye'deki Çerkeslerin ve diğer halkların uzak olduğu ve bilmediği şeyler olmasa gerek.


Çerkes Soykırımının 153ncü yılında anavatanımızın Kıyıboyu Şapsığ bölgesinde yaşayan Çerkeslerden bir grupta; Çerkeslerin yaşadığı tüm acılara tanıklık etmiş yaşlı bir ağacın altında toplandı ve 153 yıl önce soykırımda kaybettikleri atalarını andı  dualar etti. Bu anmadan hemen sonra Rus polisi anmaya katılanlardan birilerini izinsiz gösteri yapmak suçlamasıyla gözaltına aldı.


Gözaltına alınanlardan birisi de Ruslan Guaşo idi. Anma da kürsüye çıkarak Çerkesce dua etmişti.


Elbette hiç kimse değersiz değil, ancak hakkını vermek ve doğruyu yazmak adına Ruslan Guaşo'yu da özellikle belirtmek gerekir. Hayatı boyunca kendisinden fedakarlık ederek halkı uğruna mücadele etmekle geçirmiş birisidir, Türkiye'de kimilerinin yaşlanınca olduğunu sandığının aksine; Ruslan Guaşo yaşamıyla, mücadelesiyle, direnişiyle, emeğiyle, önderliğiyle; gerçek bir Çerkes Thamadesi. Yaşanan bu adaletsizlik gazetemizin Temmuz ayı baskısında "Kıyım gibi ceza" manşetiyle yayınlanmıştı.


Gazetemizin bu ayki baskısında bilgi verildiği üzere Ruslan Guaşo gözaltına alındıktan sonra teyzesinin cenazesine katılmasına izin verilmemiş, mahkeme günü rahatsızlık geçirmesine ve hastaneye kaldırılmasına rağmen mahkeme Ruslan Guaşo'yu yargılamıştı. Bu mahkeme sonucunda Ruslan Guaşo'ya 8 günlük hapis cezası verildi ve hapis cezası paraya çevrildi. Ruslan Guaşo temyize başvurup karara itiraz etti, üst mahkeme kararı yerel mahkemeye tekrar gönderdi ancak yerel mahkeme aynı kararı tekrar etti.


Ruslan Guşao ise bu adaletsizliğin kendisi nedzinde Çerkes halkına karşı uygulanan haksız uygulamaları protesto etmek için açlık süresiz açlık grevine başladığını duyurmuştu.


Özellikle "Çerkes halkına karşı uygulanan haksız uygulamalar"  Rusya'da gelenekleşiyorken; Ruslan Guaşo'nun tam da bu sözlerle başlattığı açlık grevi protestosu hepimiz için çok önemli. Daha bir kaç ay önce de kendi anavatanlarında kamuya açık alanda geleneksel danslarını yapan gençler gözaltına alınmıştı. Daha bir kaç yıl önce Türkiye ile Rusya'nın yaşadığı uçak krizinin faturası adeta Çerkeslere kesiliyordu ve dahası; bilmediğimiz çok daha fazla olmak üzere bildiğimiz bir çok haksız uygulaması vardı Rusya'nın.




Bugün (23 Eylül) açlık grevinin 13ncü günü ve bazı kaynaklardan öğrenebildiğimiz kadarıyla Ruslan Guaşo dünyadaki diğer açlık grevlerinin aksine tuz ve şeker de tüketmiyor ve neredeyse su da içmiyor. Ayrıca Ruslan Guşao 67 yaşında ve çeşitli sağlık sorunları da bulunan birisi. Hem hastalıkları, hem yaşı hem de adeta kendini adalete feda eden açlık grevi dolayısıyla gün geçtikçe sağlık durumu daha da kötüleşiyor.


Buraya kadar yazdıklarımdan sonra hiç unutmamamız gereken şey yine yukarıda yazdığım gibi; bu protesto "Çerkes halkına karşı haksız uygulamalara" karşı yapılıyor oluşu. Bu Ruslan Guaşo'nun değil, hepimizin mücadelesi. Orada yalnız bırakacağımız Ruslan Guaşo da, mücadelesini büyüteceğimiz Ruslan Guaşo'da; Çerkes halkının  adalet arayan potresi.


Bir halkın içinde her düşünceden insan olur. Doğal olanda böyle olmasıdır elbet. Ancak bir halkı ayakta tutan en temel harç; o halkın kendisine karşı işlenmiş suç karşısında tek yumruk olabilmesidir. Atalarımızın dediği gibi "birlikteysek güçlüyüz."


Adaletsizliğe karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ,


Hukuksuzluğa karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ,


Baskılara karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ,


Zalimlere karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ,


Soykırıma karşı BİRLİKTEYSEK GÜÇLÜYÜZ..


O zaman bizim bu noktadan sonra bütün farklılıklarımızı bir kenara koymamız ve Çerkesler olarak adaleti hep birlikte aramamız gerekiyor.


Ruslan Guaşo için BİRLİKTE OLMAMIZ GEREKİYOR
Çerkeslik için BİRLİKTE OLMAMIZ GEREKİYOR.


Ruslan Guaşo canını Çerkeslere feda edebilecek iradeyi taşıyor olabilir, ancak Çerkeslerin feda edebileceği bir Ruslan Guaşo yok. Çerkes halkı, halkı için mücadele etmeyi şiar edinmiş hiç kimseyi feda edecek durumda değil.


Kendisi açlık grevine başlarken "Bu benim son eylemim" demişti.


Ben bu sonun, olup-olabilecek en kötü senaryo ile gerçekleşmesine razı değilim, Çerkesler olarak hiçbirimiz olmaması gerekiyor.


Çok acil biçimde bütün farklılıklarımızı bir kenara koyup, Ruslan Guaşo için BİRLİKTE DURMALIYIZ.


Acilen toplanmalı ve bir eylem planı çıkarmalıyız.

Bu yazı Jıneps Gazetesi Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.
Share:

Kahrolsun Emperyalizmi Amerika Sananlar


Bugün sizlere emperyalizm denince aklına yalnızca Amerika gelenlerin düştüğü aptal noktayla ilgili düşüncelerimi anlatmak istiyorum.

Milliyetçiler adeta "gazla" çalışan bir beyin yapısına sahip oldukları ve alenen yukarıda bahsettiğim noktada blok oluşturdukları için onlara diyecek pek şeyim yok. Sadece bir an önce akıl sağlıklarına kavuşmalarını dileyerek başka da hiçbir şey demiyorum.

Gel gelelim solcularımıza...

Bizim Türkiye'de çeşitlilik sadece bitkiler ve hayvanlarla sınırlı değil. Her bitki ve hayvanın nasıl anadolu'ya adapte olmuş özgün bir karakteri varsa, insanın ve insana ait her şeyin de buralara adapte olmuş özgün bir karakteri var. Dinin de, imanın da, solun da, sağın da...

Ben bu özgünlükler içinden solu hem kafamda düşünerek, hemde yazıp sizlere sunarak velhasıl yazılı düşünerek ele almak istiyorum.

Gelin yazıya çok fazla kavramlar sokarak kafamızı karıştırmak yerine, gündelik hayatta herhangi bir insana kendimizi ifade ettiğimiz gibi düşünelim.Çünkü fazlasıyla kavram kullandığımız dil; ya aslında ifade etmek istediğimiz şeyi yakalayamıyor ya da onu okuyan-duyan kimseler bizim ifade etmek istediğimiz şeyleri pek anlayamıyor.

Mesela Emperyalizm...

Türkiye'de ben solcuyum diyen 7'den 70'e herkes rüyalarında bile emperyalizmi kahrederler. (milliyetçiler, ümmetçiler de ediyor da, onları peşin peşin es geçmiştim)

Peki nedir bu emperyalizm?

Amerikalıların sadece Kürtlerle oynadığı küresel bir oyun falan mı?

Ya da

Yüzyıldır Kürtlere karşı oynanan bir oyun mudur?  Evet yazımın bu noktasında dikkatinizi çektiyse hemen Kürtleri karıştırdım araya. Neden?

Çünkü dün IKBY'de bir referandum düzenlendi. Bağımsızlık referandumu. Türkiye solu yine ve her zaman ki gibi mesele Kürtler olunca iflas etti.

Bende daha önce sosyal medya hesabımdan referandumla ilgili kuşkularımı dile getirdim. Ancak benim derdim Kürtlerin bağımsız olması ya da bağımsız olmayı istemesi değildi. Benim derdim; Barzani'nin güvenilmez bir kişilik olması ve bu referandumu itibarsız kılacak herşeyi yapıyor oluşuydu.

Bir halkın bağımsız olmak istemesi ve dahası bunu demokratik yollarla dile getirmesi kadar doğal ne olabilir bilmiyorum, illa savaşmak ve dökülen kan üstünde milliyetçi bir taban yaratarak oradan mı var olmak gerekir bağımsız olmak için.

Olana bitene detaylıca Amerikan Emperyalizmi demek basit olanı, nasıl olsa 7'sinden 70'ine her solcu amerikan emperyalizmi denince yedeğe giriyor.  Sanki Irak söz gelimi Irak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de, Amerikan emperyalizmi ISSC'yi yok etmek için Kürtleri kışkırtıyor..

Irak zaten emperyalist bir devlet,  her emperyalistin ABD kadar küresel mi olması gerekiyor?  Zaten Irak'taki Kürtler on yıllarca Irak ordusu tarafından küresel emperyalist devletlerin silahlarıyla ezildi, katledildi.

Hiçbiriniz o zaman Iraklı Kürtlerin acısına merhem olmadınız. Hatta vergilerinizle biti kanlanan kendi emperyalist devletiniz tarafından katliamlara el verdiniz. Barzani'yi eleştirmek başka birşey, Barzani'nin referandumuna oradaki Kürtler adına endişeyle yaklaşmak başka bir şeydir ama oradaki bağımsızlık referandumunda bağımsız olmayı kendi gelecek kaygılarıyla seçen insanların arzularına komplolar dizmek bambaşka bir şey.

Maalesef Türkiye solunun dili; NATO diliyle uyuşmaktadır. Bölgeye istikrarsızlık getirip başka krizlere yol açar, Irak'ın bütünlüğünden yanayız gibi söylemlere 2 sol slogan ekleyerek bir de Amerikan Emperyalizmi demek NATO devletleriyle aynı dili kullanmamak anlamına gelmiyor.

Kürtlerin kendi topraklarında bağımsız yaşamak istemeleri analarının ak sütü kadar helaldir. Önemli olan kurulacak bağımsız devlet içinde yaşayan Kürt olmayan halklara ne getirecektir? Barzani söz konusu olduğunda şahsen ben bu endişeleri üzerimden atamıyorum. Bağımsız Kürdistan'a değil, Barzani'ye karşıyım. Bunu da not olarak iliştiriyorum.








Share:

Ruslan Direniyor.




Kimileri çeşitli söylemler üreterek her ne kadar kabul etmese de, açlık grevi bir insanın yaşadığı bir haksızlık karşısında adaletin işlememesiyle ortaya koyduğu bir onurlu bir direniştir.

Siz devlet olabilirsiniz, iktidar olabilirsiniz, ordularınız, polisleriniz olabilir, televizyonlarınız da her türlü algı operasyonu geliştirebilirsiniz, cahilleri sindirebilir, korkakları geri itebilirsiniz. Parayla milyonlarca kişiyi çalıştırabilirsiniz, adalet kurumuna istediğiniz rengi verebilirsiniz.. İnsanları benim suçlu olduğuma, cezamı hak ettiğime inandırabilirsiniz de..  beni  mahkum edebilir ve bana ceza verebilirsiniz; ancak beni teslim alamazsınız demektir.

İnsan kendini aç bırakarak, doymak için yaşamadığını söyler açlık grevinde. Sadece doymak için yaşayan insanların açlığını gidermek için susarak, görmeyerek ve konuşmayarak zalimlere cesaret veren aç yığınları da protesto etmiş olur.

İnsanın esas mahkumiyeti; mahkemenin hükmettiği cezalar değildir. İnsanlar susarak, görmeyerek ve konuşmayarak yaşadıkları her ülkeyi cezaevine çevirir ve o ülkeyi zalimlere mahkum edebilirler.
Düğünlerde kasılarak bel çatlatan, asalet ve nezaket masallarıyla beyni uyuşmaktan burunlarının ucunu dahi göremeyen; taşı sıksa suyunu çıkartacak güçte her sosyal gruptan Çerkes delikanlısının aksine Ruslan Guaşho, geçirdiği hastalıklar sebebiyle sağlık sıkıntıları olan, ihtiyar bir büyüğümüz. Türkiye'deki gençlerin bir çoğu kendisini tanımazlar çünkü asalet ve nezaket masalları anlatmaktan ziyade, kendisi yaşamının büyük bir bölümünü gerçek hayatın içindeki sorunları görerek, Çerkes halkı için mücadeleye adamış birisi. Türkiyeli Çerkesler daha çok; güzel Çerkes kızlarını, pşinawoları, köşesinden asalet ve nezaket masalı anlatıp elindeki Çerkesmetre ile insanların Çerkesliklerini ölçen ümmetçileri tanır. Her fırsatta zaman geçirmeksizin kendisine bir karşı yaratıp ona gol atma peşinde maharet sürdüren Çerkes kalemşörleri bugüne kadar hangi Çerkes meselesine ulusal bir yaklaşım sergilemiş olabilirdi ki Ruslan Guaşho için harekete geçeceklerdi?

Türkiye Çerkes diasporası derin bir yozlaşmanın yatağında. Ulusal varlığımızı sulandıracak tartışma meselelerinde ışık hızını yakalayan, tartışmaların ve çalışmaların en hararetlisini buralara yığarak toplumun okuma becerisini kullanmaktan imtina etmeyen fertlerinin gözlerini ve zihinlerini yoran demagoglar, bir  halkın bütün hepsini ilgilendiren meselelerinde kaplumbağalara dönüşüyorlar. Anavatanımızda gerçekleşen bir çok olayda olduğu gibi, Ruslan Guaşho içinde böyle davranıyorlar. Bir süre geçtikten sonra her demagogumuz kendi sosyal grubunun bu konuyla ilgili bütüne varamayan çalışmalarını örnekleyerek; diğer sosyal grupların basiretsizliğini sergilemeye başlayacak nasıl olsa.
Halbuki bazı şeyler toplumun tamamını ilgilendirir ve o şeylerde toplumun başarısı da başarısızlığı da bütünüyle değerlendirilir. Mesela; Adalet öyledir.

Bugün Ruslan Guaşho'num mücadelesi de bir Adalet mücadelesidir ve kendisinin de açıkça ifade ettiği gibi uğradığı haksızlık yalnızca kendisine yönelik değildir. Kendisi üzerinden bütün Çerkes toplumuna bir mesaj verilmek istenmektedir.

Bu mesaj da; "Acınızı istediğiniz zaman konuşamazsınız"dır.

Daha önce Hulıjıy'da geleneksel danslarımızı yapan gençlere saldırılmış ve gözaltına alınmıştı.

O zaman ki mesaj da; "Sevincinizi istediğiniz zaman yaşayamazsınız"dı.

Demokrasisini Çerkeslerden esirgeyen Moskova hükümeti; dünyanın dört bir tarafına dağıttığı Çerkeslerin sessizliğinden güç alıyor. Açlığı peşinde ömür çürüten dünyanın bütün Çerkeslerine en güzel mesajı da yine Ruslan Guaşho veriyor; candan önce onur gelir.

Mahkeme Ruslan Guaşho üzerinden Çerkeslere "istediğiniz zaman acınızı konuşamazsınız" diye mesaj verirken, Ruslan Guaşho'da açlık grevine başlayarak Çerkeslere "candan önce onurun geldiğini" hatırlatıyor.

Şimdi bakalım Çerkeslere; Çerkesler kimin mesajını dikkate alıyor.

Share:

Çerkes mahallesinde davul-zurna çalmak





Mishe Berslan'ın Çerkesya Hareketi'nin internet sitesinde "İKİYÜZLÜLÜK… YARANMAZSAN, YOK OL…" yayınlanan  yazısı gerçekten okunmaya değer bir yazı, Türkiye'deki Çerkes realitesini hem bireysel hem de kurumsal olarak irdelememize olanak sağlıyor. Aslında biz bunu yıllardır güncel politik metinler ile anlatmaya çalışsak bile, Türkiye'deki diğer toplumsal unsurlar ile ortaklaşmış karakterler üzerinden anlatmayı bu kadar güzel başarabilmiş değildik. Bu açından bakıldığında Mishe Berslan'ın kaleme aldığı bu yazı, Çerkesleri Türkiye'deki diğer toplumsal unsurlar ile somut tarihler üzerinden kesiştirip buradan Çerkeslere pay çıkaran analizinin bir çoğumuzun dikkate alması gereken toplumsal sorumluluk örneği olduğunu da ifade etmem gerekecek.

Türkiyeli sıradan bir Çerkesin kültürünü illüzyonal ego ile yaşadığını söylemek zor değil, çünkü mahalleye inince mevcut durumunu hayatı boyunca hiç sorgulayamamış bir tabanın şişkinliği hangi yöne baksak gözüküyor. Mahalle demişken, örgütlü cemaatler mahalleyi pek umursamıyorlar. Küçük vurup, büyük alma peşinde mahalleye yönelik cılız ama coğrafyaya yönelik kuvvetli umutların peşindeler. Kalemler coğrafyayı yazarken, unutulan bir nokta şu ki; hayaller mahalle de inşa edilemiyor.

Çerkes mahallesindeki illüzyonal egoyu masaya koyma vakti çoktan geldi, kendini Çerkes siyasetinin bir parçası olarak konumlayan her bireyin bu illüzyonal Çerkes varlığını ortadan kaldırmak üzere çaba sar fetmesi lazım. Ama daha önce belki de mahalleye inmeden bir şeyler yapmak lazım, o ki; bu illüzyonal egoyu gruplarımızın kendi içinden söküp atması gibi. Çünkü mahalleye inip, mahalledeki illüzyonal egoyu yok etmek üzere çabalarken, bu çaba içerisinde kendi illüzyonal egomuzla hareket etmemiz mahallelinin çokta sindirebileceği bir şey olmaz.

Mishe'nin yukarıda bahsettiğim yazısı; o muhteşem Çerkes illüzyonunu perdeleyen vakalardan biri. Özellikle Türkiye için, Türkiyelilik kimliğini içselleştirmiş Çerkesler için, Osmanlı'dan bu yana hepimize çivilenmiş Kafkaslılık öğretisinin anlaşılması için bu illüzyon perdesini aralamak çok önemli. Bunları konuştuğumuz zaman ne yazık ki ilk başta kendi toplumumuzdan bazıları otomatik bir manipülasyon yaratıyorlar ve gördüğüm kadarıyla bu manipülasyonlarla birlikte konu hep rayından çıkıp bozuluyor. Bunu yapan Türk sağına adapte insanlar ve hatta Türk'ün islamla şerbetlenerek içine Çerkeslerden bir öbekte ekleyen mutasyon ideolojisine adapte insanlar için söyleyecek pek fazla şey bulamıyorum. Fakat bu manipülasyonlara kapılarak konunun rayından çıkmasında etki sahibi olan kesimler için söyleyecek bazı şeylerim olacak. Ama konu dağılmadan, konumuz hala illüzyonal egonun yakınlarındayken, bu illüzyonist egosu ağır basan her kesimden insana da hatırlatmam gerektiğine inandığım bir şeyler var. Çerkes olduğunuz için muhteşem insanlar değiliz. Sadece Çerkessiniz. Çerkessiniz diye ne Arapları, ne Kürtleri, ne Türkleri ne de başka birilerini aşağıdan göremezsiniz, eğer böyle bir eğilimiz varsa bilin ki siz hastalıklı insanlarsınız ve en aşağılık insanlar da sizlersiniz. Çerkeslerin geçmiş deneyimleri, yani kısaca tarih bizlere elbette bazı değerler katmış olabilir, bu değerler sizin şımarık ukâlalığınız adına değil, aksine insanlık adına Çerkeslerin ördüğü değerlerdir ve dahası, o güzelim değerlere verdiğiniz önemde laftan fazlası olsaydı, bugün içine düştüğümüz şu bitap hali sanıyorum yaşamamış olurduk. Asalet ve Nezaket diye böbürlene böbürlene geldiğiniz yolun sonu bugün ki tablo ile daha güzel ifade ediliyor, birbiriyle konuşmayı bile beceremeyen, neredeyse ortak hiçbir değeri kalmamış balondan asilzadeler topluluğu. Ne bugün hala adına methiyeler düzülen kadına verdiğimiz değerden bir eser, ne de geçmişte uzlaşı sağlamak adına araçsallaşan xase geleneğinden bir hava duruyor. Türkiye'deki Çerkeslerin çoğu bir aptallık uykusunda hala kadına, doğaya, halklara, insanlığa karşı kendine ait ufacık bir fikri ve görüşü olmadan; kendisine kalanlardan ödeye ödeye, başkası gibi ola ola yaşıyor. Sanırım dünyada bizden daha fazla geçmişiyle övünüp, geçmişinden eser barındırmayan bir halk yoktur. Yavuz Sultan Selim diye köprü açılıyor, bunların hepsi argüman. Aleviler karşı çıkıyor? Neden! Çünkü bu argümanın ne anlama geldiğini biliyorlar. Biliyorlar çünkü; bu argümanla bir tarihte kesişmişler ve kendi kaderleri için iyi şeyler olmamış. Çerkeslerin ise söyleyeceği hiçbir şey yok. Neden? Çünkü kendi tarihinden zerre barındırmıyorlar. Üstelik birileri bunları konuştuğu zamanda sadakat damarları incinip bir anda o ağızlarını kaplayan Çerkeslikten ışık hızında ayrılıp, efendisinin köpeği moduna girebiliyorlar... ve bu sadece geçmişle sınırlı kalmıyor! Bugün de Çerkesleri ilgilendiren meseleler de aynı reflekse sahipler. 7 gün 24 saat Çerkesliğiyle övünen birileri, Çerkeslerin talepleri konusunda iş başa düştüğünde kılını kıpırdatmıyor. İşi başına alıp yollara düşenlere ise yine sahibinin köpeği modunda saldırıyorlar.

Artık ismen ve cismen bizden olup, ruhunu sahibinin kayışına bağlayan bu saray, iktidar, güç soytarılarının mahallede kullanabildikleri tek silah ise manipülasyon. Onların bu silahına güç verenlerde bana kulak versinler.

Sevgili arkadaşlar siz kabul etseniz de etmeseniz de mahalle sizin hayal ettiğiniz sosyo-politik bir yapıya sahip değil. Bu yalnızca Çerkesler için değil, Türkiye'deki bütün halklar ve kesimler için böyle.
***
Haftalar ayları kovalamışken, yazılacak çok şey de birikti.. birikti de; önünde koca dağları görmeden kum tanesine edebiyat yapmakta pek mahir olan her görüşten insana; bir şeyler anlatmaya çalışmak insanı yoruyor.
Bu ay Jıneps gazetesine diğer Çerkeslerle aynı Türkiye'de mi yaşadığımızı sorma gereği duydum, zira ziyadesiyle Çerkesleri de etkileyen ve üstelik kimin Çerkesi olduğunun da pek farkı kalmadığı böyle alengirli zamanlarda dahi; kurumsal Çerkeslik hala bir ütopyanın içindeymiş gibi sessiz, silik; var ile yok arasında.
Anlatan bir kaç insan,
Müslüman mahallesinde salyangoz satıcısı gibi..
Gören yadırgıyor, duyan hayretlere düşüyor; sanki bütün yaşananlar arasında bir vaha var ve Çerkesler o vahadalar.









Share:

Adalet Yürüyüşü




2013 yılında Antalya'dan İstanbul'a "Adalet Yürüyüşü" gerçekleştirmiştik ve her fırsatta yürüyüşün özelde Gezi protestoları sırasında hayatını kaybeden, yaralanan, sakat kalanlar için ama genelde bütün Türkiye için talebimiz olduğunu söylüyorduk.
Tabi biz 1200 küsür kilometre yürüdük, bir çok ilden geçtik ve geçtiğimiz ilde bir çok kesim ile konuştuk.



Burdur'u geçerken; Mermer ocakları için delik deşik edilen dağlar, toza kaplanan ormanlar, suyu kirlenen canlılar içinde ADALET istedik.
Kızılcahamam'da iple bağlanarak ölüme terk edilmiş bir köpek gördük, bırakıp gidemedik.. araçları durdurup yiyecek istedik, suyumuzu verdik, hayvan hakları aktivistlerine ulaştık.. adalet istedik..
Afyon'u geçerken hayvancılıkla uğraşan amcalarımızla oturduk, dertlerini dinledik..
Eskişehir'e gelirken tarımla uğraşan insanlarla konuştuk, sohbet ettik..
Adalet herkesin kanayan yarası gibiydi, kim adaleti kendi hayatıyla anlatmaya kalksa kanıyordu..
Tanıyanlar biliyor, bilmeyenler için söylüyorum; yürüyen herkesin siyasal bir duruşu, ideolojik bir görüşü vardı bizim yürüyüşümüzde.. ama herkes tek tip değildi, farklı farklıydı..  Yolda bizi karşılayanlarda öyleydi, hiç kimsenin derdini siyasal duruşuna, ideolojik görüşüne göre değerlendirmedik, herkesi dinledik.
Bize ulaşan ve haber yapmak isteyenlere de bütün dinlediklerimizi ifade ettik.
Adalet istiyorduk,
A'dan Z'ye; herkese..

CHP'li siyasallar da arıyordu, karşılıyordu bizi; bizi partiniz olarak değil, şahsınız olarak karşılayın diyorduk.

Şimdi HDP'de toplanan siyasallar da arıyordu, karşılıyordu.. onlara da partiniz olarak değil, şahsınız olarak karşılayın diyorduk.

"Halk yürüyüşüydük" biz.

Her rengi temsil edecektik, kimsenin değil; herkesin olacaktık.. Adalet isteyecektik.

İstedikte...

Antalya'dan İstanbul'a kadar; her adım da, her solukta, herkes için adalet istedik.
Bizim sloganımız; "adalet için adaletten hızlı" idi.

Gümüşsuyu'nda adaletten daha hızlı olduğumuz da zaten ortaya çıktı.
Sonra çıktık Galatasaray Lisesinin önüne; sağ yanımızda CHP, Sol yanımızda BDP, arkamızda; 7'den 70'e, her dinden, her cinsiyetten, her milliyetten insanla..

Adalet herkese lazım dedik..

Sağımızdakiler de Solumuzdakiler de öyle dedi..
Arkamızdakiler de öyle dedi..
Verdiğimiz bütün demeçler, röportajlar ortada...

Tabi biz o gün şöyle diyorduk; adalet yürüyüşümüz bitmedi..
ve bitmedi...

O günden sonra; adil, eşit ve özgür bir yaşam için bitmek tükenmek bilmeyen bilmeyecek yürüyüşümüz başladı.. O günden sonra adalet bize inat hep geriye gittiyse de, biz dişimizle tırnağımızla adaleti ileriye taşımanın mücadelesi içerisinde olduk hep..
Bugün de tam o mücadelenin içerisindeyiz,
Üstelik ne Selahattin Demirtaş, ne Figen Yüksekdağ, ne diğer tutuklu milletvekilleri, ne DBP'li Belediye başkanları, ne Enis Berberoğlu için değil,
Kadınlar için, Gençler için, Halklar için..
"Herkes için"
"Hepimiz için"
Dolayısı senin adalet talebin, benim de adalet talebimdir. Ama biliyorsunuz bir söz vardır; eğri oturup doğru konuşalım diye.. sırf siyaset yapmak için, sırf söylemiş olmak için yapılan açıklamaları bir kenara bırakalım, adaleti sanki düne kadar varmışta, dün yok olmuş gibi ele almayalım.
Ne için adalet istiyorsun sevgili Kemal amca?
Enis Berberoğlu içinse, amenna. Haklısın istemekte, MİT tırları davasını takip eden bir vatandaş olarak söylüyorum; Enis Berberoğlu bir milletvekili olarak oy aldığı topluma gerçek bilgiyi ulaştırmak için, hepimizi aydınlatmak adına bir milletvekiline, üstelik gazeteci kökenli bir milletvekiline en yakışır, en doğru şeyi yaptı ve bu yüzden tutuklanması gerçekten yüz karası.
Bize böyle de, haklısın diyelim; bu konuyla ilgili bir kelime eleştirirsem namerdim.
Çık de ki; Benim partimin milletvekili olarak Enis Berberoğlu sorumlu olduğu halka doğru bilgiyi aktararak milletvekilliğinin mecliste oy vermekten ibaret olmadığını cümle aleme gösterdi.
Ama tutuklu milletvekilleri içinse;

Biz "anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz" diye başlayan serüvende, "AYM'ne başvuran vekilleri kapının önüne koyarım" diye ilerleyen, Yenikapı ruhu diye taçlanmış o serüveni de bundan bağımsız düşünemediğimizi, en azından bu konuyla ilgili ufacıkta olsa yüreğimize su serpecek bir açıklama yapmanı beklediğimizi bil, adını ağzına dahi almaktan korktuğun diğer vekillerin de adını söyle.
Çünkü bugün kü şartları oluşturan dünler de ne yazık ki sizin parti olarak şahsınızla mühürlü imzanız var ki, biz dünü ve bugünü, üstelik bugünü dünden etkileyen şeyler hala orada duruyorken BAĞIMSIZ düşünemiyoruz.

Okursunuz okumazsınız, duyarsınız duymazsınız bilmiyorum; fakat okumanız ve duymanız umuduyla size sesleniyorum:

Eğer samimiyseniz, gümüşsuyuna gelin; gümüşsuyu biz adalet yürüyüşçülerinin devletle tanıştığı yerdir. Bize orada yasaklanan bölgeden Gezi'ye gidelim ve  oradan hep birlikte Edirne'ye yürüyelim.

Share:

Hiç olmamış gibi..



Çerkes gözlerin neler görüyor sigoş?

Gün, güneş; Bu güneş ki; Çerkes gözleri tatil gören sigoşlara tatlı mı tatlı, piknik havası.. hele bir de düğün yapılır bu güneşin altında sormayın gitsin; tadından yenmez!

Ee dile kolay; çetin geçen kışın ardından herkes bu güneşi bekler. Çerkesler de öyle!  Çerkesler baharı sever, düğünü sever, zexesi sever.. hele bir de günlerce sürerse, hele bir de gece ateş yakılıp sohbet edilirse; vay anam vay!

Düşünsenize! Bütün gün düğünde oynamış durmuşsunuz, yemişsiniz Çerkes yemeklerinizi.. akşam tabi herkes yorgun, ateşi yakıyorsunuz, etrafında yuvarlak oturmuşsunuz, o güzelim tatlı mı tatlı, asil mi asil Çerkes sohbetine başlıyorsunuz. Yuvarlakta oturanlardan bir arkadaş başlıyor:

- Nart mitolojileri dünyanın en eski mitolojilerinden biridir tabi bu da Çerkeslerin geçmişten bugüne ne kadar köklü ve asil bir halk olduğunu çıkarır; Yunan mitolojisi bile bizden feyz almıştır.

Yuvarlaktaki herkesin göğsü kabarıyor; ee! Nartların torunları onlarda tabii... Sonra yuvarlaktan başka biri söz alıp başlıyor anlatmaya:

- Çerkeslerin yüzlerce yıldır soyadları var, tabi bu da Çerkeslerin geçmişten bugüne kadar ne kadar köklü, asil ve medeni bir halk olduğunu ortaya çıkarır.

Yuvarlaktaki herkes o an itibariyle müthiş bir coşku yaşıyor içinde, anlatılır gibi değil! Bu coşkuya dayanamayan bir genç hızlıca giriyor söze:

- Çerkeslerin hapishane kavramı yoktur, bu da xabzenin sosyal yaşamda nasıl adalet sağladığını ve toplumu bir arada düzenli tuttuğunu gösterir, bu da Çerkelerin ne kadar adalet dolu, köklü, asil ve medeni bir halk olduğunu anlatır diyor!

Yuvarlaktaki insanların içi bayram yeri, nasıl bir insan hiçbir çaba sarf etmeden adaletin timsali, köklü, asil ve medeni bir halk olmayı başarabilirdi ki Çerkeslerden başka? Bu asalet patlamasıyla bir genç hınzır gibi giriyor söze:

- Kadınlar evlendikten sonra da kendi soyadlarını kullanır, kadınların toplumdaki yeri hiçbir medeniyette olmadığı kadar kuvvetlidir; bu da Çerkeslerin ne kadar nazik, adalet dolu, köklü, asil ve medeni bir halk olduğunu ispatlar diyor.

Yuvarlaktaki herkes o an itibariyle bir asalet patlaması yaşamaktadır. Zaten mevsim de elverişlidir bu patlamayı yaşamaya; bahardır!...

Fakat fazla asalet; insanda uyuşukluk, unutkanlık, kaygısızlık yaratır. Hiçbiri Çerkesce konuşmamayı yadırgamamakta, sebeplerini düşünememekte ve buna dair hiçbir kaygı hissetmemektedir bu gençlerin. Bu gençler; atalarının tarihini iliklerine kadar sömürürken acılarını zerre kadar hissetmemektedir.

Çerkes gözleri gün, güneş gören arkadaşlar. Güneş insanoğlu için ve dahası dünyadaki tüm hayat için kainatın en değerli varlığıdır. Eğlenmek de yemek yemek gibi müthiş bir ihtiyaçtır ama fakat unutmak da nefessiz kalmak gibi  tehlikeli ve ölümcüldür. Gördüğünüz bu  güneş; 2 Mayıs tarihinde TBMM'nin aldığı bir kararla Gönen-Manyas yöresi Çerkesleri için; acıyı, susuzluğu, tekrar sürgünü, ötekileşmeyi, yoksullaşmayı ve ölmeyi temsil ediyordu. Yöre Çerkesleri o tarihte alınan bir karardan sonra Türkiye'nin ilk iç sürgünü olan Gönen Manyas sürgününe uğradılar! 1 gün etmeyecek süreyle hazırlanmaları emredildi ve yanlarında sadece bir öküz arabasının taşıyacağı kadar yük götürülmesine izin verildi. Afyon'a kadar bu güneşin altında yürüdüler. Afyon'da hayvan vagonlarına bindirildiler ve paramparça edildiler.

Nasıl oluyorda yok sayıyorsunuz? Nasıl oluyorda Çerkes gözleriniz bunu göremiyor? Unutmanız mı emredildi? Hiç olmamış gibi yapınca, tarihte o insanların çektiği acılar siliniyor mu sanıyorsunuz?
Share:

Referandum değerlendirmesi

Cumhurbaşkanı çıkıyor

Teröristler hayır diyor diye bağırıyor kalabalığa, kalabalık da cumhurbaşkanına bağırıyor "idam isteriz" diye sloganlarla

Başbakan çıkıyor

Teröristler hayır diyor diye bağırıyor kalabalığa, kalabalık da başbakana bağırıyor "idam isteriz" diye sloganlarla

İçişleri bakanı çıkıyor, Dışişleri bakanı çıkıyor; bağırıyor hayırcılar teröristler! diye

Aile bakanı çıkıyor, Enerji bakanı çıkıyor; teröristler hayırcılar! diye bağırıyor..

***

Devletin bütçesi istisnasız EVET çıksın diye harcanmış, medya kurumlarının hepsi yandaş, yalaka; bütün radyolar ve televizyonlar el ele vermiş, dört bir koldan propaganda yapıyorlar, kimine göre aylarca ama Allah biliyor ya yıllarca...

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı  bir pankart astırmış; Demokrasi Kazandı diye..

Adam sokakta böbürlene böbürlene yürüyor, nasıl koyduk ama diye diye...  onun arkadaşı; hayırcıların karısını-kızını-anasını, malını-mülkünü ganimet olarak istiyor... onun arkadaşı Almanya'da; Türkiye dünyanın en güçlü ülkesi oldu diyor...

Cumhuriyet Halk Partisi başkanı çıkmış televizyonda; YSK halkoylamasını tartışmalı hale getirdi diyor

Oyların dışarıdan gelmediği kanıtlansın diye vurulan mühürün olmadığı oyların dışarıdan geldiği ispatlanmadıkça geçerli sayılacak diyor YSK ve devletin tüm imkanlarını hoyratça kullanan evetçilere rağmen hapishaneleri dolduran, her yerde baskılanan hayırcıları yenmenin tek yolu mühürsüz oyları da geçerli saymak oluyorken

Milliyetçi Hareket Partisi başkanı çıkmış kürsünde; Fiili durum bitti mi? Bitti. Sistem değişti mi? Değişti. Maksat hasıl oldu mu? Oldu. O halde mesele bitmiş, düğüm çözülmüş, ülkemizin önü açılmıştır diyor.

Milleti de kendisi gibi sanan, balkon da önündeki yazıyı dahi nasıl okuyacağını başkasına soran ve istisnasız bu ülkede herkese ama herkese beyefendiden başbakan olduysa, benden neler olmaz umudu veren düşük profil; "Sonuçlara her kesimin saygı duyması gerekmektedir" derken yüzü kızarmıyor.

***

Bir yandan da düşünüyorum; %51 Hayır çıksaydı ne değişirdi diye? Referandum kampanyalarının ilk günü konu hasıl olmuştu sonuçta, herkesin hayırı kendineydi... doğru! CHP ile HDP'nin ve dahası Muhalif MHP'cilerin hayırları aynı mıydı?

Herkesi hayırda buluşturan şey aynı mıydı? Değildi..

Ben politikadan anlamam, şimdi bütün hayırcıları aynı yere toplamak ve çok olmak muhtemelen politik olarak bir şey ifade ediyor olabilir, ancak aslında hayır içinde buluşan bazı unsurların birbirini iktidardan daha fazla yok etmek istediğini de hiç kimse unutmazsa; yarın için iyi eder.

***
Şu referandumda tarihte hiç sevmediğim biri ve çok sevdiğim başka biri yine haklı çıktı bana göre..

Birincisi hiç sevmediğim Stalin... ne demişti? "Oyları kimin verdiği değil, kimin saydığı önemlidir" demişti..

İkincisi de çok sevdiği Emma... Emma Goldman "Oy vermek bir şeyleri değiştirecek olsaydı, yasaklanırdı"demiştir.

***
Cumhurbaşkanı referandum sonrası 2019'a kadar yapılacak çok iş var demişti... İlk iş olarak rica ediyorum Yüksek Seçim Kurulu'ndaki Yüksek'i de kaldırıp zıt anlamını koyarlarsa; bu referandumu taçlandırmış olurlar.

***

Bu arada son başbakan ve yaverlerini de tebrik etmeden bitiremeyeceğim; gider ayak 23 milyon 777 bin terörist armağan ettiler Türkiye'ye...
Share:

Çerkesçe

Translate

Çerkesler

Çerkesya

Çerkesya ya da Çerkezistan (Çerkesçe: Адыгэ Хэку,[1] Rusça: Черке́сия, Gürcüce: ჩერქეზეთი, Arapça: شيركاسيا[2]), Kuzey Kafkasya ve Karadenizin kuzeydoğu kıyısında yer alan bir bölge ve tarihsel bir ülkedir. Bu Çerkes halkının vatanıdır.

Etiketler